12 Eyl 2022

L'AMBLEME D'UN DESSEIN: D'UTKU VARLIK / EBRU FESLİ

L’EMBLÈME D’UN DESSEIN : L’OEUVRE D’UTKU VARLIK Auteur Happener Sep 12 2022 Article L’artiste peintre franco-turc Utku Varlık est né en 1942. Du côté paternel, il descend d'une famille de notables de la ville ottomane de Thessalonique (ville grecque depuis 1912). Sa famille maternelle, de grands propriétaires fonciers, est, elle, originaire d’Abkhazie, territoire situé à l'extrême ouest de la Géorgie, sur la côte nord de la mer Noire. Il a commencé sa formation artistique entre 1961 et 1966 à l'Académie des beaux-arts d’Istanbul [İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi] dans les départements de peinture du professeur Bedri Rahmi Eyüboğlu et entre 1964-1966 dans les départements de gravure et de lithographie du professeur Sabri Berkel. En 1970, il se rend à Paris puis, entre 1971 et 1974, continue d’étudier la peinture à l'Académie des beaux-arts de Paris avec le professeur George Dayez, et la lithographie à l'Atelier de Cachan entre 1973 et 1975. Utku Varlık, L’automne, peinture à la tempéra, 61 cm x 50 cm, 1991, Paris, France. À partir de 1975, après avoir longtemps travaillé sur les estampes et gravures expressionnistes, il juge que « La peinture devrait être comme une mer d'été », et se dirige vers une peinture imaginative dominée par la poésie… Le monde dont ses œuvres sont issues, est rêvé sur un mode fantastico-réaliste. İl invite le spectateur à la réflexion. Aujourd’hui encore, l’artiste travaille dans son atelier parisien et ses œuvres sont exposées dans des collections privées, des musées en Turquie et dans le monde entier. Pour en citer quelques uns : Istanbul and Ankara Fine Arts Gallery, İş Bank, Central Bank, Ankara, Dekoreks Private Collection, Ben and Abey Gray Foundation, Alix de Rothschild, Ville de Paris, Bibliothèque Nationale de Paris, Musée de la Résistance et de la Déportation à Lyon, Bülent İsmen Private Collection, Istanbul Modern Museum et Ali Hatemi Private Collection. Son fils Alex Varlık, ancien avocat au barreau de Paris, entrepreneur et co-fondateur de l’hôtel Georges Hôtel Galata à Istanbul est le conseiller artistique de son père et possède la plus importante collection d'œuvres de l’artiste. Avec une créativité certaine, Utku Varlık, à travers un jeu d'alternance et par le truchement de scènes presque irréelles, souhaite faire appel à notre désir de voyager. Notre imaginaire n’a plus qu’à se laisser nourrir tout en se frayant un chemin, selon sa personnalité, vers des lieux où seule notre propre expérience peut-être enrichie de mille et une sensations. Ce voile qui caresse sans trêve notre curiosité exprime la complexité du monde avec ses désirs et ses douleurs.
Utku Varlık, Hallucination, techniques mixtes sur carton, 46 cm x 65 cm, Paris, France. Une question demeure pourtant : comment pourrait-on expliquer que ces zones floues et chaotiques forment, malgré elles, un tout parfaitement homogène qui provoque une impression déconcertante d'unité et d'harmonie ? Cette idée de désordre, de destruction, d’instabilité ou d’obscurité dans les œuvres de l’artiste annonce, selon moi, un monde nouveau, une nouvelle vie, un nouveau cycle et surtout l’emblème d’un dessein où le chaos peut engendrer l’espoir… Les questions existentialistes (athées ou croyants) subsistent : pourquoi sommes-nous sur terre ? Qui sommes-nous ? Où allons-nous ? Dans l’œuvre en noir et blanc intitulée Sanrı [Hallucination], une colombe déploie ses ailes surgit de ce tumulte. Cet oiseau, par sa blancheur immaculée, symbolise la paix et l’espérance.
Une lumière surgit soudainement du fond de l’œuvre, est-ce une lueur qui promet la vie ? S’agit-il ici d’une vie qui lutte pour que l’énergie ne se disperse pas à tout va ? Ou bien un soupçon d’espoir pour essayer d’affirmer, de démontrer ou d’établir, tout en oubliant que parfois c’est juste l’impossible qui nous retient, tandis que le possible, lui, se fraye un chemin à travers cette colombe redonnant souffle à la vie ou à la toile… L’artiste, savant, nous interpelle sans cesse pour attribuer à ses œuvres un nom, une identité ou tout simplement un style… Eloïse, Ébru FESLİ Image de couverture : Utku Varlık, Les fragments, techniques mixtes sur carton, 61 cm x 50 cm, 2013, Paris, France.

29 Tem 2022

GENEVİEVE 10-1-1947 / 29-7-2022

Işığın kırıldığı o çizginin ötesini gösteriyorum, gitmek istediğimi, düşlediğimi, bir kurtuluşu bence; olabilirlilik nasıl tanımlanır? Hani seni çağıran, kulağına fısıldayan, sana gitmen gerekiyor diyen ses! Belki diye yanıt veriyorlar; "..mutlu değil misin? Korku bir "yalnızlığın" uzantısıdır; ne yalnızlığımı ne de korkumu anlatabilirim; kafamda akıp giden bir nehir var, tüm anılarımı da beraber götüren; belki onlarla beraber. Ariake gibi hani gün ağarırken solup giden ay misali, silinmek bu yalnızlıktan. Antik kentler, yıkık saraylar, yaşanmış parklar; belleğimde gezindiğim o kadar mekan, bana hep ölümü çağırıştırır. Akşamüstüleri o hüzünle buluşma anlarıdır; alkolü özletir nedense, esrik, suskun. Her şey tek tek yiterken bir pişmanlığı götürüyorum bilerek; yaşanmışlılar biraz uzakta duruyor, sevdiğim bir kadını bırakıyorum uzakta kalan bir yaz denizine.

24 Haz 2022

HİÇ VE SANRI / UTKU VARLIK İLE "ŞİİRİN RESİM HALİ /ALPARSLAN BOZKURT / EDEBİYAT POSTASI

 


1970 yılından bu yana Paris'te yaşayan ressam Utku Varlık ile resim ve şiir ilişkisini konuştuk.

Alparslan Bozkurt: Sizi henüz tanımayan sanatseverler için Utku Varlık kimdir; bize kendinizden bahsedebilir misiniz?

 Utku Varlık: O zaman Yunus Emre'ye bırakayım sözü:

"..beni bende demen ben bende değilem,

bir ben vardır bende benden içeru..." [1],

kanımca kimse bu kadar güzel açıklayamaz ben'i; 80 yaşında ve son boyutta ama annemin bana dediği gibi: "...zemheri zürafası", çok önceleri, kendi "hayal bahçesini ekip biçen, esrik, kafasındaki nehrin akıntısında" –Eflauf– bir yaz denizini özleyen biri! Kendini nasıl anlatır insan: Pascal'ın dediği doğru: "...eğer beni bulmamışsan, beni arama!" [2]


 

A.B.: Bolu'da geçirdiğiniz çocukluk yıllarının sanatınız üzerindeki etkileri neler oldu?

 U.V.: Nasıl anlatılır bir dönem, bir kent, bir çocukluk; eğer o yaşadığı ülke bir "tsunami" geçirmişse; suyun götüremediği toprağa tutunmuş ağaçları sayarak yitmiş bir coğrafya anlatılamaz ya da bugün, bu genç kuşak bilmem onu nasıl hayal eder! Yazdım, anlattım birkaç kez 40 yılları; "evli evinde, köylü köyünde, gazete, kitap ve bir tek devlet radyosu"! Bir kent: üniversite dışında olabilecek bütün okullar, memur, bürokrat genellikle kentin panoramasında. Ankara-İstanbul arasında olması Bolu'nun bir şansıydı ama Akademi'de Türkiye'nin uzak kentlerinden gelen arkadaşlarımı tanıdıktan sonra, örneğin Elazığ; onların da o laik, kültüre uyanık bir kentte yaşadıklarına şaşırmıştım; Bolu bir ayrıcalık değildi! 50 yıllarından sonra günlük gazetelerin zamanında gelmesi, kültüre özgü iletişimin kitapçılarda yerini bulması, kentte ikinci bir sinema daha açılması ki cumartesi geceleri herkesin giyinip kuşanıp bir "gala"  misali film seyretmenin tadına varması vs. Altı çizilecek tüm bu değişim belki çağın getirdiği olasılıklar ama bugün 72 yıl sonra ülkemizde insanın ve toplumun yaşadığı paradoks, çağına uyum sağlayamayan, varoluşunda iğreti duran bir ülkeye dönüşmesine ne diyebiliriz! Yeniyetme yaşlarımızda, merak duvarını aşmıştık, merakla beklediğimiz tüm dergiler bizim okulumuz olmuştu, üstelik "Milli Eğitim Yayınları"nın Dünya Edebiyatı'nı içeren tüm kitapları bize sürekli yol gösteriyordu. Önce bir edebiyat dergisi çıkarıp yazı, çeviri, desen; elimizden ne geliyorsa iyi kötü –Ezra Pound'un şiirlerini lügat yardımıyla çevirmiştim!– yapmaya çalıştık. Kimler diye sorarsanız, örneğin; Egemen Berköz, Babür Kuzucuoğlu, aktör Atilla Oyat vs. Bir Oda Tiyatrosu kurmuştuk: Hasan Ali Ediz'in harika Çehov çevirilerinden bir perdelik oyunlar: Bir Evlenme Teklifi, Ayı. Bu tüm yaz ayları etkinliği, bizi daha ileriye götürecek bir ivme oluşturdu. Benim daha sonra Akademi'yi seçmem, sanat tarihi hocam Fethi Kayaalp'in bilgilendirmesiyle oldu, malum o yıllar "iletişim", ancak gazetelere verilen ilanlarla oluyordu, kimsenin de Güzel Sanatlar Akademisi'nin bir lise bölümü olduğundan haberi yoktu, duyduğum zaman dondum, Bolu'da boşa geçirilmiş üç yıl, Akademi'den sonra iki yıl askerlik; etkin olabilecek bir gençlikte bence önemli bir "erozyon", yine beni götüren "nehir"e saygı; yani sağ salim kendini geçmek adına!

 A.B.: Babanız şiir dergileri çıkarmış bir edebiyat öğretmeni; şiirle, tek tek resimleriniz arasında ördüğünüz sanat dilinin dışavurumunda, açık ya da gizli nasıl bir ilişki öngörüyorsunuz?

 U.V.: Şiir önceleri bana yansıyan dizelerden oluşuyordu, ilk kez Tercüme Dergisi Şiir Özel Sayısı'nda okuduğum, beni etkileyen şiirlerden belleğimde kalanlar, beni şiire değil de daha çok resme götürdü. Erken yıllardı bunlar, İkinci Yeni'nin kitaba dönüştüğü ilk yıllarda, kitapların çıkışını beklediğimiz günler; bize ulaştığında günlerce tartıştığımız yıllar! Çok ilginç, Akademi'ye girdiğimden birkaç yıl sonra tüm bu şairlerle aynı masada olmak; işte "Benim Üniversitelerim"! Bana düş kurduran şiirin "göresellik kuramı" adına "prizmatik" bir işleve girmesi ve sonuçta yine "paradoksal bir düş'e" dönüşmesi benim resmimin bir kuralıdır. Geçenlerde bir konuşmada söylediklerimi tekrar edeyim: "...Benim resmim şiirin resim halidir, şiirin simyasına dayanır! Ne yazık kimse resmi okumuyor, nasıl bir nehrin sesini duymuyorlarsa öyle. Benim resmim zamanın öteki kıyısında, bir yaz sonu duygusuyla, imgesel alanlarda dolaşır!"



 A.B.: Kendinizi ifade ederken kurguladığınız Roby Zober, 'ben olarak başkası'nı açığa çıkarırken sürekliliği olan bir iç diyaloğun tarafı olarak, zaman-mekân aralığına sıkışmış insanın varoluşuna dair giriştiğiniz ve hep diri tuttuğunuz o bitmeyen sorgulamanın resimlerinizde gezinen hayaleti gibi. Bize Roby Zeber'in hikâyesini anlatabilir misiniz?

 U.V.: Gerçekte bir "iç diyalog", kendini sorguladığında bir olguyu tersyüz etmek adına çapraz bir eşleşme yaratmak için oluşan bir personage Zober, Flaubert'in yanıtına özgü: "Madame Bovary benim!" Eski yıllarda bir hafta için gittiğim Floransa'da, paramın tümünü bir gecede harcadıktan sonra, tren dönüş biletimi beklediğim beş gün yalnız su içerek müzelerde, kiliselerde, parklarda kendimle yaptığım bu diyalog, trans haline geçişte bir görselliğin saptanması, tanımlanması güç bir "Hiç"e dönüşmesi. Daha sonra yaptığım seriler: Hiç ve Sanrı. Paris'te uzun yıllar kadim dostum Roger'in davetine gittiğimde 8. katta kapısının zilini çalarken hep, gözüm yandaki komşunun kapısındaki etikete giderdi; bir isim "Roby Zober"! Böyle yıllar geçti ama bu isim hafızama yapıştı! Bir gün sordum: "Roger, bu Roby Zober kim, tanışıyor musunuz, senin komşun?" Roger: "...hayır kimse görmedi, o kapıdan kimse girip çıkmadı!" Ben de ona, "Roby Zober benim," deyince o da şaşırdı; böylelikle "metafizik bir açmaz'a" girdi Zober! Örneğin Zero Hipotez kitabımın ilk öyküsüdür bu: Avni Arbaş'ın Paris'teki son yıllarını anlatıyorum. Bu öyküde fictif hiçbir öğe yok; monoton yaşantısının onu sürüklediği depresyon, aradığı kurtuluşu bulamamanın, parasızlığın, eşinden bıkkınlığının dışa vurmuş görüntüsünü sürüklerdi o günlerde; karşılaştığımızda bakıyor, görmüyordu! İşte ben bu öyküyü anlatmayı Zober'e bıraktım ama gelin görün: kitap çıktıktan sonra sanat tarihçileri, resim severler, eş dost, kimseyi şaşırtmadı, çünkü Avni, 80 yıllarında aftan yararlanarak Türkiye'ye dönmüş, bilinçaltında kendine düşlediği yeni bir hayatı biçmişti; çevresine Paris'i kazanılmış bir savaş gibi anlatıyordu; mutlu mu öldü, bilinmez! Zober'le ben yer yer çakışmıyoruz; iki olgunun birbiriyle eşanlamlı olması beklenemez; resim'de de öyle; içerik: büyük bir su birikiminden artakalandır!

 A.B.: Hem kendini ifade biçimi çok renkli, yaratıcı ve çok güçlü olan bir ressam, hem de son derece yetkin bir sanat okuryazarı olarak "hiçlik" sizin sanatınız için ne ifade ediyor?

 U.V.: Sanat benim "ruh dönüşümü"mdür –katarsis–, ne yazık zamanın dışına çıkmak için vakit kalmadı, "sağ salim kendinizi geçtiğiniz de" –Melih Cevdet'in Ulysses için söylediği– şaşırtıcı ama kendinizi yine "yalnız" buluyorsunuz, oysa "yalnızlık" da benim seçimimdi başlangıçta. Yaşlandıkça, bilgelik de çağın olanaklarıyla zenginleşiyor; uzağı ve derini daha iyi görüyoruz, uzaya gönderdiğimiz "sophistique teleskoplar" evrenin bir ötesini, ilk ışığın gizemini çözmeye başladı ama daha ötesi Nasa'nın dediğine göre bir HİÇ! / Sorunuzu yanıtlarken: "mécanique Quantique" üstüne yeni bir tez gözüme ilişti, "Zaman kendine özgüdür," diyor ve bir Québécois [3] atasözünü örnek veriyor: "zaman geçiyor ve geri dönmüyor!"

 


A.B.: İnşa ettiğiniz düşsel anlatı figüratif olduğu kadar, yarattığınız soyut alanlar ve renk geçişleri bir boşluk hissi, bakanı kuşatan bir gizem barındırıyor. Resim sanatının doğası ve geleceği hakkında belli bir öngörünüz var mı; çalışmalarınızla hedeflediğiniz o şey nedir?

 U.V.: "Paradoksal Düş" misali resmimde düşünme yetileri önemli bir rol oynar, "farkındalık yaratmak" sanatın başlıca sorunudur. Belleğin arşivi, toplanan duygu gönderilerini düzene sokar, yansıma algısına göre resme müdahale eder! Burada duralım: resim ya da şiir öğretilemez, "zihinsel yeti", kültüre bağımlıdır; "merak alanlarının" uzantısında bir "duygu" uyarısı ya da bu yaratışa özgü sonraki bir süreç havadan düşmez, edilgen olabilmesi için bir teknik gerekir, "gizem" duyu içerikleriyle eşleştiğinde belki bir şey yaptım diyebiliriz!

 Bir gün

Yokuş aşağı, yokuş yukarı

Düzlerde, eğrilerde

Yansır ondan size bir ışık

Bırakılmış bir bıçaktan döğüşte

 

"Bir Gün" / Edip Cansever

 



A.B.: Çağdaş sanat dünyasına dair ne düşünüyorsunuz?

 U.V.: Sanat ve özellikle resim kuşatılmış bir "KALE" misali, belki düşmek üzere. Modern ve çağdaş etiketiyle "NE MENE" her şey müzeye, koleksiyonlara girip milyonlara satılıyor! Manipüle edenler birtakım milyarderler; uluslararası satış evleriyle sanatı bulandırıyorlar, paranın yönettiği bu kaostan her ülke nasibini alıyor! Bizim sorunumuz: özenti, taklitçilik, cahillik; "contemporary fuarlar"la, Bienaller'le göz boyama; bu paradoksu göremeyip Kasımpaşa'nın göbeğinde Arter, snop galeriler kendilerini New York'ta sanıp John Cage müziği dinleyip, Chantal Akerson'nun filmlerini gösterip, performanslar, installationlar'la kafa yıkıyorlar. Bu takıntılar tabandan gelmiyor, yine birkaç snop, modayı izlemek misali kapıyı contemporary misyonerlerine açmış, onlar farkında mı o da meçhul! Fazla uzak değil, Arter'in arka kapısından Kasımpaşa'ya: ön kapısından Dolapdere'ye çıkın, göreceksiniz!

 

 A.B.: Hermann Hesse, insanın varoluş nedeninin yaptığı işlerde değil de, kendisini bulmak adına çıktığı yolculukta olduğunu söyler. Hızla değişip gelişen teknoloji, buna uygun olarak dönüşen dünya; yapay zekâ, farklılaşan zaman algısı, ötegezegenler... Siz bu işlerin ya da bu yolculuğun neresindesiniz?

 U.V.: Science Fiction sineması da tarihe karıştı, çünkü teknik aşamada uzaydan gelen imajlar banal fotoğraflara dönüştü. Beni evren ilgilendiriyor, çünkü "infini"yi tasarlayamıyorum, cosmos'u kafamdaki kare'ye sığdıramıyorum; Giz dünyamıza döndüğünde, doğanın tasarımına: böceğin kabuğundaki renkten, desenden, kelebeğin kanatlarına çizilmiş gözden sorularıma başladığımda fazla uzağa gitmek zor! Futur'den konuşurken benim ilgi alanım ortaçağ'ı iyi bilmediğimizi araştırmalarım tökezlediği zaman anladım, oysa ben "engizisyon"la ilgileniyordum, kimse farkında değil ama o bayıldığımız ressamlar, onların pentürlerindeki gizem ve teknik üstüne de çok az şey biliyoruz, ne yazık bilgi adına çift yönlü kuşatılmışız. Ben kendi varoluşumu bulmak adına 1965 yılında otostopla dört ay harp sonrası Avrupa'yı gezdiğimde, geleceğimi çizdim, Hesse haklı ama bireysel bu, kişiye özgü!

 



A.B.: Ne yazık ki sanatçılar politika konuşmaktan kaçınıyorlar. Yarım asırdır Paris'te yaşıyorsunuz. Size sorsak, Türkiye'nin bugünü ve geleceği konusunda oradan bakınca neler söylemek istersiniz?

 U.V.: Sanatçı sözcüğü canımı sıkıyor, hangi sanat, o sözcüğe sığınan endividü kim, söyleyecek sözü varsa niçin "ketum"! Şu sanatçının da bir tarifini yapsanız iyi olur. Sanatçı olmak nasıl bir ayrıcalık, nereden geliyor bu yukarıdan bakma, hava atma, "sanat ve siyaset" üstüne bilgelik taslamak nasıl oluyor? Gerçekte sanata ayrılan zamanda her telden çalmak olanaksız ama bir tavır almak gerekli. Tavır diyorum, çünkü karşı olduğun bir politik düzene elini kaldıramıyorsan; çekip gidersin. Bir kavgayı özlemek bir düş oluyor, hızla kâbusa dönüşen bir düş. Açıkçası sanatçı –dikkat: sanatçının altını çiziyorum– bence bir "saltimbanque"; cambaz, bir uyurgezer, bir duvar geçen, bir illusionniste olması gerekirken, toplumun alternatif sisteminde etkin olamayıp "cynique" ve megaloman; duvarını ördükten sonra kendine sığınan biri! Oysa uzun bir süredir yazdım, Kafka'dan hareketle bu ülkenin adını "Ceza Sömürgesi" olarak değiştirmiştim, tüm Blog'umda, Twitter'da günlük yazdıklarımın özeti çok uzun düşer: Erken yıllarda ülkemiz adına beslediğimiz umut, geleceğe ışık tutmak adına kaygan zeminde düştü, karanlıkta kaldık; Nietzsche haklı: "...umut kötülüklerin en fenasıdır; çünkü işkenceyi uzatır." [4] Her sabah dünyamızın haline mi üzüleceksin, ülkemize mi ağlayacaksın, binlerce kez kapatmıştım bu kapıyı. Uykumun bölündüğü anlar "görünmeyen adam" oluyorum, denizlerden, ormanlardan başlayıp doğayı kurtarayım derken bütün belaları başımıza örenlere geldiğinde sabah oluyor. Bu işkence daha ne kadar sürecek; her gün açlıklar, hastalıklar, göçler, harpler vs. Her gün bir yenisi ekleniyor! Çok uzun bir süredir Fransa'da Türkiye panoraması sığlaşmaya ve kararmaya başladı, Avrupa'da Türk imajının "dönerci" olarak tanımlanmasına özgün. Bu ülkelerin sorunu yalnız Türklerle bitmiyor, eski kolonilerinden gelenler: Mağrip, Afrika ülkeleri çoğunlukta. Avrupa ne yazık eski yıllarda benim özlediğim imajını çoktan yitirdi, göçler beraberinde kendi inançlarını da getiriyor, burada yaşayan Türklerin çoğunlukla hayallerinde "mega camiler" yatıyor, Strasbourg'da tartışma getiren devasa bir cami, külliyesi, Kuran okullarıyla şu anda bitmek üzere; başlangıçta "makine bilincini" öğrenmeye gelip 20 yıl sonra cami de bitiren Türkler!

 


A.B.: Son olarak sözü size bırakalım.

 U.V.: Garip bir şekilde "kader"e ve de "télépathie"ye inanırım, insanı götüren bir güç, bir "synergie" var; beni buraya getiren varoluşumdaki tutku ve merak hiç değişmedi ama Paris ne yazık, ne geldiğim yıllardaki kadar gizemsi ne de ilgi alanlarımın bir labirenti gibi değil; bilinmez bu "decadence"! Dünya hızla değişiyor, insanın geçirdiği tüm savaşları, yıkıntıları hızla unuttuk ve de yenilerini başlattık! Kaderden söz ettim ya, sanki Türkiye'nin kaderi; özlediğimiz "yaz denizi" hiçbir zaman gelmeyecek; 20 yıl üstüne bir ölü toprağı serpilmişse; dirilmesi güç! Fransa'ya gelince; aynı senaryoyu yaşıyoruz, politikanın sığlaştırdığı ya da zamanın tükettiği kültür, başını alıp gitmiş, bir Fransız kültüründen söz etmek zor; "hégémonie" sanatı yöneten parayla durmadan el değiştiriyor, sonuna dek bir tek kültür emperyalizmi olamaz; Araplara Louvre'u satar, contemporary'yi sana yedirir, 21. yüzyıl sanat tarihini şüpheli milyarderlere yazdırır. Nostalji de eskisi gibi değil; tüm sapmalar bize geçmişi aratıyor, örneğin o sevdiğimiz İtalya nerelerde; sinemasıyla birlikte edebiyatı da tarihe karıştı! Hiçbir zaman "günün moda akımlarına" bulaşmadığım için "bir başka yerde olmak" gibi beni dümen sularında götürecek durum sözkonusu değil. Bugün her yerdeyiz ya da hiçbir yerde. Tanpınar'ın dediği gibi "ne içindeyim zamanın/ ne de büsbütün dışında". [5] Sanatın sorunları da her zamanki gibi yaptığın işle yaşamak, sanatını ve yaşamını sürdürecek bir atölye-mekân ve de "hayal perdelerini" açacak bir el ve yürek. Bu uzak ve yakınlık elinizde olan bir olanak değil, ne yaparsanız yapınız bir zamanlar yaptığınız bir iş, bir yerlerde, bir müzayede de çıkacaktır ve de "benim gölgem seninkinden büyük" diyenlerle kıyaslanacaksın; işte hayat bir "IL PENTİMENTO".

 1]: "Ben Vardır Bende" şiirinden alıntı.

[2]: Pensées 553

[3]: Soyu Kanada'nın ilk yerleşimcilerinin Fransız kökenlilerine dayananlar için kullanılır.

[4]: Aforizmalar'dan bir alıntı.

[5] "Ne İçindeyim Zamanın" şiirinden bir alıntı

 


UTKU VARLIK HAKKINDA 

Sanatsal eğitimine 1961-1966 yılları arasında Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Sabri Berkel atölyelerinde başlayan Utku Varlık, daha sonra oymabaskı (gravür) ve taşbaskı (litografi) atölyelerinde devam etmiştir.

 1970 yılında Paris'e gitmiş, 1971-1974 yılları arasında Güzel Sanatlar Ulusal Yüksekokulu'nda George Dayez ile, 1973-1975 yılları arasında da Cachan Atölyesi'nde taşbaskı çalışmıştır. Sanat çalışmalarına halen Paris'te devam etmektedir.

 İlk önceleri dışavurumcu anlatımla figürlerini biçimlendiren Utku Varlık, 1960 ve 1970'lerde dönemin politik yaşamından etkilenerek yaptığı resimlerinde de bu anlatım biçimini kullanmıştır.

 Sanatçı özellikle 1975'ten sonra dışavurumcu anlatımdan uzaklaşmış ve düşsel bir anlatım biçimine yönelmiştir. Sanatçı için figür, sürekli ve asal olan doğanın yaşayan öğelerinden biridir ve yansımasını doğada bulur.

 https://utkuvarlik.com/

 


10 May 2022

BİENNAL'LER: ÇAĞDAŞ “UKALALIK” MEKANLARI 1 / VENEDİK

 Siz hiç bir Venedik Biennal'i gördünüz mü? Katıldınız mı demiyorum çünkü yıllardır Türkiye adına büyük masraflar yapılarak - komite, küratör- ve plasticien;  İstanbul Kültür Vakfının çekim alanında kim varsa; monden kokteyler yapılarak bu karizmatik Biennal'e ülkemiz adına gönderilir! Gerçeği söylemek acı: Bu güçlü lobi, şimdiye dek yaptıklarının bir özentiden öte, diğer ülkelerle kıyaslandığında katiyen önemsenmediği ve kimsenin gezmediği mekanlara itilmiş ve de haklı olarak gözden silinmiş olduğunu göörmemezlikten geliyor ve de ısrarla, biz de var'ız , Contemporary oynuyoruz! Ama ne yazık aynaya bakıp suratını görmemek ve de ne komik , özenti  olduğunun farkında olmamak!

Amaç ne, bir can sıkıntısı dağıtmak mı, bir takım snop'ların "küresel sancılara" nasıl baktığını mı göstermek, Conteporary'nin milyarderlerinin bir vitrini mi - bu yalnız Venedik için geçerli, unutmayalım François Pinault'un kolleksiyonu "La Punta Della Dogana" bu kez Amerikan Bruce Nauman'ı sergiliyor! -Bienalle' in içerik adı da yine Venedik'deki Pegy Gugenhaim fondasyonundaki İngiliz Leonara Carrington'nun aynı ismi taşıyan tuvalinden yararlandırılmış: THE MILK OF DREAMS


        
                                                                    İtalya Pavyonu

Evet bir zamanlar; belki pentür’ü, sculptur’ü, arcitecture’ü, geleneksel bir yansımaya özgü gerektiği gibi yarattığımız yıllar, sanatın anlamını içeren, küresel bir Biennal'in var olduğunu gördük ve yaşadık; bu geçmişte yaşandığında yine modern kaygılar taşısa bile sanatın gerçek değerlerinin sergilendiği bir " biosphere" di. Yani bu komplekse özgü “ne-mene” enayiliklere ve bir panayır’a özgü şamatanın yapıldığı fuara sapmadan önceki yıllar! Contemporary sapması geleneksel değerlerimizi, duygu alanlarımızı silip süpürürken, milyarderlerin yönettiği sanat pazarı yine bu kez bir “Perşembe Pazarı” görünümünde, belki de daha beter!

2019 VENEDİK BİENNALİ: İNCİ EVİNER/ Bu biennal'in bence en komik katılımlar arasında birinci


                                                                      İnci Eviner

Venedik Bienali 58. Uluslararası Sanat Sergisi 11 Mayıs’ta kapılarını açıyor. Venedik Bienali Türkiye Pavyonu’nda ise İnci Eviner’in Biz, Başka Yerde adlı eseri yer alıyor. Sergi Venedik Bienali’nin ana mekânlarından Arsenale’de ziyarete açılıyor.


                                                                        İnci Eviner

Eviner, “İnsanların dünya ile ilişkisinin doğallığını ve jestlerin basitliği kaybetmesi ve günlük insani ihtiyaçların siyasallaşması hâlâ büyük kitlesel yer değiştirmelerin yaşandığı günümüzde aciliyetini koruyor. "

2011 VENEDİK BİENNALİ

 Geçmiş bir Biennal, 2011 yılı, İtalya'da dolaşırken bu habere gözüm ilişti: "1 Haziran'da başlayacak Venedik Bienali'nin uluslararası sergisine Yüksel Arslan 50 eseriyle katılacak". Türkiye pavyonunda da Ali Kazma'nın Rezistans başlıklı video serisi sergilenecek." Merak bu ya, daha o yıllar kabuk değiştiren bu Biennal'de Yüksel Arslanın ufak boyut resimlerine kim bakar; kafamdan bu geçti ama gittim gördüm! Bir saat aradıktan sonra unutulmuş barakımsı bir yerde, ışıklandırılması çok kötü, daha da beter asılmış; yaklaştığınızda cam altı olduğu için katiyen görmek olanaksız Yüksel Arslan sergisi! Ben görmeye çalışırken biri bana Türk olup olmadığımı sordu, niçin diye ben de ona sordum: "ben burayı bekliyorum, siz sergiyi gezen 9. kişisiniz ve de hepsi Türk'tü! 


     Bu görsel Yüksel Arslan'nın Venedik sergisinden değil , mekan çok daha anlamsız ve de  karanlıktı ve               
      de fotoğraf çekmek yasaktı.


2022 VENEDİK - THE MILK OF DREAMS


       İşte size konuya derinlemesine girmeden "nereye ayağınızı basıyorsunuz bilesiniz,  2022 bildirisi.: "Bu yıl sanatçı listesindeki 180 sanatçının ilk kez deneyimleyeceği etkinlikte, 80’i daha önce hiç sergilenmemiş 1433 sanat eseri gösterilecek. Bugüne kadar düzenlenen bienaller içerisinde en çeşitli sanatçı topluluğuna ev sahipliği yapacak olan etkinlikte 58 ülkeden sanatçının işleri yer alacak. Etkinlikte ilk kez temsil edilecek 5 ülkenin – Kamerun, Namibya, Umman, Nepal, Uganda – yanı sıra, Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan ise ilk kez uluslararası pavyonlara ev sahipliği yapacak."  Bu "meşher" içinde bir nokta bile olamayacağınızın da  demek farkında değilsiniz!


                                                                          Ulf İsolet                                                


                                                        Kapoor kırmızı ve siyah

Anish Kapoor'un Accademia'daki balmumu projeksiyonları ve büyük tuvaller kan kadar kırmızı. Malevich'e göz kırpan diğer küçük resimler için koyu siyah ve siyah bir arka plan! Kullanılan Vantablack bir  gizem ve boyalı nesnelerin yüzeyinde ışık yansıması olmaması şaşırtıcı 1990 yılında Venedik Bienali'nde Büyük Britanya'yı temsil eden Hintli sanatçının tapınağı haline gelen, şehrin diğer ucundaki Palazzo Manfrin'e gidip görmek gerekir!



Gereken herşeyi söylemiştim Kiefer için, bu devasa çirkinlikleri müzelere, kolleksiyonlara koyanlar düşünsün!

Palazzo Ducale'deki yerleştirmede Anselm Kiefer, Venedik'in kuzey ve güney arasındaki benzersiz konumunu ve Doğu ile Batı arasındaki etkileşimini yansıtıyor. Goethe'nin trajik oyunu "Faust"tan esinlenen sanatçı, Venedik'in tarihini eserinde bu bağlamda ifade ediyor. Venedik'in en önemli tarihi mekanı Palazzo Ducale'da mekana özel bir resim yerleştirmesi sunan sanatçı 59. Venedik Bienali'ne davet edilen sanatçılar arasında yer alıyor.


Arsenale ve Giardini’de sunulacak olan ana sergi üç bölüme ayrılıyor: “Bedenlerin temsilleri ve metamorfozları”, “Bireyler ve teknolojiler arasındaki ilişki” ve “Bedenler ve dünya arasındaki bağlantı”. Her bölümde sürrealist sanatçı Leonora Carrington’ın sergiye adını veren “The Milk of Dreams”e karşılık gelen eserler yer almakta. Ana sergi bünyesinde müze ve koleksiyonlardan ödünç alınan tarihi eserlerin çağdaş sanat eserleri ile beraber sergileneceği zaman kapsülü görevi gören 5 bölüm de bulunuyor.

Venedik Bienali’nde bu yıl kadın sanatçıların senesi oluyor. Venedik Bienali 59. Uluslararası Sanat Sergisi’nin ana mekanlarında ilk kez kadın sanatçılar erkek sanatçılardan sayıca daha fazla. Bienalin ana mekanları olan Giardini ve Arsenale’de eserleri sergilenen sanatçıların yaklaşık yüzde 90’ı kadın.


Tarihsel olarak bakıldığında bu oran geçmişte yüzde 10 civarlarındaydı. Son birkaç yılda ise yüzde 30’lara yükseldi. Ancak bu yılki edisyonun İtalyan küratörü Cecilia Alemani, bienal için seçilen sanatçıların büyük kısmının kadın, non-binary ve trans bireyler arasından seçilmesine dikkat etti. Bienale katılan 213 sanatçıdan sadece 21’i erkek.



80 ulusal katılımcının bulunduğu Bienal’de Türkiye Pavyonu için yapıt üretecek sanatçı 2020 yılında Füsun Onur olarak belirlenmişti. Küratörlüğünü İstanbul Bienali’nin ve İKSV’nin güncel sanat projelerinin direktörü Bige Örer’in üstlendiği sergi, İKSV’nin girişimi ve 21 destekçinin katkılarıyla, Arsenale’de 2014-2034 dönemi için tahsis edilen uzun süreli mekânda yer alacak.

    Müge Yılmaz


Resim, heykel ve yerleştirme sanatı üzerine eserler üreten Füsun Onur, kavramsal sanatın temel yönelimlerini kendi bakış açısıyla şekillendiren bir sanatçı olarak bilinmekte. Eserleri bugüne kadar Kassel, dOCUMENTA, Moskova Bienali, İstanbul Bienali gibi uluslararası etkinliklerde yer aldı ve Türkiye sanat tarihinde önemli bir yere sahip.





Füsun Onur’un pandemi döneminde, iki yıl boyunca evinden hiç çıkmadan hazırladığı eserinin ana karakterleri fareler ve kediler… Onur, Türkiye Pavyonu için metal telleri bükerek ve şekillendirerek farklı karakterler ve bu karakterlerin hayatlarından çeşitli kesitler sunan sahneler yarattı. Sergi mekanına yayılan bulutlar üzerinde tasvir edilen her bir sahne, bir araya gelerek bütünsel bir anlatı oluşturdu.

Bu masalsı dünyada, okul çıkışında öğrenciler tarafından dağıtılan gazetelerden insanın yol açtığı pandemiyi öğrenen fareler, bunun üstesinden gelmek için neler yapabileceklerini tartışmaya başlarlar ve tüm dünyayı tehdit eden bu krize karşı mücadele etmek için kedilerle işbirliği yaparak güçlerini birleştirmeye karar verirler. Kediler ve fareler birlikte çalışmaya başladıklarında, farelerden biri Venedik’e doğru bir yolculuğa çıkar, orada karşılaştığı bir festivalde sessiz müziğin büyüsüne kapılıp âşık olur. Farenin sevgisinin dönüştürücü ve baş döndürücü gücü kaynağını bir başka fareden değil; sanat, yaşam ve içinde yaşadığı şehirden alır.


                                                        İYİLİK YAPAN İYİLİK BULUR
Çağdaş sanatın Türkiye’deki öncülerinden Füsun Onur ile ablası İlhan Onur, doğup büyüdükleri ve halen yaşadıkları Kuzguncuk’taki Hayri Onur Yalısı’nı Vehbi Koç Vakfı’na bağışladıklarını açıkladı. Füsun Onur’un tüm sanatsal üretimine tanıklık eden yalının ileride müze-ev olarak ziyarete açılması ve içeriğinin Arter’in oluşturacağı misafir sanatçı programlarına ev sahipliği yapması amaçlanıyor.

Füsun Onur: “Nereye gidersem gideyim İstanbul’u yanımda götürüyorum”
Füsun Onur, İstanbul’dan Venedik’e gönderdiği mesajında şöyle söyledi: “Nereye gidersem gideyim, İstanbul’u da yanımda götürüyorum. Evvel zaman içinde… Pandemi döneminde İstanbul’da başlayıp Venedik’te biten bir modern zaman masalı. İnsanların yok ettiği ekosistemi kurtarmak için bir kediyle güçlerini birleştiren çok akıllı bir farenin hikâyesini anlatıyorum. Dayanışmanın, sevginin ve bir arada kalabilmenin hikâyesi. Peri masallarında olduğu gibi bu hikâyenin de tam olarak nasıl bittiğini bilmiyoruz… şimdilik.”
“Evvel zaman içinde…”

Farkına vardım ki Füsun Onur'un farkında değilmişiz!

"Füsun Onur’un şimdiye kadarki en kapsamlı monografisi yayımlandı
"Sergiyle eş zamanlı olarak hazırlanan ve Füsun Onur’un tüm sanat üretimini kronolojik bir yaklaşımla ele alan monografi, İKSV ve Mousse Publishing ortaklığında İngilizce olarak yayımlandı.
Pek çok küratör, sanat tarihçisi ve sanatçının Füsun Onur’un eserlerine dair yazılarının yer aldığı yayının tasarımını Marcello Jacopo Biffi, editörlüğünü de Bige Örer ile Nilüfer Şaşmazer yaptı. Yayında Ahu Antmen, Alev Ersan, Anna Boghiguian, Anne Barlow, Aslı Seven, Ayşe Erek, Chus Martínez, Defne Ayas, Deniz Gül, Fatih Özgüven, Gregory Volk, Hera Büyüktaşcıyan, HG Masters, Iwona Blazwick, İz Öztat, Kevser Güler, Leylâ Gediz, Misal Adnan Yıldız, Murat Alat, Necmi Sönmez, Paolo Colombo, Sally Tallant, Seza Paker ve Tolga Tüzün’ün yeni yazıları yer aldı."


Venedik Biennal'i nasıl bir yankı getiriyor tartışılır ama artık turist'ten bıkmış, şımararak yozlaşan bu kent, dıştan bir saray misali, içten çürüyerek kendini yok edecek, bu küresel aşınmanın gerçekleri. Biz de özenerek İstanbul Biennali'ni hanki akıl'a hizmeten gerçekleştirdik anlamıyorum, önceleri boş gezen Türk küroatür'ler, sonra da emportation dövizle çalışanlar - İstanbul'dan haberi olmayanla çoğunlukta -, genellikle doldurma kurgular, örneğin 7. kıta; plastik! Amaç bir "farkındalık" yaratmak. Bir takım snop discours'lar, ama Arter gibi Kasımpaşa'nın farkına varmadan John Cage müziği, Chantal Akerman sineması vs. başka boyutları düşlemek. Şu da bir gerçek "İstanbul Biennali " üstüne, yıllardır Fransız basını, mediasında ne bir satır, ne de bir söz duydum - bir kez Gazette Drouot'da görmüştüm, reklam olduğunun farkın vardım sonra - Sonuç olarak vazgeçsek bu taklit, benzer oyunlardan hiç fena olmaz!

İşte bu "PLASTİK SANATLARI MANUPULE EDEN BİENNALER, CONTEMPORARY FUARLAR" ARTIK DÜŞÜNDÜRMÜYOR; " ESKİ PANAYIRLARDAKİ: KORKU TÜNELİ, DENİZ KIZI ZALİHA, CANBAZ ALİ, ÇADIR TİYATROSU - Beyoğlu barlarından toplanan consümatris kadınlar - vs. EĞLENDİRMİYOR, YORGUN VE BİR GÜN ÇADIRINI TOPLAYIP GİDECEK!