24 Nis 2021

SANATIN CIVIDIĞI YER

 Bir zamanlar “şaşırırdım”, bir tuval, bir yontu, bir şiir, ne bileyim sanki Bach’ın hiç ölmeyen müziğindeki gizem, bir romanın labirentlerinde dolaşmak tutkusu; buna özgü her şey, giderek “sanatın simyası” bir başka boyuttu yaşantımda. Zamana göre çok kısa bir süreçte iletişimin bir başka boyuta geçmesi, gözümüzün önünde çok evrensel bir açılım sonucu; görmek, bakmak, duymak, sanatı yansıtmak adına kapımızın önüne geldi; sanatçı olmak bir ayrıcalık değil artık, “şamataya” dönük her şey pazarlanıyor ve bütün bir hızla! Oktay Akbal’ın ilk öykü kitabının başlığını sevmiştim: “Önce Ekmekler Bozuldu” sonra her şey! İnsan’a dair bir iç deniz çekilmeye başladığında, sığlaşma önce imgesel alan’dan başlamıştı, niçin: belki varolanı bozuk para gibi harcamıştık; sanat artık her durumda “manipüle” edilebilen, ekonomik güçlerin yatırım alanında, spekülatif, düşünme yeteneği gerekmeyen eğlendirici bir “sirk” olmuştu.

Bir gün Paris’de Galeri Perrotine’de bir Çinli artist gözüme çarpmıştı, biraz Jeff Koons oynuyordu, öneme almadım. Galerie Perrotin : “performances, installations, vidéos, trash, humour et art festif” ve bu galeri contemporary şamatasının önemli bir vitrini: Sekreter bana Xu Zhen’nin gelecekte çok önemli olacağını söylemişti: ben de ona FIAC benzeri “Foires Shanghai” de gördüklerimi anlattım, Çinli’lerin “çağdaş sanata” olan ilgisi karşılıksız, çok ilgilenir gibi gözükmeleri, kendi sanatçılarını dünyaya pazarlamak; aynen “soğuk Harp”de olduğu gibi.



Gerçekten o süre içinde hiç ilgimi çekmeyen bu Çinli sanatçıyı gözüme ilişen her yerde, ünlü galerilerde, çağdaş müzelerin mega salonlarında, bienallerde kendinden söz ettirince, bu "expansif" açılım kendiliğinden olacak bir şey değil kanısıyla dekorun arkasına bakmakta fayda vardı! 

Malum 1945 de dünya harbinin sonuçlarının daha iyi korunması adına Amerika'nın açtığı kültürel "Soğuk Harp" saldırısı, CIA'nın sanatı finanse etmesiyle Amerikan sanatçılarının dünyaya empoze edilmesi süresinde daha Çin ortada yoktu, Amerika dışında hiç bir ülkenin de buna yanıt verecek ekonomik gücü olmadığı için; sonuçta bu harbi Amerika kazandı ve sanatçılarını alnımıza kazıdı; Pollock, Rothko vs. Bu egemenlik hemen bitmedi, fictif sanat akımlarının olmadık bahanelerle giderek pentürü de dışlayarak pop'dan contemporary'ye giden bir otoyol misali bu güne geldik ve Çin uyandı!

Andy Warhol yalnız Pop Art'ın bir öncüsü değil, ilk kez sanatçının bireyden çıkarak anonim bir tavır almasını, sanat eserinin üretilmesi adına "factory" sisteminin de kurucusudur, ne yaparsan para getirir; sistem medyatik olduğu sürece; "The Velvet Underground", müzik, baskı, Afiş, poloroid vs. Ayrıca onun empoze ettiği artistler, giderek bir epok yaratmıştı. Erken ölümü sonucu Factory'de kayıplara karıştı ama sistem birinin gözünden kaçmamıştı: Jeff Koons:


Bence başka bir sivri akıllı, Leo Castelli'nin öğretisinden geçmiş ve Warrol'un Factory'sini, sanatın genleşme boyutlarında kendinini aşma çizgisini belki en iyi kullanan bu lobi'nin en önemli ismi; yalnız François Pinnot'nun değil, Bernard Arnault yani Çağdaş Sanatı yöneten  iki milyarderin gözdesi.


Tekrar " Çin'nin Çağdaş Sanat Arzusu" na gelirsek, bu soğuk harpte çift yönlü kuşatıldığının farkında; önce batının "albenisini" çekmek, onların boyutlarında güreşmek, yani yönetenlerin Fondation'arına, kontrollerindeki çağdaş müzelere, aracı galerilere girmekten öte bu alışverişi etkileyen bağımsız kolleksiyonlarda da boy göstermek!
Ama amaç önce Jeff Koons'un performansına ulaşmaktı, şaşırtıcaksın, ne yaparsan yap; içeriğine kim bakıyor, bienaller o kadar bıktırıcı oldu ki, daha büyük mekanlara Disneyland misali, işte Xu Zhen'ni yöneten küratörlerin kurgusu ama önce sanatçı kim: Xu Zhen 1977 doğumlu, kartvizitinde: Artiste Visuel, Performateur, Artiste Video, İnstallationj, Peintre, Photograph.


Esinlendiği Jeff Koons'un yolunda, nedense konu hep antik'dir. (Kısacası, diyelim biz, ülke olarak nasıl olur da bu antik topraklara yerleşmiş bir toplum Ege'yi, Akdeniz'i giderek tüm Anadolu'yu bir türlü anlayamadı; cumhuriyetle korumaya aldığımızda çoğu yağmalanmış bu antik zenginliklerimizin farkına bile varmamıştık, hala da onun üstünde yaşayan köylünün ilgi alanında değildir, o Arabistanı düşler.) Antik, Avrupa'da da 17 - 18 asırda Antikiteye dönüş hayalinde sanatın uzun süre içeriğinde olmuş ve de ..sıkıcı "akademik" resim, heykel, edebiyat, mimari, giyim - kuşanım vs. Yanlış anlama giderek yorumlama; işte şimdi Çinli bir sanatçının kurgusuyla karşımızda!



Çin'nin sanata açılımı politik olduğu kadar da ekonomik, örneğin Xu Zhen'nin Fondation Louis Vuitton'daki bu sergisi, dünyadaki "lüks"ün tek ismi Bernard Arnault'un çin pazarındaki rolünün altını çizmek gerekir.
BİR ÖTEKİSİ





Geçen yıl Paris, Fondation Cartier'de Cai Guo-Giang gösterisi, sanki çocukluğum naif panayırlarının asrımıza uygulanması gibi bizi şaşırtmak amaçlı ama izlediğim kadar artık kimse şaşırmıyor; anlamıyorum; gözlerdeki doymuşluk nedense bana bir şeyin sonunu geldiğini fısıldıyor: "..artık şaşırtamıyacaksın!". Önceleri Japon'yada "pyrotechnique" - havai fişek- ve barut üstüne araştırmalar yapan sanatçı, daha sonra bu öğrendiklerini sanatla kesiştirerek, gösteri anlamında daha çok "show" benzeri gösteriler, ancak hayalin erişebileceği boyutlarda "instalation'larla" sürdürüyor. 



Cai -Guo'nun Japonya'da öğrendiği "havai fişek" uzmanlığı; barutu babasının malı gibi kullanma yeteneğini ve ona ünlü müzelerin kapısını açıp, "show" yapma olanağını tanıyor. Büyük boyut tuvalleri yere serip, içi sıvı boya dolu baloncukları barutla patlatarak, rastgele oluşan leke, lavi , benek , lekelerin yarattığı tablolar elbette bir anlam, bir tad, boya kalitesi içeriyorlar. Büyük boyut tuvaller şasiler gerilip sergilendiğinde, show'u görmeyenleri şaşırtıyor ama! Evet bir ayrıcalık bu; canı sıkılan müze yöneticilerinin kapılarını bu tür "şamata"ya açmalarını anlamıyorum!
Kısa bir süre sonra Venedik Biennali'nin ona getirdiği sükse Pekin Olimpiyatlarının "havai fişek" gösterisiyle, modern müzelere; Mass Moca, Guggenhaim, Fukvoka, Cartier Paris vs. olağanüstü boyuttaki "instalation" lar, megalomanin sınırlarını zorluyor.



Artık insanın "hayal kutusu"nu sanki düşen bir uçağın "kara kutusu" misali arayacağız; düş bozgunu gibi, "modern hinlik" başını almış gidiyor. Bir sanrının kendi şok boyutunda gerçekleşmesi hayal olmaktan çıktı. 3D - üçüncü boyut- çoktan aşıldı; CAO - bilgisayarın yönetiminde laser sistemiyle baskı, MJM - modelage -, SLA - stéreolithographieApparatus - vs.  Bir kartpostal boyutundan kitaba, kitaptan tuvale; bir imgenin makul bir boyuta ulaşması, bizim bakış açımızla orantılıdır. Oysa  büyük tuvalleri boyamak, devasa objeleri kurgulamak için yine sanatçının devasa mekanlara ve bunun siparişini verecek güçlü bir - sponsor - onu destekliyecek global bir - media - yı gereksiyor. İşte bu açılım içinde bir star sisteme oluştu. Tüfeğin bulunması sonucu bozulan "mertlik" gibi, günümüz sanatçıları giderek belki bu boyut'a girerek; tuvaliyle cebelleşen mütavazi ressamı tarihe gömdüler. Bizde bile asistanlarıyla çalışan, belki sözünü ettiğim tekniklerin boyutunda değil ama el değmeden üretilen, sipariş vererek gerçekleştirdiği yapıtını "contemporary" fuarlarında satışa sunan, modernlik fenomoniyle kafasındaki "virtuel"i pazarlayanlar; tekdüze bir görücü prototip yarattılar: bakan ama görmeyen, yargılamadan daha doğrusu - anlamadan -  satın alan, kolleksiyoner olduğu kendisine "ikna" edilen ve de özellikle ülkemizde "müzayedecilerin" dümen suyunda bu sanat oyununun geleceğinden şüpheliyim! Bu oyunun global açılımında, yöneten ülkelerin sanatı bir propaganda olarak impose etmek adına yaptıklarına "sanat savaşları" diyebiliriz. 

Bu sanatçının hayal gücüyle, hayalin büyük boyutlarda gerçekleşmesi yine günümüzün bir mucizesi, 3D tekniği ile yaratılan aslını aratmayan objeler, installation olarak müzelerin büyük mekanlarında elbet şaşırtıcı işlevlerini yapacaktır. Ne yazık sanatın anlamı yalnız şaşırtmak değil, onun öğreticiliği ve gizeme kucak açan olağanüstülüğü. Artık sirkler nasıl çocukların albenisinde değilse, müzelerde yapılan bu tür şamata'dan da bıkacağız.





Madrid Prado müzesi de Cai-Guo'nun önlenemez keşfinin tuzağına düşmüş; güya sanatçının Buen Ratiro sarayına "harp ve sulh" içeriğinde yaptığı gönderi - show - bile, bana bu mekanlara duyduğum saygıyı silemiyor. Tekrar müzeye girip, gizlice Zurbéran'nın tuvalin önünde eski çağların çekim alanına giriyorum!

Sanatçının bu installation'nunda kavram saptaması ne olursa olsun; ben bir kez bile içeriğini düşünmedim, bir süre izledikten sonra sergi sonucunda bunu nereye götürecekler, hangi araç bunu taşıyabilir, daha sonra sergilenme söz konusu ise, o sürede saklanabileceği mekan, yeniden kurgulandığında, öncekiyle bağlantısı 
Genellikle iklim değişiklerinin doğayı altüst etmesi sonucu kentlerde bile yaşadığımız köklerinden sökülmüş bu ağacı böyle bir mekana; bilmiyorum hangi olanaklarla sokup, kavramlaştırmak biraz gülünç. Wei Wei gibi Çinlilerin bize bu denli moral öğretisi biraz absürt!
Şimdi bende kalan izlenim, virtüel sınırları zorlayan bir filmin etkisine özgü kısa bir bellek, tını ve de  aklımda kalan ona benzer bir merak, daha çok bunları gerçekleştiren atölyeler, teknik elemanlar, ortada dönen para ve de sanatçının payı. 21 yüzyılın başında yaşanan bu histeri kısa bir süre sonra tüketilecek, "conceptuel"in son günleri bence. Tüm bu sorunlar giderek "accumulation", - birikme ve yığma - gerçeğiyle karşılaştığında, ileriye dönük, bizi bekleyen "kaos" dan kimsenin haberi yok. Paranın açılımıyla sürekli alınıp, bir gün değerini ölçebileceğimizi sanarak depolara yığdığımız "sanat eserleri, kendi kendilerini yok etmeden kanımca çöp olarak kaderlerini bulacaklardır.Paranın ve uluslarüstü sanat lobilerinin acımadan yıprattığı, kanayan hayal gücümüzü kendimize saklayalım.




 







12 Mar 2021

SOLGUN BİR GÜL DOKUNUNCA - Gül Davası -

 



Dostum Sezgin Çevik bu haberi bana göndermeseydi, yine unutulup gidecekti. Twitter'de görmüş bu mahkeme tutanaklarını içeren belgeleri, yayınlayanı tanımıyorum ama  1970 yılında Metin Eloğlu, Utku Varlık, Edip Cansever isimlerinin yanı sıra Belgin Doruk; nasıl olur davalaşırlar, şaşırmış ve Twitter'e koymuş! Bu belgeleri biri satmış "Gezegen Sahhaf" Sedat Yardımcı'a, bilgi sayarı bozuk olduğu için kimin sattığını bulamadı ama kız kardeşi biliyormuş, Sezgin'e bu hafta söyleyecek, açık artımadan da kimin aldığı meçhul!

                                                                    GÜL DAVASI

Devlet Bursunu kazanmıştım, yıl 1970, dört yıl için Paris’e gitmeden yeni açılan Taksim Belediye Galerisinden bir sergi yapmamı istediler dostlarım, mayıs ayında, uzun bir süredir yaptığım desenleri ve baskıları sergilemeye karar verdik. Bu yeni galeri Taksim Gezisinde, Divan oteli tarafında, şimdi arkada Hotel Intercontinental var; belki inanmayacaksınız ama galerinin Divan’a bakan bahçesinde bir açık hava meyhanesi vardı, fransızların “kiosque” dedikleri koyu yeşil, içinde mutfağın olduğu küçük bir mekan ve dışta 10 masalık meyhane; çok ilginç serginin konusu da “İçenler”, genellikle Kumkapı, Kadırga, Yanikapı; Kör Agop’un “ölü Balık”, derme çatma meyhanesinde çizdiğim desenler! Hiç resim satılmadığı yıllar ama belki ben gidiyorum diye sergilediğim 30 iş açılışta satıldı, Aziz Çalışlar satışları kolluyordu; bu satış listesini sakladım; kimler yok içinde! Şunu açıklamakta fayda var: gerçekten resim satılmazdı, verilirdi eğer birinin gözü kalmış sa! Biraz rahatladık artık sergiye gelen arkadaşlarımızı bahçede ağırlayabilirdik, hemen bir hesap açıldı sergi sonunda ödemek üzere, meyhaneci farkına vardı bizim çevrenin alkol bağışkanlığının çünkü meyhane dolmaya başlamıştı sergiyi gezdikten sonra gelenlerle; gerçekten alıştığımız mekanlara gitmekten bu sempatik meyhanenin farkına kimse varmamıştı!



Temmuz’da Paris’e gidecektim ama bu dört yıl için çıkıp gitmenin güçlüklerinin daha farkında değildim, baharın verdiği bu uçarık yaşama, serginin başarısı, dost davetleri bana İstanbul’u şiirleştirirken, ülkenin politik düzeyindeki sapmaları, öğrencilerin “DevGenç” sokak eylemleri, Amerikan 6. Filo adına kan revan; bayrak yakmak, polisle çatışma vs. de kulağıma bildik bazı şeyleri fısıldıyordu; fazla uzatma, çek git! Beni götüren büyük nehir, iki yıl askerlik sonunda yine benden vazgeçmemişti, Devlet bursu bir mucize gibi geldi; yoksa resimle yaşamak bir belâ, Akademide kalmak tek çıkar yol ama bu ressamlık değildi!


Arnavutköy-Bebek belki en güzel yıllarını yaşıyordu, Küçük Bebek’deki Nazmi meyhanesi “yaz kursları” gibi okul görevini yapıyor, uzak yakın herkesi akşam orada bulabilirdiniz, bu bahçenin belleğini yitirdik; anılarda bile unutuldu, geriye Nazmi’nin bir silik fotoğrafını buldum, bahçe gözükmüyor bile! İşte o günlerde Edip Cansever, uzun süredir önünden geçerken bayıldığımız, Nazmi’ye çok yakın Hisar yönünde  bir taş binanın üçüncü katına taşınmıştı, yıllarca oturduğu Şişli’deki evini bırakarak. Boğaza karşı bu binanın albenisi hem eski bir yapı olması, hem de dışa uzanan balkonundaki harika manzara.

Haziran ayının ortaları, gece dolunay, böyle bir yaz gecesi yalnız hayalde betimlenir, bir yerlerden çıktık, Edip, Metin Eloğlu ve bana geceyi yeni balkonunda sürdürmeyi teklif etti, cin içeceğiz, işte geceye dönük bir içki, Metin anlatıyor, Edip ise genellikle sıkılır geceni sonlarında ama o da mutlu, bir iki saat sonra kalktık Metin’le, Küçük Bebek’e doğru yürüyeceğiz; belki dolmuş bulabiliriz; unuttum o günlerde Metin nerede oturuyordu!

Edip Cansever’in evi  dışında genellikle tüm yapıların önünde büyük bahçeleri vardı, genellikle bu bahçelerin de duvarlarından sarkan gül ağaçları! Bizi durduran bir ağacın görkemine o kadar şaştık ki, nasıl olur da doğa bu kadar “doğurgan” olur dedik ve konuşuyoruz; Metin bir gül’ü göstererek, Behçet hocanın bir şiirini okuyor: ..Alıp alıp geliyorum, uyumuyor bütün gece / Kımıldıyor karanlıkta ne zaman dokunsam / Solgun bir gül oluyor dokununca

Tam bir şey söyleyeceğim, karanlıktan kalın bir ses geldi: “…o gülü senin götüne sokarım! “

Şaşırdık ve irkildik, ben geriye çekilip sesin geldiği yere baktım, karanlıkta zorla seçtiğim bir balkonda sigara içildiğini sezdim ama tam o sırada Metin yanıt verdi: “..gel sok ta görelim!” Belki biri bizimle dalga geçiyordur, diye düşündük, yürüyoruz ama kafamız hep o seste, nasıl olur insan bu kadar kaba olabilir ve de gecenin albenisini bozan bu olayın etkisiyle! Nazmi’nin bahçesine yaklaşmıştık, bir yapı için bahçeyi kazmışlar, kaldırım da bozuk ve birden arkada sokak lambasının silüetinde dört kişi bize doğru koşuyorlar, Metin’e bağırdım, kaçalım, geliyorlar; Metin: “..gelsinler, görelim!” ve de geldiler!

Metin’i yalnız bırakmadım, adamlar yaklaştıklarında soldan ikinciyi bıyıkları nedeniyle bir yerden tanıyorum derken Metin: “..stepde miyiz.?” sorusuna yanıt bir kafa yiyerek yere düştü, gözlük te uçtu, bana saldıranlara bağırarak: “..utanmıyorsunuz Metin Eloğlu bu dövdüğünüz adam derken üç kişi üstüme çullandı; yediğim yumrukların ötesinde yere düştüğümde tekmelemeye başladılar, gücüm kalmamıştı ve beni tutup bahçedeki kireç kuyusuna attılar, şans eseri kuyuda kireç yoktu kuru toprak! Biraz kendime geldiğimde dolunayla gözgöze geldik ve Metin’i anımsadım, bağıracağım ama sesim çıkmıyor, belki göğsüme yediğim tekmelerden, doğrulmak istedim o da güç, Metin’in sesini duydum: “..reis neredesin?”, zorla bağırdım: “buradayım”; kuyuda olduğumu düşünemiyor, “kuyudayım” - “ne kuyusu reis, gözlüklerimi bulamıyorum?” - “kireç kuyusu!” 

Zorla kalktım, kırık ne olabilir belki kaburgalarım, nefes alırken ağrıyor göğsüm, çıkmak için bacaklarımı kaldırmak büyük zahmet; zar zor çıktım, Metin bir taşa oturmuş bana bakıyor: - “önce gözlüklerini arayalım! Metin bu adamlardan birini tanıyorum dedi, - “o pis bıyıklı var ya o sinema protektörü, Karakola gidelim, şurada Küçük Bebek’de; yahu göz gözü görmüyor nerede bu gözlükler. Kibrit çaktim, yolun ortasında bir şey parladı, gözlükler; - “ Metin bir tanesi kırık, ötekinle idare et!”

Ne bileyim 200 metre uzaklıktaki karakola, zar zor vardık. Kapı açık, bir gölge sanki bizi bekliyor, içerdeki koridordan pis bir ışık olmasa kapalı deyip döneceğiz, üç basamak çıktık ki o gölge bir polis olarak karşımıza dikildi: - “ n’oluyor han’a mı giriyorsunuz?”, Metin yapıştırdı: - “sen hancı mısın ulan!”, polis: - “ ..gir içeri de sana kim olduğumu göstereyim!” Durum çok kötü ve de itişme başladı yalnız adam bizim sokak tipi olmadığımızı sezdi: - “polise dokunamazsınız, yoksa çok kötü olur” Biz daha fazla bağırmaya başladık: - “komiseri bul bize bizimle dalaşma sonra çok kötü olur!”

Koridorun ucundaki kapıdan kısa boylu; saçları beyaz, kaşları siyah ve de bıyıkları siyah- beyaz, sivil bir adam çıktı; “.. benim komiser, bu saatte sarhoş “komünist”lerle mi uğraşacağız!” Benim birden kafam attı, hiç bir şey umurumda değildi adama çullandım, kanımca gürültüden uyanan öteki polislerde kalkıp komiseri kurtarmaya geldiler, bu kez coplar düşmeye başladı her yanıma, zorla bizi ayırdılar ama kafalarında bir şüphe belirmişti, sokaktaki adam değildik! Metin komisere- “bana telefonu verin, Atilla.. ya telefon edeceğim, sizin için çok kötü olacak” deyince adam; - sizin kim olduğunuzu Birsel bey söyledi, onu evinde rahatsız etmişsiniz, hem de küfürle, sizi kim olduğunuzu bana söyledi, göreceksiniz gününüzü..” Ve birden herşey aydınlandı; adamlar biz gelmeden komisere telefon etmişler, iki komünist geliyor, onları iyi karşılayın diye! Metin bilmiyorum kim se Atilla beye telefon etmek istiyor ama olanaksız. Benim dış görünümüm nasıl sa, adamları bu biraz korkuttu ve komisere “hastahane raporu” almak için beni göndermesini ve de buna mecbur olduğunu tehdit ederek söyleyince zorla kabul etti: - “yanına bir polis vereceğim nasıl gidersen git!”  Saat sabahın üçü, kavgaya karışmayan genç bir polisle çıktık, araba bulacağız, ararken, Bebek - Taksim dolmuşçularından biri evine dönüyormuş, beni tanıyınca durdu, şaşırmıştı halime, “götürürüm abi” deyince rahatladım. Yolda olayı anlatınca, şöför: “..abi o Belgin Doruk’un kocası, orada oturuyorlar, Yeşilçamcı, sinemacı, hiç yakıştıramadım diyerek beni teselli etti. Balta Limanı hastahanesi’de indik. Genç polis benim şoförle konuşmamı dinlemişti, bana yürürken yardım ediyor ve gözleri endişeli susuyordu.

Hastahaneye, ilk yardıma girdik, kuş uçmuyor, kimse yok! Polis gitti aramaya, Yarım saat sonra biriyle geldiler, nöbetçi doktor gelecek diyerek. Biraz sonra genç bir doktor, surat bin parça içeriye girdi; - “içip, sıçıp, kavga ediyorsunuz sonra hastahane…” İnanılmaz, gerçekten bugün bile bunun “fictif” bir olay olduğuna karar verdim; genç bir doktor, önce beni dinleyeceğine kendisine on dakika önce telefon eden komiser’in anlatımlarıyla beni karşılıyor. Kendisine yorum yapmamasını ve de bana bir rapor yazmasını, bu polisinde buna tanık olduğunu, her şeyin yarın aydınlığa kavuşacağını, terslik yapar sa bunu da yanıtlayacağımı söyledim. Yüzümdeki ve vücudumdaki hasarı görünce korktu, sonuçta ölebilirim de. 

Bilmiyorum nasıl döndüm ama  bugün telefonsuzluğun ne olduğunu genç kuşaklara nasıl anlatabiliriz - “seni katlediyorlar ama kimsenin haberi yok”! - Yalıya vardığımda o kadar mutsuzdum ki balkondan kendimi atmayı bile düşündüm; on gün sonra Paris’e gideceğim aklıma geldi vazgeçtim!

Olay bizim çevrede hızla duyuldu, üç gün sonra kendime gelmiştim ve de haberler çok ilginçti; Metin evine döner dönmez, karakolda telefon etmek istediği Atilla.. yı buluyor; meğer İstanbul Emniyet müdürüymüş bu arkadaşı, sabah Küçük Bebek Karakoluna gidiyor, komiseri kızağa aldırıyor; eğer biraz gecikirse olayın basına yansıyacağını, polisin bu perişan görüntüsünü sergileyeceğimi düşünerek! Giderek bizi dövenlerde gün ışığına çıkmış: Belgin Doruk’un kocası film yapımcısı Özdemir Birsel ve kardeşi eski boksör Nüzhet Birsel ve de Yeşilçam’dan iki aktör. Onlara haber tez ulaştığında, evi terk ediyorlar; “seyahate çıktı” bahanesiyle! Kızağa alınan komiser onlara son bir iyiliği yapmış, benim sağlık durumum kötüye giderse, belayı arayanın onlar olmadığını göstermek adına, ne olur olmaz diye hemen bir dava açın, siz davacı gibi gösterin kendinizi. Sanki onlar size hakaret ettiler ve de siz kendinizi savundunuz!


Dava olduğunda Aziz Çalışlar ve Alaeddin Aksoy dalga geçerek bu gazete alıntısını bana gönderdiler.
Dava açıldığında ben artık Paris'deydim. Aziz Çalışlar ve Alaeddin Aksoy dalga geçerek bu gazete alıntısını bana gönderdiler. Okursanız göreceksiniz mahkemede Özdemi Birsel'in bize yolladığı hakaret nezaketle söylenmiş!

Metin Eloğlu burada bırakmadı yediğimiz dayağı, o da mahkemeye verdi Özdemir Birsel dörtlüsünü " GÜL DAVASI "; benim ismimi ön plandan çektiler, Devlet Bursuyla Paris’e giderken problem olmasın diye. Temmuzun birinci günü trenle Paris’e doğru yola çıkarken, Sirkeci Garında herkes lokantanın barındaydı; kimler yoktu akıl almaz! Birisi tren kalkıyor diye bağırdığında, valizlerimi penceren bir vagona atıp beni de kapıdan içeriye ittiler, bilmiyordum ki bu garip tren yolculuğu üç gün sürecek, eğer gerektiği kadar yiyecek, su, sigara almamış san; tren hududa kadar durmuyor, huduttan sonrada Yogoslavya’ da her kasabada duruyor, ama dövizle Dinar almak deveye hendek atlatmak olduğunu öğrendiğimde, hiç bir şeyi almadığımın farkına vardım; işte “Gecenin Ucuna Yolculuk” 

Garip bir ülke bu Türkiye, doğup büyüdüğümüz, hep öyle yaşadık, kötülükleri çabuk unutup, iyilikleri her zaman yeşerterek ama bir türlü değişmiyor, kanımca yine insanların belki kılıkları değişik ama içi aynı. İşte İstanbul’un kapısını böyle çekip gittim!

                                                                    MORAL

O yıllarda medyatik, aktüel sinema ve varyete dergileri dışında günün popüler isimlerinin özel yaşantıları yazılıp, görüntülenmezd, star sisteminin sonsuz bir dokunmzlığı vardı! Bugün çok az da olsa tesadüf belleğime yapışan bu lanetli gecenin "aktörlerinin" o sürede nasıl bir "psychique" ve ekonomik çıkmazlarda olduğunu, Özdemi Birsel'i bu gözü kapalı bu saldırıya iten nedenleri daha iyi yorumlayabilirdik. Salah Birsel'in yeğeni olduğunu da bu fırsatta öğrendim.



 

4 Mar 2021

UTKU VARLIK - BÜTÜN RESİMLLERİ BAŞTAN YAPMAK / ALİN TAŞCIYAN Star Gazetesi 2014

 





Hiçbir zaman kimse iyi yaptığını düşünmez. Ben her zaman düşündüğüm resmi 3-4 sene sonra yaptım. Keşke param olsa ve sattığım tüm resimleri toplayıp bir meydanda yaksam ve yeniden yapsam”.

“Resim asla bitmez. 1960’ta Fransız Kültür Bakanlığı resim müzelerine bir emir gönderiyor ve Pierre Bonnard’ın görüldüğü yerde yetkililere haber verilmesini istiyor. Çünkü Bonnard pardesüsüsün içine sakladığı ufak paletiyle çaktırmadan resimlerinin beğenmediği yerlerini değiştiriyor.”

***

Yukarıdaki paragraflar usta ressam Utku Varlık’a ait. Türk Hava Yolları’nın Skylife dergisinde Sezgin Çevik’in Varlık ile Paris ve İstanbul’da yaptığı bir söyleşiden alıntıladım. Utku Varlık’ın özgün tarzıyla resim sanatında edindiği önemli yeri ve kendine özgü tarzına her daim saygı duymanın yanı sıra bu sözleri hep aklımı kurcalamış olan bir soruyu ele almaya teşvik etti beni.

Nisan ayında Star Pazar’da yayınlanan, İtalyan sinemasının efsanevi kuşağından yönetmen Ettore Scola ile yaptığım söyleşiden sonra da bunu düşünmüş ama gündemin içinde kaybetmiştim fikrimi. Scola, 2. Dünya Savaşı ertesinde o unutulmaz filmleri yapan ustaları ve yaşıtlarından ‘ayrı’ görmez kendini. Söyleşide de o döneme dair sorularımı yanıtlarken hep birinci çoğul şahıs kullanmıştı zamir olarak. “Biz” demişti, “Biz ülkemizi seviyorduk”, “Biz ülkemizi, insanlarımızı anlatmak istiyorduk”...

Bonnard gibi resmini asla bitiremeyen, sürekli düzeltmeler yapan; Varlık gibi hepsini baştan yapmayı hayal eden, Scola gibi kendini bir sinemanın parçası olarak gören sanatçı tipi nereye kayboldu? Hep daha iyiye gitmek isteyen, yaptığı işle övünmeyen, meslektaşları söz konusu olduğunda iğneyi kendine çuvaldızı başkasına batıran, bir kuşak, bir dönem, bir dayanışma bilinciyle ortak bir sanat üretiminin parçası olan sanatçılar yerine neden benmerkezcilik derecesinde bireyci sanatçılar çıktı?

Yüksek sosyeteyle, sponsor sıfatıyla da olsa iş dünyasıyla, politikacılarla yakın ilişkiler içinde kendine yer ve paye kapan sanatçılar bugünün saraylıları... Geçmişte de sanatçılar monarkların, aristokratların, kiliselerin himayesinde çalışırdı; elbette sanatçı birey olarak da geçimini en iyi biçimde sağlayacak. Tarihin birçok geçişinde yenilikler, biçemler, ideolojiler uğruna çatışmalar yapılır, akımlar, gruplar, klikler oluşurdu. Ama bütün bunlar daha iyi sanat üretme çabasından doğan, bazen yıpratıcı olsa da ertesinde yapıcı olan sürtüşmelerdi... Bugün esasa dair tartışma bile yapılmıyor!

Türkiye sanatının efsanevi kuşağından bir ressam, Utku Varlık. Edebiyatçıların, ressamların, müzisyenlerin, tiyatrocuların seçkin bir sanat çevresi oluşturduğu dönemin temsilcilerinden biri. Akademi’den aldığı bursla kendinden önceki kuşak, Abidin Dino ve Mübin Orhon misali Paris’te öğrenim görmeye gitti, sonra oraya yerleşti. Belki yarım düzine galerinin bulunduğu ‘60’lı yılların İstanbulunda bir ressam için çalışma olanakları çok kısıtlıydı...

Sanatçıların seçkin çevresinden söz ederken bir elitizmi kastetmiyordum. O kadar az sayıdaydılar, eğitimleri ve eserleriyle ülkenin genel kültür düzeyininin o kadar üstündeydiler ki kendiliğinden seçkinleşiyorlardı. Varlık, İstanbul’a gelip gittiğinde hep görüştüğü en yakın dostlarının Metin Eloğlu ve Edip Cansever olduğunu söylüyor röportajda... Bonnard, Les Nabis grubunun önemli bir temsilcisiydi. Scola, Fellini’nin çırağı ve dostu olarak görür kendini. Bu isimlerin her biri daha yaşarken efsaneleşmelerine rağmen hiçbir eserine “Ben yaptım oldu” gözüyle bakmayan, her daim kendilerini geliştirmek isteyen ve çağdaşlarıyla bir mücadeleyi, bir anlayışı, bir ortamı paylaşan sanatçılar tarihteki yerlerini şimdiden aldı...

Ama bugün çok pohpohlanan, kendileri de mangalda kül bırakmayan, sanatın sosyetesine ait birçok sanatçı ve oraya ait olmayı dileyen, olamayınca alternatif, aykırı bir pozisyonu kendine biçerek hırçınlaşan ama aynı derecede benmerkezci olanlar, bütün ‘aşırı kendine güvenliler’ yeryüzündeki saltanatlarıyla yetinecek...


8 Oca 2021

DOĞAN PAKSOY'LA KONUŞMA 2004

 


ARTİSTANBUL 2004 FUARI NEDENİYLE DOĞAN PAKSOY’LA GENÇSANAT DERGİSİ İÇİN KONUŞMUŞTUK, FARKINA VARDIM Kİ 17 YIL SONRA DEĞİŞEN BİR ŞEY YOK!


Doğan Paksoy : Paris - İstanbul sergisinden başlayalım mı, sergi nasıl geçti?


Utku Varlık : Organizasyonu Paris’de yaşayan 4 - 5 kişi yaptı ve eşimi çalıştığı çok önemli bir sanat vakfı ( Cite İnternational des Arts ) bize bu mekanı verdi; sergide Paris’de yaşayan ressamlara yer verdik, 30 ya da 40


DP. : Bu sanatçıların seçimini kim yaptı?


UV. : Normal olarak Paris’de resmiyle yaşayan kim varsa onu aldık


DP. : Orada yaşayıp olmayanlar da varmış!


UV. : Bugün Paris’te kimin yaşayıp yaşamadığını çözmek güç. Bazı ünlü ressamlarımız, örneğin: benimle aynı sitede oturan Ömer Uluç da dahil olmak üzere, Paris’i mekan gösterip, genellikle İstanbul’da yaşıyorlar; Paris onların gelip gittiği, kira ödedikleri bir sanat kenti, bu güzel bir olanak bence!


DP. : Pazar İstanbul mu ki tercihleri bu yönde?


UV. : Pazar, açık ve seçik her zaman İstanbul oldu, her yerde dolaşıp sonuçta İstanbul’da müze kuran Burhan Doğançay’dan, bir zamanlar herkesle alay eden Ömer Uluç’a, Newyork’da yaşadığına inanan Erol Akyavaş’a kadar! Sarkis hariç, ressam diyorum ama “conçeptuel” bir sanatçı; eleştirdiğimi düşünenler yanılıyorlar; ona şapka çıkarıyorum. 70 yıllarında Paris’de “Sonnebend” diye meşhur bir galeri vardı, Michael ve İliana Sonnebend, işte bugünkü sanatı rayında çıkaran, conseptüel ve de tüm sapmaların yöneticileri! 1973 yılında onların CIA ajanı olduğu ortaya çıktı. Sarkis 70 - 80 yılları bu galeriyi yönetti ve de bu çevreye sanatçı olarak girdi. Conceptuel Fransa’nın eksik yanıydı o günler; işte Sarkis’in girdiği kapı bu ve de bunu iyi kullandı. Bunları anlatsa iyi olur! Yaşadığı süreçte Türkiye pazarına girmeyen bir de Mübin vardı, iyi dostumdu ve genç öldü.


DP. : Nejat Devrim yok mu?


UV: : Nejat Devrim katiyen yok; niçin: Mübin 60 yıllarında Paris’de üst bir noktaya gelmişti, “abstre” yılları. 73 yılında Paris’in önemli galerilerinde Arman Zerbib’le  bir anlaşma yapmıştım; bir gün: “ ..sen Türk’sün, Mübin’i tanırsın” dedi Arman, “ ..evet iyi tanırım” dedim. “biz o yıllar Mübin’le çalıştık ama ne yazık ayağına kurşun sıktı, biz galeride tuvalini 15.000 frank’a pazarlarken, o geceleri Montparnasse’da kafayı çekip 15 frank’a satıyordu; iki yıl dayandık! Bu galeri genellikle Poliakof tüm resimlerini elinde tutan bir galeriydi; ünlü L’Oeil dergisinde Mübin’nin sergi ilanlarını saklıyorum bu galeri tarafından verilmiş! Nejat Devrim’e gelince: tamamen “pipo”, Paris Ekolü diye yapmaca bir kurguda, Türk resmi diye durum yaratmak isteyenlerin endişesinden başka bir şey değil! Fahr El Nisa Zaid’in oğluydu, Prenses annesiyle sürekli kavgalı, para sorunları sonucu,  Polonyalı bir kadınla evlenip, orada yaşadı ve öldü. Prenses ise kendi pazar sıkıntılarıyla çok amatör bir resim yapmaya çalışmış ve o derece de Türkiye’de önemsenmiş; peki ne diyebiliriz? İsterseniz herkes ressam; Hakkı Anlı, Selim Turan.. tüm bu ressamlar büyük sıkıntılar, acılar içinde, Ülkelerine dönememenin yönettiği bir huzursuzlukla yaşadılar. Örneğin Erol Akyavaş; Newyork’u bir vitrin gibi kullanıp, osmanlı minyatür kurgularını resime sokan, önce mimar sonra ressam, önceleri Yahşi Baraz’ın ilgisiyle başlayan bu alış veriş, sürekli fictif kurgular sonucu netleşmeye başladığında, örneğin Sotheb’s’in Türk Resmi adına yaptığı bir satış öncesi onun söylediklerini anımsıyorum: “…bu satışta kimin altın, kimin gümüş ve de kimin teneke olduğu ortaya çıkacak” bunu söylemesinin nedenini anlayamadım hiç bir zaman! Bu çevredeki çekememezlik, ufak kavgalar, medyatik tavırlar, gereksiz numaralar; resmin bir meta’ya dönüşümüyle yer kapma kavgalarından başka bir şey değil ama herşey bu ülkede olup bitiyor; örneğin müzikte Fazıl Say gibi dünyaca ünlü olabiliyor musun ressam olarak, hayır, o zaman! Şu da bir gerçek ki Fazıl Sayın ünü’nün arkasında da iyi bir menejerinin olduğunu unutmayalım!


DP. : Şarkıcının, türkücünün, Dansöz’ün, futbolcunun menejeri var ressamın yok.


UV. : Ressamların menejeri galericiler ve de bugün herşey satılabiliyor gibime geliyor; Saatch’nin yakın dostu olsam, dışkımı bile satabilirim! Ama ben özgürüm!


DP. : Ressamlar galericiyi menajer gibi görmüyorlar ki, çoğunun gözü galerinin aldığı komisyonda! O zaman evinde açsın sergisini! Neden bir Türk galericisi bunların içinde olmuyor, belli değil mi?


UV: : Türk galericisi de olabilir ama herşey ekonomik, çok yakında bir şey göreceğiz: örneğin Arap Prenslikleri de şimdi resme, sanata uyandılar ve develerine binip sanata saldırmaya başlıyacaklar; sanat oraya kayacak. Sanat ekonomik bir olgu; petrolün yönetiminde para!


DP. : Araplar bizden daha mı kültürlü ki ileriyi görebiliyorlar?


UV. : Kültür sözkonusu değil, onların danışmanları akıllı!


DP. : Bize akıl veren yok, ya da biz fazla akıllıyız d önemsemiyoruz demek istiyorsun?


UV. : Hayır akıl meselesi değil, sen bugün neyi satabileceğini bilmelisin ve ayrıca o pazarın içinde olmalısın. Gelip gördünüz işte FIAC, ART PARIS; örneğin uzun süredir kendi galerisiyle FİAC’a girebilmek için uğraşan Dağhan Özil’i almadılar; neden almadılar: çünkü senin ekonomik potansiyelin onları üstüne çıkamadığı için!


DP. : Ya da Türk olduğun, müslüman bir ülke olduğun için bir ön yargı olamaz mı?


UV. : Hayır başka türlü girebilirdi, sizi niçin reddediyorlar bunun farkında mısınız? Benzer başka ülkeler var!


DP. : Orada müslüman ülke yoktu ama İsrail galerileri vardı, bunlar uzun konular, Mübin Orhon konusunu da hızlı geçtin; çok ilginç bir sanatçı bence.


UV. : Mübin Orhon resme resim kapısından girmiş biri değil, aslında Paris’e Sience-Po. okumak için gelmişti.


DP. : Günümüzde mimar da resim yapıyor ama..


UV. : Hayır Mübin Orhan’a başka kapıdan girdiği için bir şey söylemiyorum, çok ayrıcalığı olan bir adamdı; yalnızlığı, alkole yatkınlığı, gizlice yaşadığı nostaljisi vs. Tüm çevresi bunu yaşadı; buradaki galerilerle olan ilişkisinden söz ettim ama uzun yıllar onun beklediği bir iİngiliz koleksiyoner vardı; gelecek ve resim alacak ve de Mübin borçlarını ödeyecek! Ben buna inanmamıştım ama Mübin ölünce bunun gerçek olduğu ortaya çıktı, adamda yüzlerce tuvali varmış; çok ilginç: çok merak etmiştim Mübin’e takıldığı olgunu ne olduğunu!


DP. : Peki Mübin mi var bu kadar ressam arasında?


UV: Örneğin Abidin var dı, öldü resmi unutulmaya başladı; Avni Arbaş, Selim Turan, Hakkı Anlı vs. Son yıllarda paris’de çok mutsuzdular, ya Paris onlara gerekeni veremedi ya da onlar alamadılar!


DP. : Onlar mı alamadılar yani?


UV. : Paris’de galeri aramak illet bir durumdur, örneği bir sürü ressam Paris’de yaşadık, aramızda hergün galeri arayan, resim gösterenler vardı!


DP. : Kimler mesala?


UV. : Çok var, Mehmet Güleryüz, Ömer Uluç, Komet vs. Paris’de bir galeriye gidip resim göstermek istersen köpek muamelesi yaparlar; Rue Visconti’de Vision diye bir galeri vardı, Mehmet resimlerini göstermek istedi, gittik. Galeri sahibini tanıyorum, sergilerine giderdim; pısırık bir tip. Mehmet bir portfolyo götürmüştü, adam bakmadan 1996’ya kadar doluyuz dedi ama 72 yılındayız o gün; mehmet haklı olarak “neden randevu verdiniz” diye sordu, adam da “yok öyle bir şey” gibi laf etti ve kapıştılar ve küfürleştiler. Bu itiş kapışma arasında ben Mehmet’in resimlerin aldım çıktım, Mehmet kavgaya devam etti, kapıya konuluncaya kadar!


DP. : Galerici olsan belki aynı şekilde düşünmezdin!


UV. : Galerici olsaydım belk dünyanın en iyi galericisi olurdum!


DP. : Neden açmıyorsun bir galeri o zaman?


UV. : Ben şimdi resim yapıyorum. Bir galeri başarısız sa nedeni galericidir, demek kötü yönetiyor galeriyi.


DP. : Dünyada “concept”i galericiler empoze ediyor, başlarken  bir galeriden söz etmiştin?


UV: : Sonnebent’ler, o yıllarda ayrılmışlardı, İlliana Leo Castelli’yle evliydi Paris’deki galeri olduğu zaman. 1973 yılında Londra’daydım, Times’da Sonnebenr’leri CIA ajanı olduğu üstüne önemli bir yazı vardı hala saklıyorum. Amaç ne biliyor musun: sanatı “derouté” etmek, kafa yıkamak, yoldan çıkartmak, bienalleri amacı da o ; bir concepti insandan uzaklaştırmak, can sıkıntısı yaratmak ve burada duyguyu kilitlemek! Decumanta’da dört saat süren boş bir video bandı, bence insanı boşluğa itmektir.


DP. : Ne istiyorlar bunları göstermekle ya da yapmakla?


UV: : Büyük imparatorluklar misali sanatı ele geçirip, yönetmek istiyorlar; anlaşılmazı göstermek, senin yani “görücünün” bir hiç olduğunu; bakmak ama görmemek. Sana somut bir şey göstersem, bana fikrini söylersin ama bulanık bir şey gösterdiğimde yanıtın “hiç bir şey anlamıyorum” olacaktır. Çok ilginç, senin yorumuna ihtiyaçları yok; bir enstallation, boş bir video bandı, silk bir fotoğraf, bir vitrine konmuş: “bir kadının ay başı pamuğu” ; sana bir concept sunuluyor! işte çok psikiyatrik kurgu, güya başka bir boyuta girdik!


DP. : Niçin bu lobi?


UV: Şunu anladılar ki adam boyayacak, yontacak.. onu bitirmesine kimsenin sabrı yok artık; “ready made”; pentür adına başlayan büyük sapmalar sonuçta Manzoni’nin bok konservesine kadar geldi yıl 1961; bugün ne mi yapıyorlar?


DP. : Peki niye yapıyorlar?


UV. : Dalga geçmek için yapıyorlar. Akademi yıllarımızda İzmirli Şener Akmen vardı, büyük serseri, resim bölümünde. İstanbul ve Beyoğlu derinliklerinde yaşadığı hayat artık onun ressamlığının çok ötesine geçmişti, 60 yılları, daha “happing’den haberi olmadan, bir çöp tenekesini çöpleriyle ters çevirip sergiledi; başka bir projesi de: Galata Kulesine bir ingiliz “kaput” geçirmekti, Kristo’dan yıllar önce! SanatIn öbür yanı da kendi kendine bunamasıdır, “defiguré” olmak; Aklıma zorla siparişini aldırdığımız Atatürk Büstü geldi. İrfan şizofrendi, yaptığı Emirgan parkına konan büstü de bakışı tamamen şizofren bir Atatürk dü. Gürdal Duyar da Afyon’na bir Atatürk anıtı siparişi almıştı; pelerinli bir Atatürk yaptı ama sonuçta sihirbaz Hudini’ye o kadar benzedi ki, anıtın açılışına bilerek gitmedik gülmekten ölürüz diye.


DP. :Zaten heykel deyince hep Atatürk heykelleri karşımıza çıkmıyor mu?


UV. : Atatürk bizim sevgili Atatürk’ümüz, benim önderim; resim, heykel adına katledilmiş, bir sürü adam çok para kazandı bu sayede!


DP. : Kuzgun Acar heykelini beğenmiyormusun?


UV. : O Tür heykelleri sevmiyorum, diken gibi heykeller. Eğer gerçekten heykel görmek istiyorsan Arkeoloji müzesine gidersin. Heykel nedir herhalde bir takım boruları birbirine yapıştırmak değil, Şadi Çalık’a sözüm! Paris’de Nevzat Metin’nin Espace Cardin’de yaptığı sergimizde, hiç bir yorum yapmadan söylüyorum: Ömer Uluç “Çinler” diye Karaköy’den aldığı plastik su borularını sergiliyordu. Paris’de sürekli yaşayan fotoğrafı ve basından bazı adamlar matrak olsun diye Ömer’in heykeline su borusu bağladılar, Ömer’de onlarla gülüyordu, kanımca Ömer eğlenmiyordu, sonra yaptığı konuşmalarda sanatını anlamayaları enayilikle suçluyordu: Ne yazık sanatta hiçbir şey “ready made” değil, bu kolay zırvalamalar kanımca inanarak yapılan kurgular değil, ne yazık onları değerlendirenler var.


DP. : Dünyada kaç tane bildiğin doğru dürüst sanat fuarı var?


UV. : Fuar olarak Basel, Fiac, Köln, bir iki tane daha, toplasan 7 - 8 olur!


DP. : Mesela Köln Sanat Fuarı bazı sapmaların farkına vardı ve “installation’nun çoğunu kaldırdı!


UV. : Evet kaldırdı, kendisi fuar olarak devam ediyor; onu ve bütün o çöplüğü alacak adamın alnından öperim!


DP. : Onları sevmeyen, onlara değer vermeyen sanattan anlamaz oldu; biennali falan gezmediğin zaman, geri zekalı diyorlar sana. Burada da bir lobi yok mu?


UV. : Lobi aslında hiç bir zaman tasdüfi yerlerde değil, paranı olduğu yerlerde yeşerir. Borusan, Eczacıbaşı vs.


DP. : Uluslararası bir örgütleşme, sanata bağımlı!


UV. : Tüm bu adamlar çok önemli bankerler, kurdukları mekanlarda beğenilerini sergiliyorlar; çok yazık bir “fukaralık” ama güzelliğin niçin farkında değiller; kimin dümen suyundalar?


DP. : Biraz da “kolay sanatçı olmak” yolunu mu seçiyorlar?


UV. : Kolaylık demiştim, başında söyledim, tamamen empoze ve kolay, açıkça! Ben sanatın öbür yanındayım: Borges kitabını yazarken arkasında Eczacıbaşı mı vardı, Jan Van Eyck resmini yaparken mesenler vardı ama onu yaşatan; bugün olduğu gibi “mesen” empoze eden değil; şunu iyi bilelim. “Zorla güzellik olmaz”

25 Kas 2020

ÇAĞDAŞ SANAT BİR CAN SIKINTISI / KONUŞMA: UTKU VARLIK - CEREN ÇIPLAK DRILLAT / ARTDOG DERGİSİ 2020

 




SORULAR
 

*Bugünkü çağdaş sanat nasıl dinamikler üzerine kurulu? 

kinci Dünya Harbi sonrası, Amerika’nın komünist bloguna karşı dünyayı kontrol arzusu, öncelikle “Marchall Planı”yla başlamıştı; parçalanmış, yıkık Avrupa’yı doyurmak, kurmak adına. Öte yandan bu yıkıntıda hala Paris Çağdaş Sanatın kontrolünü elinden bırakmamıştı; bir çok dünyaca ünlü Fransız sanatçısı harbin başlangıcında Amerika’ya sığınmış ve orada çok etkindi: Zadkine, Mondrian, Lipchizt, Chagall, Tanguy, Masson, Dali vs. 1947 yılında CIA’ nın yönettiği “National Security Act”, Sovyetik Blog’a karşı, “ Soft Power”; pentürü bir silah gibi kullanma amacıyla Jackson Pollock, Robert Motherwell, William de Kooning, Mark Rothko gibi abstre sanatçılar üstüne bir promotion yaparak sanki bir rönesans prensi’nin buyruğuna özgü, Abstre’yi daha doğrusu “Dışavurumcu Abstre Amerikan Pentürü’nü” dünyaya duyurmak üzere saldırıya geçti. Ama gerçekte Amerika’lılar Abstre’yi sevmiyorlardı, giderek Başkan Truman’nın abstre bir pentür üstüne söyledikleri epey gürültü kopartmıştı: “ ..eğer bu sanat sa ben de bir Hottentot’um!” - Honttentot: Güney Afrika’lı yerli demek - Daha doğrusu Amerika, soğuk savaşa bir tek sloganla giriyordu “Özgürlük” yani entellektüel özgürlük, yaratma özgürlüğü ki o sürede Rusya tamamen bunun tersi, komünzmin ideolojik labirentinde yitik bir durumdaydı! 1950 yıllarında dünyada 35 ülkede CIA’nın “Congresse for Cultural Freedom” her türlü basın ve yayınla devreye girince “Yeni Amerikan Pentürü”, “Amerika’da Modern Sanat”, “20 yüzyıl’ın Şahaserleri” vs. Sergileri dünyayı dolaşmaya başladı. Giderek milyonerler devreye girdi: Nelson Rockefeller - Museum of Modern art New York - William Paley - CBS Broadcasting - aynı zamanda CIA’nın kurucularından. Başka bir milyoner; bu sergilerin Tate Gallery ve Paris’de sergilenmesini finanse eden JuliusFleiscmann, kendi fondasyonu “Farfield Foundation” bir süre sonra CIA’nın bir vitrini olduğu ortaya çıktı! Öbür yandan Peggy Guggenheim servetiyle Avrupa pentürünün bir mesen olarak kontrol altına almıştı.Bu “kominizm’e” karşı “özgürlük” slagonıyla kazanılan en büyük başarıdır ve giderek yoluna yeni “mesen”ler ve ünlü “art dealer” Leo Castelli ve İleana Sonnebent’le devam edecekti; Pop Art, Op Art, Mimmalist, Art Concept, Art Contemporant vs. 

*Çağdaş sanat dünyasında lobicilik var mi? Ve bu kavram nasıl işliyor ? 

Geçen aylarda Blog’umda çok ilginç bir araştırma içeren: Jean Gabriel Fredet’in “ Sanat Milyarderlerinin Gizli Savaşı”/ Pinault, Arnault yeni Medicis’ler kitabından öğrendiğimiz Çağdaş Sanatın paranın sığındığı yer ve manupulation üstüne şaşırtıcı bilgiler edindik. Unutmayalım dünyada Çağdaş Sanata adanan müze ve Fondation sayısını tam söyleyemeyiz çünkü her yıl 3o yeni modern sanat müzesi açılıyormuş!
 


*Eğer yukarıdaki soruya cevabınız evet ise, size göre, uluslararası çağdaş sanat lobisini kimler yönetiyor? Ne amaçla?


Şu anda ipler üç Fransız Milyarderinin elinde: François Pinot, François Arnauld ve Patrick Drahi. Bu lobiyi elinde tutmak, onun ticari yolunu kendi adına kesmek gibi bir şey; işte bu yol Sothesby’s, Chiristy’s ve Philips gibi sanatın promotion’nunu yapan alım-satım evlerinden geçer. 90 yıllarında Sotheby’s satın alan Pinot, geçen yıl, kendi payını elinde tutarak, Partrick Drahi’ye 1 milyar Euro’ya sattı. 


*Sanat bir anlamda manipülasyon mudur?
 

Açıkça: bu ticari gücün arkasında bu milyarderlerin kendi fondasyonları, müzeleri ve de bunların promotion’nunu yapan kültürün ünlü isimleri var: eski kültür bakanları, müze yöneticileri, tüm bir teknokrat ordu! François Pinot’nun Venedik’deki “Punta Della Dogana”, François Arnault’nun Paris’deki “Louis Vuitton” fondasyonu vs. Tüm bu kurgudaki öteki büyük isimler: Saatch, Fride Burda Çağdaş Sanatın dünyadaki manüpülasyonun Modern Müzeler adına kontrolünün önemli isimleridir. Yalnız müzeler değil, ünlü galeriler, Art Dealer, tüm sanat fonları, onların yönlendirdiği sanatçıların çekim alanındadır. 


 

*Milyonlarca euroya satın alınan eserleri kimler alıyor?
 

Sanatın bir “ayrıcalık” olduğunu kabul edersek; bunu edinmek adına hiç bir kültür, bilgi ve duygu gerekmez, çünkü onun adı bir “yapıt”dır, “sanat eseri”dir! “Artık Para”nın sığındığı yer de diyebiliriz ya da “yatırım” ; ne olursa olsun nüfusu 8 milyara varan dünyamızda ona paralel o ölçüde milyoner yetişti! Servetinizle Bach’ı, Bergman’ı Joyse’su anlayamazsınız ama rahatça bir Jeff Koons satın alabilirsiniz! 


*Alınan eserler nerede muhafaza ediliyor? Ya da sizin deyiminizle "her türlü malzemeden üretilen" sanat eserleri nasıl “istismar" ediliyor?

 

Bugün dünya “plastik” sorununu çözemiyor, “biospherimiz” tehlikede; sorun bir “accmulation” yani “yığılma”! Ben buna örnek olarak Fransa’yı veriyorum: 1982 de Kültür Bakanı Jacques Lang Çağdaş Sanat adına FRAC’ı kurmuştu - Çağdaş Sanat Bölgesel Fonları -, bu 32 bölgeden oluşuyordu ve de her bölge kendi Çağdaş müzesini kuracak ve müzeler için sanatçılardan yapıtlarını alacak! 40 yıl sonra önemli bir gazeteni yaptığı bir anket sonunda: bu müzelerin arşivindeki yapıt sayısının 380 000 olarak belirtiliyor ve de her türlü malzemeden üretilmiş örneğin: plastik, kağıt, alçı, beton, akrilik boya, un, şeker. metal, ip, ağaç, Tutkal, sentetik aklınız ne geliyorsa; bir Auto destruction yani - çürüyerek kendi kendini yok etme - tanık olmuşlar. Kültür Bakanlığı bir scandal olasallığına karşı sesini çıkartmıyor, bunun deynekçileri yani devlete bunu satanlar, galeriler, art dealer, yani bundan çıkar sağlayan media, kanımca bu scandalı ört-bas etti bir çok kez neden çünkü SANAT/ HERKES ANLAYAMAZ! Eğer kimin ne sattığını merak ediyorsanız. Frac’ın her yıl yayınladığı koleksiyon kataloglarına bakın; içinde donunu bile satanlar olmuş 


*Her yıl yaklaşık kaç tane sanat mekani ya da modern müze açılıyor? Bu müzeleri kimler
fonluyor?


Dedim ya saymak güç olur bu Çağdaş Sanat’a adanan müze ve fondasyonları, her yıl 30 müze diye duymuştum ama “covid” belki biraz kırmıştı bu histeriyi. Asya yı saymıyorum, Çin bu konuda başlı başına bir fenomen; işte size iki örnek, kanımca hiç duymadınız: Yunanlı Milyarder Dakis Joannou çok ünlü bir koleksiyoner, koleksiyonu son yıllarda Cenevre ve Paris’de sergilendi. Jeff Koons’un hayranı ve dostu ve de her yıl sahibi olduğu Ege’deki Hydra adasında, dünyanın bu konuda en ünlü kişilerin davet ederek bir Çağdaş Sanat şenliği yapıyor; ne yazık bu yıl Jeff Koons’un onuruna yapılacak bu şenlik virüs nedeniyle ertelendi! Avrupa’ya bin milyar euro borçlu bir ülkede oluyor bu şamata! İkinci bir örnek İç savaşla yıkılmış, Arap kapitaliyle tekrar kurulmuş her türlü etnik sorunlarıyla önemli bir çıkmazda olan Beyrut’daki “AISHI FONDATION” ülkesinin gerçekleriyle bir paradoks görünümünde. Çok alttan popüler bir kesimden gelerek çok zengin olan Tony Selame’nin sanki bir kompleks anıtı gibi bir şey; ne var mı içinde: tüm kollleksiyonlarda olanlar; artık bıkmak sınırlarına yaklaştığımız bu işleri satanlar da yine yukarıda sözünü ettiğimiz mesenler; burayı gezenler ne düşünüyor bilinmez! Ama bence Dolapdere- Kasımpaşa aksındaki Arter’den daha absürt değil! 


*Yakın geçmişte bir muz ve bir paket bandı kullanılarak üretilen ve hatırı sayılan bir rakama satılan enstalasyon çok konuşuldu. Benzer örnekleri sıralamak mümkün. Günümüz çağdaş sanat üretimlerinin sanatsal anlamda değerini ölçmek için bir başvuru kılavuzu var mı? Maddi olarak milyon dolara alıcı bulan bir işin, sanatsal değerini belirleyen nedir? Kimdir? İyi sanatı ve kötü sanatı ayıran-belirleyen bir kurum-sistem, kişi-kişiler ya da değer mekanizmaları mevcut mudur? 


Size daha net bir yanıt: Yıllardır bu absürt mekanizmayı, “pentürü bulandıran” ya da sanat olarak meçhul histeriyi Blog’umda ve dergilerde yazdım; bir tek yanıt gelmedi; sanki “köpek havlar, kervan geçer” misali! Bu konuda “karşıt” yüzlerce kitap yok ama unutulmaya terkedilmiş çok önemli araştırmalar var, açıkça kimsenin ağzını açmak istemediği bir TABU.Çağdaş Sanat bağımlılığı, genellikle duyusal bir ilintiden gelmiyor; buna sahip çıkanlar genellikle İstanbul Kültür Vakfında çalışıp, biennal, fuar gibi organizasyonların, bankaların yönettiği galeri ve mediatik sistemin çalışanları, bir SEKT misali. Ruben Oslund’un “The Square” filmi, Contemporary’yi 

vurduğu gibi onu yaşatan toplumu da açımasız eleştiriyordu; çok ilginç, bazı çevreler tarafından farkına varılmamış ya da “olur böyle şeyler” diyerek, komik olarak gösterilmeye çalışıldı ve de unutuldu; erken ölümüyle nasıl Jean Baudrillard’ı unutmuş sak! 


*Çağdaş sanatın, “uluslararası büyük bir sirk” olduğuna değiniyorsunuz ve “Sotheby’s, Christie's gibi dev müzayede evlerinin her gün bir kabuk bile olamayacak “HİÇ”ler milyonlarca dolara satılıyor. İşte bu bir politik; uluslararası para dolaşımı, para aklama!” diyorsunuz. Çağdaş sanat sadece bir para aklama sahası mı? 



Daha çok bir “CAN SIKINTISI”, nasıl bir esere değer biçeriz, hangi yargılarla; beğeni mi, farklılığı mı bilmiyorum! Bırakın conceptuel’i; pentür’de bile düzmece, yıvışık boyaların aktığı tuvallere yüzbinler ödeyenlerin kanımca bu konuda bir görgüleri yok ama örneğin Tracey Emin’nin “The My Bed” yatağına milyon’lar ödeyenler üstüne bir analiz yapmak gerek. Bu nedenle “artık para”nın sığındığı bir yer’den öte, paranın verdiği bir “bunaltı”, o çevrelerde olmanın bir pasaportu, snopluk, kaygan bir zaminde hava atmak!
 

*Çağdaş sanatı yöneten ülkenin Fransa olduğunu söylüyorsunuz? Neden?
 

Çünkü yanıtını yukarıda verdiğim gibi: “parayı veren düdüğü öter”, Sanatı değerlendiren, tecim’e özgü sistemin ve bu dinamizm’in el değiştirişi; örneğin Sotheby’s daha önce İngiliz, sonra Amerikan. 1996 da François Pinot 900 000 dolara satın aldı, geçen yıl %60 nı Patrick Drahi’ye 1 milyar Euro’ya sattı. 


*Boş tuval, dev çantalar, devasa lale buketi, kocaman balonlar gibi enstalasyonlar size göre neden sanat değil? Siz nasıl tanımlıyorsunuz bu işleri? 


Bu anlattıklarınızı hiç bilgi içermeden siz de yapabilirsiniz ama geçmişte Joseph Beuys’la başlayan, hiç olmaz sa bir kurgu getiren obje’ye özgü eksenler, anlam sınırlarımıza dayanmıştı! Sonuç beklenmedik bir şamataya dönüştü; kendi varoluşundan habersiz kim varsa Performance yapmaya başladı; hiç unutmam: jean Pierre Raynauld, çocukluğunun geçtiği ev yıkılırken, 40 kovaya bu evin molozlarını doldurup Grand Palais’de sergilemişti, şimdi bu kovalar Frac’ın koleksiyonunda, yine aynı mekanda “Monumenta” sergisinde Ensalm Kiefer’in tonlarlarca blog betonunu unutmayalım; geçenlerde bir yazımda “sanat”ı şöyle tanımladım: Şu sanatçı sözcüğünün bir tarifini yapalım öncelikle: SANAT bir dildir; “düşünceler üreten”, YAZI, RESİM, YONTU, MÜZİK, F OTOĞRAF, SİNEMA. Sanatın içeriğine giren bir takım olguları katarsak sonuçta bir dışavurum, insana dair saptama bilgi ve bilinçle içerik bağlantısını “hayal”den alan ve de beğeniye özgü bir yolculuk diyebiliriz. Ama bu iç yolculukta sanatçı bireydir, ressam atölyesinde tek dir, guruplaşma gerektiren öteki sanatlarda yine kendi kurgusunu kendi yönetir; imza onundur. Sanatın belki görünmeyen yüzü ne kadar tecimsel olsa bile, onu pazarlayanların dümen suyuna girmez/ SANAT SYBYLLIN’LERİ KONUŞTUĞU BİR DİLDİR, BİLEN KONUŞUR

 

*Geçen yıl, çağdaş sanata yön veren dünyanın en önemli fuarlarından Paris FIAC’ta Türkiye’den galeri yoktu. Türkiye, neden uluslararası sahaya giremedi? 


İşte başka bir baş ağrısı: FIAC; biliyor musunuz Türkiye sanatta - ekonomik - olarak kaçıncı kümede oynuyor? Bizde bu gibi dış etkinliklere katılacak özel galeri kalmadı; Dolapdere’deki snop galeriler New York’u düşledikleri için dertleri başka; birden anımsadım: geçen yıllarda Basel Fuarı nedeniyle bir Türk Bankasının lüks bir otelde, Fuarın Türk alıcıları için VİP salonu açtığını biliyor musunuz?

 

*Cağdaş sanatın, pentürü dışladığını iddia ediyorsunuz? Neden? Biraz açıklar mısınız ?
 

Özdemir asaf’ın bir kısa şiiri vardı: “ Bahçesinde dal bile olamamış / Bahçeme girmiş ağaçlık taslıyor! “ Kanımca dışlamadan öte, Contemporary virüsü, Paris’de %80 pentür sergileyen galerinin kapanmasına neden oldu! 1982 de başlayan FRAC misali sanatı ters-yüz etme ya da bulandırma, Modern, Conceptuel vs. Ne yazık pentür’de bir sığlaşma yaşandı; 80-90 yılları; eski 

pentürü özlediğimiz yıllar değildi ne yazık ama kanımca bu bir “BURN OUT” daha doğrusu bir “depresyon” du, Modern’nin dümen suyuna takılıp, boyasını, paletini çöpe atmayanlar, yeni bir pentürün doğuşuna katılacaklar, iç deniz daha kurumadı! 


*Jeff Koons, Damien HIrst gibi sanatçıların eserlerini milyonlara satmalarının sebebi sadece lobi midir?

Açıkça, bir helium “Balloon Dog” balon 58,4 milyon dolara satılmış sa, arkasında ne olabilir? 


2 Kas 2020

SAHNEDEN ÇIKMAK

 



Uzun süredir izlediğim, sanatta “kökleşme” onun getirdiği “hırslaşma” giderek “yapışma” daha ötesinde “bunama”nın akıntısında, insana dair “egocentrique” - benmerkezci “ tüm dışa vuruş, gerektiği gibi yargılanmıyor! İnsan yaşadığı sürece, onun gölgesi gibi sürdürülmek istenen “sanat tavrı” çok önce başını alıp gitmiş se, bunun farkına varamayıp hala 80. Sanat jübilesi için müzelerin kapılarını aşındıran sanatçılar, 15. Kitabını yayınlamak için uğraşan yazarlar, bunadığın hala farkına varamayan düşünürler vb. üstüne bir eleştiri görmedim! Yalnız  bizim ülkeye özgü: sanatçının “kendi müzesini açma megalomanisi niçin başka ülkede yok” bunun üstüne de “psikolojik” bir araştırma da yapılmadı! Niçin söylüyorum bunları, sataşmaktan öte, belki dünyanın en gıcık Galerilerinden Paris’deki Lelong& Cie de David Hockney’in şu günlerde yaşadığı Fransa’daki Normandiya peyzajları sergisi. "Benim Normandiyam" sergisinde 11 tablo sergiliyor, her tablonun fiatı 5 milyon dolar.



                                                 Paris'deki aktüel sergi Lelong Galerisi

Yaşayan ve hala resim yapan David Hockney krismatik kimliği dışında Pop ötesi yaptığı resmi, 70 yıllarından beri izliyorum. Parelel olarak yaptığı desenlerde gerçekten usta bir ressam, resim boyaya dökülünce hemen grafik bir arınma geçiriyor; boyanın her zaman satıhta kalması, afiş tekniğinin ağır bastığı, açıkça o ilk yılların İngiltere’de çok örneğini gördüğüm ama hiç bir zaman ne içeriğine ne de tekniğine katılmadığım bir ressam Hockney! Onu izledim çünkü: merak alanları, resmin teknik gizemini soran, araştıran ve de bunları belgesel olarak TV. İçin arkadaşı Martin Gayford’la  seriler yapan bu kişilik; hayran olduğu eski resmin teknik labirentlerinde dolaşırken, bildiklerini niçin kendi resminde uygulamadı? 



                                          IPAD'la yaptığı desenleri içeren Tachen'nin kitabı


Geçen yıllarda meraklı olarak gitmiştim, Paris’deki Fondation Cartier L’Art Contemporain’da ilk kez İPAD’la bir performance yaptı; duvarlara asılı 70X100 ekranları tuval gibi kullanarak, İPAD’da boyadığı peyzajları tek tek ekranlara aktardı; sonuç çok ilginç, çünkü boyanın “suptlité”si olmayınca resim tadsız bir meyve gibi oluyor, boyanın transparan derinliği, tonların birbirileriyle diyaloğu resmin sihiri; nasıl olur da onu kolayca dışlayabiliriz!

Normandiya'da yaşadığı için ünlü "tapiserie de Bayeux'den esinlenerek bu anlamsız desenler yapmış!
      
              Normandiya'da yaşadığı için, ünlü "Tapisserie de Bayeux" den esinlenerek yaptıkları


 Onun resmini milyonlara satanların resimden ne anladıkları tartışılır ama o günden bu yana Hockney’ın yaptığı resim, o İpad’la yaptığı resim gibi oldu, tadsız bir “armut” gibi; biliyorum o bunun farkında, yaşar sa daha da basit, anlamsız şeyler yapacak, aşama çizgisini geçeli çok olmuş, iç deniz sığlaşmış sa rengini de beraber götürmüştür, ona milyonlar yatıranların sorunu bundan sonra! Daha önceleri Munch’un Çığlık tablosunun 120 milyon dolara satıldığını duyunca: “resim pazarı kafayı kaçırmış” demişti ama bir kaç yıl sonra kendi tablosu “Portre of an Artiste” 90.3 milyona satıldığında da suskunluğu seçti!

 


                                      "PORTRE OF AN ARTISTE"  90.3 milyon dolar

Kendi resmindeki içeriğin derinliği olmadığın söyleyenlere de “ ..beni image ilgilendirir, fotoğraf da bunun içinde.!” diye yanıtlıyor, Royal Academy ve de tüm önemli mekanların kapılarının açık olduğu bu sanatçı, günümüzde  pentürü ters yüz eden "contemporaty"le da ilgisiz, POP markası ona yetiyor. 

Moral olarak geldiğimiz yer: "plastik sanatlar"; günümüzde sanat adına yaşadığımız bir boşluk adına çift yönlü kuşatılmış durumdayız: kendisiyle özdeş olmayan bir sanat kavramı, nitelik ve nicelik giderek duyu içeriklerinde büyük sapmalar, beğeninin ters-yüz oluşu; geçmiş, gelecek ve de şimdiki zamanda bunama belirtileri, değer adına yine büyük kırılmalar. Neyin gerçek neyin düş olduğunu bana bir anlatsalar; kim, ne gibi bilgi ve beğeniyle böyle bir değer yargısı oluşturur? Sanatı parasal bir "yüksek atlama" gibi kullanarak astronomik değerlerler oluşturur, çocuk resmi bile olamayacak karalamalar milyonlara kapışılır; uluslararası modern müzelerin harika mekanlarında bu komik, acemi Normandiya görüntülerini izleyenlerin birbirlerine diyecekleri - "işte resim böyle olur!"













22 Eki 2020

INSTALLATION – YERLEŞTİRME / SANATTA BİR BAŞKA DOLANDIRICILIK

Önsöz: Şair dostum Levent Karataş'ın bana ilettiği  bir soruydu: "niçin İnstalattion'a karşısın"? Ayrıca buna benzer "çapraşık" hep "plastik Sanatlar" dediğimiz, gerçekten ne olduğunu da yapanların bile anlamadığı, nedenini benim sezdiğim, anlattığım ama yanıt beklerken hep karşımda bulduğum  "sağır bir duvar"! 


Her şey sanat olabilir mi? Olamaz! Şimdi nereden çıktı bu tartışma? SANAT; yok öyle bir şey! Eğer ben resim yapıyorsam bu, kendimle bir diyalogdur. Güzelliğin geçiciliği gibi, özlediğimiz resim de başını alıp gidince, geriye tarifsiz bir can sıkıntısı kaldı…



Bloğumda sanata özgü güncel sürtüşmeler, farkında olamadığımız yanlış öğretiler, bizi manipulé edenler ya da albenisiyle bizi şaşırtanlar, yol gösterenler vd. gibi konuları kendi görüş açımla yazarken, o güne dek farkında olmadığım conceptuel ayağıma takıldı. Geçen yıllardaki “abstre-figüratif” kavgası henüz bitmeden suyu daha da bulandırdılar. Kavramsal etiketiyle, milyarderlerin yönetiminde resmin yatağını değiştirip “ephemer” şamata yapmak, 70li yıllarda başlayarak ve performans olarak nitelenerek ne mene “happening” şeklinde ilk kez Paris’teki ilk yıllarımızda, daha sonra CIA ajanı olarak tanıtılacak İleana Sonnebent Galerisi’nde 10 dakika süren happening gösterisinde gerçekleşti. Amerikalı sanatçı ortada tebeşirle bir daire çizip içinde sessiz bir şekilde 10 dakika durmuştu. İlginçtir ki, bu galeriyi Sarkis yönetiyordu! O yıllar pentürün en güzel yıllarıydı. Quartier Latin’de tüm galeriler dünyanın dört bucağından gelmiş ünlü ressamları sergiliyordu. Bizse bu gösteriyi önemsemedik, farklılaşma deyip geçtik.



İnstallation: sanatçının bir mekâna herhangi bir şekilde müdahalesi, bir objeyle ya da farklı elemanların boşluğuyla ilişkide bir dil aramak. Güzel ama o zaman bana boş bir mekân gösterin! Ne yazık sizin boş olarak gördüğünüz mekanların da bir belleği var. Sanki yaşadığımız meyhanelerin belleği yok muydu? Belki bilmiyorsunuz; suyun da bir belleği olduğu ortaya çıktı.       -Rakı kendini kurtardı böylelikle.-




Plastik sanatlar içerisinde geleneksel sanat olan pentür, sculpture, estamp vs. sınır dışı edildi ve böylelikle sanatçı kabuk değiştirip plasticiene dönüştü. Önce şamataya dönük olan her şey (installation, video- audivisuel, graffiti, performance vs.) giderek gösterecek bir şey kalmayınca farkında olmadan bir boşluğa çıktı. Önce arınmak gerekiyordu ve ben de öyle yaptım. Açıkçası uzun yıllar dışta yapılan buna benzer hiçbir şeye alıcı gözle bakmamıştım. Ne zaman ki Grand Palais’de Jean Pierre Raynaud’nun 40 kovaya moloz doldurup sergilemesi, çocukluğunu yaşadığı ev yıkılırken, evin anısına yıkıntı molozlarıyla yaptığı göndermesi ve Frac’ ın kolleksiyonu diye okudum, o zaman installation’nun ciddiyetini kavradım. Düşünün, müze bu 40 kovayı içinde molozlarla kendi koleksiyonunda saklıyor! Bence “enayiliğin ucuna yolculuk” ama daha neler! Arşiv elimde.



 


Peki nedir bu Frac? Les Frac (fonds régionaux d’art contemporaine), 1981 yılında Sosyalist Parti’nin yönetime geçişi sonucu kültür Bakanı Jacques Lang’ın önerisiyle Fransa’nın tüm bölgelerinde kurulan modern sanat merkezlerinin ismidir. Bunların görevi günümüz ve çağımız contemporain sanatını toplamak, yani sistemli bir şekilde satın alıp -tüm Fransa’da- sergilemek, sonra da depolamak, yani gelecek kuşaklara iletmek. Giderek devletin yönetiminde varlığı hissedilen kültür bakanlığının misyonu. Amacı çağdaş sanatı ve sanatçıyı desteklemek.



İçinde para olan her şey gibi hızlı bir şekilde amacından saptırılıp müze teknotlarını yöneten büyük galeriler, onların da bağımlı olduğu zengin koleksiyonerler, uluslararası lobilerin dümen suyuna giderek amacından uzaklaştı. Her müzenin sahip olması gereken empoze büyük isimler, hiç tartışmasız varılan fiyatların üstünde alınıp gösteriye geçerken, arka planda, ismi olmayanlara da bir göz dağı vermek için satın alma komisyonlarını pazarlık ederek toplamaya devam etti. Mutlak bir gözlemden uzak, bit pazarı anlayışında, 5700 sanatçıdan toplanan 300.000 objet ki contemporary’nin içeriğinde, her şey sanat olabilir mantığıyla, ileriye dönük hiçbir kaygı gütmeden yapıldı.








Bu acınacak, perişan görünümün bilançosu her yıl gazetelere konu oldu. Geçen yıllarda Fransa’nın en popüler haftalık mizah gazetesi Canard enchené (zincire vurulmuş ördek) gizli bir raporu açıklamıştı. Depolarda toplanan eserlerde, auto-destruction yani çoğunlukla, kullanılan malzemelerin zamanla eriyip, dağılıp solup, birbirine yapışarak yanındaki işleri de beraberinde yok ettiğini ve bunun sebeplerinin başında, sanatçıları kullandığı malzeme listesinde görülen, çoğunlukla aklınızı almayacağı şeyler (şeker, yağ, un, video filmleri – yanıcı özelliği çok fazla- sentetik yapıştırıcılar, basit malzemeler; plastik, bez, moloz, kum, taş) yani tüm zamana aykırı olarak düşünebileceğimiz en absürt kurgu araçları olduğunu belirtmişti. Yine sosyalistlerin sipariş verdiği belki çok daha absürt olan -hayır ileride gereksizliğin bir kalıntısı olacak- Daniel Buren’nin Buren’nin sütunları, Paris’in en önemli mekanlarından Palais Royal’in cour de honneur’e 260 siyah-beyaz mermer sütunu, büyük bir masraf sonucu dikildi. Ne düşündü bilinmez, sütunlar aynı boyutta olmadığı gibi hepsi değişik boyutlarda kırılmıştı. Sanatçıya göre bu happening idi.



Her can sıkıntısı bir happening olabilir mi? Daha önceleri hayalimde gerçek bir can sıkıntısı anıtı nasıl olur diyordum; sonuçta başardılar. Kimler; sosyalistler. Önemli bir kavga patladı, eleştirenler çoğunluktaydı. Hesap soruldu, yanıt verilemedi. Zaman bunun üzerini de yavaşça örttü…



İnstallation’nun klasiklerinden Beuys, bu eylemde, yapanla bakan arasında bulunan tiyatroya özgü bir ilişkiden söz eder. Kendi yaptıklarını Documanta’da her ne kadar önce statik daha sonra gösteriye özgü tavırla göstermişse de -bir bahçede toprağa saplanmış kazmalar- hızla unutuldu, ve ardındanDocumanta battı. 2010 yılında ondan ilham alan Chiristian Boltanski Grande Palais’de “Monumenta” installlation sergisinde, tonlarca eski giysi yığınını vinçlerle oraya buraya taşırken mekân ısıtılmamıştı, ışık yalnız malzemeyi aydınlatıyordu. SHOAyı hissettirmek için bu kadar masrafa değer miydi? Yine aynı mekânda daha önce 2007 yılında Anselm Kiefer, bu projenin başlangıcı olarak Yıldızların Düşüşü adıyla tonlarca yıkık betonu sergilemişti. Bu installation projesi için -kanımca- günümüzün en önemli sanatçılarını seçerek, sınırsız olanak ve para sunarak neyi göstermeyi amaçlamışlardı; bizi şaşırtmayı mı? Görmeye gidenlerin tümü; hangi güç bu tonlarca betonu bu mekâna soktu, sergileme bittikten sonra bu installationu nasıl saklayacaklar, düşüncesiyle giderken biz, bu projeleri kimin ürettiğini, hangi lobinin, bir ülkenin kültürünü nasıl sarstığını bilmeden bir robot gibi eve döndük.




2011 yılında aynı projede ve mekânda Anish Kapoor Leviathan adıyla hemen hemen Grand Palais’nin ölçeğine yakın bir kırmızı bir balon sergilemişti. (Leviathan Tevrat’ta iki başlı devasa bir deniz canavarıdır.) Kapoor’un bu mitolojik gönderiminde arzulanan, bir öyküden yola çıkarak görücüyü etkilemektir; yani bir başka boyuta sokmaktır. Tüm sanatta da arzu bu değil mi? Yazının gücüyle, sinemanın olağanüstü teknik aşamasıyla ve diliyle, pentürün düş gördürücü boyutuyla bu daha kolay ve sanata özgü yapılamaz mı? O balonu gerçekleştirmek için harcanan emek ve para yine ephemer, yine gereksiz. Bir müzenin rezervinde kendi kendini yok ederek unutulan bu canavara acıyalım. Tüm bu “şamataları” yapanlar çağımızın en önemli sanatçıları olarak yine sanatı “bulandırmaya” devam etsin.




Geçenlerde yine şunu yazmıştı; okumayanlara: “Neonla yapılan atraksiyonlarla, tüm çöplerle, videolarla, taşla, toprakla, alçıyla, kumaşla, telle, kabloyla, betonla, şifonla vs. sanatı bulandıranlar kanımca sadece bir şeyden haberdar değiller, o da SANAT! Gördüğüm kadarıyla contemporary ağını örmüş, para her şeyi yönetiyor ve buraya akıyor; hiçbir mantık göstermeden, hesap vermeden. Beğeninin ötesinde ve gözümüzün önünde 21. YY görsel sanatı her yıl açılan 30 yeni modern müzeyle ve bir o kadar güzel fondationlarla belleğe yazılıyor. Kendi varoluşumla hiçbir duyusal ilinti bulamıyorum. Bunu manipüle edenlerin amaçlarında ise sanat yapmaktan öte fuarcılık, alışveriş merkezi arzusu ağır basıyor, gerçek bu. Tüm bunlar düşünmeyi, düş görmeyi, varoluşu engelliyorsa biz yine pentürümüze, şiirimize, yazımıza dönelim. Ustalıkla yapılmış sinemayı görelim ve barok müziğimizi dinleyelim. Zorla güzellik olmaz!”