21 Eki 2021

CAMERA OBSCURA: YAŞANMIŞLIKLAR - BİR TAŞLA İKİ KUŞ

 


Gerçekten birine bir kötülük mü yapmak istiyorsunuz, oturun , onun “biyografi” - yaşam öyküsünü yazın; dikkat yazdığınız kişiyle bir ortak yaşanmışlık söz konusu ise, genelde bunun çaktırmadan bir hesaplaşma olduğu düşünebilir; çünkü bunun örnekleri çoktur! Bu anlatacağınız kişilikle o yaşantıyı paylaşmadınız sa, bu gözlemi onu iyi tanıyanlarda arayacaksınız; işte bence en güç kurgu bu, geçmiş zaman çaktırmadan gereken “erozyon”u yapmıştır, farkında olmadan onun çekim alanına giriyorsunuz ve “deforme” oluyor! Bugün ınternet ne kadar olanak sağlasa da, herseyi gerektiği gibi belgelemek güç; yaşanmışlık anılarda bulut gibi uzaklara gitmiş, belki soluk bir fotoğrafa sığınmıştır; çünkü öyle yaşadık. Sibel Oral’a gelmeden, yine geçen yıl bu konuda katıldığım başka bir kitabın öyküsünü anlatayım: Kaya Tanış’ın Hayalet Oğuz üstüne yazdığı “BURASI ORASI DEĞİL”, onun yaşam öyküsü, belki bir deneme! 60 yıllarının İstanbul’undaki yaşantımız yer yer su yüzeyine çıkıyor ve de bugünlerde en aktüel Edip Cansever; Alev Ebüziya’ya yazdığı mektupları da beni çok şaşırttı, Şair Levent Karataş’la bu konuda konuştuk, yayınlanacak. İşte bu yılların en renkli kişilerinden biri “Hayalet Oğuz”’du, marjinalite söz konusuyla kimse öyle yaşamadı ve yaşayamaz; bazen gerilere gidip düşündüğümde, beni güldüren, mutlu eden Hayalet’le olan anılarımı gözüm gibi saklıyordum. Önce Tezer Özlü bir “epigrafi” yazdı, yaşantısındaki Hayalet Oğuz, - çok başarılı ve hüzünlü bir yörüngede Oğuz’un gizli anatomisidaha sonra Sezer ve Orhan Duru, “ O Pera’daki Hayalet” kitabını, Oğuz’un tüm dostlarının anılarıyla bir kitapçık olarak yayınladılar. Hiç unutmuyorum bir sergi için İstanbul’a geldiğimde ayak üstü bende bir kaç anıyı da derlediler. Kitabı okuduktan sonra yeterli bulmadım ve önce Blog’umda sonra da yine Levent Karataş’la yaptığım konuşmalar ve Hayalet’e yaptığım “hommage” yayınlandı. İşte Kaya Tanış bu sürede ortaya çıktı ve daha sonra bana Hayalet’in izini sürdüğünü ve bir kitap düşündüğünü yazdı ve ben de onu yüreklendirdim. Kitabı yaşadığı sürelerde de haberleştik. Kitap Kırmızı Kedi Yayınlardan çıktı, kitabı tanıtmak adına Internet’te bir söyleşi yaptık. Tanınmış yayınevi, kitabı basında gerektiği gibi duyurdu ve Kaya Tanış’ın “yorganı” kendine doğru çekip, tanınmış yazar pozuna girdiğini izliyordum, normaldir “palazlanmak” ama basında yaptığı konuşmalarda bizi ve anılarımızı ekarte ederek sanki Hayalet’i kendi yaşamış psikolojisi beni rahatsız etti ve bir yerde yaşadığım bir öykü’de değindirdim: “..bir gün Akademi’de atölyede Bedri Rahmi’ye yabancı bir dergide Yves Klein’nın monocrome bir mavi eserinin NewYork Gugenhaim müzesine girdiğini yazıyordu, eserin görseliyle; Hoca baktı saçlarını iki kez karıştırdıktan sonra: “ ..herifcioğlu bizim “çevirt mavisini” babasının malı gibi yemiş reis” demişti. Kaya Tanış Hayalet’in “ephemer” varoluşunu anlayamadan Oğuz Alplaçin’nin geçmişine bir çomak sokmak istemiş; ne yazık eğer o “karakutu” bulunsaydı zamanında anılarımızdaki hayalet olmazdı! Kaya Tanış giderek onun heykelini dikmek, iki gün bile yaşamadığı bir mekanı müze yapmak gibi absürt projeler öne sürdü ve balon söndü. Kanımca Hayalet’in ikinci kez ölümü, soğudum, anılarım böylece dondu!


                                             1968 Hayalet Bebek Nazmi Meyhanesinde

                                           
Sibel Oral’a gelince: bir iki yıl önce Gündüz Vassaf bana bu hanımın Mehmet Nazım üstüne bir gizemsi tutkusu olduğunu, bunu da bir araştırmaya dünüştürüp bir kitap yazma projesini, ona yardım etmemi rica etti. İsmini araştırdım daha önce iki kitap yazmış, daha çok gazeteci profili çıktı. Gündüz’ü kırmayarak evet dedim. Oysa ikinci kitabıma Mehmet’le 1974 de Varşova’ya yaptığımız absürt gezinin öykülerini de koymayı düşünüyordum, evet dediğime pişman oldum ama bir kez “evet” ağzımdan çıkmıştı. Bu sürede bir kaç kez Gündüz!ün attığı Mail’lerden, örneğin İtalya’dan gelen Mail’de: “ Küçük - Sibel Oral - geldi, bütün grup - Mehmet’in İtalyan arkadaşları - müthiş eğleniyoruz vs. O yıllarda bir kez İstanbul’dayken söz verdiğim gibi Sibel Oral’a konuşma teklifimi ilettim; bir doğum günü nedeniyle gelemiyeceğini bildirdi. Yalnız kitabın bitimine yakın karşılaştık, ona yazdıklarımı ve gönderdiğim fotoğraflara teşekkür etti, bilmiyorum ama soğuk ve mesafeli tavrını çözemedim o sırada. Giderken gönderdiğim fotoğrafları da ima ederek, kitap kapağını bana danışmasını da söyledim; biliyorum Blog yazılarımı okumadığını eğer okusay dı “patchwork” gibi böyle bir kötü kapak yaptırmazdı! Kitap çıktığında haberim yoktu, Ali Gradiva Şimşek bana bir konuşmam teklif edinceye kadar! Sibel Oral’a yazdım, yanıt: “...benim de haberim yok, bana adresinizi yazın gönderirim”! Ben beklemedim, bir arkadaşım bana getirdi ve okudum. Bu süre içinde kitabın eleştirileri ve yankıları başlamıştı, kendisiyle yapılan bir konuşma, bana karşılaştığım kişilikte yanılmadığımı gösterdi. Ötekiler arkadaşlarının yazdıkları ötesinde Zeki Coşkun; “Hanki Memet?”de Mehmet Fuat’ı eleştirenleri, giderek kanımca Cumhuriyet gazetesinde, Ataol Behramoğlu bir hesaplaşma yaklaşımıyla, haklı olarak “yaraya tuz serpiyor!”



Genel olarak daha önce altını çizdiğim gibi bu kitap: bir biyografi, Mehmet’e bir hommage - atama’dan öte marazi bir aşk, birine hastalık derecesinde tutku ve okudukça “tutkal olan bir tutku! Bir operet misali Gündüz Vassaf oyunun her yerine müdahale ediyor; kapıdan giriyor, dolaptan çıkıyor - zıpcıktı -, aralarındaki ilişkinin ötesinde “kılavuzu karga olan” olarak organize ettiği “naratif” ve “pathos” gezilerle Mehmet’e bir ikinci ölüm olanağı veriyor; kanımca hala farkında değil!

                    Cité des Arts İnternational Utku Varlık, Zekeriya Sertel, Mehmet Nazım

Önce Gündüz Vassaf kimdir? :1970 de Münevver ve Mehmet’in Paris’e yerlleşmeleri ve de aynı sürede Akademi’den biz bir grup ressamın dört yıl için Paris’e Devlet Burslusu olarak gelmesi. O yıllarda Paris’de çok önemli bir Türk sanatçı yığılımı, bir Türk kolonisi olması; o yıllarda vatandaşlıktan atılanlar “apatrite” bir çok entellektüel’in de kötü şartlar içinde Paris’de yaşamaları; işte bu öykünün dekoru! Bunların içinde Zekariye Sertel, çok erken yıllarda gazetesi Tan’nın faşistler tarafından yakılıp yıkılmasından sonra eşi Sabiha’yla Türkiyeden çıkıp uzun yıllar Bakü’de yaşadı, sonra eşinin ölümünden sonra Paris’e kızı Yıldız’ın yanına yerleşmişti. İşte Zekariya Sertel, Gündüz Vassaf’ın dayısı olur. Gündüz o yılllar Amerika’da yaşıyordu.1970 yılında karşılaştığım Münevver ve Mehmet’le çok yakın beraberliğimiz, daha sonra Münevver’in ; Abidin ve Aragon vasıtasıyla bulduğu iş; ünlü Galeri La Demeure’ de orada sekreter olan eşim Genévieve’le karşılaşmam ilk 6 yılı kapsar. Zekeriya Sertel 1975 de yerleştiğim Cité İnternationale des Arts’daki atölyeme gelirdi Montreuil’den yürüyerek, Mehmet’le onu konuştururduk, harika öyküler: Gazete patronu yılları ve faşizmin Türkiye’deki etkinliği, Bakü. Giderek, 2. Dünya harbinde bisikletle nasıl kaçmış Paris’den, Almanlar daha gelmeden vs. İşte o yıllar Gündüz Vassaf ortada yoktu, Bu nedenle biyografik grafiği Sibel Oral’a dikte ettiren, nasıl olur da “Mehmet Benden Sorulur” diye mediatik manşetler atıyor?


                         Bir sergi sonrası: Hilda . katty, Komet, Utku, Münir, Mehmet

Sahneye daha sonraki yıllar giriyor Gündüz Vassaf, Mehmet yalnızlığı seçip Cancal’e - Mans kıyısında bir balıkçı kasabası - yerleşinceye kadar. Bu süre 1976 da dışta yaşamaktan çok yorularak evlenmiştim ama dış çevrem, benim biraz yok olmamı pek iyi karşılamadı.

             Bir yılbaşı gecesi: Münevver Andaç Mehmet Nazım, Fahri Petek , Utku varlık

Sibel Oral’ın kitabında anlattıklarından Mehmet’in yaşamı üstüne bir iz sürdüremezsiniz, Gündüz Vassaf’ın kendi çekim alanında olanlar dışında atlamalar ve yanlışllıklar çok: Boulevarde Lannes’da başlayan Paris, daha sonra 210 Bld. Raspail ve Mountrouge’da sürdü, sona doğru geldiğimizde Münevver, Mountrouge’dan çıkarak Menherbes’e Mehmet’in yanına geliyor ve bir süre sonra ölüyor. Peki bu kısa yaşamın yer yer zamana göre değişen asıl Mehmet’in yaşamındaki prensipal kişiler kitapta bulamıyoruz! Bld. Lannes benim evim gibiydi, bu sürede yaşantımız bizim Akademiler, Abidin ve çevresi, Fahri Petek, Neriman, Gaye ve Hakkı Anlı vs. özellikle benim oturduğum 55 rue Pascal, içinde bir bar-Amerikan olan, kapısı 24 saat açık; Hilda’nın kardeşi Lazar’ın çalıştığı “Alteck” firmasından gelen büyük amplifiers ve hoparlörler, geceleri tozu dumana katıyordu ve dekorda yavaş yavaş edindiğimiz Fransız dostlar!

         Mehmet'te ölümünden sonra yapılabilecek en kötü şaka, belki Gündüz'ün espriyi anlayamaması

Kitapda hiç değinilmeyen konular o kadar çok ki bu kısa konuşmada tek tek anlatmak çok uzun sürer ve bir kitap olur; Sibel Oral’ın Mehmet’e duyduğu hayali bir “marazi” aşk, giderek yapışkan sözcüklerle, “fantasma” ulaştığında, başından beri bunu körükleyen Gündüz Vassaf’ın da bu duygu içeriğine üçüncü bir şahıs olarak giriyor sanki “Jules ve Jim” filmini yeniden izliyoruz! içeriği sürekli törpülüyen,başka nedenler: sürekli tanıklara başvururken, onların Mehmet konusunda diyecek hiç bir şey ve anlatacak varoluşa dair bir “argument”leri olmaması! Dostluklar kanımca yemek içmekten öte bir takım entellektuel kaygılarla zenginleşir ama onların gözünde Mehmet durmadan canı sıkılan ve para harcayan bir karakteri oynuyor; ne yazık şunun da farkına vardım, Mehmet’ ilk dönem yaşantısında sürekli beraber olduğumuz arkadaşlarımız, örneğin Turan da konuşmak istemiyor; Ötekiler örneğin Zeynep Irgat; ne gereksiz baştan savma anlatılar sanki: nasılsın? Yanıt İyiyim misali, Güllü Aybar ve ötekiler daha da beter, tüm bu saydıklarım Mehmet’in ölüm sonrası, Gündüz Vassaf’ın kurgusuyla Mehmet’in fotoğrafı yerine Gary Cooper’in fotoğrafın koyarak bir ölüm ilanı verdiler; güya Mehmet öyle istemiş,söyleyecek bir söz yok, çok garip!


1985 Bizim bahçede bir yemek:. Mehmet Nazım, Neriman Petek, Sinan Bıçakcı, Abidin Dino, Danielle Hil, Münevver Andaç, Gaye Petek, Fahri Petek, Babür Kuzucuoğlu, Taner Hil, utku ve Genevieve varlık

Bana soru gelmedi; Mehmet’le 1974 de Varşova’ya yaptığımız fantastik geziden bazı fragmentler gönderdim ve hepsini kitaba koymamış, okuduktan sonra farkına varıyorum ve de çok kızgınım, Tanıklığına başvurduğu Mehmet’in Polonya yıllarındaki kız arkadaşı Eva’dan gelenler de ötekilerden farklı değil, anlattıkları sırada bir yaşanmışlıkta öte fazla bir bilgi vermiyor, belki bilgi dağarcığı orada durmuş. Oysa gittiğimizde bir ay sürede beraberdik; komünizm’in yıkıntısındaki bu ülkede Münevver’in dostluk kurduğu çok önemli entellektüeller, sanatçılar, örneğin ünlü Grafist, afişci Swierzy’nin evinde unutulmaz bir akşam, Andre Wajda’danın filmlerinin afişlerini yapan bu ünlü graphist bu geceye Bize süpriz Wajda’yı da davet etmiş, Mehmet’in harika Lehçesiyle çevirdiği, 60. Yıllarında bizim sinematekte gördüğüm tüm Polonya sinemesi üstüne yaptığım konuşma adamları şaşırttı!Gerçekten çok saygı duyduğum wajda’nın gördüğüm filmleri: özellikl Kanal, Küller ve Elmas ; sonra da Düğün filmi üstüne konuşmayı bitirince her ikisi bana bu filmi afişini imzaladılar. Kimse bu yaşadıklarımızı bilmiyor!

                                                                       1974 Varşova


 Gündüz Vassaf’ın tanık olmadığı dönemler; bence 210 Bld. Raspail yılları Mehmet’in yaşantısın bir dönüm noktası, ne yazık kitapta bir “fragmanı” bile olamayıp, söz edildiğinde de gerektiği gibi araştırılmamış yanlışlıklarla dolu! Sırasıyla: Münevver Andaç’ın Polonya’dan çıkışı, yaptığı “formalite” bir “beyaz evlilikle” oldu. Bu kişiyi hiç tanımadık ki ben bu “fictif” kişiyi hiç çözemedim başında: nasıl olur adamı tanımıyoruz ama Paris’in en lüks yerinde, Bologne ormanınına bakan harika, büyük bir apartmanı onlara veriyor?Adam İsviçre’de bir klinikte yatıyordu. Daha sonraları oğlu Serge’i tanıdıktan sonra öykü’nün gerçek olduğunu öğrendim ve bir süre sonra adam ölünce evden çıkmak zorunda kaldılar.


210 Bld. Raspail, Montpernasse’ın göbeğinde 6 katlı bir ev ve her katında iki daire. İlk önce ikinci kata Ressam Mübin yerleşiyor, daha sonra boşalan her daire’ye tanıdık dostları yerleştiriyor. Sonuçta önce birinci kata Karikatürist Sinan Bıçakcı, 70 yıllarının ortalarında Münevver, karşıdaki daire’ye, Mehmet de dördüncü katta daha küçük bir mekana, ressam Komet onun karşısına giderek bir Türk kolonisi büyüyor ve daha sonra en üst kattaki eskiden hizmetçi odaları olarak bilinen odalardan birini de Mehmet Türkiye’den gelen dostlarını yatırmak için kiralıyor. Kitapda adı geçen Mehmet’in kadim dostu Faruk Sade ve Ali Güreli burada kaldılar beş parasız, onun himayesinde; malum daha sonra Türkiye’ye dönüp Mehmet’e sevgisini kanıtlayacaktı Faruk. Bu evin bir başka özelliği de altında Gymnasium adında bir café olmasıydı; ne zaman geçseniz Mübin’i bira içerken görürdünüz ki giderek aradığımız herkes günün değişik saatlerinde orada otururdu, özellikle Café Select de çok yakın olduğu için çok uzun yıllar mekanımız oldu. Gördüğünüz gibi kitapta belki iki satır söz edilse de bu dönemin önemi portreleri unutulmuş, sayfalarca can sıkıcılık süreci Mehmet’in farkında olmadan yaşadığı “rutine” , çünkü Gündüz yaşamadı!


Mehmet’in ressamlığına gelince: kitaptaki anlattıklarım dışında sürekli sen ressamsın diye üstüne gidilen birinin buna karşı tepkisi nasıl olur sa Mehmet’te bu sanrıyı yaşadı, sonlara doğru, yakın ilişkilerimiz biraz kopunca, izlediğim kadar: Faruk Sade’nin ona sahip çıkması; sergiler yapıp, orada burada sergilemek amaçları, ona düzüllen övgüler, hepsi anlamsız; çok üstüne gidilen çocuk misali Mehmet bunları içine attı, içinde büyüttüklerinden kimsenin haberi olmadı, belki resim yapıyordu, o kadar! Orhan Pamuk’un yazdıkları da “pipo”!

Eğer bir yaşam hikayesi söz konusu ise, Münevver’le Mehmet’in değişik dönemlerinde onların yanında olan ve de Münevver’in 210 Raspaiil’dan çıkmak zorunluluğunda olduğu günlerde Mountrouge’da oturduklları evde bir apartman bulan, her derde deva en yakın dostları Ahmet Benlii ve eşi Olga kitapta yok. Antiker ve koleksiyoner Ahmet Benli bizim çevremizde Paris’deki ressamların ve özellikle Mübin’nin iyi bir dostu olarak onun ölümünden sonra da bir eksper olarak kızına yardım etti. Mehmet’in ölümünü ağlayarak da bana telefonda bildiren de Ahmet, Mehmet’in Büyükada serüvenin de yine o; Mehmet’in Büyükadaya gitmesinin asıl nedenlerinden biri Ahmet Benli’nin de bir evi olması Ada’da. şimdi soruyorum: Niçin Gündüz Vassaf kitaba bu sansürü koydu? Sonuç olarak Mehmet’in ölümünden sonra açılan davalarla kapatılmış bu evde Gündüz’ün ne işi var, şaşırtıcı, sanki fictif bir romanın kahramanlarını oynuyorlar ve Sibel Oral her mekanda Mehmet’e duygu gönderileri yaparken, örneğin Büyüükada’daki ev’de onun bıraktığı objelerle konuşup, sansüel bir atmosfer yaratıyor; soruyoruz yarattığı bir idol’u et ve kemik tanısaydı yaşantısında ne olurdu diye; bence Mehmet gülerdi!

“Beni Duyuyor musun Mehmet” kitabının getirdiği sorunlardan eni önemlisi de Nazım’ın hapis süresinde Piraye’yle beraberliği ve Piraye’nin ilk evliliğinde olan oğlu Memed Fuat’ ın erken davranıp, Nazım’ın kitap haklarını Amerikan “Persea Book”’a gerçek oğlu gibi satmasına Gündüz Vassaf’ın tepkisi: kanımca bir yaşantının sürekli yön değiştiren akıntısında, “spekülatif” hesaplaşmaların olmaması olanaksız, K.24’de söylediklerinden benim anladığım Memed Fuat’ı tanımadığı gibi, Mehmet’in “veraset” aşamasında olanlardan da fazla. Haberi yok. Abim Mutlu Varlık şimdi hayatta değil, o süre bir avukat bulmak adına çok uğraşmıştı; sonuçta o sürede Nazım’ı kaçak ”korsan” baskılarla üstünden para kazananlar, Bab-ı Ali’de, bunları tanıyoruz! 1974 de Mehmet’le yaptığımız Varşova seyahatinin bir amacı da Nazım’ın bu ülkede basılan kitaplarının telif haklarını toparlanmaktı; aldık, bir yığın Zloti, 500 dolar bile etmezdi o gün. Bu anıları da göndermiştim Sibel Oral’a koymamış kitaba!

Kitaba bir başka tepkide Ataol Behramoğlu’ndan geldi şöyle diyor: “BİLGİSİZLİK...İşitiyor musun Mehmet? adlı kitaptan yaptığım alıntıyla ilgili soruma gelince; bunun yanıtı, çok cahil, hatta zır cahil bir hanım gazetecinin, yazar ve psikolog olduğunu internetten öğrendiğim bir zatla yaptığı konuşmada bulunuyor. Bu hanım gazeteci zır cahil olduğu gibi, haddini de bilmiyor. Çünkü Nâzım üzerine araştırma yapan üç isim saymış, bunlardan ikisinin edebiyatçılıkla zaten ilgisi bulunmuyor. Daha da kötüsü, kendisiyle konuşma yapılan kişi de bu cahil gazetecinin bilgisizliğini düzeltmiyor. Ya kendisi de bu konuda bilgisiz, ya da umurunda değil.” Acımasız vurmuş, kızgın; Şunu da söylüyor Ataol: “Belli ki Memo’yla birlikte (duyduğuma göre Memo tarafından kendisine Nâzım’ın miras hakları devredilen!) bu yazar ve psikolog da bana nefret biriktirmiş. “Memo’nu al, başına çal” demem de doğru olmaz. Çünkü yazımın başlığında olduğu gibi, bana göre “yazık olmuş bir yaşam”dan söz ediyoruz.”

                                                    beşiktaş Şairler Parkı. Ataol Behramoğlu

Genel olarak baktığımda garip bir ülke Türkiye, sanki bir “Ceza Sömürgesi”nde doğduk, orada öleceğiz. İşte bu tüm içerik ve hesaplaşma, alınlarında ”EXİL” yazan Türkiyeli aydınların yaşamlarındaki bir gerilim süreci: Mehmet’in Ataol’a “düello” yaparak hesaplaşma öyküsünü çok iyi anımsıyorum; Babür Kuzucuoğlu’nun tanık olarak katılması ve olayın absürt yanıyla ilgili bir Karikatürümsü bir desen çizmiştim! Ataol’a gelince: Beşiktaş Şairler Parkındaki - cilalı bronz - heykeli üstüne yazdıklarımı Blog’umda okuduğuna dair bir yanıt alamadım, “Türkiye’de Heykelin ve Anıtın Sefaleti”!





6 Eki 2021

CAMERA OBSCURA: ALEM DERGİSİ'YLE " CONTEMPORARY İSTANBUL "'LA UÇMAK!

 Bu yıl yeni mekanı Tersane İstanbul'da 16. edisyonunu sanatseverlerle buluşturan Contemporary Istanbul özel bir davetle kutlandı. Tersane İstanbul'da gerçekleşen geceye; ALEM Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Gözde Yörükoğlu Ersu, Burcu ve Hakkı Yıldız ile Contemporary Istanbul Yönetim Kurulu Başkanı Ali Güreli ev sahipliği yaptı. House Of Brothers topluluğunun da yer aldığı gecede şık bir ambiyansa Jazz Band'in caz müzikleri eşlik etti. İstanbul'un Haliç manzarasına karşı sanat dolu sohbetlerin edildiği davette; sanatçılar, koleksiyonerler, sanatseverler, galeri sahipleri bir araya geldi. Akşam saatlerinde başlayan davette konuklar uzun bir aradan sonra buluşmanın heyecanı içerisindeydiler. Ali Güreli davet ile ilgili, "ALEM Dergisi ile düzenlediğimiz bu geceyi aile buluşması olarak planladık. Contemporary Istanbul'un 16. edisyonu içinde yer alan davetlilerimizle beraberiz. Contemporary Istanbul'un bu seneki edisyonu İstanbul'a yakışan bir fuar olacak. Uluslararası bir fuara imza atıyoruz. 16 sene önce ismimize karar verirken meğerse bugünleri düşünmüşüz. Tersane İstanbul, şehrin tüm özelliklerini taşıyor ve Contemporary Istanbul ile buluşuyor. Biz bu gece burada bu heyecanı paylaşıyoruz." ifadelerini kullandı. Dirimart'ın kurucusu Hazer Özil ise bu seneki buluşmayla ilgili düşüncelerini "Contemporary Istanbul bizim için en önemli projelerden birisi. Tersane İstanbul'da geçmişle geleceği birleştirmeyi hedefliyoruz.





          Ali Güreli, Gözde Yörükoğlu Ersu, Burcu Acartürk Yıldız, Rabia Güreli/ALEM DERGİSİ

Geçen ay aldığım bir mesaj:

 Utku Bey merhaba,

Ben ALEM Dergisi kültür-sanat editörü Kübra Bıçak. Paris’in Londra’dan sonra Avrupa’nın sanat başkenti olması konusunda dosya konusu oluşturuyorum. Sizden de bu konuda görüş almak isterim. Eğer siz de uygun görürseniz. Heyecanla dönüşünüzü bekliyorum.

Sevgiler, Kübra

Bu hanım Dergini sanat yönetmeniymiş ama açıkça bu dergiden haberim yoktu, şöyle bir göz attım, evet renkli basın ve bizim "sosyete dergisi" dediğimiz cinsten, genellikle kuaförlerin bekleme alanlarında bulunur. Niçin olmasın bu derginin okuyucuları genellikle özel davetler, açılışlar, kokteyller vs. derginin çekeceği fotoğrafları, kendi "albenilerini" bilerek abartırlar; attığı kiloları ya da Bodrum güneşinin çekim alanında geçen yaz'ı anımsatmak; sezonu karşılamak adına yeni alınan bir kostümü de sergilemek, genellikle kıskandırmak istekleri vardır bunda. Çok ilginç bu dergiller satar çünkü yalnız kendini sergileyen almaz, alt yapıdaki insanların "düş bahçesidir" bu dergiler, inflation'nun tavana vurduğu bu ülkenin bilinmez ve meçhul insanları; belki on dakika o portrelerin kadrajında kendini hayal edecek, Ali Güreli'nin monden yemeğine davet edilmiş, biraz sonra ultramodern galerileri elinde bir kadeh şanpanya, küratörlere takdim edilecek!




Kabul ettim yazıyı, belki biraz aydınlatabilirim bu zengin ülkelerdeki "contemporary şamatası"anın ne olduğunu, kim manipüle ediyor, amaç ne, paranın döndüğü yer, nasıl Fransa buna sahiplendi; bizim ülkemizle ne ilgisi var amacıyla. Yazıyı yolladım ve Kübra Bıçak'tan bir kutlama yanıtı geldi ve yazının eylül ayında yayınlanacağını da bildirdi:

Utku Bey merhaba,

Yazıyı eylül ayında yayınlayacağız. Fransa'daki galerilerden cevaplar geç geliyıor. O yüzden biraz gecikti. Ben yayın tarihi belli olduğunda sizi mail yoluyla bilgilendiriririm.

İlginiz için tekrardan çok teşekkür ederim. Sevgi ve saygılarımla,

Kübra

Benden istenen ve beğenilerine ters düşen, yayınlanmayan konuşmam; bu konuda Kübra Bıçak da ortadan yok oldu!

KONUŞMA

1 - Paris!in sanat dünyasındaki yeri hakkında neler söylemek istersiniz?

Bu gün “çağdaş Sanatı”, dolayısıyla sanatı Paris yönetiyor; yalnız sözüm plastik sanatlar değil tiyatro ve müzik. Sanat tüm çağlarda “ekonomik” güçlerin yönettiği bir kurguydu, yani değişen bir şey yok! Yalnız Amerika’nın “Soğuk Harple” kazandığı “hegomanya”, dünya’ya pentürü, kendi sanatçılarını, onların ters-yüz ettikleri pentürü sanat tarihine soktu ve giderek bu açılımda sanat da kabuk değiştirerek “contemporary” etiketiyle başka bir boyuta girdi. Tuvalden, atölyeden çıkıp sonunda “performance” ya da “hiç”; herkes sanatçı, herşey sanat olabilir özgürlüğüyle kendine başka bir yol çizdi. Ne yazık o sürede 80 yıllarının sonu, Paris’de pentür sergileyen önemli galeriler ya kapandı ya da fotoğrafa döndü. Bugün domination Paris’in elinde olmasına değin, kendi sanatçılarını daha bu uluslararası ray’a oturtamadı, bence artık sanatta ulusal kimlikten çok “global” bir kişilik sözkonusu.

2 - İngiltere!nin Avrupa Birliği!nden çıkmasıyla pek çok galeri Londra şubesini ya küçülttü ya da kapattı. Galeriler ise Paris!e yeni yatırımlar yapıyor. Galerin bu hamleleri hakkında neler söylemek

istersiniz?

İngiltere geçen yüzyıldan beri Çağdaş Sanatı yöneten ve manipüle eden en etkin Avrupa ülkesiydi, bence yine önemli bir potansiyeli var. Unutmayalım 80 yıllarda Charles Saatchi bu lobiyi tek başına yönetiyordu ve 1998 de sahibi olduğu ünlü satış evi Christie’s’i François Pinault’ya satarken - 1.2 milyar euro - ön plandan çekildi ama 80 yıllarında topladığı “Genç İngiliz Sanatçıları” örneğin Hirst, Tracey Emin vs. Yine onunla çalışmayı sürdürdüler. Ama artık top Pinault’nun eline geçmişti, hızla bu sanatçıları da kendi fondation’na bağladı. Londra galerileri her zaman ikinci planda, dışa biraz kapalı çalışırlar dı, asıl dinamik Tate Modern’den yönetilir, dünyaya açılım gerektiğinde bu galeriler devreye girerlerdi, örneğin Emira ve tüm Arap ülkelerinde Çağdaş Sanatı pazarlama; yalnız Duba- i’de on önemli İngiliz galerisi var, inanılmaz! Brexit’ten öte şu anda en önemli alternatif Fransa’da, en önemli dünyanın en zengin “contemporary” fondasyonları yine burada. Ünlü İngilizler son sergi- lerini yine Fransa’da yapıyor: David Hockney, Hirst - şu anda Fondation Cartier de “Çiçek Açmış Kiraz Ağacı” sergisini unutmayalım!

3 - Sanat dünyasında Avrupa!nın yeni sanat merkezi Paris olacağı konuşuluyor. Siz bu gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Chiristie!s den öte yine en önemli satış evi Sotheby!s yine Pinault!nun, iki yıl önce %30 nu elinde tutarak bir başka Fransız milyarder Partick Drahi’ye 1.5 milyara sattı. 5000 eseri kapsayan koleksi- yonunu önce Paris’de tutmak isterken Politik nedenlerle olmayınca, kızarak Venedik, Palazzo Grassi’ye ve La Punta Della Dogana’ya yerleşti. Sonuçta Venedik’in yanı sıra Paris Belediyesi ona ünlü “Ticaret Borsası Sarayı”nı verdi ve bu yıl büyük bir törenle açıldı.

Milyarder Bernard Arnault!yu unuttuk, dünyada lüks’ün lideri ve geçen yıllarda açtığı"#Fondation Louis-Vuitton”, aynen yine günümüzün en önemli sanatçılarının kolleksiyonu ve de yine dünyanın en önemli sanat koleksiyonlarının retrospektivini yapıyor. Bu iki çağdaş mesen, Pinault ve Arnault’nun yanı sıra üst düzeyde 10 çok önemli fondation sayabiliriz; bu güçte Amerika dahil hiç bir ülke Paris’le yarışamaz. Kanımca Amerika’nın belki işine geliyor: tüm bu Fransız koleksiyonlarının en gözde sanatçıları yine Amerikal’ı ; Jeff Koons, Cy Twombly, Richard Serra, Basquiat, Cindy Sherman, Wools, Schüttle. Buna paralel yine dünya çapında en önemli sanat galerileri. Ropac, Gogosian, Templon, Kreo, Yvon Lambert, Karsten Greve vs. Yine Paris’de.

4 - Son yıllara baktığınızda sanatsal gelişmeler açısından Paris ve Londra!yı nasıl yorumlarsınız?

Brexit’in sanata getirdiği ve de getireceği engeller daha su yüzeyine çıkmadı, Evrensel Sanat uluslararası bir “circulation”nun gerektiği kolay açılımla yaşar; gümrükler, sınırlar, bürokrasi ve kaypak politika onu engeller. Fransa’nın başka bir avantajı çoğunlukla bilinmez; Kültür Bakanlığının Çağdaş Sanatı desteklemek için kurduğu: “FRAC” - BÖLGESEL ÇAĞDAŞ SANAT FONU. Uzun bir süredir Fransa’nın önemli 12 bölgesinde açılan “Modern Sanat Müzeleri”ni desteklemek ve sürekliliği adına 60 milyon euro bütçesiyle, her bölgeni komitelerinin kendi sanatçılarının yapıtlarını satın alıp sergilemek, bu işlevleri de her yıl önemli bir katalog la duyurmak! İyi niyetle başlayan bu sanat fonu, giderek tüm galerilerin bu sistemi kendi sanatçılarına çevirmek, ünlü sanatçıların da aklınıza

gelebilecek her şeyi kendi eseri gibi satarak önemli bir istismar kısa döngüsüne çevirmesine rağmen dışa dönük bir skandal olmadı yalnız bir gazetenin röportajında: 350 bin ne mene objet’nin depolarda çürüdüğünü okumuştum. Çünkü Contemporary pentürü dışladıktan bu yana genellikle “installation”a dönük tüm kurgu’nun malzemesi: plastik, metal, kum, vs. Sonuç olarak Frac bu şekilde yoluna devam ediyor.

5 - Fransa!da yaşayan Türk sanatçı olarak Paris!teki son dönem sanatsal gelişmeleri nasıl yorum- luyorsunuz? İlerleyen yıllarda sanat dünyasına bu durumun yansımaları nasıl olacaktır?

Paris’de yaşamamın bir nedeni de sanat adına dünyada olup biteni yerinde izlemem amaçlıydı. 1970 yılında geldiğim Paris, pentür adına en etkin kentlerden biriydi ve de malûm bizim sanatçılar! Sonuçta her şey tek tek başını alıp giderken, sonuçta pentür’de bundan nasibini aldı, “contemporary” kısa bir sürede tüm pentür galerilerini sildi süpürdü. Niçin öteki sanatların kaderi böyle olmadı, örneğin sinema, tiyatro, müzik, yazı sanatları, biraz sarsıntı geçirseler bile kendi içeriklerine dönüp, varoluşlarından taviz vermediler! Bence sanatsal bir gelişme diyemeyiz, kanımca “büyük bir “SAPMA”, ne yazık artık bu yenilik adına bizi şaşırtacak bir şey kalmadı: ne Jeff Koons’un canich balonları ne de Hirst’in formal’a yatırdığı köpek balıkları vs. Bu benim görüşüm ama şu anda örneğin François Pinault, Rennes kentinde kendi koleksiyonundan Maurizio Cattelan’nın işlerini sergiliyor; “Renkden Öte” serginin adı, yere yatırılmış mermer, 9 ölü, beyaz örtülere sarılmış, insan boyu; sergiyi gezenlerin kanısı: sanatın amacı acaba korkutmak mı, nasıl olur bu tonlarca mermer alınıp saklanır, bu kadar belâ, “sen de öleceksin” demek için mi?

İleriye dönük mesajım: modern kaygısına kapılıp ve başını alıp giden sanat, tekrar pentüre dönüyor! Bu bir gerçek ama ne yazık, moda akımların dümen suyunda, boyalarını ve paletini çöpe atan ressamlar ve de sanat öğreten okullarda desen ve pentür tekniği atölyelerinin öğrenimden kaldırılması sonucu, genç sanatçılar da bilmiyorun ne yapacaklar!

MORAL

Biraz geç farkına vardığım ve Internet'te bu derginin kimliğinin arkasında yatan ekonomik yatırımın bir bankaya dayandığı ve de bu bankanın sahibinin de "çağdaş sanat"la yakın ilişkileri, giderek niçin benden bu röportajı yapmak istediler ve vazgeçtiler? 



Hiç düşündünüz mü: kimin "Art Basel"den beklentisi olabilir? Evet o banka: bir kez merak ederek gittiğim bu fuarda ve fuara çok yakın kentin en lüks otelinde, Türk ziyaretçilere VİP salonu açan bu banka. Çok şaşırmıştım o kadar zengin ülke ve onların koleksiyoner milyarderi varken bize ne oluyor diye!

CONTEMPORARY İSTANBUL

Bu mekan restore edildi bir fuar alanı olarak kullanılacak kanımca; ilk kez "Contemporary" burada sergiliyor, yabancı galerileri getiremiyorlar, kendi kendine eğlenmek; belki bir kader. 

ALEM "What Collectors Collect" Sergisi

ALEM olarak "What Collectors Collect" sergimizin üçüncü edisyonuyla Contemporary Istanbul'dayız. Devam niteliğindeki bu sergiler ile amacımız, sanatçı ve koleksiyonerler arasındaki zarif ve kırılgan, aynı zamanda son derece ilgi çekici ve çarpıcı olan ilişkiyi irdelemek. Bu sene Tersane İstanbul'un tarihi atmosferinde görsel bir şölen sunan CI'da sergimizi gezmek için sizi 208 numaralı A2'ye bekliyoruz.





YARGI SİZİN, FAZLA BİR YORUM YAPMAK GEREKSİZ, SPOT PROJECT'İN İLK KONUĞUNUN KOLLEKSİYONER EROL TABANCA OLDUĞUNU OKUYUNCA AKLIMA İSTER İSTEMEZ BU YAZIYI BANA YAZMAK ZORUNDA BIRAKAN BU BAYAN KÜBRA BIÇAK GELDİ!









19 Eyl 2021

CAMERA OBSCURA: ÇAĞDAŞ SANAT BİR OLİGARŞİ'DİR

 


                                                            KUZULARIN SESSİZLİĞİ

Bir saptanma değil, karşı oluş ve yargılama açısı o kadar baskın ki karşı bir şey söylemek istiyorsun; aynen politikada  olduğu gibi demokratik yollarla geldiğini savunan bir diktatöre karşı yumruğunu kaldıramıyorsun, seni azarlayan patronun karşısında boynunu büküyorsun; paralarıyla sanata bulaşmış enayi milyarderleri eleştiremiyorsun! Evet, dik kafa, ukelâ geçinen Fransız entellektüel ve sanat eleştirmenleri, sanat düşünürleri tüm media, yazılı basın ve de Devlet; Sanatı manipüle eden, kim aklınıza gelirse "contemporary" adına Francois Pinault'un yaptığı "cehalet'e" kimse ağzını açamıyor ve adam doymuyor, bu ağaç ticareti yaparak milyarder olan Broton bir köylü, kültürü yapan bir arınmadan geçmemiş; ekonomik alanda başka bir boyuta geçtiğinde, parasıyla koleksiyoner olmak; bunu iyi yapanlara özel bir kişilik uluslararası bir çekim alanı yaratıyor - kompleks giderici - 80 yıllarında ilk satın aldığı Jeff Koons, bugün onun yıldızı ve de ikisi de gerçek sanatı oluşturan genel kültürden habersiz! Özellikle "çağdaş Sanat" onun sevdiği büyük bir panayır; bunu iyi kullanan kazanır; o da bunu iyi biliyor: Truva atı misali bu kaleye nasıl gireceksin? Adam uyanık hiç bir hesap yapmadan İngilizlerin elindeki uluslararası büyük satış evlerini: Sotheb's ve Christh's ve Philip's milyarlara satın aldı amaç Paris'i ele geçirmekti ama o yıllaradaki politik tavırla uyuşmazlık çıkınca "L'ile Seguin" elinden kaçtı ve Paris'e göz-dağı vermek için düşünü Venedik'te gerçekleştirdi! Savaşı kazanınca onu Paris'e çağırdılar ve hatayı onarmak adına bu tarihi "Bourse de Commerce" sarayını  60 yıllığına şahsına takdim edildi, Paris Belediyesi Reisi Anne Hidalgo tarafından! Nasıl paranın gücüyle "olamamazlığı çökertmek", tarihi mekanların dokunulmazlığını hiç'e saymak, giderek İtalya'yı bile tersine çevirmek;Venedik'deki harika mekanları: Palazzo Grassi ve Porta della Dogana'yı da Çağdaş Sanat diye kirletmek!


                                                                        URS FICHER









OLİGARŞİ

François Pinault'nun kurgularından en önemlisi: bu "çağdaş Sanat imparatorluğunun" üst yapıda giderek ülkenin "bürokratik" sistemine bağımlı olduğunu, bu yolun politik gücü eline geçirmeden istediği gibi olamayacağını başından anlamıştı; önce eski kültür bakanları; onları ele geçirerek- örneğin sağ kolu Jean Jacques Aillagon -  ve de gelmiş geçmiş modern müze yöneticileri, devletin kurduğu çağdaş sanatı desteklemek adına para akıtan FRAC ve ona bağlı bölgesel 12 "Çağdaş Sanat Müzesi", sistemi! Kendi kolleksiyonu 10.000 - tüm topladığı ne mene obje - giderek meta olarak güncel değer kazanıyor, bu "global değer" oluşturmak! Unutmayalım aktif olarak bir değer yargıcı yine kendisi, uluslararası ünlü satışevleri yine kendi yönetimi altında, onun haberi olmadan "kuş uçamaz". Örneğin Jeff Koons milyonlara satılıyorsa, bunu kurgulayan yine o!


Bugünlerde Fransa'da "Patrimoine" - tarihi mekanlar - haftası; normal olarak gezilemeyen tüm mekanlar görücüye açık! Gazetede bir ilan gözümde çarptı: Paris'in göbeğinde tarihi Laennec Hastanesi ki uzun yıllardır kapalıydı ve bir restauration çalışması vardı son geçtiğimde; bu ilanda açılmış ve François Pinault tarafından satın alınıp uluslararası ünlü şirketi Kering'in merkezi olmuş,! İşte bu Patrimoine günlerinde herkese açık ve de onun koleksiyonundan bir seçkiyle, binayı görmeye geleceklere sunuluyor.






12 Eyl 2021

CAMERA OBSCURA/ Anlamsızlığın anlamı - Virüsten sonra sanat mevsimi -

 KAOS' un ikinci yılı bitmek üzere, örneğin Fransa'da Eylül'le birlikte "saison litteraire" şaşkınlık verici; geçen yıllara göre iki misli kitap - roman - yazılmış,  dev kitap-evleri ödülleri manipüle ederek kendi seçtiklerini vitrinlere yerleştirecek ama şunu açıklamada fayda var: 60 yıllarında. tüm dünyayı kültür ve sanat adına mıknatıs gibi çeken Fransa, yaratıcılık adına kan kaybediyor, söz ettiğim: yazı'dan tutun da sinema - belki uluslararası düzeyde en "mediocre" bir sinema - ama kendilerine özgü festivaller, ödüller düzenleyerek su yüzeyinde kalmasını beceriyorlar. Plastik sanatlarda"contemporary milyarderleri" bunu parasal yönetse de, - Christy's, Sotheby's vs. milyarder F. Pinault'un - star sistem yine Amerikalı ve İngiliz sanatçılarının elinde. Malûm merakla geldiğimiz Fransa değil, Modern, Çağdaş adına kabuk değiştirerek bugüne geldiğinde bu ülkeyi yöneten "kültür"de başını aldı gitti; anlatmak istediğim bu "bıkkınlığı", onun son günlerin yaşayan bizim kuşaktan meraklıları görebilir; ama her davulun önünde oynayanlar; işte bu yazımın devamında kendilerinden söz edeceğim.




Bugün 12 eylül: Amerika daha bir kaç hafta önce Afganistan'da yediği tekmenin açısı dinmeden 11 eylül'ü anıyor! Ramiz'in resimlediği çocukluğumun "alfabe" kitabı geldi aklıma, içeriği halâ aklımda, örneğin: " karga karga gak dedi, çık şu dala bak dedi, çıktım baktım o dala, şu karga ne budala!" Bela aradığı her ülkeden kan-revan kaçarken, amacını gerçekleştirdiği bir kaç ülke var, silah çekmeden: Büyük Elçi Ertegün'nün naaşını getirmişti Missuri zırhlısı, yıl 1948, İstanbul genelevlerine dek onarılmış, boyanmış; Amerikan denizcilerini ağırlamak üzere! Bu iyi niyetin arkasında ne gizli diye sorarsanız, Demokrat Partisi'nin seçimi kazanmasıyla dini ön plana getirerek ülkeyi "hiptonize" etme planını, Amerika'da basılan 16 milyon pocket kuran bastırıp, 1500 barış meleğini Anadolu'ya salıvermek - çok iyi türkçe öğretilmiş ajan - , ezanın Arapçaya dönmesi, komünist avı, kültüre sansür ve yargılama! Politika ve orduyu tam kontrola alındıktan sonra "laisizm"i nasıl sarsabilirim? Amerikan petrol şirketi Aramco vasıtasıyla Vehhabili'lerin finanse ettiği "cami yaptırma ve kuran okulu" gerçekleştirerek günümüz Türkiye'sini oluşturan kısa bir geçmiş. Buna paralel 60 yıldır askeri darbeler ve répression vs. ülkemizin yaşadığı bu zulüm'ün faturası yine bu Amerika'ya çıkacak! 




Twitter'de düşünür Emin Çetin sessizliğini bozarak, "Sapancı Üniversitesi, Görsel Sanatlar ve Görsel İletişim-Tasarım fakültelerinden 22 genç sanatçının "Dün, Bugün, İstanbul" sergisindeki "enstallation eserleri ima ederek: Baudrillard, "Çağdaş sanat yapıtları, galeriye gitmediğinde çöpe gider" diyor,! ama  bence bu dokundurma şu gerçeği açıklamıyor ya da kendisi değinmekten kaçıyor: giderek sanatla ilgili üniversite sistemlerinde "çağdaş ve modern" amaçlı öğretim ve öğrenciyi yönlendirmeye saptanmış genel bir "misyonerlik" açıkça ortada sanki Amerikan üniversitelerinde olan ve paranın yönettiği ve zengin fondation'ların dışardan müdahale sistemi. Gördüğünüz gibi İstanbul Bienali'ni de aynı kurguyu dile getirecek. Şaşırıyorum: ya bu adamlar Eminönü'den geçmemiştir ya da Arter ve onun çevresindeki snop galeriler gibi Kasımpaşa ve Dolapdere   gelip, John Cage'in müziğini deşifre ederek Altan gürman'nın resimlerini özlüyorlar.





 Hayır Emin Çetin, daha gelip görmedin; dünyanın en önemli Çağdaş Sanat kolleksiyonu, François Pinault'un Venedikten sonra Paris'de bir kaç ay önce "Bourse de Commerce"de açılan devasa koleksiyonunu, o zaman Baudrillard biraz erken öldü; görseydi şöyle söylerdi: "..çöpten gelen contemporary kolleksiyonlarına girer! 

                                                    Thomas Schutte / Effliency Man

Çok ilginç: nedeni meçhul, bu son günlerde bana ulaşan tüm galeri sergi çağırıları anonim; bana sanki ölü toprağı serpiştirilmiş boş mekanlar, anlamsız bir "transparance", yer yer "misafir odası" ambiyansı, doktorların bekleme odalarına özgü bir olamamazlık çağrıştırıyor! Hep kendime sordum: bir galeri nasıl yaşar ya da yaşamaz ama hep iyi niyetle açılıp borçla kapananlar belleğimizde; pentür devrinde bile! Haberim olmayan bu galerilerin daha büyükleri, Arter'in gölgesinde yaşayan, onlara sormuyorum; orası bir "No Man's Land" 

















9 Eyl 2021

CAMERA OBSCURA/ Narrative gözlem 1



60 Yıllarında başlamıştı pentürün yatağını değiştirmek hayalleri, ona dokunmadan onun mekanına girmek, müzelerinde onu kenara itmek! Dün gözüme çarpan epeyce hırpalanmış ama olağanüstü anlam kazanmış bu afiş Paris'de son seçimlerden kalan sağcı partinin adayı Jordan Bardela'ya yapılan bir "müdahale"! Francis Bacon görseydi epey şaşırıdı; 1953 de Velasquez'in " Pope İnnocent x " portresini Papa'nın bir sanrısına dönüştürmesiyle, resmin ana kapısından girme şansını tanımıştı ona:


Bacon yapabilirdi bunu; çok az sanatçıda olabilecek, gerçekten yaşadığı "sanrı"yı tuvaline çekinmeden aktarabilecek; kendine hiç bir sansür uygulamadan ya da müzelerin, büyük kolleksiyonları "feodal" yönetitimini boşa sayarak. Yalnız Papa Innocents x' in çığlığı değil, yaşantısını yöneten homosexualitesi tuvallerinin içeriğideydi. 1977 de Paris'de Claude Bernard galerisinde yaptığı serginin ikinci günü, sabah 9.30 da France Culture radyosonda yaptığı bir konuşma sırasında gelen bir telefonda, otelde beraber kaldığı dostunun kendini öldürdüğü haberini içine atıp konuşmayı sürdüğünü, resmine paralel dışa dönük yaşantısının kaotik iniş çıkışlarında, kendi varoluşu kadar darmadağın atölyesinde nasıl bu resimleri yaptığını da kendi gizemiyle götürdü. Çığlıktan buraya kadar gelmişken sanatçıları neyin yönettiğini konusu da sanat tarihçilerinin konusuna girmemiştir. Eğer söz konusu "nevroz"sa, Van Gogh konusunda da yanılmışlardı; izleme paranoyası olmadık öyküler, anlamsız detaylarla saptırılıp deliliğe kadar götürülen ve de resmini bu bağlantıda kurgulayanlar elbette kendi yalnızlığının ülkesindeki bu bilge adama iyilik yapmadılar. Bugün, iletişimin çok güç olduğu o yılların gerçeklerini kavrayabilmek çok güç!





Tekrar söz konusu afişe dönersek: 50 - 60 yılları bence "büyük sapmalar", Jacques Villeglé, canı sıkılan bir

  Jacgues Villeglé


Broton da bir başka kapıdan sahneye girip, "sokak arkeolojisi" olarak adlandırılan ve tüketim toplumunun silahı: sokak, reklam afişlerini yırtarak onlara ikinci bir anlam kazandırmak! Bunu kendine mal eden Villeglé, kısa bir sürede harp sonrası köpüren sanat ortamında ve bu sanat okyanusunda kendine yer arayan uyanıkların belki öncüsü oldu. Sonuç malûm: "ready made", "l'art urbain", "kollektif gerçekçilik", "gerilla alfabesi", "cryptographie" giderek "street art"..! Harp sonrası Fransa'nın çağdaş sanat adına ünlenen isimleri de bunun devamı oldu: Klein, Arman, Tinguely, Spoeri Raysse vs. Şair, yazar, ressam Henri Michaux kendine soruyor du: "..sanatın amacı acaba - hiç bir şeyin farkında olmayanları - uyarmak mı? Bence bu sözünü ettiğimiz sanat ve bugün "contemporary" markalı herşey; masum duygu alanlarını manipüle eden, paraya dönük uluslararası büyük bir şamata! Belki bir gün bir "tsunami" sonrası sular çekildiğinde...!













 

12 Ağu 2021

HİÇBİR ZAMANA SIĞMAMAK YA DA BÜTÜN ZAMANLARDA BULUNMAK! UTKU VARLIK / ENGİN TURGUT 2000 İstanbul

 



HİÇBİR ZAMANA SIĞMAMAK YA DA BÜTÜN ZAMANLARDA BULUNMAK!

Ben zamanı gördüm,

İçimde ve dışımda sessiz çalışıyordu,

Bir mezar böyle kazılırdı ancak,

Yıldırımsız ve baltasız,

Bir orman böyle devrilirdi!

Ben zamanı gördüm,

Kaç bakışta bozdu hayâli,

Ve kaç düşüncede!

Ben zamanı gördüm,

Şimşek gibi bir ânın uçurumunda...

A. H. Tanpınar

Utku Varlık , Borges’in düşsel komşusu, yakın arkadaşı olur, ikisi de ‘öteki’ olabilmeyi iyi biliyor, ikisi de kısa devre yapabilir düşlerimizin solgun bahçesinde, çünkü ikisi de akıllara durgunluk veren işler ürettiler ve Utku Varlık hâlâ giz kazıcısı, giz yontucusu yolculuğuna devam ediyor. Borges kesinkes bir heykel duruşudur, bütün zamanlara bastonuyla ilerlemiştir, hem içinde hem dışındadır zamanın, Borges’in sandalyesi evreni simgelemektedir, dikkat edelim, sandalyenin ayakları pars, elleri makas, sırtı aşkın gövdesinden yapılmıştır, yani rüya ne zamanın ne hayatın dışına sızmıştır. Evet, bu yorgun dünyada her şey ürkütücü bir yalnızlıkla tanımlanmıştır, kısacası Borges susmayan düşlerimizin kardeşiyse, Utku Varlık ışığın yüzünü güldüren bir cosmos sonatıdır!

Utku Varlık fazla gören bir ressam, gözlerine dikkat edin, fazla bakmaktan, fazla görmekten gözlerini ışık bürümüş, sanki gözlerini hayat yemiş, sanki Borges tutmuş gözlerini Utku’ya vermiş, Utku Varlık ışığın canını hiç acıtmıyor, resimlerini dikkatle okuduğunuzda bir detay koması sizi alıp bütün zamanlara savurabiliyor, düşlerimizin simyacı ressamı, ruhumuza rüya püskürtmekten yorulmuyor, hep yeni bir dokuya, yeni bir adaya, yeni bir maceraya doğru yol alabilmek, plastik bir zarafetle buluşmak için önce kendisinin çırağı oldu, sonra ustası! Kendisi olabilmesi için insanın, bir kere ölmesi lazım, Utku Varlık yaptığı resimlerle ölümü de öldürmüştür!

Utku Varlık bilgiyi damıtarak ve onu aşarak çiziyor, üretiyor. Hem önce, hem şimdi, hem sonra birisi. Işık denilen o ilahi düzeltici, ışık denilen o ateş, ışık denilen bu devingen gezegen uçmasın diye, ışığın ruhunu ele geçirmek istemiş ve bunu başarmıştır da! Işık bir görüntüden, bir sesten öte, bir dildir Utku Varlık için. Edip Cansever’in güzel dostu, gözümüzün nuru, düşlerimizin, güzel bakan, eflatun kadınların, içimizi ısıtan, içimizde solgun bir acı bırakan şiirlerimizin, İstanbul mavisinin ve sümbül kokulu, yarası açık şarkıların, avangart hayatların vefalı dostudur! Gerçeğin kafası sürekli karışsa da tek başına modern bir peyzajdır Utku Varlık!

Utku Varlık resimleri kendisini hemen ele vermiyor, anlamlı bir başkalaşım, büyülü bir dinamizm, naif bir bilinç, bireysel bir çaba ve inanılmaz bir metafor gücü gerektiriyor. Utku Varlık resimleri sanki biraz bağ bozumu, sanki biraz düş bozguncusu, sanki biraz alacakaranlık, sanki hep aralık duran bir pencereden içeriye doğru değil de, dışarı doğru sızan bir algılar esintisidir! Her dem taze bir duyarlılıkla, müthiş estetik bir tavırla, kendine ait bir dille, trajik olan ne varsa resmediyor, soru soran bir göz biçiminde yaşıyor, gözümüzden düşen, gözümüzü alan, göz göze geldiğimiz ne varsa, gözümüz bir pencere olsa da hiç kapanmasa, gözümüz hiç susmasa da göremediklerimizi gösterebilsem der gibi resmediyor...

Utku Varlık tüm nesnelerin aklı, kalbi ve ruhu olduğuna inandığı ve bu konuda oldukça haklı olduğu için, düş tanrıçaları onu yalnız bırakmıyor, ondaki her sanrı bir tanrı gibi, her sanrı bir dans gibi, her görüntü bir ölüm, her ölüm yeni bir hayat gibi taş kesiyor tuvallerinde. Aslında ölümün bile bir ışığı vardır, ateşböceği ölürken ne kadar ışık saçıyor görmüyor musunuz? Ayrılığın, karanlığın, sıkıntının, acının da bir ışığı var! Şu sonsuz semada yanan ne varsa bir bakın, her şey hareket ettikçe, her şey bir görüntüye, bir lekeye dönüştükçe nasıl da yenilir oluyor bilgi ışığa karşı! Varoluşun yanında bilginin ne önemi var, aslında unuttuğumuz kadar varız! Bir de kim olduğumuzu hatırlayabilsek? Sahi ışıktan başka neyiz ki biz? Sahi Nebula’dan ne bulacaktık ki kendimizden başka? 

Işığın ölüsünü göreyim ki, Utku Varlık denilen ressam, sonsuz olana doğru kanat çırpan gümüşten bir kuş değil de nedir? “Hiçbir yerin başka sonu” var mıdır? Sanki cosmos kuşu, hem düşte hem tek başına hem her yerde! Her şeye bir kuşun gözleriyle de bakmadığını kim söyleyebilir? Sonsuz olanı şaşırtarak, aynanın içinden geçelim, kristal bir kâinat her gün ruhumuzu fena sarsıyor!

Utku Varlık resimleri bir imaj bahçesi olup, o bahçenin içinde gökyüzünden damlayan yıldız yüzlü kadınları görmeniz mümkün, bu meleklere benzeyen kadınlar kanat çarpmıyorlar belki fakat her birinin tılsımlı bir imge prensesi olduğunu görebiliyoruz, yönsüz kadınlar, dolunay kızları aşk testisinden renkli zamanlar şarabı içiyorlar ve saflığın fularını bağlamışlar boyunlarına. Zümrütten yapılma bir tekne, çılgın bir güz yeşili, kışkırtıcı bir labirent, antik bir şehir ve hep yürüyen, salınımlı bir gecenin aşk olma hâli, kısacası eski ve çağdaş, yalnız, esrik olan, ruhumuzu şaşırtan ve çıldırtan ne kadar figür varsa, bitimsiz bir ışığın karşısında soyunuyorlar ve incelikli bir ritüel duygusuyla Utku Varlık resimlerine konuk oluyorlar...

Utku Varlık resimlerinde ışığın o muntazam ıslığını duyabilirsiniz; ürkütücü bir çöl ziyafetinden geçerken güneş gagasını uzatıyor, ateş parçası bir yıldız demeti boynunuzu ısırıyor, kuşların gölgesinde serinliyor, bin yıllık bir mağaranın sırtını okşayıp geleceğinizi arıyorsunuz. Evren belki de düşlerimizden yapılma bir atölye ve biz bu düş ormanında mahsur mu kaldık yoksa? Hangi zamandan arta kaldı ruhumuzu yıpratan şu hiçlik duygusu?

Kara düş yağmurları sonrası hepimiz akvaryumlarımıza geri dönsek, yazgımızın mucize suyundan içsek, uçsuz bucaksız yokluğumuz, gülümseyen kutsal uykularımız, kayıp sözlerimiz, belirsiz, simli bir görüntüye tutsak edilişimiz, delik deşik, hiç nedensiz hıçkıran biçimlerimiz, arzularımız var bizim! Utku Varlık resimlerine dikkatle baktığınızda vahşi ve zamansız esrik hayatlara yolculuklar yapıyor, sırların en koyu kuytusunda sonsuz bir derinlik sarhoşluğu yaşıyor, hiçliğin gizli aynasından usulca geçmişimize yürüyor, hepimize, kendimize gitmeyi hatırlatan, rüzgârın sütünü bırakan o görkemli ışığın içinden geçiyoruz. Utku Varlık magmadan, gelecek zamanlardan süzülen ışığın gecesiyle yıkanmamızı mı istiyor bunu bilemiyoruz fakat hepimize sonsuzluk duygusu veren, aklımızı, ruhumuzu ve sonsuzu şaşırtan, bizi başka boyutlardaki aynalara götüren, düş dansları resimleriyle bizleri uçurduğu ve göğe taşıdığı doğrudur!



Yazgının püskürttüğü tanrısal renkler, rüyanın vadisinden zihnimize doğru akan ışığın belleği, sonsuz ve saf olanın kalbinden ısırarak, bütün zamanlardan geçerek yeryüzünü dolaşır ve Utku Varlık’ın tuvallerinde sade bir törenle yer alırlar. Eski bir uygarlığın kıymıkları ve küf kokan gölgesi mi yansıyor tuvallerine? Ya da gelecek çağların şiir saçan sırları mı? Ne fark eder ki, ressam Utku Varlık hangi renge dokunsa orası düş deryası oluyor!

Hepsini gördüm ayrı ayrı

Kuşların zamanı tunç rengidir.

Tanrılardır taşın zamanı,

Denizlerin zamanı ölür dirilir.

Göğü tanıyamadım, yok ki,

Sahipsiz zamanlarla doldurmuşlar.

Ama ondan iner o eski

Ölümsüz sevdaların zamanı kar.

Ve havlamayan dev köpekleriyle

İnsanın zamanı... Olmayan

Ama hayalet bir gül kokan,

Toprağımız eşelendikçe...

M. C. Anday

Engin Turgut


11 Tem 2021

YAŞANTININ ALT GEÇİŞLERİ, ÇIKMAZ SOKAKLARI

 



Bence Nietzsche haklı, kendine yol soran birine verdiği yanıt: “ …yok öyle bir şey! “; yine biz varolduğuna inanarak yolumuz devam edelim! Gökyüzünü izlerim genellikle, boşluğu; benim hep ilgimi çeken alçaktan uçan kuşlar değil, çok yükseklerde yalnız bir kuş bir yere gidiyor! Peki yol yok orada, hedefini kestirmiş sağa sola bakmıyor, çok yüksekte olduğu için yakın bir yere gitmiyor kanımca: bir orman, bir park, öteki kuşların da olduğu ya da bir bahçe; başka bir ülke ya da kıta!

 Şimdi virüs günleri ve de hiç bir yere gitmemek isteğinden öte belki yaşlılık, başka engeller olabilir,  uçak seyahatleri de kısıtlandı oysa havaalanlarında çevreye bakmayı çok severdim. Bekleme salonlarında yalnızlık çok göze çarpar: örneğin bir kadın, tipine göre bir kuzey ülkesinden, yaz tatilini nerede geçirmiş se güneşin etkisi tatilin bir simgesidir; çaktırmadan onu izliyorum; kafamdaki sorular sıraya girmiş: niçin yalnız, mutlu mu - göstermezler genellikle kuzeyliler - tüm bu kurgular son’a doğru yaklaşırken, ben kafamda “snopsis”si yazdım bile! Ülkesine, kentine varıyor, evine ulaşıyor. Ev bir süredir kapalı ama mekana ışık çaktırmadan sızar, dolaşır bu tarifsiz bir loşlukta, biliyorum ışıktan yoksun yalnız mekanlara ayrıca bir hüzün çöker; vazoda unutulmuş, kurumuş bir çiçek ; tarifsiz bir unutulmuşluk kokusu, pişmanlıkla karışık! Kadın penceyi açıyor, temiz hava ve ışık, bir süredir uzaklaştığı “peyzaj” şimdi karşısında; , terkedilmişliği oynar doğa, özlediği, belki bilerek unuttuğu bu görüntü; bahçe, orman, kır, gökyüzü, bir tren yolu, tanıdık bir ağaç, uzakta tanımsız bir ev vs. işte benim kafamda boyadığım görüntü!

 Ama iç mekan bu sürede çekmiştir, kurumuş küçülmüştür, yalnızlığın kokuları, ıssızlığın “tın”nı, aniden bellekten hızla uzaklaşan yaşanmış yaz’ın,  güneşin, gereksiz bir mutluluğun çekip gitmesi; belki yeniden başlamak, kendi peyzajına girmek! Yalnız tatil yaptığına göre yaşamında da yalnız diye düşündüm, bir iki sözcük de olsa anlatmak; belki konuşmak istemiyor evet kuzey ülkelerin insanları geveze değildir.

 Birden aklıma Paris’de Akademi’de atölye arkadaşım İsveçli Orjan’nın bana tanıştırdığı yine İsveç’li çok güzel bir kız geldi: Cumartesi günüydü, Quartier Latin’de bir cafe’de buluşmuştuk, oturuyoruz gelen geçen kalabalık, o harika cumartesi öğlen sonraları, bulvarlar dolup taşıyor, sinemalar, galeriler vs. Ama kız konuşmuyor! Sessizliği bozdum: Bergman’nın son izlediğim “Sonbahar Sonatı” filmini görüp görmediğini sordum, yanıt vermedi ama ben kararlıyım konuşmaya: “..filmin başlangıcında kamera bir “travelling” yapar evin iç mekanında, tüm objeleri; fotoğraflar, yaşamın biriktirdiği her şey ama bu görüntüler size “tarifsiz bir hüzünü“ fısıldar vs..anlatıyorum ama yine de kızın canı sıkılıyor olabilir, “pişman mı geldiğine “analizini de yapıyorum kafamda! Kız birden konuşmamı kesti: “.. biraz sonra senin atölyene sevişmeye gideceksek, Bergman’nın ne ilgisi var bununla!

Açıkça bir başka “boyut”, belki yaşamın asıl kaynağına varabilmek adına, farkında olmadan yanından geçtiğimiz bir başka varoluş; bilgilendiriyorum bu içeriği! Ben yine sürdüreyim Bergman’nın “ Sonbahar Sonatı”nı; İsveçli Lena’nın kestiği yerden - 50 yıl sonra -: .. kameranın ustaca gezintisinin şiiri, bize fısıldadığı hüzün, bir  ölüm geziniyor bu iç mekanda; hazırız öyküyü dinlemeye! Sanki saptırmadan bir içeriğe yönlendirmek; usta bir yazarın romanındaki ilk cümleyle eşleştiriyorum, örneğin Camus!

Şimdiki zaman: önceleri açık denizlerde yüzerken hiç farkında olmadığımız akıntıların bizi sürüklediği kıyılara vurmak; “ölüme dair” haberler ve de kimsenin kabullenmek istemediği “yok oluş”, ben buna “sahneden çıkış” diyorum. 

Müzeler “anıt mezarlar”dır, nedense sevdiğim bir resmin önünde oturup: ressamın bu tabloyu boyarken yaşadığı an'ı, o güne özgü kafasındaki problemleri, mekanı ya da mekanın dış çizelgesi: sokak, kent, hava durumu, ülkesi, günü, çağı vs. Ama daha çok atölyesini, kullandığı tüm malzeme nasıl ulaşırdı; o pigment’lar nereden gelirdi, kim yapardı bu yan malzemeyi, buna özgü bir endüstri, artisana var mıydı? Biraz düşünürsek “sanat tarihçileri” bu konularla ilgilenmezler; sosyal içerik ya da “analogique” yanı sanatın; bir sürü detay gibi onların ilgi alanlarının dışındadır! Örneğin iki “artdealer”in geçen çağda başımız kaktığı "modern sanat" adına pentürün niçin yatağının değiştirdiğinin gerçek analizini yapacaklarına, onun övgüsüyle yetinmişlerdir. Daha da ileriye gidersek, beni şaşırtan bir olay: bugün bir çocuğun bile fark edebileceği 40 yıllarında Han van Meergeren’nin yaptığı sahte Vermeer’lerin nasıl olurda orijinal olarak onaylamışlardır! Ülkemize dönersek: resim sanatı adın yaşadığımız kompleksin durmadan tarihini yazmaya çalışan ama doğru dürüst ulusal bir müze gerekliliğinin şimdi farkında olmanın ikilemiyle şaşkın sanat tarihçilerimiz. Asırlar sonra 20 yüzyılda birden farkına varıp bir sanat tarihi yazmak  isteği; “Asker Ressamlar, “Erken Cumhuriyet Dönemi” vs. anlatırken, gerçekte bir “Ulusal Resim”in olmadığını görememeleri! Müze olarak önümüze sürülenlerin de milyarderler ve onların akıl hocalarının yönetimide toplanan tuvallerin sergilenmesinden öte bir şey olmadığı! Nasıl olur dünyada bir tek ülkemizde var olan: ressamların yaşamlarında kendi müzelerini kurup, yaşamlarının filmini çektirmeleri; belki endişeleri: “ölürsem kimse farkımda olmayacak!”; bunu kurgulayan hiç bir eleştiri görmedim. Şunu çok iyi bilelim: ülke olarak da "kimse bizim farkımızda değil"

Japon’yada çok ilginç bir müze: Chinhu Müzesi. Mimar Tadao Andö’nün bir kurgusu. Bu müzede James Turrel’in bir “installation”u bana bir mesaj iletmişti: “ …gözün içeriğinden hareketle, SİYAH bir renk değildir; bir optik sanrıdır!