4 Oca 2022

PORTRELER



 Dostum Sezgin Çevik göndermeseydi haberim olmayacaktı ve de Nergis Abiyava’dan kaynaklanan iki harika eleştiri ve araştırmayı görmeyecektim. Öncelikle “merak bahçesi” olan kişilere saygım büyüktür; bize sunulanla ya da “imposer” edilenle yetinmeyip, perdenin arkasına bakanlar örneğin. Gönderi: Nergis Abiyava’nın “Alan Kadıköy’de” Öner Kocabeyoğlu’nun resim kolleksiyonundan “20 Modern Türk Ressamı” sergisi. Kısaca açıklayayım: Bu zengin hazır- giyimcinin Ferit Edgü ve Ahmet Utku’ya yaptırdığı bir resim kolleksiyonu; seçki ve beğeni kendisinin olmadığı için küratörlerin de adı konabilirdi: “…Kolleksiyonu” diye; niçin sinemada filmin yapımına para koyan producteur’lerin adı sanı bilinmez! Belki haberiniz yoktur: İstanbul Modern Müzesinin kurgusu %70 Yahşi Baraz’ındır, ötekiler ise yıllardan bıkmadan usanmadan çalışan “müzayedecillerdir” ; Yahşi Baraz’a daha sonra döneceğim.


20 MODERN TÜRK RESSAMI / ALAN - KADIKÖY

Nergis Abiyeva’nın gözü serginin başlangıcındaki panolarda, Sanatçıların fotoğraflarıyla onların biyografilerine takılmış: “Kim ya da kimler tarafından kaleme alındığını bilmiyorum ama bu derece beylik ve klişeleşmiş ifadeler beklemiyordum. Yüksel Arslan için “ilk ve tek entelektüel Türk ressamı” demişler mesela. ‘Entelektüel’ kelimesini çift l ile yazmaya elim varmadı affedin.” Benden söylemesi bunu yazan Ferit Edgü’dür, çünkü daha önce yine Yüksel Arslan’ı örnek vererek genelde öteki ressamların “INCULTE” olduğunu bir yerde yazmıştı, ben bu “ligue’de oynamadığım için bir yanıtlama gereğini duymadım, ama bu sergide olanlar demek bunu okumadılar; o zaman Ferit Edgü haklı. 

Şimdi sıra Fikret Mualla’da: “Fikret Mualla için, “büyük bohem, büyük alkolik, büyük anarşist” üçlemesi klişenin de klişesi artık. “Çıplak yosmalar” nasıl eril, nasıl cinsiyetçi bir ifade öyle. Okurken öfkelenmemek için kendimi zor tuttum gerçekten. Erkek muhabbeti mi dinliyoruz burada??!! Nergis bu üç sözcüğe takılmada haklı: bohem, alkolik, anarşist; acaba Ferit Edgü yapamadığı bir özlemi mi dile getiriyor; “çıplak yosmalar” gönderisinin altını çizelim!


Nergis Abiyeva biyographilere devam ediyor: Avni Arbaş, “ Avni Arbaş’ın annesi yok muydu mesela ya da bu bilgiye gerçekten ihtiyaç var mı burada???! Babasının mesleğinin konuyla ilgisi nedir? “Picasso’lar, Tzara’lar tarafından kabul gördü”cümlesindeki sanatçı miti oluşturma çabasını da aşamıyorum“  İşte burada biraz duralım: 70 li yıllarda “resim” ne zaman bir “meta” oluştu, önce yalılarda, konaklarda, saraylarda ne var ne yok gözler önüne serildi, sanat tarihçilerimiz hızla envanter yapıp, top’u daha önce daha önce pul, eski fotoğraf, çatal kaşık satanlar hızla kabuklarını atarak, “Türk Resminin” satış evlerine dönüşdüler; lüks kataloglar bastırıp, en snop mekanlarda yaptıkları - her ay on’larca müzayede - sonucu sanat konusunda tek söz sahibi olmanın öteside daha büyük ukalalıklarla “baş eser”, büyük ressam unvanları dağıtmaya başladıkları sürede bir süredir Paris’de unutulanlara geldi sıra ve önce “Paris Ekolü” sonra da Fikret Mualla’nın keşfi ama Paris konusunda Hıfzı Topuz: “-Türk sanatçıları azımsanmayacak kadar Paris’te sanatlarını icra ederler. 1950’li yıllarda ressamlar varlıkla/yokluk arasında geçim sıkıntısı çekerler. Hatta diyebiliriz ki, bohem hayatı da bu yoksulluklardan ileri geliyordu. Kimlerdi bu sanatçılar? Abidin Dino, Avni Arbaş, Fikret Mualla, Selim Turan, Hakkı Anlı, Mübin Orhon…  Bu sanatçılarımız Paris’te aradıklarını bulabildiler mi? veya Paris bu sanatçılarımıza gerekeni verdi mi? Yoksa…” ve de Ahmet Hamdi Tanpınar’da “Paris Günlükleri’nde daha iyisini söylemiyordu ama İşin ucunda bu ressamların ellerinde yıllardır satamadıkları resimler, galeri ve müzayedeciler için bir “Eldorado” oldu ve de Cumhurbaşkanı Korutürk’ün çıkarttığı af sonucu Abidin ve Mübin’nin dışında hepsi tası tarağı toplayıp Türkiye’ye göçtü; bir anı: 1987 yılı olsa gerek, Yahşi Baraz’la Erol Aksoy’un “Hotel Particulier’ine - Paris’e özgü konak - davetliydik, bize evini gezdirirken çok büyük bir odanın kapısını açtı, mekan devasa resim doluydu; bize: “ Selim Turan’nın tüm resimlerini aldım, kendisi Türkiye’ye döndü” dedi, işte giderek “Paris Ekolünü” rayına oturtuyorlardı yalan dolan! Son yıllarda parasızlıktan Polonyalı bir kadınla evlenen ve Polonya’ya yerleşen Nejat Devrim tüm yaşantısında annesi Fahr-el- Zeid’le kavgalıydı ve onu acımasız eleştirird! Şuna dikkatinizi çekerim: her dönemde özellikle resimde yıllarca birbirlerine “dirsek temasıyla” yaşayan bu communauté bize özgü birbirlerini çekememek ve kıskançlık duyguları güderlerdi çaktırmadan; açıkcası kimse kimseyi sevmezdi, bizim geldiğimiz yıllarda artık bardak taşmak üzereydi ve bunu biz daha iyi görüyorduk. Daha sonraki yıllar ve kuşaklar bu geleneği sürdürdü,  arkadan eleştiri ve farkına varmamazlık / ignorance sanki bir Bizans geleceği misali özellikle bizim kuşağın bir tavrı oldu.Paris Ekolü tanımına gelirsek, ne yazık daha sonraki yıllarda bunlar “nostalji olup, o dönemin araştıran sanat tarihçileri ve düşünürler ortaya çıktı ve birisi de “zamanın ruhunu yakaladılar diye yazmıştı! Paris’de uzun yıllar yaşamış bu ressamların dışarda çok az resimleri satın alınmış ve sergilenmiştir. marjinal yapısıyla hemen hemen tüm resimlerini Madame Angalis’e satmış ya da vermiş olan Fikret Mualla’nın 70 yıllarının sonunda, bu koleksiyonun üç satışı oldu Hotel Drouot’da, her üç satış da Türkiye’den özellikle gelenler tarafından kapışıldı. Demek ki dış ülkeler müze ve özel kolleksiyonlarda Türkiyeli bir sanatçının eseri yok; peki nedir “Türk Resmi” diye “hava atmak”, nasıl rastgele boya sürüştürülmüş bir tuval ulusal resim oluyor; kim buna bir etiket takıyor; hanki bilgi ve “compétence”la desek daha doğru olur. Nedir bir şeyi “modern” diye etiketlemek, resim’e ya da sanat’a özgü bir pasaport mu bu; modern roman, modern sinema yoksa modern resim nedir; kötü boyamakla, ne mene kirletmekle mi modern oluyor bir şey!


Avni Fransa’da Picasso’lar Tzara’ler tarafından kabul görmüş kanımca biraz abartılmamış mı? Öncelikle Nazım’dan kaynaklanan, Abidin Dino / Aragon’la dostluğu - Fransa’da o yıllarda  Sanat Fransız Komünist Partisinden sorulurdu ve de Abidin bir ressam ve entellektüel olarak bundan çok yararlandı, bir kaç kez güney Fransa’da ünlü kişilerle karşılaşmada: Avni’yi tanıttığında : “size bir Türk ressamı takdim adeyim..” sözü, “kabul” sözcüğüyle uyuşmuyor. Avni’yle bir hesaplaşma değil benimkisi, önce erken yıllardan başlayalım: Hıfzı Topuz şöyle anlatıyordu: “.. ben 1952’de Paris’de Avni’yi Üzgün ve karamsar bir havada buldum. Hiç bir şeyden zevk almayan, keyifsiz bir kişiydi. Avni kolay kolay bu depresyondan kurtulamadı. Kızını İstanbul’a göndermişti. Ondan ve çok sevdiği annesinden ayrı kalma olmanın da üzüntüsü içindeydi. İşte o dönemlerde onun imdadına Henriette yetişti. Yoksulluk yıllarını birlikte yaşadılar. Avni’nin belirli bir geliri yoktu. Henriette bir takıcının yanında inci dizerek kolyeler hazırlıyor ve kaldıkları pansiyonun kirasını galiba o veriyordu. Avni’nin atölye olarak da kullandığı bu pansiyonda yıllarca yaşadılar. Avni kırk yılda bir resim satacak oldu mu, eline geçen para, mutfak masraflarını bile karşılamıyordu.”


2018 de Bozlu Art Project’deki sergimle paralel çıkan “Zero Hipotez” kitabım da kitaba adını veren “Zero Hipotez” öyküsü Avni Arbaş üstüne yaşanmış bir öyküdür. Avni’nin 70 yılları sonunda Henriette’i Paris’de bırakıp Türkiye’ye göçünü ve de ta 52 yıllarındaki depresyonun nereye kadar sürdüğünü anlatır; bu öyküde hiç bir “fictiv” ya da hayali fragment olmadığı gibi ben bu gözlemde Mehmet Nazım’la izlencelerimizin bir bölümünü anlattım.  Türkiye’ye dönüşte Avni Yıllardır  Paris’de yaşadığı “Goulag” yıllarını unutup aniden gençleşmişti ama yalnız onları unutmadı, Henriette beraber yok oldu bu yıllarla! Ertan Mestci’nin verdiği telefonumdan aramıştı: “Utku duydum ki Henriette hastahanedeymiş..”, “ Hayır Avni, Henriette öldü, geçen perşembe! Cenazesinde 8 kişi vardı!

Bir kitap yazmanın ya da okutmanın bu kadar güç olacağını düşünmemiştim, kitabımda Türk resmi üstüne kimsenin haberi olmadığı ve de çok az belge belki haber olarak geçiştirilen “ Çağdaş Türk Sanatı Avrupa’da” anı ve araştırmama yine hiç bir yanıt gelmedi ve de “Mor Ötesi Dostluklar” da öyle; bir kitabın yazgısı onun içeriğinden kaynaklanmıyor, kitapcılardaki yeri, bir edebiyat dergisinin ilgisi ve de onu basan yayınevinin gücüyle tartılıyor kitap.

                       FAHRELNİSSA EL ZEİD'İN DONALD TRUMP'LA NE İLGİSİ VAR



Fahrelnissa Zeid ve Kraliçe Elisabeth

            
Nergis Abİyeva, Fahrelnnisa Zeid’in şehir efsanesine dönüşen Donald Trump portresi hakkında yazdı. / Ben bunu çok geç gördüm ama çok ilginç bir araştırma ve merak; Nergis Abiyeva’yı kutlarım




Son aylarda Yahşi Baraz’ın yönettiği “Fahrelnissa Zeid Promotion”u kimsenin gözünden kaçmadı, Oğuz Erten’e yazdırdığı “Fırtınaya Doğru” kitabı ve de Bozlu Art Project Galerisinde bir sergi. Bu sergi Dirimart olarak kanımca şu günlerde İzmir’de sürüyor. Her yaratıcı sanatçıda olduğu gibi Zeid’in yaşamının da ruhi iniş çıkışlarla dolu olduğunu vurgulayan Baraz, “Ben bu kitabı kaleme alırken Zeid’in yaşamındaki kırılma noktalarından aile ilişkilerine, eserlerinden eşsiz kariyerine uzanan kapsamlı bir analiz yaptım. Zeid’in sanatı 21. yüzyılda çok daha iyi anlaşılmıştır. 20. yüzyılın dünya çapındaki en başarılı sanatçılarından biri olmasına rağmen ülkemizde Zeid’in değeri çok sonradan anlaşılmıştır” diyor. Anlaşıldığına göre Yahşi, Prenses’in inişini durdurmak ve onu yeniden tahtına oturtmak için bu promotion’u yapıyor.  Peki nedir bu komik portreler? İşte Nergis Abiyeva,  Prenses’in yaptığı Donald Trump portresinin gizemini ararken, portreler konusunda şunları yazıyor: “Fahrelnissa’nın portreler dönemi 1960’ların sonlarına doğru, hayatındaki önemli insanları yitirdikten sonra başlar. “İnsanların sıcaklığına ihtiyacım var”, diyen Fahrelnissa, hayatta olan ya da kaybettiği, sevdiği kişileri resmetmeye başlar. Kocası Emir Zeid, kardeşi Aliye Berger, Paris’in etkin ve Fahrelnissa’ya dost eleştirmenleri Charles Estienne ve Jacques Lassaigne, galericisi Katia Granoff bu kişiler arasındadır. İnsan hâliyle merak ediyor, Fahrelnissa sipariş üzerine portre  yapıyor muydu? Trump’la Fahrelnissa’yı buluşturan neydi?


          1970 Paris Fahrelnisa El Zeid sergisi / Katia Gronof Galerisi / Şiirin Devrim-Utku Varlık. 

                           

 Yani bu portrenin özellikle gözlerinde karşımıza çıkan kuir “queer” hâl Trump’a özgü değil. Yine de erilliği defalarca, hiç bıkmadan ve farklı farklı şekillerde inşa eden Trump’ın bu portreyi beğenmemesi hiç şaşırtıcı değil. Bir diğer beğenmeme sebebiyse, resimde yer alan Farsça ve Arapça yazılar olabilir: Resmin alt tarafında Farsça دونالد ترامپ  yazıyor, yani Donald Trump. Resmin sol üst tarafında, Trump’ın göğsündeki Arapça فخر الناس yazısıysa Fahrelnissa Zeid anlamına geliyor, yani sanatçının imzası.[8] Tablonun şu an nerede olduğu bilinmiyor, büyük ihtimalle Trump tarafından korunmadı ya da imha edildi.

 

DALİDA

SANAT ANLAMSIZ BİR PARAYA DÖNÜŞDÜKÇE YAPILAN NE OLURSA OLSUN HEMEN  "DİKENLİ TELLERLE" ÇEVRİLİYOR, VE BİR DOKUNMAZLIK KAZANIYOR; BİLİYORUM BU ÇEVRELERDE "ÇORBAYA TÜKÜRÜLMMEZ"; "CONTEMPORARY" ÜSTÜNE ELEŞTİRİLERİME KARŞI BİR ARKADAŞIMIN BANA DEDİĞİ GİBİ: " YALNIZ SEN - KRAL ÇIPLAKTIR - DİYORSUN UTKU!"
TWİTTER'DE NERGİS EBİYEVA BU YAZIYI YAYINLADIĞINDA BİRİSİ YANIT VERMİŞ: "..ZEİD BİİR BALONDUR, YAPTIĞI İŞLER YETENEKSİZ BİR KİŞİNİN YAPABİLECEĞİ KARİKATÜRLERDİR. HİKAYELER EDEBİYATI,GAZETECİLİĞİ KİŞİLER, SİYASETİ TARİH VE SOSYOLOJİ İLGİLENDİRİR. BİR SERMAYE MERKEZİ İŞARET EDER VE ALT KATMANDAKİLER BALONU ŞİŞİRİR!










19 Ara 2021

SANATIN (BİR TÜRLÜ ANLAYAMADIĞIMIZ) ANLAMI




     
     BU YAZI 19 ARALIK 2021 TWİTTER'DE "SON İNSAN" INTERNET DERGİSİNDE  DERGİSİNDE YAYINLANMIŞTIR.


                        SANATIN (BİR TÜRLÜ ANLAYAMADIĞIMIZ) ANLAMI

“Artam Antik A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Turgay Artam, koleksiyonculardan derlediği birbirinden değerli İstanbul resimlerini 40. yılına özel bir sergide buluşturdu. Tam 40 yıldır sürdürdüğü müzayedecilikte birbirinden değerli ve gizli kalmış kimi eseri gün yüzüne çıkarmayı başaran Artam, Türkiye’nin kültürel değerlerine sahip çıkacak bir bilinç oluşturmayı kendisine ilke edindiğini söylüyor. Sergide sanatseverlerle buluşacak eserlerin bazıları uzun yıllardan sonra ilk kez görücüye çıktı.”

                                                                        Halil Paşa


                                                                      Hoca Ali Rıza
                                                    
                                                                       İbrahim Çallı

Bu haber “Tuvallerde İstanbul” diye bir sergi tanıtımından; bir müzayede evinin koleksiyonculardan topladığı, içeriği İstanbul ve ressamları (asker ressamlar, paşalar, Cumhuriyet’in ilk yılları ressamları) olan (belki otuzlu yıllar ve gerisini kapsayan) bir sergi haberi. Sergi, resmin özellikle bir hobi olduğu, değer yargılarının belli bir ölçüde iyi niyetle oluştuğu bu çevrede; daha okul, atölye gerekliğinden bile haberi olmayan, çoğunlukla “naif” ressamları içeriyor. Kanımca Artam kendisi satmıştır bu tuvalleri, amaç kendine bir “övünç” de sağlamak! Başka açıdan! Şunun da altını çizeyim: Olan ya da olmayan “Türk Resmi”nin tarihini “müzayedecilerin” yazdığı, “sanat tarihçileri”nin de onların izinde yürüdüğü başka bir gerçek. Örneğin bu serginin küratörü Kıymet Giray’ın ismi sürekli olarak “banka koleksiyonları” konusunda geçiyor üstelik İş Bankası Resim Koleksiyonu kitabının da yazarı.

                                               Leonardo da Vinci / La Joconde

Hiç düşündünüz mü: Bu ülkede resimde para sistemini kuran bu satış evleri yöneticileri sattıkları resme hangi gözle bakıyorlar? Bu resimleri genellikle büyük paralar ödeyerek alanlar acaba bakıyorlar mı? “Birbirinden değerli” diye tanımladıkları bu peyzajlardaki naif amatörlük, pentürün süklüm püklümlüğü ne olacak? Ki yalnız bu erken peyzajdan söz etmiyorum. Başından sonuna manzara resmi yapılmıştır ama bence peyzaj “manzara” değildir. Da Vinci’nin “La Joconde” dekoru, bu “sfumato”, harika, gizemli peyzaj olmasa acaba bu tabloyu nasıl kurgulardık? O zaman sanat bir hayal mi? Değilse senin yaptığın manzaranın hiçbir anlamı yoktur! Genellikle İstanbul ve Boğaz’ı konu alan bu ressamların bu harika doğayı bir iskele, suyun kenarında bir ağaç, balıkçılar, tekneler vs. ile resmetmesi... Can sıkıcı, bunaldığımız, pentür tekniğinden yoksun, bu standart “manzara” resimlerinin, müzeler ve koleksiyonlarda kalıcılık süresi ve değeri, yine göz boyayan bu satış evlerinin elindedir. Ne yazık ki bu amatör ressamların o peyzajdaki gizemi yakalayabilmeleri olanaksızdı çünkü resmin ve sanatın “fenomenolojik“ yorum bilgisinden, “aynanın içinden” bir bakış açısından, sanatın alegorik öğretisinden habersizdiler ve sanatın yalnızca bir “haz” olduğunu sanıyorlardı! Bu ülke bir zamanlar Anadolu’nun yanlızlığına ressamlarını göndermişti; gitsinler, o yörenin “yalnızlığını” boyasınlar diye. İçlerinden çok azı bu toprakların gerçeğini anlattı. Resimde de yazıda da bir tek Avni Arbaş’ın anlattıklarını hâlâ unutmadım! Hadi, genellikle dışı görebileceğimiz bir müze yoktu ama nasıl olur Aivazovsky’yi tanımazlar, diyeceğim. Bence pentürün büyük ustasıdır, onun uyguladığı “les glacis tekniği”inden söz etmez kimse. Oysa bu sergide bir tuvali var ama ötekilerin ilgisini çekmemiş, Civanyan dışında. Belki görmediler ama Dolmabahçe Sarayı bu ressamın tuvalleriyle doluydu! Başka bir soru: Bu resimler -ne yazık çoğu çalındı, çırpıldı- niçin bir sarayda gizlenir? Onlara bir müze düşünülemez miydi! Nasıl onlardan kimse çıkıp da: “İşte bir peyzaj, bir pentür böyle düşlenir, adam seni “noktürn” bir İstanbul’da gezdiriyor” demez? Nasıl olur bu?

                                                                      Aivazovsky

Müze konusu çok derin. Biraz gerilere, 60’lı yıllara dönersek: Beşiktaş Resim Heykel Müzesi deniz kenarında, rutubetli, büyük ahşap bir binadaydı; resimlerin saklandığı arşivdeki hasardan haberimiz olmadı. Yalnız, benim tanık olduğum şu olayı gerçek müzeciler bilseydi ne derdi? Ressamlar Birliği’ne verdiğim bir tuvali askerlik nedeniyle bir yıl geç almıştım. Resim bu müzenin alt katında bir mekâna konmuştu, dış kâğıt paketi sırılsıklamdı, açtığımızda pentürün üstü de yeşil bir küfle kaplıydı! Şimdi düşünelim: Üst katının parasızlık nedeniyle her zaman elektrikleri kesilen bu müzede asılı bu resimler nasıl korunuyordu? Bir keresinde hayran olduğumuz Avni Lifij’in “Portre”sini gardiyandan izin alıp, kapının önüne, ışığa çıkarmıştık. Resim meta olduğunda Ankara-İstanbul müzelerinden yok olan resimler, belki çok önce gözden ırak olmuştu!

                                                      Beşiktaş Resim Heykel Müzesi

O yılların dinginliğine paralel, yine ressamların kalenderliğine, iyi niyete dayanan resim özlemini paylaşmamız ve de Akademi’nin sanat öğrenimi yapması dışında, yine o yıllarda Beşiktaş Tatbiki Güzel Sanatlar Okulu öğrenime geçmişti, Alman ve Avusturyalı öğretim üyelerinin yönettiği bu okul gerçekten “sanatın teknik işlevi”ni öğrettiği süreçte çok başarılıydı. Örneğin bu profesörler içinde Viyanalı ressam Fantastique Realist Anton Lehmden tanınmış bir ressamdı, “tempra” tekniğinin ustasıydı, iki yıl kaldığı İstanbul’da yaptığı peyzajlardan bizim Akademi’nin hocaları dâhil kimsenin haberi bile olmadı!

                                                                      Anton Lehmden

Devlet Resim Heykel Sergileri’nin de iyice tavsadığı bir dönemdi. Bize resmi öğreten hocalarımızdır: Cemal Tollu, Nurullah Berk, Cevat Dereli, Zeki Faik İzer, Ali Çelebi, Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Neşet Günal. Beş pentür atölyesi vardı. Genellikle 30’lu yıllarda Paris'in en popüler özel okulu Academie de la Grande Chaumiere’in hocalarından Andre Lhote'un atölyesinde çalışıp onun resim öğretisiyle Türkiye’ye dönenler Akademi’ye öğretim üyesi olarak girmişlerdi. Andre Lhote o yılların resim akımı Kübizm’in etkisinde yaşadı, bugün Fransa’da pek tanınmaz!

                                                                    Nurullah Berk
                                                                
                                                                        Ali Çelebi

                                                                        Cemal Tollu

                                                                Bedri Rahmi Eyüboğlu

Bir tek Bedri Rahmi başka bir ressamı severek dönmüştü Paris’ten: Raoul Dufy’yi. Bu da onun resmine İstanbul ve folklorun karıştığı -kendisinin deyimiyle- bir “cümbüş” getirdi. Merak alanları, şairliği, yazarlığı ile diğerlerinden farklılığını da sonuna kadar yaşadı. Bence onun peyzajları şiirinin bir dışavurumudur. Ya ötekiler, onlar da yaşamlarının sonuna kadar Lhote’un öğrencisi olarak kaldılar! Tekrar söylüyorum: Ben Akademi’de pentürün büyük ustalarının adını duymadım; örneğin Vermeer’i. Bazen kendime soruyorum: Müze kültürümüz, köklü bir sanat tarihi kültürümüz, resim tekniğini iyice kavratacak atölyemiz, onu bize öğretecek bir öğretim yoktu. Kütüphanemiz vardı ama o güne özgü birkaç dergi, L'Oeil, sanat kitapları, örneğin Skira gibi kaliteli reprodüksiyonları olan yayınlara zar zor ulaşabiliyorduk. Genelde sanatı ve pentürü yöneten Fransa'nın dikta yönetiminden çıkmak çok zordu. (Bugün de öyle değil mi?) İşte bize resim öğretenler beyinlerini yaşadıkları o 30’lu yıllarda dondurmuşlardı. Onları yargılamıyorduk çünkü Akademi eski demokrasilere özgü başlı başına bir “biyosfer”di. İşte pentür de, deseni bil ya da bilme, atölyede senden daha kıdemli bir öğrencinin çalışmasına bakarak yapılan; figüratif-abstre kaygılarından uzak bir başlangıç içerirdi. Yalnız kürsüden anlatılan, Salih Urallı’nın resim tekniği dersi ve de hiçbir görüntü aygıtı kullanılmadan dinlenilen sanat tarihi dersi, ikinci plan derslerdendi! Giderek herkesin iyi niyetine kalmıştı öğrenmek! Yaşadığımız o yıllar, sanatın, giderek pentürün, bir “meta” olarak hiçbir varoluşu olmayan, kendini bir amatör gibi kaygısız, ne yaparsan “fena değil” yanıtı verdiren belki daha güzel yıllarıydı.

                                                                       Salih Urallı

Şimdi tekrar İstanbul’a dönersek: “Tuvallerde İstanbul” sergisi bize yine başka bir gerçeği anlatıyor. Sanat ile iyi niyet aynı şey değil ve de her şey sanat olamaz! 50 yıldır büyük “promotion”u yapılan, fictif milyonlara satılan bu tuvallerin genellikle çok amatör işler olduğunu görememek düşünme yetisiyle çakışmıyor. Spekülatif bir gözlükle baktıkları, “Türk resmi” diye müzeleri, koleksiyonları doldurdukları bu tuvallerde niçin bir kimlik aranıyor? Boyayanın Türk olması, resmin bir etikete girmesini mi gerektiriyor? Dünyanın her ülkesinde olduğu gibi bir sistemin öğretisinden ne alınmışsa onun dümen suyunda, etki alnında, farkındalık yaratamayacak kadar anlamsız bu boyamalar ancak amatör bir tutkunun vakit geçirten saatlerinin (belki) bir anısı olabilir.

                                                            Caspar David Friedrich

Sanatın anlamı nedir? Bu soru uzun bir süredir yanıtsız. Niçin dışarıya böylece dökülmek? Resme, yazıya, imgeye, sese dair... Sanat bu labirentleri bir “cabale” misali tasarladı, alegorik saptırmalar, sanrı bahçeleri ve varoluşun eş zamanlı şiiri... Sanat manyetik bir alan içeriyordu. Amacı, estetik belki güzelin tarifinde, bize sorulan bir soru gibi, “Yanıtı doğada ara” diye fısıldıyordu. Resim o çağlarda bir “immaterialisme” içeriyordu. Tinleri içeren, düş kurabileceğimiz bir gizem, bir büyü, bir sihir. İşte onu çizebilen, boyayabilen ressam, sözcüklerle sorgulayan, o şiiri yazandı. Hâlâ bunun farkında değiliz!


 



18 Ara 2021

ENSELM KIEFER / SANATTA "ÇILGIN MEGOLOMANİ"

 Görüş açımızı ve aklımızın boyutlarını zorlayarak, paranın gücüyle bize “empoze” edilen “sanat” her durumda saptırılıyor ve artık şaşırmıyoruz! Büyük bir “show”dayız ve her şey çığrından çıkmış durumda, mantık artık işlemiyor; yaşama boyutları daraldık ca, endivüel histeri boyutları başını almış gidiyor ama amacın ne olduğundan kimsenin haberi yok! Geçenlerde yine bu konuya değinmiştim:




“…Tüm bu sorunlar giderek "accumulation", - birikme ve yığma - gerçeğiyle karşılaştığında, ileriye dönük, bizi bekleyen "kaos" dan kimsenin haberi yok. Paranın açılımıyla sürekli alınıp, bir gün değerini ölçebileceğimizi sanarak depolara yığdığımız "sanat eserleri, kendi kendilerini yok etmeden kanımca çöp olarak kaderlerini bulacaklardır. Örneğin: Louvre müzesini Fransa'nın kuzeyinde Lans kentinde de açtılar ama gereken sükseyi bulmadı. Belki Arapların para boyutlarına ulaşamadığı için. Konu müzenin açılımı değil; Paris Louvre müzesi, asırlardır depolarında biriken 230 bin tuval, objet, heykel, tüm aklınıza gelebilecek sanat eserini yine Lans kentinde özel olarak kurulan yeraltı "bunker" lerine taşıyor. Seine nehrinin daha önce taşma tehlikeleri bu eserlerin çoğunu rutubet nedeniyle yıpratmış. Görünenin yani çağdaş adına bugün yapılanların, kullanılan malzemenin, devasa boyutların geleceğini hayal etmek zordur. Paranın ve uluslarüstü sanat lobilerinin açımaz yıprattığı, kanayan hayal gücümüzü kendimize saklayalım.”



Fransa’da yaşadığı ve çalıştığı için Fransızların “göz bebeği” olan Alman sanatçı Anselm Kiefer’in son sergisi Grand Palais Ephémére’de açıldı, başını kaşısa bile günün medyatik okyanusunda tsunami yaratan bu “karizmatik” kişilik, bu kez Cumhurbaşkanı Emanuel Macro’nun dostluk ve onun sanatına saygı ve paylaşma bildirisiyle daha da bir başka anlam kazandı. Çünkü Kiefer bu sergisini Şair Paul Celan’a adamış; onun “Todes Fuge” - Ölüm Kaçağı - şiirine. Roman’yalı bir yahudi olan Celan: ikinci dünya harbinde önce anne ve babası toplama kapılarında öldürüldükten sonra kendisi de sonuçta yakalanarak götürülüyor, harbin sonunda şans eseri Ruslar tarafından kurtulduğunda Fransız vatandaşlığına geçiyor, şair, filozof, önemli bir entellektüel olan Celan, yaşadığı tüm yaşantısında“bir idea-fixe gibi taşıdığı karabasan”nın sonucu1970 yılında kendini Saine nehrine atarak öldürüyor.



Garip bir yaşantısı var Anselm Kiefer’in önce hukuk okuduktan mistik bir yolda önce manastırda bir süre yaşıyor sonra Düsseldorf Akademisinde Joseph Beuy’le karşılaşıyor, onun tavsiyeleri sonucu başladığı resim serüveni, önce Amerika, sonra Almanya ve Fransa’da ün’e kavuşturuyor, 1950 yıllarında Corbusier’in “beton” üstüne öğretisi ayrıca ona resminde her türlü malzemeyi kullanmasını sağlıyor. Bir kaç yıl önce yine Grand Palais’de sergilediği devasa tonlarca beton yıkıntıları ona bir gönderisi olsa gerek. Ben 80 yıllarında Stuttgart’ta gördüğüm bir sergisinde 6x6 metrelik bir tuvale zift sürülmüş ve de üstünde yüzlerce kaz tüyü dikilmiş; uzun bir süre bakmıştım ve bunun sanat olabilceğini, amacını ve de zamana nasıl dayanabileceğini düşünerek!




Kiefer bana göre başka bir ikilem yaşıyor: önce resime başka kapılardan giren herkes gibi resmingenel kurallarına boş vermiş; pentür tekniği ve desen - çevrenize iyi bakın, ülkemizden örnekvereyim Yüksel Arslan, Ömer Uluç, Erol vs. - bir tek figür’e benzeyen desen çizmek amacıyla; yalnız onlar dedik genelde öyle ne yapalım!  Kiefer tuvallerinde aklınıza gelebilecek her türlü malzemeyi kullanıyor: kum, toprak, kurşun varak, - bunlara kitap diyor - is, salya, kil, alçı, tebeşir,:  saç, tüy, kül, yıkıntı, beton, kalıntı. Toprak boya, tutkal, akrilik vs. Tüm bu malzemenin ona anımsattığı gri fon, içerikte ona şunu söyletiyor: .. benim hayat öyküm Almanya’nın hayat öyküsüdür, halkının ve onun öyküsünün tarihi!” İçinde olduğu labirent Almanya’nın yaşadığı iki dünya harbi, özellikle ikincisinin kendi halkına verdiği baş dönmesi: suç ve ceza! Bir çok Alman entellektüelinin varoluşlarındaki bilinç, Shoah bir yazgı onlar için, Kiefer’i de götüren bu mistik yol “KABBAL” den geçiyor. Başka bir ressam, belki başka nedenlerle - şarlatan - Gérard Garouste giderek dinini bile değiştirdi; demek istediğim her zaman aktüel bir konu.




Paris yakınlarındaki “La Sameritaine Mağazası"nın 35.000 m2. lik deposunu atölye olarak satın alan sanatçı, düşlediği malzemeyle devasa boyutlarda tuval yerleştirme, her türlü concepti hiç bir endişe duymadan kirletiyor, yine bir “monumenta’da gördüğüm 11metrelik bir tuval önünde de şunu düşünmüştüm: tamam bunu burada sergiliyor, onu dünya müzelerine ve koleksiyonlara satan bu büyük galeriler örneğin. Gogosian, Ropac vs. de hemen acele bunları pazarlıyor; peki bu devasa tuvallerin ömrü ne, bu malzeme nerede, hanki şartlarda, hanki mekanlarda sergilenir ve saklanır? Bunları kapışanlar hanki yüzyılları düşlüyor; farkında değiller mi. pentür tekniğinin büyük ustalarının bir metreyi geçmeyen tuvallerini panolarını nasıl güçlüklerle, en modern müzerinin klima kontrolleriyle saklamak endişesini; işte meçhul!




Enselm Kiefer’le tek anlaştığım konu “ .. BİR ŞAİRİ YANITLAMAK, DEFTERE BİR HESAP AÇTIRMAK GİBİDİR” diyor, haklı!













 

24 Kas 2021

MOR ÖTESİ DOSTLUKLAR 2

 


MOR ÖTESİ DOSTLUKLAR 2


Geçenlerde Yahşi Baraz WhatsUpp’dan iki görsel göndermişti, imajlar nasıl çekilmiş se karanlık ve anlaşılması güçtü ama ben kanımca 1976 yaptığım bu iki resmi anımsadım; bana bunlarım benim yaptığımı kanıtlamamı istiyordu; ben de daha net çekilip, göndermesini istedim; gönderdi ilişikte benim imzamı gerektiren bir belgeyle; ben de imzalayıp yanıtladım. Bu resimler kimden geliyor, amaç ne, kendisi mi alıyor; katiyen bir bilgi yok!


Bugün yine Yahşi’den bir mesaj ama bu sözünü ettiğim resimlerle ilgili değil, gönderdiği video, Prenses Fahrel Nissan Zeid’in Ürdün’de bir yaş gününde çekilmiş, akordeonlu anlamsız bir gönderi; sinirlendim! Benimle dalga mı geçiyor?


Alışmıştık: resim satış trafiğinin en sıkışık olduğu dönemlerde Yahşi Baraz’ın müzeleri, büyük koleksiyonları donattığı yıllar; resimler bir ışık hızıyla dağıtımda; işte o yıllar resimlerin kimliği konusunda kimse kafa yormazdı ama ne zaman müzayede satış evleri, koleksiyon, retrospektif endişeleriyle resimlerin kimlikleri aranmaya başladı, işte bu büyük dönüşümde kitap, katalog histerisi belki öteki ülkelerin çok üstünde geçmişti; Fransa’yla kıyaslıyorum!


Geçmişine gelince: Bir Türk resmi kaygısıyla köpüren, bir kaç yıl içinde parasal olmadık boyutlara ulaşan bu fenomen, 70 yıllarının ortalarında onlarca galeri, koleksiyonerle başlayıp, daha büyük yatırımcıların ilgi alanına girince “müzeciliğe” dönüştü; işte başında beri bunun farkına varmış  tek adamdı Yahşi Baraz, Akademi yıllarımızda Seramik atölyesinde çalışırken bir gözü de bizim resim bölümündeydi. Pentür “Sunami” siyle Kurtuluş’ta aileden kalma devasa taş binayı galeri, büro olarak düzenleyip, art- Dealer, danışman, galerist, kompetan vs. olarak kurguya başladı.


Resimlerin “vernisage” dan bir kaç gün önce satıldığı yıllarda ve de büyük bankaların bu oyuna girişiyle, eski paşaların resimleri de olmadık boyutlara ulaşmıştı; kime yetişeceksin? Paris’dekilerden bir haber yok daha ama; Müşerref Şerbetcioğlu’nun 60 yıllarının sonunda Beyoğlu’da açtığı,  - Mimar Abdurahman Hancıoğlu -  bu harika galeri kısa bir süre yaşayıp, banka’ya dönüşünceye dek iki, üç sergi yaptı ve de ilk sergi Abidin Dino, sonra Selim Turan’la Paris’de devreye girdi.


Paris deyince ilk akla Fikret Mualla geliyordu; kimsenin gözüden kaçmadı bu paranın resme aktığı yıllarda, sanki “altına hucum” misali ,uzun süredir Paris’e gelen diplomatların bize ilk sorusu: -“nereden bulabilirim?” Onun bohem yaşantısı, yaptığı resime bakmak gerekliliğini bırakmıyordu; neden se bohem ve serserilik sanatta bir “light motiv” dir. Tüm Paris yaşantısında onun resimlerini toplayıp, ölümüne dek koruculuğunu yapan Madame Angles, Mualla’nın ölümünden sonra koleksiyonunu “Hotel Drout”da satışa çıkardı, katıldığım ikinci satışta salon hıncahınç Türk’tü, o günün tüm zenginleri adeta kapıştılar!


Yahşi Baraz’ın projesi bu aç piyasaya major ressamlar empoze etmekti; tartışmasız Müzayede satışlarında, deynekcinin “ ..bir şaheser daha” diye bağırdığında herkesin elini kaldıracağı, ve onların lüks kataloglarında kapakta görselin üstüne büyük puntolarla “baş eser” yazacak. Prenses Fahrunisa, Burhan Doğançay, Nejat Devrim, Ömer Uluç, Mehmet Güleryüz. İşte üstelik de bir müze oluşturmak isteyenlere malzeme!


Kurtuluş’daki galerisinde yaptığı sergilerde o kadar titiz değildi ama galeri bir değirmen gibi çalışırken, genç ressamlara da şans vermek, belki tutar; niçin olmasın! O yıllar daha “Contemporary” söz konusu değil, çoğunlukla fuarlar giderek daha çoğalan galerilerle dolup taşıyor, Yahşi’nın standları her zaman ayaküstü ve seçkin. Onun düşü arada sırada dolaştığı Amerikan galerilerindeki snopluk, belki oradan bir iki sanatçıyı da buraya getirmek, galerisini “international” kılmak!


Çok eski dostluğumuza değin hiç bir zaman onun çekim alanında değildim, İstanbul’a geldiğimde bana - “..uğra konuşalım” dediğinde, bir kaç kez uğradım. Bu devasa binada bir şirketin içeren devinme beni her zaman şaşırttı; kitap ve objelerle tıklım tıklım mekanında bürosunda bir “noter” görünümünde sanki seni dinlemiyormuş algısıyla konuşup her kez Paris’e dönerken yanlızlığımı kutlardım uçakta bir kadeh şarap içerken.; bizim okullarımız meyhanelerdi, orada konuşup, sanatın kurgusunu yapardık; gel görüşelim dendiğinde sorumuz “nerede” olmalı!

Bu kısa yazımın nedeni Yahşi Baraz’ın bana WhatsUpp’da - “bu resimler senin mi?” den sonra hızla resimleri içeren belgeyi gönderip, imzalayarak ona geri dönüşümünü gerçekleştirdikten iki gün sonra bu iki resim Artam’da müzayedeye çıktı! Çok kızdım ve kendisine yazdım: bunu bilseydim bu 1976 tarihli resimlerime “hatırlamıyorum” deyip geçiştirebilirdim ne yazık. Son aylarda Prenses Fahrunisa Zaid hanım üstüne önemli bir promotion yapan Yahşi Baraz’ın kanımca müzayededen gelen üç kuruşu gözlemediğine inanıyorum

19 Kas 2021

IMMORTELLE - ÖLÜMSÜZ / Bir filmin öyküsü




 

                                                               Utku Varlık ve Kürt Neco

1960’lı yıllarda Beyoğlu’nda, genellikle Emek Sineması’nda özellikle Fransız sinemasının en iyi dönemini kapsayan seçme filmleri görme şansımız oldu; genellikle Avrupa sineması da diyebiliriz. Nedeni: Türkiye sinema borçlarını ödeyemeyince Amerika’nın koyduğu ambargo sonucu bir iki yıl Amerikan filmleri piyasadan çekildi. 1960 yılları Avrupa sinemasının en güzel yıllarıydı, belki bir tesadüf; iki yıl boyunca Fransız, İtalyan ve İngiliz filmlerini gördük. İşte bu süreçte Alain Resnais’nin “Geçen Yıl Marienbad’da” çok değişik anlatımı ya da absürt visionuyla, bilmiyorum neden, bizi çok etkilemişti! Bu sinema yine o yıllarda anlatım olarak Michellangelo Antanioni’nin “Gece” filmiyle eşleşir; entelektüel, eşi çok az görülebilen, kültüre bakışı en yatkın bu sinema dili ne yazık, bir süre sonra kendini ticari amaçlı bir sinemaya bırakacaktı. Alain Resnais’nin “Geçen Yıl Marienbad’da” filminin senaryosu, o günlerde çok konuşulan Fransız Yeni Romanı akımının öncüsü Alain Robbe Grillet’nin idi! Bu filmin paradoksal başarısı, Alain Robbe-Grillet’ye beklemediği uluslararası bir ün kazandırdı, oysa konusunu Arjantinli yazar Adolfo Bloy Casares’in “Morel’in Bulgusu“ romanından esinlenmişti. Olağanüstü kutlamalar hemen hemen bir yıl sürdü, dünyanın önemli kentlerinde galalar, üniversitelerinde konferanslar... Yazar bu sürprizden mutlu ama yorgun, kendine bazı sorular yöneltmeye başlamıştı bile: “Bir filmin kurgusu, içeriğin ustalığı, anlatımın çekiciliği vs. senaryoya bağlı; yönetmen bunu görsele uyguluyor yani sahneye koyuyor! O zaman yazdığım senaryoyu benden daha iyi kim sinemaya uyarlayacak?” Kısa bir sürede karar verdi, kendi sinemasını yapacaktı; o yılın sonunda sinopsis hazırdı: “L’Immortelle”!


Öncelikle, “Yeni Roman” nedir: Geçen çağın başlarında savaşların, ekonomik krizlerin ve insana özgü bir bulantının dışa vuruşuyla, sıkıntının sanata dönüşümündeki bir farklılık isteği! Bu sapmanın adı “modern”dir! Tüm sanattaki “essentielle” gereçleri silkeleyip yani yüklerinden arındırıp, anlamı tek düzelikten kurtarmak, belki yalınlaştırmak! Sanatta anlamak ya da anlamamak, giderek bir sanat eserinin farkına varmak edimseldir; bireysel yargılama ve kavramda daha çok dış etkenler rol oynar. Fransa’da “Minuit Yayınevi”nin çevresindeki Alain Robbe Grillet, Nathalie Sarrault, Margeuerite Duras ve Samuel Beckett de bu akımın öncüleridir. Alain Robbe Grillet “Le Voyeur” ve “La Jalouisie” romanlarıyla bu akımın öncüsüdür. Bu modern kaygısı romanda fazla sürmedi, geriye yalnız Samuel Beckett kaldı!

O günlerde bize kültür adına ulaşanların çekim alanındaydık, Batıdan ne gelirse ona hayrandık! Oysa o yıllar yaşadığımız politik sarsıntılar ve de ekonomik çöküntü sonucu, kültür bir “lüks” oldu! Çok ilginç, bu tür kuşatmalarda insan daha etkin ve meraklı, giderek daha da üretken oluyor; örneğin kâğıdın bir meta olduğu bu dönem belki Türk yazınının en bereketli yıllarıydı. Her şeye açtık, meraktı bizi yöneten. Akademi’de bir “sinema kulübü” kurmuştuk, Sinematek’ten önce. Özellikle sinema ilgi alanımızdaydı ama olanaklarımız kısıtlıydı. Örneğin Neco’yla yaptığımız “GİZ” filmini ödünç süper 8 kamerası, iki kaset siyah-beyaz negatif ve bir lambayla morgda çekmiştik. Bugün elimizdeki olanakları o gün düşleyemezdik bile. Örneğin bir iPhone’la o mekanlarda bir video çekmek! Sinematek’in açılışıyla sinemalarda gösterilmeyen özellikle Rus sineması: Ayzenştayn vs. ve Harika Polonya sineması, yani o yılların “Demir Perde”si olarak dışa kapalı ne varsa, “kültür otoyolu” gibi bize ulaşmaya başlamıştı. Tüm Avrupa ülkelerin kültür ataşelerinin çabalarıyla oluşan bu sinerji sinema kültürümüzün asıl kaynağı oldu.


Yıllar sonra, 2004’te eşi Catherine -yazar ismi: Jeanne de Berg- yazdığı 500 sayfalık günlüklerinde L’Immortelle’e tümüyle üç sayfa ayırmış: Alain Robb-Grillet’nin yönetmenlik sevdası, işin zorluğunun farkına vardıktan sonra pişmanlığa dönüşüyor ve ipin ucunu kaçırıyor. Vazgeçemeyeceği için de kısa bir “repaire” için İstanbul’a gidip geliyor; sırf prodüktör Michel Bernhaim’i “Paramont” adına ikna etmek adına kentte kısa bir tur atmak, bilmediği ama sihir olarak çekim alanında düşlediği bu kenti kendi içeriğinin dekoru yapmak! Nisanın başında Orient- Expresse’le İstanbul’a varırlar ve Opera Oteli’ne yerleşirler. Kaldıkları bu üç hafta boyunca fotoğraf direktörü Barryve İstanbul’dan dekoratör Cornelios -daha sonra Paris’te karşılaştık, çok ilginç bir tip- ve kılavuzlar Melikyan ile Yafe’yle İstanbul’u dolaşırlar.  Repéraj yaparken ve bir turist gibi naif bakarken İstanbul’un gizemi Fransızları şaşırtır, örneğin Arnavut kaldırımlarından birinde bir mezar taşı da kullanılmış, hemen bu listeye konulur. Fransız konsolosluğunun Tarabya’daki harika konağı da onları şaşırtır, iç çekimler için kullanılması adına onların emrine verilir.


İstanbul’daki oyuncuları bulmak için Lütfü Akad görevlendirilir, Fransızca bilen bir oyuncu bulmak çok güç olduğu için dertlerini anlatacak Belkıs Mutlu’yu bulurlar. Belkıs Akademi’de mitoloji profesörüydü, Mimar Asım Mutlu’nun kızı, kanımca o yıllar Matisse’in oğlu Pierre’le sözlüydü. Evdeki görevli bayan rolüne Fransızca bilen sinemadan bir bayan bulunamayınca rolü Belkıs yüklenir. İşte Kürt Neco’yla parasız günlerimizde Belkıs’ın bize bulduğu bu iş nedeniyle “Immortelle” olduk. Çekim yaz aylarında olacaktı. Paris’e dönüşlerinde kadın oyuncu aramaya başlarlar, öncelikle Marina Vlady düşünülür, para konusunda anlaşmazlık çıkmadan önce, Vlady’nin gözü senayoyu tutmaz ve cayar. Sonunda Françoise Brion düşünülür ve rolü kabul eder.


Filmin konusu: İstanbul’a gelen genç profesör, karşılaştığı güzel ve çekici kadınla yaşamaya başlar, kadın ona masalımsı kenti gezdirirken bu labirent misali kentte kaybolur! Sonuçta, profesör onu aramaya karar verir. Bilmiyorum Alain Resnais böyle bir senaryo ile ne yapardı? Yapmazdı kanımca, ben daha çekim başlamadan Alain Robbe-Griellet’nin gerçekten sinemadan anlamadığını sezmiştim: Çekimin birinci günü alkol komasında olduğu için gelmedi, şarapla rakıyı karıştırmıştı, eşi Catherin de yoktu ortalıkta, Paris’ten bekledikleri bir bayan gelmişti, onunla beraberlermiş! Yıllar sonra eşini günlüklerini okuduğumda, bu gelen bayanın Catherine’le olan “sado-mazoşist” ilişkileri beni çok şaşırtmadı; İstanbul’da kaldıkları sürede değişik kadınlarla beraberlikleri bu dekoru kanıtladı! Yönetmen olmayınca ne yapılır: ekibi götürdüğümüz Sulukule’de yine kaldırım taşları, anlamsız çekilen peyzajlar, tepede amansız bir güneş, “bu adamlar deli mi” diye bakan meraklılar. Filmin çoğu planında “oy farfara farfara” müziği eşliğinde sıkıcı kaldırım taşlarında yürüyor kamera! Akşamüstü “teknik ekip”i götürdüğümüz meyhanelerde yaşadıkları bir başka İstanbul’u hiç unutmadılar. Kürt Neco bu konuda baş roldeydi; Barry ona yeniden yazacağı “Zapata” filminde baş rolü veriyordu, “Bir Meksikalıdan daha Meksikalı; çok ilginç, nasıl oldu da Elia Kazan “Viva Zapata”yı burada çekmedi!” diye dalga geçiyordu!


Françoise Brion’a takılmıştık Neco’yla, belki pas verir diye, kadın da biraz kaçıktı, sürekli olarak Alain Robbe-Grille’le tartışıyordu; adamın seksüel sapmaları bir kadının gizemini, bir sokak kadınınçevirecek kadar komikti ve senaryodaki anlamsız erotik sahnelerkatiyen o kentin gizemiyle çakışmıyordu! Biz de baş rolü oynayan Jacques Daniol-Vakroze’un gerçekten onun kocası olduğunu bilmiyorduk ve de kadınla bir sorun yaşadığını seziyorduk. Bir antikeri oynayan Ulvi Uraz tiyatroda iyi bir aktördü ama sanki bu filmde rahatsızdı ve pandomim yapıyordu! Tüm yabancı yönetmenler gibi İstanbul’u doğunun hayali ve kitsch bir kenti gibi görmek yanlışlığı! Dil sorunu ve yönetmenin acemiliği filmi bir kukla oyunu misali monoton ve çok amatör kılıyordu. İstanbul deyince fondaki mistik müzik de filmi bunaltıyordu! Bırakın bu filmi, bir yabancı gözüyle doğuyu kurgulayan kaliteli hiçbir film görmedim!

1964 de Jules Dassin’nin “Topkapı” filminde de biraz çalıştık. Bu kez Hollywood sinemasıydı; teknik personel, malzeme, kamyonlar ve de ağustos güneşinde spotlar vs. Dassin Yunanlı olmasına rağmen Doğuyu bilmiyordu, belki naif Amerikalıların isteğiyle 1950 yıllarında Hollywood’un Bağdat vizyonu... Sokak dediğimizde karşımıza her türlü şamata! Örneğin Fenerbahçe Stadı’nda bir panayır misali kurulan dekor, göbek dansı yapan kadınlar, atraksiyon, yapışkan satıcılar, yılan terbiyecileri vs. Buna özgü şu son günlerde de genellikle Fas’ta çekilen tüm filmlerde aynı sahneler kullanılıyor. Kendime soruyorum: Biz mi çok uyanığız yoksa batılılar mı aptal bu konuda?


L’Immortelle vizyona çıkınca hemen notunu aldı ve yok oldu. Alain Robbe Grilette ise 1965’te Transe-Europ Exspresse filmiyle ikinci kez şansını denedi, tutmadı. Romanda da öyle: Unutuldu. Kanımca bugün “Yeni Roman” başarısız bir sapmadan öte bir şey değil!

   

 

7 Kas 2021

CAMERA OBSCURA: NAZIM'I RAHAT BIRAKIN!

 



Gün geçmiyor basında bir haber: Nazım’ın yaşantısı sinemada! Neymiş: “biographique” bir senaryo;  şairin bir dönemi;, hapis, kaçış, Moskova vs. Her ne kadar sinemaya özgü tüm fragmentlerin albenisi bir filmin yapımı için önem taşısa da, işin ne kadar güç olduğunun farkında değiller.  görsel olarak 50 yılları ötesine gidiyoruz; işte o Türkiye, yalnız o yılların bir kırıntısını yaşayan çok iyi bilir - örneğin ben - ki o mekanları artık stüdyoda bile kuramazsınız, kişileri benzetme, giydirme, kuşatma, konuşturma; dünyanın en güçlü sinemalarının bile beceremediği  güçlükler; bir kişiliği yaşadığı dönemiyle anlatmak! Bu konuda o kadar kötü örnekler var ki, belki vazgeçmek en iyi yöntem! Örneğin şimdiye kadar yapıllanlara da baksalar yine vazgeçmek içim bir neden olabilir; yürekler acısı Fikret Mualla filmi: “Renklerde Kaybolan Hayat”, komikten öte, bırakın Fikret Mualla’yı, en çok şaşırdığım Neyzen Tevfik’i Bedri Baykam oynuyor; Kutsi Ergüner’e bir peruk yeterdi; hiç olmaz sa ney’in nasıl tutulacağını biliyor. Sürekli olarak yalnız Hıfzı Topuz'dan kaynaklanan bu bilgi çoğu kez yetersiz, genelde yaşanmışlıkların dramatik dozu abartılmış!





Tarihi filmleri çok iyi beceren İngiliz sinemasının gücü, sırtını dayadığı tiyatrosunun güçlü oyuncularıyla zenginleşir. Öbür yandan tarihi mekanların kılına bile dokunulmamış doğal dekor ; şatolar, parklar. Hemen aklıma harika bir film geliyor:


Jean Campion'nun "Brighy Star" filmi. Ünlü İngiliz şairi John Keats'ın kısa yaşamını içeren . "Bright Star, would yere Steadfast / Asthou art. İşte bir şaire yapılabilecek en güzel "hommage"; Ben Whishaw gibi bir oyuncunuz var mı?

Nazım’ı sinemaya aktarmak isterken yine sinemanın bir türlü beceremediği "bir insanı anlatma istekleri" konusunda kötü örnekler, bir kitap yazılır üstüne; aklıma yine birden Stefan Zweig’in yaşantısının son bölümünü içeren “Adieu Europe” filmi geliyor; eşiyle Nazi’ler kaçarak Güney Amerika’ya sığınan Zweig’in bu dramatik sonu, olanaksızlık nedeniyle “başarısız”bir film olmuştur, çünkü Yönetmen Maria Schrader, Zweig’ın hayal kırıklığını; onun hayalindeki peyzajla gerçeği senkronize edememiştir. Bu arada Neruda'yı unutmayalım. Giderek beni hayal kırıklığına uğratan asıl sinema: dünya edebiyatının en ölümsüz yapıtlarının genellikle çoğu, ya kötü yönetmenler ya da ticari kaygılar nedeniyle başarısız olmuştur; örneğin “Madame Bovary”, bilinmez, nedense bazı şeyleri algılamak nasıl bu kadar güç oluyor. “Dokunulmazlık” sözcüğünün bu konularda uluslararası bir işleve girmesi gerekiyor.


Başlangıçta sanata ve duyguya dönük “sinergyi’si, gerçekçi dünya görüşü bu yaşadığı toplumla çeliştiğinde, ülkemizin bir kaderi olan “ceza sömürgesi”de gadre uğradı. Bu “lanetli” bir şairi yazıyla, imajla, medyatik yollarla tekrar ele almak, ufuk çizgisinin çok ötesindeki 50 yılları ve öncesindeki Türkiye’nin yalnızlığında saklanmıştır! Nasıl o örneğin Ahmet Arif’in şiirindeki sürgün, bu yalnızlık anlatılamaz sa;  İnsana dair her şey: Nazım’ın “İnsan Manzaraları”nda “hommage” yaptığı o insanın gölgesi “ Akrep Gibisin Kardeşim” deki insan da anlatılamaz sinemada. Onu hapishanelerde süründüren dönem, bizi gözümüz gibi sakladığımız çocukluğumuzun yani Cumhuriyetin ilk yılları; Nazım'ın düşmanları yalnız bir Maraşal ve onun çevresindeki karanlık adamlar, akrepler, faşistler değil hiç bir iletişim olmadığı, sansürün yönettiği zavallı bir dönem. Kimin aklından gelirdi: Zekeriya Sertel'in Tan Gazetesine saldıran bir faşist üniversitelinin, gazetenin baskı makinelerine - rotatiflere - kum döküp çalıştırdıklarını, işte o Türkiye!


 Bugün düşünsem ilk yıllarda geldiğimiz Paris’le 1950 yılları Paris’i; Woody Allen “2011” de “Paris’de Geceyarısı” filmini çevirirken  karşılaştığı güçlerin en önemlisinin 30 yılları mekanlarında çok güçlük çektiğini söylüyordu; bir de Nazım’ın yaşadığı dönemlerin Türkiye’sini düşünün, kentleri, kasabaları, köyleri ve tüm doğayı ters-yüz eden mega camiler, beton kentleşme adına yapılan "tarumar"ı; mekanın ruhunun belki en incildiği yerdir Türkiye!

Son günlerde yaptığımız "polemik": Kaya Tanış'ın "Orası Burası Değil" kitabıyla Hayalet Oğuz'u, Sibel Oral da "Beni Duyuyor musun Mehmet" kitabıyla Mehmet Nazım'ı tanımadan, bilmeden, kulaktan dolma ve de kendi varoluşlarıyla zıt dönemleri kitaplaştırma arzularında benim hayallerimin boyasını kazıdılar, inanın bu bir gerçek! Sibel Oral için yazdığım yazıda, Gündüz Vassaf adına unuttuğum, bir gönderi ve de  yine Nazım'a dokunan "haddini bilememezlik":


Gündüz Vassaf'tan rica ediyorum: neyi doğrulamak ya da kendini birisine çok yakın olduğunu mu kanıtlamak,  ya da bir "gizemi" silkelemek mi istiyorsun? Şu kitabın kurgusunda çocuklara Nazım öğretisiyle mi görevlendirildin? Kendi ismini Nazım'la eşleştirmek mi, bir fırsat daha bulup tekrar basında kendinden söz ettirmek mi? Çocukların dünyasına bir kitabı resimleyerek girmek çok güç; kitap "illüstrasyon"ları konusunda biraz araştırırsan resmin başka bir kapısına çıkarsın, ya da biraz meraklıysan Blog'umda "kitap kapaklarının albenisi" yazımı okuyup, bir kitap başka bir "sorumluluktur diyerek Nazım'la uğraşmayı bırakırdın! 


















28 Eki 2021

CAMERA OBSCURA: UÇAN HALIYLA "CONTEMPORARY İSTANBUL'" UN NEW YORK SEFERİ!

 - Şimdiye dek "kendi yağıyla kavrulan "Çağdaş Türk Sanatı"  - contemporary etiketiyle  - ilk uluslararası çıkartmasını New York'a yaptı; belki anımsarsınız geçen yıllarda buna benzerini Londra'da yapmışlardı, hiç unutmam Hasan Bülent Kahraman'nın mutluluğunu, bir milyarderin evinde  ve de onun oğluna İstanbul Bienalinde kürotörlük sözü verilerek ve de "Frieze London" a katılmak sözleriyle! kanımca olmadı ama Akbank'ın yardımlarıyla, Ali Güreli bu kez kararlı; bu 70 milyarlık pazardan onlar da payını alacak! Hiç düşündünüz mü konu ne, ne alıp ne satıyorsunuz, nasıl olur çarpma çırpma tuvaller, bir takım enayice heykelimsi objelerle kimi şaşırtmak; farkında değiller artık mide bulandıran bu fuarların sonuna  yaklaştıklarını ama bitmeden biraz daha göz boyayalım, virtüel bir para dönüyor ortalıkta, sanata yatırım yapın! Sonunda her şey sözde kalacak bilesiniz: bu  şişirme "illusion"u sana yedirmezler; aynen "Contemporary Kongo"nun Paris çıkartması gibi hüzünlü! Hç düşündünüz mü Çin artık ortalarda yok, buna benzer fuarlar, acayip bir köpürme sonucu,  Çinli sanatçılar dünya pazarlarından yok oldular; ben New York'a gitmeden önce bunu araştırırım, bilmiyorum bir bildikleri var!! Öte yandan basının alttaki açıklalamaları yanlış; yine biz-bizeyiz, mütevazi bir salonda Bülent Kahraman yine oradaki Türklere anlatıyor derdini ne yazık dedikleri gibi Amerika'lı yok ortalıkta! Ha unuttum: Frieze New York"u görmediniz se kendinizi mutlu sayın!

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı desteği, Herrick Feinstein Hukuk Müşavirliği ve Marmara Park Hotel'in katkılarıyla, dünyanın önde gelen fuarlarından Frieze New York ile aynı tarihlerde New York'ta gerçekleştirilen davete çok sayıda koleksiyonerin yanı sıra ulusal ve uluslararası çağdaş sanat galerilerini temsilen önemli isimler katıldı. Büyük bir ilgiyle karşılanan etkinliğin ev sahipliğini Contemporary İstanbul İcra Kurulu Üyesi Prof. Dr. Hasan Bülent Kahraman ve Sanat Direktörü Anissa Touati yaptı.

ALİ GÜRELİ İŞ BAŞINDA: DÜŞLER DE BİR GÜN GERÇEKLEŞİR!

Dünya Gazetesi / Vahap Munyar:

 AKBANK’ın 16 yıldır ana sponsoru olduğu Contemporary İstanbul’un Yönetim Kurulu Başkanı Ali Güreli, “Tersane İstanbul”daki “Çağdaş Sanat Fuarı”nın ardından dünya sanat pazarını gözden geçirdi:

2019 verilerine göre dünya sanat pazarının toplam hacmi 65-70 milyar dolar düzeyinde bulunuyor.Sanat pazarında ABD’nin en büyük oyuncu olduğunu irdeledi  Dünya sanat pazarında yüzde 42 payla, yani 2019 verileriyle 29 milyar dolarla ABD en büyük oyuncu. ABD’yi yüzde 21-22 paylarla Çin ve İngiltere izliyor New York’un uluslararası sanatın merkezi konumunda olduğuna odaklandı: Pandemi tam bitmese de ABD sanat pazarı çok hızlı toparlandı. Şu anda pazar 2019 rakamlarının üzerine çıkmış bulunuyor.

Güreli bunları düşünürken, Akbank Yönetim Kurulu Başkanı Suzan Sabancı’nın 2020 yılında Eş Başkanlık görevini üstlendiği The American Turkish Society’nin (ATS-Amerikan Türk Cemiyeti) 26 Ekim 2021’deki “Mica-Ahmet Ertegün Onur Gecesi” gündeme geldi. Contemporary İstanbul olarak New York’ta gerçekleşen “Armory” ve “Frieze New York” gibi fuarlar döneminde 2011 yılından beri çeşitli davetler yaptıklarını anımsadı: Contemporary İstanbul’un ilk günden beri ana sponsoru olan Akbank’ın Yönetim Kurulu Başkanı Suzan Sabancı Dinçer’in ATS Eş Başkanlığı görevine seçilmesi, New York’ta daha geniş katılımlı tanıtım yapmamıza kapı açıyor. ATS Eş Başkanı Suzan Sabancı Dinçer’in davetiyle New York’ta Akbank’ın desteğiyle gerçekleşen Contemporary İstanbul buluşması ve ATS’nin “Mica-Ahmet Ertegün Onur Gecesi”ne katıldım. Ali Güreli, Contemporary İstanbul’un New York buluşmasında söze şöyle girdi: ATS’nin diğer Eş Başkanı Michael Roberts, HSBC ABD’nin Yönetim Kurulu Başkanı. Bu güçlü üst yönetimle birlikte Contemporary İstanbul’un ABD’de ileriki dönemlerde de birlikte birçok etkinliğe ev sahipliği yapması olanağı son derece önemlidir. Buluşmanın diğer destekçilerine de işaret etti: Bu buluşmaya ayrıca CI Danışma Üst Kurulu Üyesi Arzuhan Doğan Yalçındağ, Oktay Duran ve Ahu Serter Büyükkuşoğlu da destek oldu. Hedefimiz bu pazarda etkin olmak, gözlerin İstanbul’a dönmesini sağlamak. ABD’deki koleksiyoner ve galerilerin İstanbul’a ilgilerini artırmaya çalışacaklarını belirtti: Contemporary İstanbul Vakfı ile başta New York olmak üzere ABD’de müzelerle, ilgili kurumlarla ortak programlar planlamak istiyoruz. Ardından ekledi: Türk çağdaş sanatı ve sanatçısının tanınması, daha fazla etkinlik gerçekleştirilmesi, ABD’li galerilerin Türk sanatçıları bünyelerine almaları, fuarlara katılımları, müze ve kurum koleksiyonlarına eserlerinin girmesi orta ve uzun dönemde hedefimizdir. Şu noktanın altını çizdi: Türkiye’nin hızla sahiplenmesi, öne çıkarılması gereken “yumuşak gücü” sanat ve kültürün öne çıkması, diğer ülkelerle bir araya gelinip kalıcı ve yakın işbirliklerinin kurulduğu ortamların çok dikkatli planlanması ile mümkündür. ABD’deki etkinliklerinin süreceğini bildirdi: ABD’deki etkinliklerimiz Aralık 2021’deki Art Basel Miami ile devam edecek. Ayrıca Avrupa ülkeleri, Rusya ve Çin de hedeflerimiz arasında yer alıyor. İran, Mısır, İsrail, Azerbaycan, Gürcistan gibi ülkeleri de 17’inci Contemporary İstanbul’da buluşturmak istiyoruz. Contemporary İstanbul’un hedeflediği yolculukta şirketlerin, kurumların, iş dünyasının desteğine ihtiyacı olduğu mesajıyla sözlerini noktaladı:  TGA ve THY’nin yanısıra iş dünyasının önde gelen kurumlarıyla birlikte planlama yapmamız gerekiyor. Suzan Sabancı Dinçer’in ATS Eş Başkanlığı, Contemporary İstanbul için New York’ta önemli tanıtım fırsatı yaratmış görünüyor. Türkiye-ABD arasında ‘sanat köprüsü’ kurmak için eşsiz fırsat yakaladıkTHE American Turkish Society (ATS) Eş Başkanı, Akbank Yönetim Kurulu Başkanı Suzan Sabancı Dinçer, ATS’nin ana hedeflerinden birine işaret etti:  Sanat dünyasının önemli isimlerini bir araya getiren New York buluşması, ATS’nin ana hedeflerinden biri olan Türkiye ve ABD arasında sanat yoluyla köprü kurmak için eşsiz bir fırsat oldu. Contemporary İstanbul’un Türkiye’nin tanıtımına katkısı üzerinde durdu:Contemporary İstanbul için Türkiye’ye gelen uluslararası sanatçı, sanatsever ve koleksiyonerler, çok etkileniyor, Türkiye’nin elçisi oluyor. Bu elçilerin sayısını artırmalıyız. Contemporary İstanbul için önümüzdeki yıllarda da ABD’deki etkinliklerinin süreceğini bildirdi: Sadece New York’la kalmayıp Contemporary İstanbul’u ABD’nin diğer büyük sanat merkezlerine de taşıyacağız. Amerikalı koleksiyonerlere Türk çağdaş sanat piyasasının geldiği noktayı anlatmaya, ülkemizin iyi ve doğru tanıtımını yapmaya devam edeceğiz.

Neuro Weave Halı’yı sergiledi 

THE American Turkish Society (ATS) Eş Başkanları Suzan Sabancı Dinçer ve Michael Roberts ile Contemporary İstanbul Yönetim Kurulu Başkanı Ali Güreli’nin ev sahipliğindeki buluşmada ABD’de yaşayan sanatçımız Güvenç Özel’in halı motiflerini yapay zeka ile kodlayarak ürettiği eseri “Neuro Weave Halı”sı sergilendi. Güvenç Özel’in “Neuro Wave Halı”sı, yapay zeka aracılığıyla tasarlanan dünyadaki ilk endüstriyel tasarım objeleri arasına girdi. Buluşmada Güvenç Özel’in eseriyle ilgili çalışması şöyle özetlendi: