10 May 2022

BİENNAL'LER: ÇAĞDAŞ “UKALALIK” MEKANLARI 1 / VENEDİK

 Siz hiç bir Venedik Biennal'i gördünüz mü? Katıldınız mı demiyorum çünkü yıllardır Türkiye adına büyük masraflar yapılarak - komite, küratör- ve plasticien;  İstanbul Kültür Vakfının çekim alanında kim varsa; monden kokteyler yapılarak bu karizmatik Biennal'e ülkemiz adına gönderilir! Gerçeği söylemek acı: Bu güçlü lobi, şimdiye dek yaptıklarının bir özentiden öte, diğer ülkelerle kıyaslandığında katiyen önemsenmediği ve kimsenin gezmediği mekanlara itilmiş ve de haklı olarak gözden silinmiş olduğunu göörmemezlikten geliyor ve de ısrarla, biz de var'ız , Contemporary oynuyoruz! Ama ne yazık aynaya bakıp suratını görmemek ve de ne komik , özenti  olduğunun farkında olmamak!

Amaç ne, bir can sıkıntısı dağıtmak mı, bir takım snop'ların "küresel sancılara" nasıl baktığını mı göstermek, Conteporary'nin milyarderlerinin bir vitrini mi - bu yalnız Venedik için geçerli, unutmayalım François Pinault'un kolleksiyonu "La Punta Della Dogana" bu kez Amerikan Bruce Nauman'ı sergiliyor! -Bienalle' in içerik adı da yine Venedik'deki Pegy Gugenhaim fondasyonundaki İngiliz Leonara Carrington'nun aynı ismi taşıyan tuvalinden yararlandırılmış: THE MILK OF DREAMS


        
                                                                    İtalya Pavyonu

Evet bir zamanlar; belki pentür’ü, sculptur’ü, arcitecture’ü, geleneksel bir yansımaya özgü gerektiği gibi yarattığımız yıllar, sanatın anlamını içeren, küresel bir Biennal'in var olduğunu gördük ve yaşadık; bu geçmişte yaşandığında yine modern kaygılar taşısa bile sanatın gerçek değerlerinin sergilendiği bir " biosphere" di. Yani bu komplekse özgü “ne-mene” enayiliklere ve bir panayır’a özgü şamatanın yapıldığı fuara sapmadan önceki yıllar! Contemporary sapması geleneksel değerlerimizi, duygu alanlarımızı silip süpürürken, milyarderlerin yönettiği sanat pazarı yine bu kez bir “Perşembe Pazarı” görünümünde, belki de daha beter!

2019 VENEDİK BİENNALİ: İNCİ EVİNER/ Bu biennal'in bence en komik katılımlar arasında birinci


                                                                      İnci Eviner

Venedik Bienali 58. Uluslararası Sanat Sergisi 11 Mayıs’ta kapılarını açıyor. Venedik Bienali Türkiye Pavyonu’nda ise İnci Eviner’in Biz, Başka Yerde adlı eseri yer alıyor. Sergi Venedik Bienali’nin ana mekânlarından Arsenale’de ziyarete açılıyor.


                                                                        İnci Eviner

Eviner, “İnsanların dünya ile ilişkisinin doğallığını ve jestlerin basitliği kaybetmesi ve günlük insani ihtiyaçların siyasallaşması hâlâ büyük kitlesel yer değiştirmelerin yaşandığı günümüzde aciliyetini koruyor. "

2011 VENEDİK BİENNALİ

 Geçmiş bir Biennal, 2011 yılı, İtalya'da dolaşırken bu habere gözüm ilişti: "1 Haziran'da başlayacak Venedik Bienali'nin uluslararası sergisine Yüksel Arslan 50 eseriyle katılacak". Türkiye pavyonunda da Ali Kazma'nın Rezistans başlıklı video serisi sergilenecek." Merak bu ya, daha o yıllar kabuk değiştiren bu Biennal'de Yüksel Arslanın ufak boyut resimlerine kim bakar; kafamdan bu geçti ama gittim gördüm! Bir saat aradıktan sonra unutulmuş barakımsı bir yerde, ışıklandırılması çok kötü, daha da beter asılmış; yaklaştığınızda cam altı olduğu için katiyen görmek olanaksız Yüksel Arslan sergisi! Ben görmeye çalışırken biri bana Türk olup olmadığımı sordu, niçin diye ben de ona sordum: "ben burayı bekliyorum, siz sergiyi gezen 9. kişisiniz ve de hepsi Türk'tü! 


     Bu görsel Yüksel Arslan'nın Venedik sergisinden değil , mekan çok daha anlamsız ve de  karanlıktı ve               
      de fotoğraf çekmek yasaktı.


2022 VENEDİK - THE MILK OF DREAMS


       İşte size konuya derinlemesine girmeden "nereye ayağınızı basıyorsunuz bilesiniz,  2022 bildirisi.: "Bu yıl sanatçı listesindeki 180 sanatçının ilk kez deneyimleyeceği etkinlikte, 80’i daha önce hiç sergilenmemiş 1433 sanat eseri gösterilecek. Bugüne kadar düzenlenen bienaller içerisinde en çeşitli sanatçı topluluğuna ev sahipliği yapacak olan etkinlikte 58 ülkeden sanatçının işleri yer alacak. Etkinlikte ilk kez temsil edilecek 5 ülkenin – Kamerun, Namibya, Umman, Nepal, Uganda – yanı sıra, Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan ise ilk kez uluslararası pavyonlara ev sahipliği yapacak."  Bu "meşher" içinde bir nokta bile olamayacağınızın da  demek farkında değilsiniz!


                                                                          Ulf İsolet                                                


                                                        Kapoor kırmızı ve siyah

Anish Kapoor'un Accademia'daki balmumu projeksiyonları ve büyük tuvaller kan kadar kırmızı. Malevich'e göz kırpan diğer küçük resimler için koyu siyah ve siyah bir arka plan! Kullanılan Vantablack bir  gizem ve boyalı nesnelerin yüzeyinde ışık yansıması olmaması şaşırtıcı 1990 yılında Venedik Bienali'nde Büyük Britanya'yı temsil eden Hintli sanatçının tapınağı haline gelen, şehrin diğer ucundaki Palazzo Manfrin'e gidip görmek gerekir!



Gereken herşeyi söylemiştim Kiefer için, bu devasa çirkinlikleri müzelere, kolleksiyonlara koyanlar düşünsün!

Palazzo Ducale'deki yerleştirmede Anselm Kiefer, Venedik'in kuzey ve güney arasındaki benzersiz konumunu ve Doğu ile Batı arasındaki etkileşimini yansıtıyor. Goethe'nin trajik oyunu "Faust"tan esinlenen sanatçı, Venedik'in tarihini eserinde bu bağlamda ifade ediyor. Venedik'in en önemli tarihi mekanı Palazzo Ducale'da mekana özel bir resim yerleştirmesi sunan sanatçı 59. Venedik Bienali'ne davet edilen sanatçılar arasında yer alıyor.


Arsenale ve Giardini’de sunulacak olan ana sergi üç bölüme ayrılıyor: “Bedenlerin temsilleri ve metamorfozları”, “Bireyler ve teknolojiler arasındaki ilişki” ve “Bedenler ve dünya arasındaki bağlantı”. Her bölümde sürrealist sanatçı Leonora Carrington’ın sergiye adını veren “The Milk of Dreams”e karşılık gelen eserler yer almakta. Ana sergi bünyesinde müze ve koleksiyonlardan ödünç alınan tarihi eserlerin çağdaş sanat eserleri ile beraber sergileneceği zaman kapsülü görevi gören 5 bölüm de bulunuyor.

Venedik Bienali’nde bu yıl kadın sanatçıların senesi oluyor. Venedik Bienali 59. Uluslararası Sanat Sergisi’nin ana mekanlarında ilk kez kadın sanatçılar erkek sanatçılardan sayıca daha fazla. Bienalin ana mekanları olan Giardini ve Arsenale’de eserleri sergilenen sanatçıların yaklaşık yüzde 90’ı kadın.


Tarihsel olarak bakıldığında bu oran geçmişte yüzde 10 civarlarındaydı. Son birkaç yılda ise yüzde 30’lara yükseldi. Ancak bu yılki edisyonun İtalyan küratörü Cecilia Alemani, bienal için seçilen sanatçıların büyük kısmının kadın, non-binary ve trans bireyler arasından seçilmesine dikkat etti. Bienale katılan 213 sanatçıdan sadece 21’i erkek.



80 ulusal katılımcının bulunduğu Bienal’de Türkiye Pavyonu için yapıt üretecek sanatçı 2020 yılında Füsun Onur olarak belirlenmişti. Küratörlüğünü İstanbul Bienali’nin ve İKSV’nin güncel sanat projelerinin direktörü Bige Örer’in üstlendiği sergi, İKSV’nin girişimi ve 21 destekçinin katkılarıyla, Arsenale’de 2014-2034 dönemi için tahsis edilen uzun süreli mekânda yer alacak.

    Müge Yılmaz


Resim, heykel ve yerleştirme sanatı üzerine eserler üreten Füsun Onur, kavramsal sanatın temel yönelimlerini kendi bakış açısıyla şekillendiren bir sanatçı olarak bilinmekte. Eserleri bugüne kadar Kassel, dOCUMENTA, Moskova Bienali, İstanbul Bienali gibi uluslararası etkinliklerde yer aldı ve Türkiye sanat tarihinde önemli bir yere sahip.





Füsun Onur’un pandemi döneminde, iki yıl boyunca evinden hiç çıkmadan hazırladığı eserinin ana karakterleri fareler ve kediler… Onur, Türkiye Pavyonu için metal telleri bükerek ve şekillendirerek farklı karakterler ve bu karakterlerin hayatlarından çeşitli kesitler sunan sahneler yarattı. Sergi mekanına yayılan bulutlar üzerinde tasvir edilen her bir sahne, bir araya gelerek bütünsel bir anlatı oluşturdu.

Bu masalsı dünyada, okul çıkışında öğrenciler tarafından dağıtılan gazetelerden insanın yol açtığı pandemiyi öğrenen fareler, bunun üstesinden gelmek için neler yapabileceklerini tartışmaya başlarlar ve tüm dünyayı tehdit eden bu krize karşı mücadele etmek için kedilerle işbirliği yaparak güçlerini birleştirmeye karar verirler. Kediler ve fareler birlikte çalışmaya başladıklarında, farelerden biri Venedik’e doğru bir yolculuğa çıkar, orada karşılaştığı bir festivalde sessiz müziğin büyüsüne kapılıp âşık olur. Farenin sevgisinin dönüştürücü ve baş döndürücü gücü kaynağını bir başka fareden değil; sanat, yaşam ve içinde yaşadığı şehirden alır.


                                                        İYİLİK YAPAN İYİLİK BULUR
Çağdaş sanatın Türkiye’deki öncülerinden Füsun Onur ile ablası İlhan Onur, doğup büyüdükleri ve halen yaşadıkları Kuzguncuk’taki Hayri Onur Yalısı’nı Vehbi Koç Vakfı’na bağışladıklarını açıkladı. Füsun Onur’un tüm sanatsal üretimine tanıklık eden yalının ileride müze-ev olarak ziyarete açılması ve içeriğinin Arter’in oluşturacağı misafir sanatçı programlarına ev sahipliği yapması amaçlanıyor.

Füsun Onur: “Nereye gidersem gideyim İstanbul’u yanımda götürüyorum”
Füsun Onur, İstanbul’dan Venedik’e gönderdiği mesajında şöyle söyledi: “Nereye gidersem gideyim, İstanbul’u da yanımda götürüyorum. Evvel zaman içinde… Pandemi döneminde İstanbul’da başlayıp Venedik’te biten bir modern zaman masalı. İnsanların yok ettiği ekosistemi kurtarmak için bir kediyle güçlerini birleştiren çok akıllı bir farenin hikâyesini anlatıyorum. Dayanışmanın, sevginin ve bir arada kalabilmenin hikâyesi. Peri masallarında olduğu gibi bu hikâyenin de tam olarak nasıl bittiğini bilmiyoruz… şimdilik.”
“Evvel zaman içinde…”

Farkına vardım ki Füsun Onur'un farkında değilmişiz!

"Füsun Onur’un şimdiye kadarki en kapsamlı monografisi yayımlandı
"Sergiyle eş zamanlı olarak hazırlanan ve Füsun Onur’un tüm sanat üretimini kronolojik bir yaklaşımla ele alan monografi, İKSV ve Mousse Publishing ortaklığında İngilizce olarak yayımlandı.
Pek çok küratör, sanat tarihçisi ve sanatçının Füsun Onur’un eserlerine dair yazılarının yer aldığı yayının tasarımını Marcello Jacopo Biffi, editörlüğünü de Bige Örer ile Nilüfer Şaşmazer yaptı. Yayında Ahu Antmen, Alev Ersan, Anna Boghiguian, Anne Barlow, Aslı Seven, Ayşe Erek, Chus Martínez, Defne Ayas, Deniz Gül, Fatih Özgüven, Gregory Volk, Hera Büyüktaşcıyan, HG Masters, Iwona Blazwick, İz Öztat, Kevser Güler, Leylâ Gediz, Misal Adnan Yıldız, Murat Alat, Necmi Sönmez, Paolo Colombo, Sally Tallant, Seza Paker ve Tolga Tüzün’ün yeni yazıları yer aldı."


Venedik Biennal'i nasıl bir yankı getiriyor tartışılır ama artık turist'ten bıkmış, şımararak yozlaşan bu kent, dıştan bir saray misali, içten çürüyerek kendini yok edecek, bu küresel aşınmanın gerçekleri. Biz de özenerek İstanbul Biennali'ni hanki akıl'a hizmeten gerçekleştirdik anlamıyorum, önceleri boş gezen Türk küroatür'ler, sonra da emportation dövizle çalışanlar - İstanbul'dan haberi olmayanla çoğunlukta -, genellikle doldurma kurgular, örneğin 7. kıta; plastik! Amaç bir "farkındalık" yaratmak. Bir takım snop discours'lar, ama Arter gibi Kasımpaşa'nın farkına varmadan John Cage müziği, Chantal Akerman sineması vs. başka boyutları düşlemek. Şu da bir gerçek "İstanbul Biennali " üstüne, yıllardır Fransız basını, mediasında ne bir satır, ne de bir söz duydum - bir kez Gazette Drouot'da görmüştüm, reklam olduğunun farkın vardım sonra - Sonuç olarak vazgeçsek bu taklit, benzer oyunlardan hiç fena olmaz!

İşte bu "PLASTİK SANATLARI MANUPULE EDEN BİENNALER, CONTEMPORARY FUARLAR" ARTIK DÜŞÜNDÜRMÜYOR; " ESKİ PANAYIRLARDAKİ: KORKU TÜNELİ, DENİZ KIZI ZALİHA, CANBAZ ALİ, ÇADIR TİYATROSU - Beyoğlu barlarından toplanan consümatris kadınlar - vs. EĞLENDİRMİYOR, YORGUN VE BİR GÜN ÇADIRINI TOPLAYIP GİDECEK!

















4 Şub 2022

DÜNYA GAZETESİ-HAFTA / MERVE YEDEKÇİ'YLE KONUŞMA

 


1 - Uzun yıllardır Paris'te yaşıyorsunuz. -Türkiye'yi özlüyor musunuz?

Simon Signoret’in anı kitabının adıdır: “Nostalji eskisi gibi değil” ve de gerçek! Artı kolay ulatışım ve iletişim hayali ters-yüz etti, ufuk çizgisini geçtik: hiç bir şey’e şaşırmıyoruz! İki yıl olmuş, virüs nedeniyle Bozlu Sanat Galerisinde açılan sergimin bir hafta sonra atar -topar kapanıp son uçakla Paris’e dönüşümüz; sonuç malûm! Sonrası da Oktay Akbal’ın bir kitabının adına benzedi: “ Sonra Ekmekller Bozuldu”!

2 - Sanatın Türkiye'nin toplumsal ve ekonomik değişimindeki rolünü nasıl buluyorsunuz?

Bu soruyu “kuantum fiziğiyle” bile çözemeyiz,; sanat, toplum ve ekonomi, aralarında nasıl bir “alternatif” yarattıklarını özellikle ülkemizde bir meçhul! “Contemporary” etiketiyle başka bir kapıdan girerken, galeri ve sergi varoluşunu yitiren sanat, daha çok pentür, özenme adına bir takım “snop” fuarlarla parası olan bir çevrenin ilgisini çekiyor. 70 yıllarında resmin bir “meta” oluşu - daha önce bir resim bile satılmazken - , yüzlerce galeri, o kadar koleksiyoner, satış evleri giderek müzeler; işte bu ani köpürme herkesi “bende sanat yapabilirim, resimle yaşayabilirim” güvencesine yolladı ve sonra ekonomik çöküş! Şü güne kadar sanat ne toplumda ne de ekonomide etkin bir rol oynamadı, hiç düşündünüz mü: popüler bir ressam, Bodrum’daki villasının havuzunda yüzerken , bir şair kahvede çay içerek eğlensin, tanınan, okunan bir yazarın kitabı onu iki ay yaşatamasın vs. Giderek belki NewYork’a özenerek Dolapdere ve Kasımpaşa’da boy gösteren Arter ve snop galeriler yerleşdikleri bu popüler mahalelerde John Cage müziği, İntallation, performance vs. dinleterek, göstererek orada yaşayanlara nasıl etkin olabiliyorlar? Ya da başka bir soru: ..hiç çıkıp bir dolaştınız mı o mahalelerde?

3 - Türkiyedeki sanat çalışmalarını yeterli ve özgün buluyor musunuz?

Bizden bir süre sonra Devlet Güzel Sanatlar Akademisinin Mimar Sinan Üniversitesine dönüşmesindeki kurgu başarılı olamadı çünkü sanat öğreniminin sanatla özdeş olabilmesi, kendi yarattığı “biospher”iyle, onun ortamıyla eş değerdedir. Sanat öğretilmez, öğrenilir; duyu içerikleri kişinin kendi ortamında yeşerir; başka bir alış-veriştir “allegorie”, bu diyalektik kurulduğunda: müzeler, galeriler, kitapevleri ve de meraka dair ne varsa. Bunlar sanata dair bu öğrenimin ögeleridir. Bugün sanat öğreten okulların artık bir işlevii kalmadı, çünkü büyük sapmalar yaşıyoruz, sanatı “empoze” edenler katiyen eski resmin gizemiyle ilgilenmiyorlar, buna özgü yaşanan tüm paradokslara da - dışa vuran her şey - sanat oluyor, insanlığın hiç bir döneminde sanata bu kadar özenilmedi ama bu sonuça yeterli ve özgün diyemeyiz!

4 - Avrupa’nın sanat ortamı sizin sanat yaşamınıza nasıl yansıdı?

1970 yılları kanımca resim adına Paris’in en güzel yıllarıdır. Harp öncesi ve sonrası, 60 yıllarına kadar resimde bir referans olan ama varoluşlarıyla sanatı bulandıran büyük isimler sahneden çıkmışlardı “aktüel” olarak ama Paris çekim alanını yitirmemişti. İletişim nedeniyle ismini hiç duymadığımız ülkelerden örneğin Güney Amerika ülkelerinden, Dünyanın her tarafında gelen sanatçılar, sergiler çok şaşırıcıydı ve hepsini izliyorduk. Bilmiyorum neden: hemen bir kabuk değiştirmek, gelen mesajı ve şifreyi çözmek, onun boyutuna girmek çok güç! Açıkça kafana çakılmış bir olguyu ters-yüz etmek gibi bir şey; önce kimse bildiğinden taviz vermek istemedi çünkü biz de kendimizi ressam sanıyorduk! Ülkemizin bir takım politik sorunları vardı, bursluyduk; tüm bu ağırlıkları atıp öteki boyutun farkına vardığımızda da burs süremiz bitmişti, ötekiler döndü; ben dönmedim.

5 - 1975’ten sonra dışavurumcu anlatımdan uzaklaşıp düşsel anlatım biçimine yöneldiniz. Bunun arkasındaki sebep neydi?

Daha Paris’e gelmeden İstanbul’da başlayan öğrenci eylemleri, politik huzursuzluk, daha sonra Avrupa’da Türk öğrenciler arasında da karşıtlıklar oluşturmaya başlamıştı, biliyorduk, ülkemizi rahat bırakmayacaklar! İşte o dönemlerde beni çok etkileyen bu eylemlerdeki kan- revan, resmime bir içerik olarak girmişti ve bu eylem’e görsel olarak bir özgün baskı - afiş, grafik - sanatçısı olarak katılmak isteği ve de ülkem adına politik tavrımı dışa vurmak amaçlıydı. Açıkcası bugün bile “sanatın anlamı” tam olarak anlaşılmış değil, “sanatın politik bir işlevi olabilir mi?” o da meçhul ya da Goya bugün yaşasaydı “Caprices” lerini , düşündeki karabasan’ı çizebilir miydi? Sonunda

 bunalmıştım, benim bir “irreel” bir dünyam var, niçin kendimi çıkmaz bir anlatıma saptırmışım! İşte özlediğim başka bir boyuta girip, “resim bir yaz denizi gibi olmalıdır” dedim!


6 - Eserlerinizde doğadan ilham alıyorsunuz diyebilir miyiz?

Aile fotoğraf albümlerine nasıl saptandığımı bir yerde anlatmıştım, eski Arjantik sepia fotoğraflarda beni etkileyen: kadınların güzelliği ve her zaman arkada çok net bir peyzaj; sanki fotoğrafın içine girip o manzarada yürümek arzusu! Giderek kadın ve peyzaj benim resmimde önemli bir olguya dönüştü. Peyzajlar simgesel mekanlar oluşturuyor, denge ve devinim bunlarla oluşuyor, kadınlar ise hüzünlü ve esrik; düşte olduğu gibi: “...bir yerdeydim ya da biriyle beraberdim” ikilemile bir içerik bağı kuruluyor. Buna “görsel sentez” diyorum..

7 - Eserlerinizde sizi en çok besleyen duygu nedir?

Bilinçaltı’nın bir görselliğe saptanması; ve “les abysses” derinliklerde dolaşması işte burada bellek işlevini yapıyor; yaşanmışlıklar sahneye giriyor ve de bir şiir yazmak misali metafizik bir kurgu yaratmak isteği oluşuyor!

8 - Utku Varlık’ın tuvaline yansıyanlardan bahsetmek istesek, ne söylesek doğru tanım olur ?

“Prizmatik” bir yansımayla karşılanacaksınız, yer yer gerçekle kurgu iç içe geçiyor,; bir yüz, bir figür; giderek sezileri anımsatan her şey, başka hayatlar da olabilir! Çok ilginç günlük “rutine”de cosmıos’da yaşadığımızı hep unutuyoruz; görelilik kuramı ama ben her gece pencereden çıkıp gidiyorum, bazen belki antik kentlerdeyim, amfi tiyatrolarda antik kadınlarla; daha yakınlara dönüp Arnavutköy’de bir yalıdayım; onlar biliyorlar resimlerimde yaşadıklarını!

9 - İstanbul’daki son serginiz “Sanrı” 2020’de sanatseverlerle buluşmuştu... Sergileriniz İstanbul’da yer almaya devam edecek mi?

Sanrı sergisi Bozlu Art Project’de 3 mart 2020 de açıldı ve bir hafta sonra virüs nedeniyle kapanmıştı, demek tam iki yıl oluyor! Şimdi herkesin yaşamında virüs yılları var; Marquez’in: “Kolera Günlerinde Aşk” romanı geldi birden aklıma, yaşadığımız bu kaos’a alıştık mı yoksa? Bu kaos sağlığın dışında bir sürü etkinliği de silip süpürdü; projeler yok oldu! Kanımca böyle büyük bir sapma gerekliydi belki bilinmez! Öte yandan bu iki yıl , uzun bir süredir düzenleyemediğin atölyeyi, biriken arşivini ve kitaplarını düzenledi ve de kafanı temizledi. Şu anda bir sergi projem yok, ikinci kitabım “Aziz’e Dair” yazılımı sürüyor. Dikkatinizi çekerim: Bozlu’da küratörlüğünü Özlem İnay Erten’nin yaptığı “Dr Şükrü Bozluolçay” kolleksiyonu sergisi var, yüzlerce resmi kapsayan büyük bir kolleksiyon.

10 - Paris’te bir sergi açmayı düşünüyor musunuz

Paris, pentür adına bugün sergi yapılmayacak kentlerden biri, “contemporary” adına bir takım Fransız milyarderlerinin ve bu lobinin devasa yatırımı, dıştaki “galeriler ve onların etkinliklerini” yerle bir etti, bir yirmi yıl oluyor gerçekten çok sığlaştı ve fazla uzağa gitmeyin İstanbul’a bakın: bugün en etkin: Arter ve çevresindeki Contemporary Galeriler ya da Fuarlar!

11 - “Zero Hipotez" kitabınızın iham kaynağı nedir hikâyesini biraz sizden dinleyebilir miyiz?

- Paris Bienali’ne resimleriniz gönderilmiş ama siz davet edilmemişsinizDoğrumu Bundan biraz

bahsedebilir misiniz?-

“Zero Hipotez” kitabı: Internet’de yazdığım Blog yazılarının gördüğü ilgi sonucu, dostlarımın - “bunları niçin bir kitaba çevirmediğimi” sormalarıyla bende başka bir soru oluşturdu: niçin olmasın! Sözünü ettiğiniz 1965 Paris Biennali öyküsüyle başlayıp dört ay süren otostop’la yaptığım -beş parasız- Avrupa serüveni gerçekten anlatılmaya değerdi. Akademi’de son yılımda “Özgü Baskılarımı“4. Paris Biennali’ne seçtiler ama bu çok önemli etkinliğe beni kişisel davet etmediler; gençlik bu ya ben de kendim giderim dedim; belki bir şans: önce 60 yıllarında yaşamak ve harp sonrası bu fantastik Avrupa’yı adım adım dolaşmak!


 

23 Oca 2022

METAZORİ İLİŞKİLER

 


Artık Türkiye’de “yazılı basın” ne kadar okunuyor tam bilmiyorum ama Fransa’da can çekişiyor! Ne yazık sabahları bir gazete alıp, demli bir çayla Çınaraltı Kahvesinde güzel bir sabahı yaşamak; Aziz Nesin’gülmek, Çetin Altan’a şaşırmak!


Gün değişti: Dün dostum Çelik Kurdoğlu, HaberTürk gazetesinde okuduğu bir yazıyı gönderdi: bu gazetede genellikle kültür ve sanata değinenen yazar Serdar Turgut, Ressam Cezanne üstüne çok endişeli, eğer onun labirentine girerseniz çıkmak biraz güç olacak diyor ve yazı şöyle başlıyor:

Teorik bir dertleşme yazısı (Cezanne'i yazacaktım aslında)

“6 ay önce teori yoğun yazılara bir yelken açıp açmamayı henüz düşünürken her yazarın kendisine mutlaka sorması gerektiğine inandığım bazı soruları kendime sordum…kendime sorduğum ilk soru yazmayı düşündüğüm türde yazıları sürdürmeye teorik düzeyim, bilgi birikimim ve yeni bilgi öğrenme kapasitem acaba yetecek miydi?” Evet Cezanne’ı gördüm başlıkta ama önce bir paralel kuramadım; “beşinci boyuta geçiş teoremi” olabilir vs. Ama endişelerini nasıl odaklıyacak onu merak ediyorum, çünkü yazının önemli bir bülümü bir kuruntu; iletişim sonucu karşı tarafın anlayamamas, neyse sonuçta tüm güçlüğün ressam Cezanne!dan kaynaklandığın anlıyoruz! Yazı ilerledikçe yazarın kendisinden şüphesi daha yoğun: “Cezanne’yi anlamaya çalışırken beni ona mecbur eden konu MMP’nin ‘Cezanne’nin Kuşkusu’ başlıklı son derece önemli olduğu bugün bile hala daha tartışılıp okunulmasından belli olan makalesi yüzündendir. Bu makaleyi defalarca tabii ki okumama rağmen yine de fazla bir şey anlayabilmiş değilim. Bu tabii ki benim bilgi eksikliğimden kaynaklanıyordur ama MMP'nin de kendisini anlaşılır kılmak için çok gayret gösterdiği de söylenemez.”

Serdar Turgut, Cezanne’a “duygu derinliklerinde” büyük ressam niteliği olarak bir “ABBYS” çiziyor, daha çok endeksler bizi bir bilinmeze doğru sürüklerken, kendi kendimize ne yazık bakmış geçmişim dedirtiyor:

“Cezanne çok zor bir insandı. Diğer insanlardan fazla hoşlanmaz ve onların çoğuna da fazla değer de vermezdi. Gördüğüm kadarıyla nedeyse bütün dehalarda bu sorun oluyor.

Cezanne resmin sadece ressamın gördükleri ve onların verdiği duygudan ibret olmaması gerektiğini ve resimde temelde daha derin anlamlar olduğunu düşünüyordu.

Cezanne “Doğadan resimlemek nesneyi kopyalamak değildir, duyularımızın farkına varmaktır” diyordu!”

Serdar Turgut bu sıkıcı ev ödevinden tek başına sıyrılmak istemiyor ve bu konuda size “salık” veriiyor:

“Konuya girmek isteyebilecek arkadaşlara önerim MMP’yi anlamaya çalışmaya başlamadan önce Husserl ve fenomenoloji ve varoluşçu felsefe üzerine biraz çalışmanız ve size bu da yetmiyorsa biraz da Heidegger okumanız gerekebilecek. Ben bu okuma sürecine kendimi mecburen soktum size tavsiye etmiyorum bunu ama illa da yapmak istiyorum diyenlere yolunuz açık olsun, sosyal medyada bana yardımcı olabilecek düşüncelerinizi mutlaka bekliyorum.”

Şunu düşündüm: Goha müzesinde Araplar 300 milyon doları hiç bir şey anlamadan vermişler, yazık!


Çelik’in gönderdi bir başka yazı da: Çağla Atikoğlu’nun T24 Internet gazetesindeki Sibel Oral’ın kitabından kaynaklanan bir polemik; bu kitap üstüne Blog’umda yazdım, yazımı tekrar koyuyorum ama Gündüz Vassaf’ın ricasıyla bana ulaşan Sibel Oral’a Mehmet’in anısı dolayısıyla yaptığım yardımlara karşılık, kitap çıktığında bana kitabı göndermemesi, Gündüz Vassaf’ın da onun “işbirlikcisi” olması!

NAZIM HİKMET MİRASININ MAHKEMESİ YILLAR ALACAK

“Sibel Oral'ın "İşitiyor musun Memet?"i Mehmet Fuat telifleri tam mı ödedi eksik mi ödedi tartışmasına sıkıştı kaldı. O'nu tanıdığımıza sevindik mi, kızdık mı, yoksa tanışamadık bile mi?

Şimdiye değin yazılmayan bir hayat onunkisi. Resimlerine imza atmayan, şiirlerini yakan, kendisini de ölümünden sonra yaktıran Memet. Muhtemelen, bu dünyaya iz de ağırlık da bırakmak istemeyen Mehmet'i tanıdığıma ben çok memnun oldum. Hayatı boyunca istemediği hiçbir şeyi yapmak istememesini son derece şımarıkça bulsam da ana oğulun 'affetmemesini' son derece kibirli bulsam da, kitapta babanın ilgisizliğinin altının bu kadar çok çizilmiş olmasını gereksiz bulsam da… Ama sanki memnun olanların sayısı pek fazla değil gibi.

Sibel Oral'ın "İşitiyor musun Memet?"i Mehmet Fuat telifleri tam mı ödedi eksik mi ödedi tartışmasına sıkıştı kaldı. O'nu tanıdığımıza sevindik mi, kızdık mı, yoksa tanışamadık bile mi?

Aşağı yukarı aynı zaman diliminde yayımlanan Arzu Okay'ın Türey Köse tarafından son derece güzel yazılmış biyografisi hak ettiği itibarı görürken Memet'in sesi işitilmedi gitti. Yoksa susarak doğru mu yapmıştı? Değmez miydi konuşmaya?

Sibel Oral'ın tutkulu araştırmasında birçok haberin ipucu da var. Münevver Hanım "Ölmekle meşgul" iken ziyaretine gelmeyip telefon ile aramakla yetinen yakını kim? Gündüz Vassaf'ın havaalanında gözaltına alınmasının, Büyükada'daki evin kilit altında tutulmasının sebebi ne...

Ben kitaba konulmadığı için yazılmasını uygun bulmazlar herhalde diye düşünürken (Sibel de gazeteci. İstese o yazardı.) OdaTV Nazım Hikmet'in mirası kime kalıyor, diye sordu. Hürriyet'ten İhsan Yılmaz da yanıtladı: Nazım Hikmet'in mirası mahkemelik olmuştu. 

Ne üzücü, miras paylaşım kavgasından ülkenin dünyadaki en ünlü şairi bile kurtulamıyor. Çiğlik, vasatlık, mülkiyetçilik, nefret gelip bir yerden onun adının kıyısına köşesine yapışmaya çalışıyor.

14 Ekim 2018'de Fransa'da ölen Mehmet Nazım, ölmeden önce vasiyet düzenlemiş. Nazım Hikmet'in telif haklarını en yakın arkadaşı Gündüz Vassaf'a, Büyükada'daki evi Gündüz'in oğlu Doğan'a, (Haberde Osman yazılmış ama.) Fransa'daki varlıklarını ise üvey kızına ve ondan olan torununa bırakmıştı. Yani yaşamını paylaştığı, yanındaki yöresindeki insanlara.

Nazım Hikmet'in yapıtlarının yayın hakkı 2002 yılında Adam Yayınları'ndan YKY'ye geçmişti. Bu geçiş Nazım Hikmet'in tek yasal mirasçısı olan oğlunun izni ile olmuştu. İzinsiz kullanımı da yasaklanmıştı.

Yani, her şey mirasçısının isteği doğrultusunda yapılmıştı ki Mehmet'in annesi Münevver Andaç'ın ressam Nurullah Berk ile evliliğinden olan kızı Renan Genim, mirastan hak talep etmek için Gündüz Vassaf'ı mahkemeye verdi.

Yani, Gündüz Vassaf'ın Havaalanı'nda gözaltına alınması bu yüzden. Büyükada'daki eve yaklaştırılmaması, evin havalandırılmayıp çürümeye bırakılması da bu yüzden. Bu hafta yine duruşma vardı ama yeni bir şey yoktu. Renan Genim, Mimar Sinan Genim ile evli, yani adını 'korumacı' olarak duyuran bir mimar ile. Genim bir dönem AKP'den Kadıköy Belediye Başkan adayı olmuş, kazanamamıştı.

Nazım Hikmet'in eski karısının ilk kocasından olma kızının ortada bir vasiyet varken mal mülk istemek için nasıl bir sav sürdüğüne gelince: (Tabii ki, dosyayı okuyamadım.) Öğrendiğime göre itirazlardan birinde Gündüz Vassaf'ın Türkiye ve dünya çapında önemli bir psikolog olduğunu ve Mehmet'i etki altına aldığı iddia ediliyormuş. Kulağa komik geliyor ama gerçek...

Bu hafta Nazım Hikmet'in doğumunun 120. yılı kutlanıyor. Dünyaca ünlü bir tane şairimiz var ama 'O'nun adı bile ülkedeki 'mütehatlik' anlayışından paçayı kurtaramıyor…”


Gerçekten birine bir kötülük mü yapmak istiyorsunuz, oturun , onun “biyografi” - yaşam öyküsünü yazın; dikkat yazdığınız kişiyle bir ortak yaşanmışlık söz konusu ise, genelde bunun çaktırmadan bir hesaplaşma olduğu düşünebilir; çünkü bunun örnekleri çoktur! Bu anlatacağınız kişilikle o yaşantıyı paylaşmadınız sa, bu gözlemi onu iyi tanıyanlarda arayacaksınız; işte bence en güç kurgu bu, geçmiş zaman çaktırmadan gereken “erozyon” u yapmıştır, farkında olmadan onun çekim alanına giriyorsunuz ve “deforme” oluyor! Bugün ınternet ne kadar olanak sağlasa da, herseyi gerektiği gibi belgelemek güç; yaşanmışlık anılarda bulut gibi uzaklara gitmiş, belki soluk bir fotoğrafa sığınmıştır; çünkü öyle yaşadık

Sibel Oral’a gelince: bir iki yıl önce Gündüz Vassaf bana bu hanımın Mehmet Nazım üstüne bir gizemsi tutkusu olduğunu, bunu da bir araştırmaya dünüştürüp bir kitap yazma projesini, ona yardım etmemi rica etti. İsmini araştırdım daha önce iki kitap yazmış, daha çok gazeteci profili çıktı. Gündüz’ü kırmayarak evet dedim. Oysa ikinci kitabıma Mehmet’le 1974 de Varşova’ya yaptığımız absürt gezinin öykülerini de koymayı düşünüyordum, evet dediğime pişman oldum ama bir kez “evet” ağzımdan çıkmıştı. Bu sürede bir kaç kez Gündüz!ün attığı Mail’lerden, örneğin İtalya’dan gelen Mail’de: “ Küçük - Sibel Oral - geldi, bütün grup - Mehmet’in İtalyan arkadaşları - müthiş eğleniyoruz vs. O yıllarda bir kez İstanbul’dayken söz verdiğim gibi Sibel Oral’a konuşma teklifimi ilettim; bir doğum günü nedeniyle gelemiyeceğini bildirdi. Yalnız kitabın bitimine yakın karşılaştık, ona yazdıklarımı ve gönderdiğim fotoğraflara teşekkür etti, bilmiyorum ama soğuk ve mesafeli tavrını çözemedim o sırada. Giderken gönderdiğim fotoğrafları da ima ederek, kitap kapağını bana danışmasını da söyledim; biliyorum Blog yazılarımı okumadığını eğer okusay dı “patchwork” gibi böyle bir kötü kapak yaptırmazdı! Kitap çıktığında haberim yoktu, Ali Gradiva Şimşek bana bir konuşmam teklif edinceye kadar! Sibel Oral’a yazdım, yanıt: “...benim de haberim yok, bana adresinizi yazın gönderirim”! Ben beklemedim, bir arkadaşım bana getirdi ve okudum. Bu süre içinde kitabın eleştirileri ve yankıları başlamıştı, kendisiyle yapılan bir konuşma, bana karşılaştığım kişilikte yanılmadığımı gösterdi. Ötekiler arkadaşlarının yazdıkları ötesinde Zeki Coşkun; “Hanki Memet?”de Mehmet Fuat’ı eleştirenleri, giderek Cumhuriyet gazetesinde de, Ataol Behramoğlu bir hesaplaşma yaklaşımıyla, haklı olarak “yaraya tuz serpiyor!” 


4 Oca 2022

PORTRELER



 Dostum Sezgin Çevik göndermeseydi haberim olmayacaktı ve de Nergis Abiyava’dan kaynaklanan iki harika eleştiri ve araştırmayı görmeyecektim. Öncelikle “merak bahçesi” olan kişilere saygım büyüktür; bize sunulanla ya da “imposer” edilenle yetinmeyip, perdenin arkasına bakanlar örneğin. Gönderi: Nergis Abiyava’nın “Alan Kadıköy’de” Öner Kocabeyoğlu’nun resim kolleksiyonundan “20 Modern Türk Ressamı” sergisi. Kısaca açıklayayım: Bu zengin hazır- giyimcinin Ferit Edgü ve Ahmet Utku’ya yaptırdığı bir resim kolleksiyonu; seçki ve beğeni kendisinin olmadığı için küratörlerin de adı konabilirdi: “…Kolleksiyonu” diye; niçin sinemada filmin yapımına para koyan producteur’lerin adı sanı bilinmez! Belki haberiniz yoktur: İstanbul Modern Müzesinin kurgusu %70 Yahşi Baraz’ındır, ötekiler ise yıllardan bıkmadan usanmadan çalışan “müzayedecillerdir” ; Yahşi Baraz’a daha sonra döneceğim.


20 MODERN TÜRK RESSAMI / ALAN - KADIKÖY

Nergis Abiyeva’nın gözü serginin başlangıcındaki panolarda, Sanatçıların fotoğraflarıyla onların biyografilerine takılmış: “Kim ya da kimler tarafından kaleme alındığını bilmiyorum ama bu derece beylik ve klişeleşmiş ifadeler beklemiyordum. Yüksel Arslan için “ilk ve tek entelektüel Türk ressamı” demişler mesela. ‘Entelektüel’ kelimesini çift l ile yazmaya elim varmadı affedin.” Benden söylemesi bunu yazan Ferit Edgü’dür, çünkü daha önce yine Yüksel Arslan’ı örnek vererek genelde öteki ressamların “INCULTE” olduğunu bir yerde yazmıştı, ben bu “ligue’de oynamadığım için bir yanıtlama gereğini duymadım, ama bu sergide olanlar demek bunu okumadılar; o zaman Ferit Edgü haklı. 

Şimdi sıra Fikret Mualla’da: “Fikret Mualla için, “büyük bohem, büyük alkolik, büyük anarşist” üçlemesi klişenin de klişesi artık. “Çıplak yosmalar” nasıl eril, nasıl cinsiyetçi bir ifade öyle. Okurken öfkelenmemek için kendimi zor tuttum gerçekten. Erkek muhabbeti mi dinliyoruz burada??!! Nergis bu üç sözcüğe takılmada haklı: bohem, alkolik, anarşist; acaba Ferit Edgü yapamadığı bir özlemi mi dile getiriyor; “çıplak yosmalar” gönderisinin altını çizelim!


Nergis Abiyeva biyographilere devam ediyor: Avni Arbaş, “ Avni Arbaş’ın annesi yok muydu mesela ya da bu bilgiye gerçekten ihtiyaç var mı burada???! Babasının mesleğinin konuyla ilgisi nedir? “Picasso’lar, Tzara’lar tarafından kabul gördü”cümlesindeki sanatçı miti oluşturma çabasını da aşamıyorum“  İşte burada biraz duralım: 70 li yıllarda “resim” ne zaman bir “meta” oluştu, önce yalılarda, konaklarda, saraylarda ne var ne yok gözler önüne serildi, sanat tarihçilerimiz hızla envanter yapıp, top’u daha önce daha önce pul, eski fotoğraf, çatal kaşık satanlar hızla kabuklarını atarak, “Türk Resminin” satış evlerine dönüşdüler; lüks kataloglar bastırıp, en snop mekanlarda yaptıkları - her ay on’larca müzayede - sonucu sanat konusunda tek söz sahibi olmanın öteside daha büyük ukalalıklarla “baş eser”, büyük ressam unvanları dağıtmaya başladıkları sürede bir süredir Paris’de unutulanlara geldi sıra ve önce “Paris Ekolü” sonra da Fikret Mualla’nın keşfi ama Paris konusunda Hıfzı Topuz: “-Türk sanatçıları azımsanmayacak kadar Paris’te sanatlarını icra ederler. 1950’li yıllarda ressamlar varlıkla/yokluk arasında geçim sıkıntısı çekerler. Hatta diyebiliriz ki, bohem hayatı da bu yoksulluklardan ileri geliyordu. Kimlerdi bu sanatçılar? Abidin Dino, Avni Arbaş, Fikret Mualla, Selim Turan, Hakkı Anlı, Mübin Orhon…  Bu sanatçılarımız Paris’te aradıklarını bulabildiler mi? veya Paris bu sanatçılarımıza gerekeni verdi mi? Yoksa…” ve de Ahmet Hamdi Tanpınar’da “Paris Günlükleri’nde daha iyisini söylemiyordu ama İşin ucunda bu ressamların ellerinde yıllardır satamadıkları resimler, galeri ve müzayedeciler için bir “Eldorado” oldu ve de Cumhurbaşkanı Korutürk’ün çıkarttığı af sonucu Abidin ve Mübin’nin dışında hepsi tası tarağı toplayıp Türkiye’ye göçtü; bir anı: 1987 yılı olsa gerek, Yahşi Baraz’la Erol Aksoy’un “Hotel Particulier’ine - Paris’e özgü konak - davetliydik, bize evini gezdirirken çok büyük bir odanın kapısını açtı, mekan devasa resim doluydu; bize: “ Selim Turan’nın tüm resimlerini aldım, kendisi Türkiye’ye döndü” dedi, işte giderek “Paris Ekolünü” rayına oturtuyorlardı yalan dolan! Son yıllarda parasızlıktan Polonyalı bir kadınla evlenen ve Polonya’ya yerleşen Nejat Devrim tüm yaşantısında annesi Fahr-el- Zeid’le kavgalıydı ve onu acımasız eleştirird! Şuna dikkatinizi çekerim: her dönemde özellikle resimde yıllarca birbirlerine “dirsek temasıyla” yaşayan bu communauté bize özgü birbirlerini çekememek ve kıskançlık duyguları güderlerdi çaktırmadan; açıkcası kimse kimseyi sevmezdi, bizim geldiğimiz yıllarda artık bardak taşmak üzereydi ve bunu biz daha iyi görüyorduk. Daha sonraki yıllar ve kuşaklar bu geleneği sürdürdü,  arkadan eleştiri ve farkına varmamazlık / ignorance sanki bir Bizans geleceği misali özellikle bizim kuşağın bir tavrı oldu.Paris Ekolü tanımına gelirsek, ne yazık daha sonraki yıllarda bunlar “nostalji olup, o dönemin araştıran sanat tarihçileri ve düşünürler ortaya çıktı ve birisi de “zamanın ruhunu yakaladılar diye yazmıştı! Paris’de uzun yıllar yaşamış bu ressamların dışarda çok az resimleri satın alınmış ve sergilenmiştir. marjinal yapısıyla hemen hemen tüm resimlerini Madame Angalis’e satmış ya da vermiş olan Fikret Mualla’nın 70 yıllarının sonunda, bu koleksiyonun üç satışı oldu Hotel Drouot’da, her üç satış da Türkiye’den özellikle gelenler tarafından kapışıldı. Demek ki dış ülkeler müze ve özel kolleksiyonlarda Türkiyeli bir sanatçının eseri yok; peki nedir “Türk Resmi” diye “hava atmak”, nasıl rastgele boya sürüştürülmüş bir tuval ulusal resim oluyor; kim buna bir etiket takıyor; hanki bilgi ve “compétence”la desek daha doğru olur. Nedir bir şeyi “modern” diye etiketlemek, resim’e ya da sanat’a özgü bir pasaport mu bu; modern roman, modern sinema yoksa modern resim nedir; kötü boyamakla, ne mene kirletmekle mi modern oluyor bir şey!


Avni Fransa’da Picasso’lar Tzara’ler tarafından kabul görmüş kanımca biraz abartılmamış mı? Öncelikle Nazım’dan kaynaklanan, Abidin Dino / Aragon’la dostluğu - Fransa’da o yıllarda  Sanat Fransız Komünist Partisinden sorulurdu ve de Abidin bir ressam ve entellektüel olarak bundan çok yararlandı, bir kaç kez güney Fransa’da ünlü kişilerle karşılaşmada: Avni’yi tanıttığında : “size bir Türk ressamı takdim adeyim..” sözü, “kabul” sözcüğüyle uyuşmuyor. Avni’yle bir hesaplaşma değil benimkisi, önce erken yıllardan başlayalım: Hıfzı Topuz şöyle anlatıyordu: “.. ben 1952’de Paris’de Avni’yi Üzgün ve karamsar bir havada buldum. Hiç bir şeyden zevk almayan, keyifsiz bir kişiydi. Avni kolay kolay bu depresyondan kurtulamadı. Kızını İstanbul’a göndermişti. Ondan ve çok sevdiği annesinden ayrı kalma olmanın da üzüntüsü içindeydi. İşte o dönemlerde onun imdadına Henriette yetişti. Yoksulluk yıllarını birlikte yaşadılar. Avni’nin belirli bir geliri yoktu. Henriette bir takıcının yanında inci dizerek kolyeler hazırlıyor ve kaldıkları pansiyonun kirasını galiba o veriyordu. Avni’nin atölye olarak da kullandığı bu pansiyonda yıllarca yaşadılar. Avni kırk yılda bir resim satacak oldu mu, eline geçen para, mutfak masraflarını bile karşılamıyordu.”


2018 de Bozlu Art Project’deki sergimle paralel çıkan “Zero Hipotez” kitabım da kitaba adını veren “Zero Hipotez” öyküsü Avni Arbaş üstüne yaşanmış bir öyküdür. Avni’nin 70 yılları sonunda Henriette’i Paris’de bırakıp Türkiye’ye göçünü ve de ta 52 yıllarındaki depresyonun nereye kadar sürdüğünü anlatır; bu öyküde hiç bir “fictiv” ya da hayali fragment olmadığı gibi ben bu gözlemde Mehmet Nazım’la izlencelerimizin bir bölümünü anlattım.  Türkiye’ye dönüşte Avni Yıllardır  Paris’de yaşadığı “Goulag” yıllarını unutup aniden gençleşmişti ama yalnız onları unutmadı, Henriette beraber yok oldu bu yıllarla! Ertan Mestci’nin verdiği telefonumdan aramıştı: “Utku duydum ki Henriette hastahanedeymiş..”, “ Hayır Avni, Henriette öldü, geçen perşembe! Cenazesinde 8 kişi vardı!

Bir kitap yazmanın ya da okutmanın bu kadar güç olacağını düşünmemiştim, kitabımda Türk resmi üstüne kimsenin haberi olmadığı ve de çok az belge belki haber olarak geçiştirilen “ Çağdaş Türk Sanatı Avrupa’da” anı ve araştırmama yine hiç bir yanıt gelmedi ve de “Mor Ötesi Dostluklar” da öyle; bir kitabın yazgısı onun içeriğinden kaynaklanmıyor, kitapcılardaki yeri, bir edebiyat dergisinin ilgisi ve de onu basan yayınevinin gücüyle tartılıyor kitap.

                       FAHRELNİSSA EL ZEİD'İN DONALD TRUMP'LA NE İLGİSİ VAR



Fahrelnissa Zeid ve Kraliçe Elisabeth

            
Nergis Abİyeva, Fahrelnnisa Zeid’in şehir efsanesine dönüşen Donald Trump portresi hakkında yazdı. / Ben bunu çok geç gördüm ama çok ilginç bir araştırma ve merak; Nergis Abiyeva’yı kutlarım




Son aylarda Yahşi Baraz’ın yönettiği “Fahrelnissa Zeid Promotion”u kimsenin gözünden kaçmadı, Oğuz Erten’e yazdırdığı “Fırtınaya Doğru” kitabı ve de Bozlu Art Project Galerisinde bir sergi. Bu sergi Dirimart olarak kanımca şu günlerde İzmir’de sürüyor. Her yaratıcı sanatçıda olduğu gibi Zeid’in yaşamının da ruhi iniş çıkışlarla dolu olduğunu vurgulayan Baraz, “Ben bu kitabı kaleme alırken Zeid’in yaşamındaki kırılma noktalarından aile ilişkilerine, eserlerinden eşsiz kariyerine uzanan kapsamlı bir analiz yaptım. Zeid’in sanatı 21. yüzyılda çok daha iyi anlaşılmıştır. 20. yüzyılın dünya çapındaki en başarılı sanatçılarından biri olmasına rağmen ülkemizde Zeid’in değeri çok sonradan anlaşılmıştır” diyor. Anlaşıldığına göre Yahşi, Prenses’in inişini durdurmak ve onu yeniden tahtına oturtmak için bu promotion’u yapıyor.  Peki nedir bu komik portreler? İşte Nergis Abiyeva,  Prenses’in yaptığı Donald Trump portresinin gizemini ararken, portreler konusunda şunları yazıyor: “Fahrelnissa’nın portreler dönemi 1960’ların sonlarına doğru, hayatındaki önemli insanları yitirdikten sonra başlar. “İnsanların sıcaklığına ihtiyacım var”, diyen Fahrelnissa, hayatta olan ya da kaybettiği, sevdiği kişileri resmetmeye başlar. Kocası Emir Zeid, kardeşi Aliye Berger, Paris’in etkin ve Fahrelnissa’ya dost eleştirmenleri Charles Estienne ve Jacques Lassaigne, galericisi Katia Granoff bu kişiler arasındadır. İnsan hâliyle merak ediyor, Fahrelnissa sipariş üzerine portre  yapıyor muydu? Trump’la Fahrelnissa’yı buluşturan neydi?


          1970 Paris Fahrelnisa El Zeid sergisi / Katia Gronof Galerisi / Şiirin Devrim-Utku Varlık. 

                           

 Yani bu portrenin özellikle gözlerinde karşımıza çıkan kuir “queer” hâl Trump’a özgü değil. Yine de erilliği defalarca, hiç bıkmadan ve farklı farklı şekillerde inşa eden Trump’ın bu portreyi beğenmemesi hiç şaşırtıcı değil. Bir diğer beğenmeme sebebiyse, resimde yer alan Farsça ve Arapça yazılar olabilir: Resmin alt tarafında Farsça دونالد ترامپ  yazıyor, yani Donald Trump. Resmin sol üst tarafında, Trump’ın göğsündeki Arapça فخر الناس yazısıysa Fahrelnissa Zeid anlamına geliyor, yani sanatçının imzası.[8] Tablonun şu an nerede olduğu bilinmiyor, büyük ihtimalle Trump tarafından korunmadı ya da imha edildi.

 

DALİDA

SANAT ANLAMSIZ BİR PARAYA DÖNÜŞDÜKÇE YAPILAN NE OLURSA OLSUN HEMEN  "DİKENLİ TELLERLE" ÇEVRİLİYOR, VE BİR DOKUNMAZLIK KAZANIYOR; BİLİYORUM BU ÇEVRELERDE "ÇORBAYA TÜKÜRÜLMMEZ"; "CONTEMPORARY" ÜSTÜNE ELEŞTİRİLERİME KARŞI BİR ARKADAŞIMIN BANA DEDİĞİ GİBİ: " YALNIZ SEN - KRAL ÇIPLAKTIR - DİYORSUN UTKU!"
TWİTTER'DE NERGİS EBİYEVA BU YAZIYI YAYINLADIĞINDA BİRİSİ YANIT VERMİŞ: "..ZEİD BİİR BALONDUR, YAPTIĞI İŞLER YETENEKSİZ BİR KİŞİNİN YAPABİLECEĞİ KARİKATÜRLERDİR. HİKAYELER EDEBİYATI,GAZETECİLİĞİ KİŞİLER, SİYASETİ TARİH VE SOSYOLOJİ İLGİLENDİRİR. BİR SERMAYE MERKEZİ İŞARET EDER VE ALT KATMANDAKİLER BALONU ŞİŞİRİR!










19 Ara 2021

SANATIN (BİR TÜRLÜ ANLAYAMADIĞIMIZ) ANLAMI




     
     BU YAZI 19 ARALIK 2021 TWİTTER'DE "SON İNSAN" INTERNET DERGİSİNDE  DERGİSİNDE YAYINLANMIŞTIR.


                        SANATIN (BİR TÜRLÜ ANLAYAMADIĞIMIZ) ANLAMI

“Artam Antik A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Turgay Artam, koleksiyonculardan derlediği birbirinden değerli İstanbul resimlerini 40. yılına özel bir sergide buluşturdu. Tam 40 yıldır sürdürdüğü müzayedecilikte birbirinden değerli ve gizli kalmış kimi eseri gün yüzüne çıkarmayı başaran Artam, Türkiye’nin kültürel değerlerine sahip çıkacak bir bilinç oluşturmayı kendisine ilke edindiğini söylüyor. Sergide sanatseverlerle buluşacak eserlerin bazıları uzun yıllardan sonra ilk kez görücüye çıktı.”

                                                                        Halil Paşa


                                                                      Hoca Ali Rıza
                                                    
                                                                       İbrahim Çallı

Bu haber “Tuvallerde İstanbul” diye bir sergi tanıtımından; bir müzayede evinin koleksiyonculardan topladığı, içeriği İstanbul ve ressamları (asker ressamlar, paşalar, Cumhuriyet’in ilk yılları ressamları) olan (belki otuzlu yıllar ve gerisini kapsayan) bir sergi haberi. Sergi, resmin özellikle bir hobi olduğu, değer yargılarının belli bir ölçüde iyi niyetle oluştuğu bu çevrede; daha okul, atölye gerekliğinden bile haberi olmayan, çoğunlukla “naif” ressamları içeriyor. Kanımca Artam kendisi satmıştır bu tuvalleri, amaç kendine bir “övünç” de sağlamak! Başka açıdan! Şunun da altını çizeyim: Olan ya da olmayan “Türk Resmi”nin tarihini “müzayedecilerin” yazdığı, “sanat tarihçileri”nin de onların izinde yürüdüğü başka bir gerçek. Örneğin bu serginin küratörü Kıymet Giray’ın ismi sürekli olarak “banka koleksiyonları” konusunda geçiyor üstelik İş Bankası Resim Koleksiyonu kitabının da yazarı.

                                               Leonardo da Vinci / La Joconde

Hiç düşündünüz mü: Bu ülkede resimde para sistemini kuran bu satış evleri yöneticileri sattıkları resme hangi gözle bakıyorlar? Bu resimleri genellikle büyük paralar ödeyerek alanlar acaba bakıyorlar mı? “Birbirinden değerli” diye tanımladıkları bu peyzajlardaki naif amatörlük, pentürün süklüm püklümlüğü ne olacak? Ki yalnız bu erken peyzajdan söz etmiyorum. Başından sonuna manzara resmi yapılmıştır ama bence peyzaj “manzara” değildir. Da Vinci’nin “La Joconde” dekoru, bu “sfumato”, harika, gizemli peyzaj olmasa acaba bu tabloyu nasıl kurgulardık? O zaman sanat bir hayal mi? Değilse senin yaptığın manzaranın hiçbir anlamı yoktur! Genellikle İstanbul ve Boğaz’ı konu alan bu ressamların bu harika doğayı bir iskele, suyun kenarında bir ağaç, balıkçılar, tekneler vs. ile resmetmesi... Can sıkıcı, bunaldığımız, pentür tekniğinden yoksun, bu standart “manzara” resimlerinin, müzeler ve koleksiyonlarda kalıcılık süresi ve değeri, yine göz boyayan bu satış evlerinin elindedir. Ne yazık ki bu amatör ressamların o peyzajdaki gizemi yakalayabilmeleri olanaksızdı çünkü resmin ve sanatın “fenomenolojik“ yorum bilgisinden, “aynanın içinden” bir bakış açısından, sanatın alegorik öğretisinden habersizdiler ve sanatın yalnızca bir “haz” olduğunu sanıyorlardı! Bu ülke bir zamanlar Anadolu’nun yanlızlığına ressamlarını göndermişti; gitsinler, o yörenin “yalnızlığını” boyasınlar diye. İçlerinden çok azı bu toprakların gerçeğini anlattı. Resimde de yazıda da bir tek Avni Arbaş’ın anlattıklarını hâlâ unutmadım! Hadi, genellikle dışı görebileceğimiz bir müze yoktu ama nasıl olur Aivazovsky’yi tanımazlar, diyeceğim. Bence pentürün büyük ustasıdır, onun uyguladığı “les glacis tekniği”inden söz etmez kimse. Oysa bu sergide bir tuvali var ama ötekilerin ilgisini çekmemiş, Civanyan dışında. Belki görmediler ama Dolmabahçe Sarayı bu ressamın tuvalleriyle doluydu! Başka bir soru: Bu resimler -ne yazık çoğu çalındı, çırpıldı- niçin bir sarayda gizlenir? Onlara bir müze düşünülemez miydi! Nasıl onlardan kimse çıkıp da: “İşte bir peyzaj, bir pentür böyle düşlenir, adam seni “noktürn” bir İstanbul’da gezdiriyor” demez? Nasıl olur bu?

                                                                      Aivazovsky

Müze konusu çok derin. Biraz gerilere, 60’lı yıllara dönersek: Beşiktaş Resim Heykel Müzesi deniz kenarında, rutubetli, büyük ahşap bir binadaydı; resimlerin saklandığı arşivdeki hasardan haberimiz olmadı. Yalnız, benim tanık olduğum şu olayı gerçek müzeciler bilseydi ne derdi? Ressamlar Birliği’ne verdiğim bir tuvali askerlik nedeniyle bir yıl geç almıştım. Resim bu müzenin alt katında bir mekâna konmuştu, dış kâğıt paketi sırılsıklamdı, açtığımızda pentürün üstü de yeşil bir küfle kaplıydı! Şimdi düşünelim: Üst katının parasızlık nedeniyle her zaman elektrikleri kesilen bu müzede asılı bu resimler nasıl korunuyordu? Bir keresinde hayran olduğumuz Avni Lifij’in “Portre”sini gardiyandan izin alıp, kapının önüne, ışığa çıkarmıştık. Resim meta olduğunda Ankara-İstanbul müzelerinden yok olan resimler, belki çok önce gözden ırak olmuştu!

                                                      Beşiktaş Resim Heykel Müzesi

O yılların dinginliğine paralel, yine ressamların kalenderliğine, iyi niyete dayanan resim özlemini paylaşmamız ve de Akademi’nin sanat öğrenimi yapması dışında, yine o yıllarda Beşiktaş Tatbiki Güzel Sanatlar Okulu öğrenime geçmişti, Alman ve Avusturyalı öğretim üyelerinin yönettiği bu okul gerçekten “sanatın teknik işlevi”ni öğrettiği süreçte çok başarılıydı. Örneğin bu profesörler içinde Viyanalı ressam Fantastique Realist Anton Lehmden tanınmış bir ressamdı, “tempra” tekniğinin ustasıydı, iki yıl kaldığı İstanbul’da yaptığı peyzajlardan bizim Akademi’nin hocaları dâhil kimsenin haberi bile olmadı!

                                                                      Anton Lehmden

Devlet Resim Heykel Sergileri’nin de iyice tavsadığı bir dönemdi. Bize resmi öğreten hocalarımızdır: Cemal Tollu, Nurullah Berk, Cevat Dereli, Zeki Faik İzer, Ali Çelebi, Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Neşet Günal. Beş pentür atölyesi vardı. Genellikle 30’lu yıllarda Paris'in en popüler özel okulu Academie de la Grande Chaumiere’in hocalarından Andre Lhote'un atölyesinde çalışıp onun resim öğretisiyle Türkiye’ye dönenler Akademi’ye öğretim üyesi olarak girmişlerdi. Andre Lhote o yılların resim akımı Kübizm’in etkisinde yaşadı, bugün Fransa’da pek tanınmaz!

                                                                    Nurullah Berk
                                                                
                                                                        Ali Çelebi

                                                                        Cemal Tollu

                                                                Bedri Rahmi Eyüboğlu

Bir tek Bedri Rahmi başka bir ressamı severek dönmüştü Paris’ten: Raoul Dufy’yi. Bu da onun resmine İstanbul ve folklorun karıştığı -kendisinin deyimiyle- bir “cümbüş” getirdi. Merak alanları, şairliği, yazarlığı ile diğerlerinden farklılığını da sonuna kadar yaşadı. Bence onun peyzajları şiirinin bir dışavurumudur. Ya ötekiler, onlar da yaşamlarının sonuna kadar Lhote’un öğrencisi olarak kaldılar! Tekrar söylüyorum: Ben Akademi’de pentürün büyük ustalarının adını duymadım; örneğin Vermeer’i. Bazen kendime soruyorum: Müze kültürümüz, köklü bir sanat tarihi kültürümüz, resim tekniğini iyice kavratacak atölyemiz, onu bize öğretecek bir öğretim yoktu. Kütüphanemiz vardı ama o güne özgü birkaç dergi, L'Oeil, sanat kitapları, örneğin Skira gibi kaliteli reprodüksiyonları olan yayınlara zar zor ulaşabiliyorduk. Genelde sanatı ve pentürü yöneten Fransa'nın dikta yönetiminden çıkmak çok zordu. (Bugün de öyle değil mi?) İşte bize resim öğretenler beyinlerini yaşadıkları o 30’lu yıllarda dondurmuşlardı. Onları yargılamıyorduk çünkü Akademi eski demokrasilere özgü başlı başına bir “biyosfer”di. İşte pentür de, deseni bil ya da bilme, atölyede senden daha kıdemli bir öğrencinin çalışmasına bakarak yapılan; figüratif-abstre kaygılarından uzak bir başlangıç içerirdi. Yalnız kürsüden anlatılan, Salih Urallı’nın resim tekniği dersi ve de hiçbir görüntü aygıtı kullanılmadan dinlenilen sanat tarihi dersi, ikinci plan derslerdendi! Giderek herkesin iyi niyetine kalmıştı öğrenmek! Yaşadığımız o yıllar, sanatın, giderek pentürün, bir “meta” olarak hiçbir varoluşu olmayan, kendini bir amatör gibi kaygısız, ne yaparsan “fena değil” yanıtı verdiren belki daha güzel yıllarıydı.

                                                                       Salih Urallı

Şimdi tekrar İstanbul’a dönersek: “Tuvallerde İstanbul” sergisi bize yine başka bir gerçeği anlatıyor. Sanat ile iyi niyet aynı şey değil ve de her şey sanat olamaz! 50 yıldır büyük “promotion”u yapılan, fictif milyonlara satılan bu tuvallerin genellikle çok amatör işler olduğunu görememek düşünme yetisiyle çakışmıyor. Spekülatif bir gözlükle baktıkları, “Türk resmi” diye müzeleri, koleksiyonları doldurdukları bu tuvallerde niçin bir kimlik aranıyor? Boyayanın Türk olması, resmin bir etikete girmesini mi gerektiriyor? Dünyanın her ülkesinde olduğu gibi bir sistemin öğretisinden ne alınmışsa onun dümen suyunda, etki alnında, farkındalık yaratamayacak kadar anlamsız bu boyamalar ancak amatör bir tutkunun vakit geçirten saatlerinin (belki) bir anısı olabilir.

                                                            Caspar David Friedrich

Sanatın anlamı nedir? Bu soru uzun bir süredir yanıtsız. Niçin dışarıya böylece dökülmek? Resme, yazıya, imgeye, sese dair... Sanat bu labirentleri bir “cabale” misali tasarladı, alegorik saptırmalar, sanrı bahçeleri ve varoluşun eş zamanlı şiiri... Sanat manyetik bir alan içeriyordu. Amacı, estetik belki güzelin tarifinde, bize sorulan bir soru gibi, “Yanıtı doğada ara” diye fısıldıyordu. Resim o çağlarda bir “immaterialisme” içeriyordu. Tinleri içeren, düş kurabileceğimiz bir gizem, bir büyü, bir sihir. İşte onu çizebilen, boyayabilen ressam, sözcüklerle sorgulayan, o şiiri yazandı. Hâlâ bunun farkında değiliz!