11 Tem 2021

YAŞANTININ ALT GEÇİŞLERİ, ÇIKMAZ SOKAKLARI

 



Bence Nietzsche haklı, kendine yol soran birine verdiği yanıt: “ …yok öyle bir şey! “; yine biz varolduğuna inanarak yolumuz devam edelim! Gökyüzünü izlerim genellikle, boşluğu; benim hep ilgimi çeken alçaktan uçan kuşlar değil, çok yükseklerde yalnız bir kuş bir yere gidiyor! Peki yol yok orada, hedefini kestirmiş sağa sola bakmıyor, çok yüksekte olduğu için yakın bir yere gitmiyor kanımca: bir orman, bir park, öteki kuşların da olduğu ya da bir bahçe; başka bir ülke ya da kıta!

 Şimdi virüs günleri ve de hiç bir yere gitmemek isteğinden öte belki yaşlılık, başka engeller olabilir,  uçak seyahatleri de kısıtlandı oysa havaalanlarında çevreye bakmayı çok severdim. Bekleme salonlarında yalnızlık çok göze çarpar: örneğin bir kadın, tipine göre bir kuzey ülkesinden, yaz tatilini nerede geçirmiş se güneşin etkisi tatilin bir simgesidir; çaktırmadan onu izliyorum; kafamdaki sorular sıraya girmiş: niçin yalnız, mutlu mu - göstermezler genellikle kuzeyliler - tüm bu kurgular son’a doğru yaklaşırken, ben kafamda “snopsis”si yazdım bile! Ülkesine, kentine varıyor, evine ulaşıyor. Ev bir süredir kapalı ama mekana ışık çaktırmadan sızar, dolaşır bu tarifsiz bir loşlukta, biliyorum ışıktan yoksun yalnız mekanlara ayrıca bir hüzün çöker; vazoda unutulmuş, kurumuş bir çiçek ; tarifsiz bir unutulmuşluk kokusu, pişmanlıkla karışık! Kadın penceyi açıyor, temiz hava ve ışık, bir süredir uzaklaştığı “peyzaj” şimdi karşısında; , terkedilmişliği oynar doğa, özlediği, belki bilerek unuttuğu bu görüntü; bahçe, orman, kır, gökyüzü, bir tren yolu, tanıdık bir ağaç, uzakta tanımsız bir ev vs. işte benim kafamda boyadığım görüntü!

 Ama iç mekan bu sürede çekmiştir, kurumuş küçülmüştür, yalnızlığın kokuları, ıssızlığın “tın”nı, aniden bellekten hızla uzaklaşan yaşanmış yaz’ın,  güneşin, gereksiz bir mutluluğun çekip gitmesi; belki yeniden başlamak, kendi peyzajına girmek! Yalnız tatil yaptığına göre yaşamında da yalnız diye düşündüm, bir iki sözcük de olsa anlatmak; belki konuşmak istemiyor evet kuzey ülkelerin insanları geveze değildir.

 Birden aklıma Paris’de Akademi’de atölye arkadaşım İsveçli Orjan’nın bana tanıştırdığı yine İsveç’li çok güzel bir kız geldi: Cumartesi günüydü, Quartier Latin’de bir cafe’de buluşmuştuk, oturuyoruz gelen geçen kalabalık, o harika cumartesi öğlen sonraları, bulvarlar dolup taşıyor, sinemalar, galeriler vs. Ama kız konuşmuyor! Sessizliği bozdum: Bergman’nın son izlediğim “Sonbahar Sonatı” filmini görüp görmediğini sordum, yanıt vermedi ama ben kararlıyım konuşmaya: “..filmin başlangıcında kamera bir “travelling” yapar evin iç mekanında, tüm objeleri; fotoğraflar, yaşamın biriktirdiği her şey ama bu görüntüler size “tarifsiz bir hüzünü“ fısıldar vs..anlatıyorum ama yine de kızın canı sıkılıyor olabilir, “pişman mı geldiğine “analizini de yapıyorum kafamda! Kız birden konuşmamı kesti: “.. biraz sonra senin atölyene sevişmeye gideceksek, Bergman’nın ne ilgisi var bununla!

Açıkça bir başka “boyut”, belki yaşamın asıl kaynağına varabilmek adına, farkında olmadan yanından geçtiğimiz bir başka varoluş; bilgilendiriyorum bu içeriği! Ben yine sürdüreyim Bergman’nın “ Sonbahar Sonatı”nı; İsveçli Lena’nın kestiği yerden - 50 yıl sonra -: .. kameranın ustaca gezintisinin şiiri, bize fısıldadığı hüzün, bir  ölüm geziniyor bu iç mekanda; hazırız öyküyü dinlemeye! Sanki saptırmadan bir içeriğe yönlendirmek; usta bir yazarın romanındaki ilk cümleyle eşleştiriyorum, örneğin Camus!

Şimdiki zaman: önceleri açık denizlerde yüzerken hiç farkında olmadığımız akıntıların bizi sürüklediği kıyılara vurmak; “ölüme dair” haberler ve de kimsenin kabullenmek istemediği “yok oluş”, ben buna “sahneden çıkış” diyorum. 

Müzeler “anıt mezarlar”dır, nedense sevdiğim bir resmin önünde oturup: ressamın bu tabloyu boyarken yaşadığı an'ı, o güne özgü kafasındaki problemleri, mekanı ya da mekanın dış çizelgesi: sokak, kent, hava durumu, ülkesi, günü, çağı vs. Ama daha çok atölyesini, kullandığı tüm malzeme nasıl ulaşırdı; o pigment’lar nereden gelirdi, kim yapardı bu yan malzemeyi, buna özgü bir endüstri, artisana var mıydı? Biraz düşünürsek “sanat tarihçileri” bu konularla ilgilenmezler; sosyal içerik ya da “analogique” yanı sanatın; bir sürü detay gibi onların ilgi alanlarının dışındadır! Örneğin iki “artdealer”in geçen çağda başımız kaktığı "modern sanat" adına pentürün niçin yatağının değiştirdiğinin gerçek analizini yapacaklarına, onun övgüsüyle yetinmişlerdir. Daha da ileriye gidersek, beni şaşırtan bir olay: bugün bir çocuğun bile fark edebileceği 40 yıllarında Han van Meergeren’nin yaptığı sahte Vermeer’lerin nasıl olurda orijinal olarak onaylamışlardır! Ülkemize dönersek: resim sanatı adın yaşadığımız kompleksin durmadan tarihini yazmaya çalışan ama doğru dürüst ulusal bir müze gerekliliğinin şimdi farkında olmanın ikilemiyle şaşkın sanat tarihçilerimiz. Asırlar sonra 20 yüzyılda birden farkına varıp bir sanat tarihi yazmak  isteği; “Asker Ressamlar, “Erken Cumhuriyet Dönemi” vs. anlatırken, gerçekte bir “Ulusal Resim”in olmadığını görememeleri! Müze olarak önümüze sürülenlerin de milyarderler ve onların akıl hocalarının yönetimide toplanan tuvallerin sergilenmesinden öte bir şey olmadığı! Nasıl olur dünyada bir tek ülkemizde var olan: ressamların yaşamlarında kendi müzelerini kurup, yaşamlarının filmini çektirmeleri; belki endişeleri: “ölürsem kimse farkımda olmayacak!”; bunu kurgulayan hiç bir eleştiri görmedim. Şunu çok iyi bilelim: ülke olarak da "kimse bizim farkımızda değil"

Japon’yada çok ilginç bir müze: Chinhu Müzesi. Mimar Tadao Andö’nün bir kurgusu. Bu müzede James Turrel’in bir “installation”u bana bir mesaj iletmişti: “ …gözün içeriğinden hareketle, SİYAH bir renk değildir; bir optik sanrıdır!