16 Ağu 2020

DEVE DİKENİ

 Şu sanatçı sözcüğünün bir tarifini yapalım öncelikle: SANAT bir dildir; “düşünceler üreten”, YAZI, RESİM, YONTU, MÜZİK, FOTOĞRAF, SİNEMA. Sanatın içeriğin giren bir takım olguları katarsak sonuçta bir dışavurum, insana dair saptama bilgi ve bilinçle içerik bağlantısını “hayal”den alan ve de beğeniye özgü bir yolculuk. Ama bu iç yolculukta sanatçı bireydir, ressam atölyesinde tek dir,  guruplaşma gerektiren öteki sanatlarda yine kendi kurgusunu kendi yönetir; imza onundur. Sanatın belki görünmeyen yüzü ne kadar tecimsel olsa bile, onu pazarlayanların dümen suyuna girmez, Çağdaş Sanatı Desteklemek” adına bir “Zombieland” benzeri dernekler kurup, sanata eğilimli gençleri, daha Sanat nedir kurgusundan uzak, sanatın ruh halinden habersiz, eli kalem.., fırça tutamaz çünkü okulunu saptırmışların bir “SEKT misali kafasını yıkamaz! Ne mene “Kavramsal Sanat” gibi bir can sıkıntılarıyla gerçek sanatı bulandıranlara sözüm.  Bu kuruluşun adı “SAHA” İşte bu " VAKİT GEÇİRME DERNEĞİ"nin yeni yöneticisi Çelenk Bafra - GUIDE SPİRUTUEL - yeni görevine şu sözlerle başlıyor:

“SAHA, kâr amacı gütmeyen bir sivil toplum kuruluşu olarak, çağdaş sanatı destekleme amacında birleşen bir grup sanatsever tarafından 2011 yılında kuruldu. SAHA Derneğinde yüz kadar üyemiz ve kurumsal destekçilerimizin yanı sıra SAHA Studio destekçileri ve gençlerden oluşan SAHA + gibi paydaşlarımız sayesinde çağdaş sanat alanında faaliyet gösteren sanatçı, küratör, sanat tarihçisi ve eleştirmenlerin gelişim ve üretim ortamlarını ve uluslararası ağlarla etkileşimlerini geliştirmeyi hedefliyoruz.”


Sanki SHİVA - PURANA, ama kurgu bu kadar basit değil, organizasyon çok amaçlı; sırtını İstanbul Sanat Vakfına ve Saha’nın kurucuları Faruk ve Füsün Eczacıbaşı’na dayadığı için  “tuzu kuru”; tüm Biennal, Uluslararası İlişkileri de içine alan örgütlenmede Mediatik sistemi de yönetecek başında olduğu Açık Radyo, belki yakında bir TV. Kanalı!

“Sanatçılar bu mekânı kişisel stüdyoları gibi kullanabilecek ve programın kendilerine sağladığı bütçeyle üretim, araştırma ve projelerini sürdürebilecekler. Altı ay boyunca devam edecek SAHA Studio, sanatçılara danışmanlık, geribildirim, yurtdışı seyahat ve birlikte öğrenme programları düzenleyerek profesyonel gelişim ve etkileşimlerine katkıda bulunmayı hedefliyor.


SAHA Studio’nun ilk yılında sanatçılar, misafir sanatçı programları konusunda deneyimli bir seçici kurul tarafından davet edildi. Küratör ve eğitmen Vasıf Kortun, sanatçı Hera Büyüktaşçıyan  ve SAHA Studio’nun direktörlüğünü üstlenen küratör Çelenk Bafra’dan oluşan kurul, seçim sürecinde SAHA’nın bugüne dek işbirliği yaptığı bağımsız sanat inisiyatifleri; Ankara’dan “Torun”, Çanakkale’den “sub”, Diyarbakır’dan “Loading”, İzmir’den “Hayy” ve “Karantina”dan da sanatçı önerileri aldı. Değerlendirilen 15 aday portfolyosunda medyum ya da yaş kriteri gözetilmezken sanatçıların SAHA Studio imkânlarından yararlanma potansiyellerine, bireysel ve kolektif deneyimleri sayesinde yaratacağı etkileşime ve İstanbul dışından sanatçılara da fırsat vermeye dikkat edildi.”

Üstte ismini verdiği Guru: Vasıf Korun, şunu anda aktif değil, bir futur müze yöneticiliğine hazırlıyor kendini; elinden bıraktığı SALT - Kavramsal Sanat’ın Vatikan'ı - kayıplara karışmış  - şimdilik “büst’ünü” kullanıyorlar -  Conceptuel’in geleceği üstüne de iyi niyetler fazla değil; zengin bankacıların daha başka sorunları olası gerek! Çelenk’in açıklamalarındaki enerji sonuna doğru “kalander” bir ton almaya başlamış sa, Saha’nın ne olduğunu da fazla kurcalamak gereksiz:


“Ağustos 2019-Şubat 2020 arasındaki ilk altı aylık döneminde “SAHA Studio”ya davet ettiği sanatçı ve küratörleri açıkladı. Davet edilen sanatçılar; İstanbul’dan Larissa Araz ve Sibel Horada, Ordu’dan Alper Aydın ve İzmir’den Özgür Demirci olurken, SAHA Studio’nun küratöryel programının ilk konuğu Meksika’dan Türkiye hakkında araştırma yapmak üzere gelecek küratör Alesha Mercado ile SAHA’nın “De AppelCuratorialProgramme” ile kurduğu yeni ortaklıkla on aylığına Amsterdam’a gidecek Naz Kocadere olarak belirlendi.”


“Türkiye’den dışarıya beyin göçü gerçeğiyle karşı karşıyayız. Türkiye’deki birçok entelektüel burada yeterli altyapıyı ve üretim ortamını bulamadığı için yurt dışındaki başka alternatifleri araştırıyor ve bunu zaten mevcut bağlantıları olanlar yapabiliyor. Biz daha çok sanatçının yerel ve uluslararası sanat alanına erişimini artırmayı hem de mevcut altyapıyı besleyip güçlendirecek mütevazi modeller kurmayı hedefliyoruz.”  

Diyor Çelenk Bafra ama hanki beyin-hanki göç, kendisi aynı zamanda Arter / Dolapdere-Kasımpaşa'da da aktif olduğu için altyapıyı daha iyi bilmesi gerekiyor, ne yazık bu uluslararası "erişim" sanatın "snop" çevrelerce bir vakit geçirme, fazla paranın bir boşluğa aktarılması, boş gezen yabancı küratör'leri İstanbul'a davet edip, hava basacağına, lüks baskılı ve Ingilizce kompleksli çağdaş sanat dergilerinden çok ulusal yazarlarımız, parasız yaşamaya çalışan genç şairlerimiz, güçlükle çıkartılan ve giderek yok olan edebiyat dergilerimizi yani bize özgü olanı korusalar - inançlarına özgü - sevaba girerler!

Peki benim dışımda kimse niye "çağdaş Sanat" kompleksine çomak sokmuyor?

                                                            MORAL  

Yanıt: Tanıdığım  "ketum" ressamlar, okumazlar, yazamazlar; onlar Bodrum'daki - Yahşi Baraz'ın kulakları çınlıyordur - villalarının havuzunda yüzerken, yeni sezon müzayedelerde kendi resimlerini fiatlarını nasıl yükselmesi gerektiğini ve İstanbulModern'de yapacakları 75 yaş sergilerinin kutlamalarını düşlüyorlardır!

                                                           BELLEK

"İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından Cité Internationale des Arts’ta yürütülen Türkiye Atölyesi’nin 2020 misafir sanatçıları belirlendi.

Türkiye’den sanatçılara Paris’in en köklü sanat kurumlarından Cité Internationale des Arts’ta üç ay boyunca yaşama ve çalışma imkânı sunan Türkiye Atölyesi’nin bu yılki misafir sanatçıları Zeynep Kayan, Sevinç Çalhanoğlu, Buşra Tunç ve Eda Aslan olacak.

KSV tarafından 2009’da Cité Internationale des Arts misafir sanatçı programında 20 yıllığına kiralanan Türkiye Atölyesi, farklı disiplinlerde çalışan sanatçılara üçer aylık dönemlerde Paris’te yaşama ve çalışma imkânı sunmaya devam ediyor."


Yine Çelenk Bafra'nın yönetimi ve kontrolünde olan bu atölyenin tarihini çok az kişi biliyor, bunu kendine kalıcı kılarken, BU ATÖLYENİN NASIL ALINDIĞI KONUSUNDA hiç bir açıklama yapılmadı; kısaca:

1975 de iki yıl kalmak üzere girdiğim Cite Des Arts İnternational'e Paris Kenti Fondation'nun dan seçilmiştim, 147 ülke ve özel fondation'nun 326 atölyesi olduğu bu sanatçı sitesinde Türkiye yoktu ama Ermenistanın iki, Tibet'in bir, İran - Şah Banu - iki yani aklınıza ne gelirse ama bir Türk sanatçısı baş vurmak için bir yabancı fondateur bulması gerekiyordu! Ünlü bir galeride çalışan eşim de aynı yıl Buraya Sanat Yöneticisi - expo, konser - olarak girdi; Geneviéve Varlık. Daha sonra başka Türk sanatçıları da değişik dönemlerde başka fondationlarda burada kalırken, eşimin Türkiye'ye de bir atölye gereksinmesini aktüel kılmak üzere hazırladığı dosyaları Türkiye Büyük Elçilerine vererek Ankara'ya ulaştırmasını sağladık, yirmi yılda Ankara'ya 10 dosya gitti, Abidin Dino'yla Sakıp Sapançı'ya elden bir dosya verdik; bir türlü inandıramadık, bu arada yıllar geçiyor, eşimin burada çalıştığını duyan Türkiye'den gelen tüm sanatçılar Cite'ye girmek için önce bana geliyorlardı, çalışabilecek bir mekan bulmak ne kadar güç, arayan bilir! Bir gün arkadaşlarımız Banu Diçle - artık yok - ve Leslie Rigg'le konuşurken, bu konuyla ilgilendiler ve de Geneviéve tekrar bir dosya hazırlatıp Simit Fondation'u kurdular ve de bir süre sonra İstanbul Sanat Vakfının ilgisine sunulan dosya gündeme girdi ve atölyenin satışı gerçekleşti. Tüm bu alış işlevinde İstanbul Vakfının görevlendirdiği Çelenk Bafra sahneye girdi. Atölyenin açılış programına İstanbul'dan bazı gazetecelerin özellikle bunu duyurmak için geleceğini de bildirmişlerdi. Türkiye adına seviniyorduk ve açılışta Türkiye'den görevliler, bir kaç diplomat, Simit Foundation ve de söylevler, Çelenk Bafra kendini tanıtmadı bana - farkında olmamakta bir ustalıktır, zorla güzellik olmaz - oysa tüm işlevler için eşimle çalışmıştı! Gelen gazetecileri sorduğumda; aynı gün Sarkis'in Beaubourg'da sergisi olduğunu oraya gittiklerini söylediler, oysa onların seyahatini özellikle İstanbul Sanat Vakfı ödemişti. Bir kaç gün sonra kanımca Radikal Gazetesinde Cem Erciyes'in Sarkis üstüne uzun bir yazısı çıkmış ama Cite des Arts'dan bir ses yok, özellikle bekliyorduk, Cite'nin kurucusu Madame Simon Bruneau'ya  göstermek için; çünkü  içinde olduğumuz için atölyenin yeri konusunda çok yardım etmişti. Gazeteciyi telefonla aradım ve gerekeni söyledim! Atölye'ye ilk gönderilenler, bugünkü gibi "çağdaş Sanat" histerisi olmadığı için; Cite'nin galerileri ve olanaklarından çok faydalandılar, daha sonra malum: Banu'nun ölümünden sonra Çelenk Bafra tüm insiyatifi eline aldı; kanımca şimdi Saha'nın Paris şubesi olarak işleve girecek! İstanbul Sanat Vakfının sanat filozofisi ne olursa olsun, bu atölyeye sanatçı göndermek tarafsız bir jürinin seçiciliğinde olması gerekiyor, bu atölye Bafra'nın babasının malı değildir, sonuç olarak bir kez buna otuz yılın veren eşim Geneviéve Varlık'ın bu konudaki çabalarının altını çizmedi!

"Görsel sanatlar alanında, deneysel film, tasarım, performatif sanatlar gibi farklı disiplinlerde çalışan herkese açık olan başvurular arasından 2020 yılı Ocak-Mart dönemi için Zeynep Kayan, Nisan-Haziran dönemi için Sevinç Çalhanoğlu, Temmuz-Eylül dönemi için Buşra Tunç ve Ekim-Aralık dönemi için Eda Aslan seçildi.


İKSV tarafından yürütülen ve 2029 yılına dek kesintisiz devam edecek misafir sanatçı programına katılacak sanatçılar Aslı Seven, Bige Örer, Çelenk Bafra, Deniz Ova, Özer Dicle, Pelin Uran ve Rüçhan Şahinoğlu’ndan oluşan yedi kişilik Seçici Kurul tarafından belirlendi.

"Başladığı 2009 yılından bu yana Türkiye’den 39 sanatçıyı misafir eden Cité Internationale des Arts, aynı anda ev sahipliği yaptığı 350 sanatçıya, tahsis ettiği kişisel atölyelerde iki aydan iki yıla kadar süreyle konaklama imkânı sağlıyor. Bünyesindeki sergi salonları, prova odaları, konser ve gösteri alanlarının yanı sıra, çeşitli atölyelerle sanatçılara kendilerini geliştirme ve aktif üretim yapma fırsatı sunuyor. Farklı coğrafya ve disiplinlerden sanatçıları ağırlayan kurumda Almanya’nın 20, İsviçre’nin 19, Çin’in 16, Japonya’nın 13, İran’ın 4 atölyesi bulunuyor."

Doğrusu: 1965 de açılan Cité des Arts İnternational, kuruluşundan bu yana 16.000 sanatçıya ev sahipliği yaptı, 326 atölye - %70 atölye yabancı ülke ve fondationların - Kültür Bakanlığı, Paris Kenti vs. Sanatçı değişimi üç ay'la bir yılı geçmiyor bu gün; oysa ben beş yıl kalmıştım.













İ


11 Ağu 2020

GERÇEKTE YAŞADIKLARIM HER ZAMAN BİR SANRI/ ARTFUL LIVING/ RÖPORTAJ: ABDULLAH EZİK

 1-  “Sanrı”yı “tüm yaşantımda yaptığım ‘tinsel’ gezilerin bir anlatımcısı” olarak görüyorsunuz. Bize biraz bu “tinsel geziler”inizden bahsedebilir misiniz?



1- Yıllar sonra, yaşamak ve görmek adına “yorgun savaşçıyız”, değil ki merak bahçelerimiz daha “tarumar” olmadı. Tinselden önce yaptığım gezilerin, örneğin otostopla dört ay “harp sonrası Avrupa”, burslu yıllarımda yine beş parasız Avrupa kentleri, dingin ve kendine özgü vs. İşte ben buna yaşamışlık diyorum; bundan hareketle tinsel bir uykuya yatmadan önce. Paris’te eski pasajlardaki sahafları, sararmış kitapları karıştırırken bana onları fısıldadıklarını bir gezi kurgusu: “...belki bu yazının içeriğindeki peyzaj artık yok, bombalanmıştı ama hiç belli olmaz,” işte gidemesen bile onun düşüne yatardım! Ama gerçekte yaşadıklarım her zaman bir sanrı: Ostende’da Ensor’un evini ararken, kenti baştan aşağıya örten plajda bir temmuz ayı gri ve rüzgârlı; garip chaislong’larda sırtını rüzgâra dönmüş kadınlar, başka denizlerde duyamayacağın bir deniz kokusu! Yorgundum, plaja açılan Zeeheldenplein meydanındaki yok olan denizcilere adanan bir anıtın dibinde kadim dostum Aziz Çalışlar’a bir kart yazmıştım: “...öyle mutsuzum ki sen burada olsan sabaha kadar içerdik; garip bir kent bu Ostende, içkiye çağırıyor, bilinmez!” Yıllar sonra Paris’te Leo Ferré’nin söylediği, Jean- Roger Caussimon’nun chanson’uCommeàOstende’yı dinlediğimde ağladım demek hüzünlenen bir tek ben değilmişim!



2- Üretimlerinizde yıllar içerisinde gelişen, kimi zaman “dışavurumcu” kimi zaman “düşsel” olan bir ifade biçiminiz var. Peki kendinizi bugün nasıl tanımlarsınız?

2- Açıkçası resimde kendimize bir yol ararken, erken yıllarda beni etkileyen ressamların çoğu: “dışavurumcu / mistik”. Örneğin George Rouault ya da Kathe Kollwitz gibi gerçekçi ressamlardı. Kimse bizi yönlendirmedi çünkü Akademi’de bu ressamları belki tanıyan bile yoktu; müze olmadığı ve de sanata özgü kitapların lüks olduğu bir dönemde herkes kendine bir yol seçti; tanıdıklarımın çoğu hâlâ aynı resmi yapıyor. Çok önceleri Viyana “Fantastik Realist” akımında Hausner’in çok iyi bir izleyicisiydim ve de tempera tekniğinin bir virtüözü olan bu ressamlar: Hausner, Fucs, Anton Lemden’den çok ekilendim. Benim resmimi “visioner” olarak da tanımlayabiliriz, bundan hareketle anlatımcılığa bir şairin işlevi gibi yaklaşırsak “FIGURATION NARRATIVE” bence en doğrusu, eğer bir içerik bağı gerekiyorsa, resmin kural ve kuramlarına bağlılık ve bir görselliğe saptanma gerekliliği.

3- Kompozisyonlarınızda belirli renkleri oldukça dikkat çekici bir biçimde kullanıyorsunuz. Sözgelimi “mavi” gibi. Mavi, Michel Pastoureau’nun da işaret ettiği gibi hayallerle gerçekler arasında oldukça geçişken bir yerde duruyor. Peki bir ressam olarak sizin renklerle ilişkiniz nedir?

3- Pastoureau’nun renkleri tanımlaması: “astre”lara bakarak geleceği okumak gibi bir şey! Renk tanımlanamaz, onun görselliğe saptanması, bize doğanın içeriğinden gelen bir mesaj ya da öğreti. Sanatın enflasyonunu yapanlar: Soulages gibi siyaha sahip çıkıp, bize burnumuzdan getirenler, Klein gibi, bizim çivit mavisini babasının malı gibi oraya buraya bulaştırıp bunu çağın sanatı yapanlar. Renk bir şiirin sözcükleri gibi hüzünlü ve esriktir, aklın algılayışlarını boyar.

 

4- Serginiz “Sanrı” başlığını taşıyor ve bize kendi gerçekliğimizle hayali bir dünya arasında oldukça ilginç bir yer/alan vadediyor. Peki bu dünyada bizi neler bekliyor? “Sanrı”nın dünyası nasıl bir dünya?

4- Sonumuza özgü bizi bekleyen ilk “syndrome”u bu “meçhul” virüs” ile gördük ve de “sanrı”nın ne olduğunu da dünyaya yolladığı “gnostik” mesajdan okuduğumuz gibi: fiziksel dünyaya özgü yaşanan bu “apocalypse”in gelecekte bizi bekleyen “marazların” geçmişten daha beter olacağını, doğayı tükettiğimizi, diyalektik bir dönüşüm olamayacağını; göz göre göre yitirdiğimiz bu planetin benzerinin de belki 300 milyon ışık yılı uzaklıkta olduğu kanıtlandı. Sanrı yalnızca bir karabasan içermiyor: yaşadığımız ân, duygu alanlarındaki telepatik diyalog, belleğimize odaklanan gönül çelen her şey; belleğin özledikleri, belki Dante’nin dolaştığı peyzajdaki paradokslar, belki Beatrice’in ruhundaki çalkantı! Ya da belki bir BURN OUT.


5- Gerek siyah-beyaz gerekse renkli çalışmalarınızda ortak bir yan var: O da çizgilerinizin gücü ve ayırt edilebilir netliği. Sanki belirli form ve noktaların üzerine ilave edilmiş yeni dünyalar ve bu dünyalar için seçilmiş yollar var gibi. Üretimlerinizin başlangıç ve bitiş noktalarına nasıl karar veriyorsunuz? Üretim sürecinizde “son”un geldiğine ne zaman karar veriyorsunuz?

5- Resim bitmez, sanki yazıda da sürekli değiştirdiğimiz bir cümle formunda; yerini bulamayan sözcüklerin manyetik bir alandaki oynaşımına özgü! Betimleme: kurgu içinde anlatmak istediklerimizi, iç içe geçen formlar ya da boya katmanlarındaki transparance’ı kontrol edebilmek! Çok sevdiğim bir öykü: 60 yıllarında Fransız Kültür Bakanı Andre Malraux, pentür sergilenen tüm müzelere, ressam Pierre Bonnard’ın bir fotoğrafını içeren bir bildiride: ressamın boyunu posunu tarif ettikten sonra geniş ve uzun bir pardösüyle dolaştığının da altını çiziyor, görüldüğü ân hemen üstü aranarak içinde sakladığı boya paleti ve fırçalara el konması; işte Bonnard çaktırmadan resimlerinin asıldığı müzelere girip onlara müdahale edermiş, bitmemiş endişesiyle...

6- Eserlerinizde çeşitli portre ve otoportreler söz konusu. Bu aslında birçok sanatçı için oldukça özel bir durum. Peki bir sanatçı olarak sizin kendinizi resmetmeniz nasıl bir duygu? Kendi görüntünüze tuval üzerinde biçim verirken ne hissediyorsunuz?


6- Benim resmim bir “narration” ve ben bir “narrateur”üm, biraz önce söz ettiğim Dante’ye özgü tüm mekânlar ve peyzajlarda, büyülü bir düşünce yaratma isteği, bir anı yazarı gibi, eş zamanlı nesnel bir bakış, belki de bir ressamın künyesini oluşturmak! Benim portrem belki de “zamanın ruhu” – ZEITGEIST

7- “Sanrı” sergisi kapsamında “usta” olarak benimsediğiniz sanatçılara duyduğunuz saygıyı ön plana çıkarıyorsunuz. Peki Varlık’ı etkileyen bu isimler arasında kimler var ve bu isimler hangi yönleriyle sizi etkiliyor?

7- Blog’umda yazdığım “Benim Hayal Müzelerim”de herkesin tanımadığı, genellikle gölgede kalmış, bence çok önemli sanatçıları anlatmıştım. Nedense sanat tarihi her asırda bir başka türlü damıtılmıştır; bilmeden üzerinden geçtiğimiz, unutulmuş bazı ressamlar benim “hayal müzeme” tesadüfen girmiyorlar, sanatın anlamı gereği; vision’larına yaklaşmamız belki bir başka duygu ve görmekten yorulmayan gözlerimizin öğretisinde bizi elimizden tutup fantastik bir “gece” gezisine çıkarttıklarında, eski asırların inanılmaz boyutunda “ışığın öğretisine bir yolculuk” oluyor bu. Şunu çok iyi bilelim: Sanat tarihi nasıl yazılır, kimdir sanatı bize “emposé” eden? Örneğin şimdi kendi kültürünüzü deneyin: Bu birkaç ressamı tanıyor musunuz, eğer bir tuvalini görmüşseniz nerede? Monsu Desiderio, Joseph Wright of Derby, Liotard, Gaspard Friedrich, Carel Willink, Claudio Bravo, Dorethea Tanning vs. Hayal Müzelerime giren ama niçin bu gerçek pentürün ustalarını görmemezlikten gelenler kim? Bizi kendi kısıtlı sanat kültürleriyle yıkayanlar yine dar görüşlü “sanat tarihçileridir”- Türkiye’de müzayedeciler- çünkü resim bir kurgudan önce bir tekniktir; resmi de resim tekniğini bilmiyorsan “pentür” sözcüğünü kafandan sil. Şu yaşanmış öykü misali: 1947 yılında kendisi de ressam, Han Van Meegeren, uzun uğraşlar sonunda Vermeer’in pentür tekniğini taklit ederek yaptığı sahte Vermeer tuvalini gerçek Vermeer diye onaylayan ve sertifikayı verenler, o günlerde de Hollanda’nın en ünlü sanat tarihçileriydi! Benim hayal müzeme astığım ressamlar: deseni, pentürü, temperayı çok iyi bilen, çağdaş da olsa sanatın moda akımlarına sığınmayan, bana düş gördüren ve de bana resmi öğreten ressamlardır VE SANAT BİR AYRICALIKTIR.



8- Her bir çalışmanız aslında birçok farklı motif ve yapının bir araya gelmesiyle oluşuyor. Bir noktada birçok farklı konu üst üste binerek ortaya hem bütünlüklü hem de kapsamlı bir dünya çıkıyor. Kimi yerde bir heykel kimi yerde bir motif işin içine giriyor. Peki bu görseller kaynağını nereden alıyor?

8- Anlatıma özgü her kurgu, sanatçının “görüş açısına” paralel, hayal gücünün beslediği, yaratıcı ve işlevsel duyumsatmalar, içsel akışı yöneten yine onun ilgi alanlarıdır. Unutulmuş söylev biçimleri bulmak, bütün bunları başka algılamak ama içle dış arasındaki uzlaşmalarla, görücünün elinden tutarak, farkında olmadığı ve de düş kurduran gizemi, kendine özgü şeyleri ona fısıldamak! Yazının, şiirin işlevi neyse resmin de bu anlatıcı yanını özlüyorum.•


9- Bazı eserlerde tabloların altına yerleştirilmiş şiirsel cümleler, alıntılar var. Metin ve imge arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Üretimlerinize alt metinler yerleştirmeye ne zaman karar verdiniz ve bu sizin için neden önemli?

9- Bu alt metinler: “SANRI” sergimin galeri tarafından internetteki görsel duyurularını, kitabım ZERO HİPOTEZ’den seçilmiş metinlerin, gösterilen tabloyla bir diyaloğu! Genelde böyle bir şey yok.

10- Son bir soru olarak, çerçeveler oldukça önemli, özellikle de hayal dünyasıyla gerçek dünya arasına bir sınır çizmek gerektiğinde. Sizin çalışmalarınızı içerisine alan çerçeveler ve çizgiler de bu noktada beni oldukça çekti. Eserlerinizi çevreleyen bu sınırlamalar, bu çizgiler, bu çerçeveler üzerine ne söylemek istersiniz?

10- Bir detayı sınırlamak, belki okuduğunuz bir kitapta, çok dikkatinizi çeken bir cümlenin ya da sözcüğün altını çizmek gibi bir “görme eylemi”.


9 Ağu 2020

AZİZ'E DAİR



Kadim dostum Aziz Çalışlar'ı anımsadığımda, her kez dünya'ya lanet okurum; ne kader ne yazgı, biliyorum bizi yöneten ışığın simyasını çözmek zor! 1964-65 yılında Bizim Atölyeye misafir öğrenci olarak hiç de kendinden resimle uğraşmak isteğini çözmek güç olacak, güzel bir genç adamı Bedri Rahmi bana tanıştırdı: - " bak reis sana bir öğrenci, meşgul ol, atölyeyi tanıt!"; tanıştık, elindeki kitaplara gözüm takılmıştı, hukuk kitaplarıydı; ben de ona bu mesleğin kitaplarını bile taşımak zor dedim ve bir sehpa bulup, benimkinin yanına yerleştirdim. Aziz ilk kez modelden desen çizecekti, bana dönüp Model Deniz'in bir "nü" olarak kendisini şaşırttığını söyledi; gerçekten Deniz güzel bir modeldi. Bir süre sonra çalışmaya ara vermiştik, atölyeden kim gelirse karşıdaki Şükrüye şarap içmeye gidiyorduk, Aziz'e de teklif ettim ve içerken merak ettiğim soruları yanıtladı: Robert Kolej'den sonra baba mesleği maden mühendisliği okumak için Münih'e gitmiş, bir sene sonra vaz geçmiş dönmüş ve de hukuk'a başlamış İstanbul Üniversitesinde ama ısınamamış; biliyorum arkada bir aile baskısı vardı; benim yaşantımı öğrendiğinde özgürlüğüme çok şaşırmıştı. Daha sonra Aziz atölyeye gelmedi, adresini de bilmiyordum ve unuttum. Bir akşam Şan sinemasında bir konser çıkışı Lefter'e giderken Aziz'le karşılaştık, çok sevindi yanında kız kardeşi Filiz'de vardı, davet ettik, bir yere gidiyorlardı, bir başka güne söz verdik; işte dostluğumuzun kapısı açılmıştı. 1970'de Paris'e gidinceye kadar bir bütün gibi yaşadık, bir kent bu kadar güzel gerçekten yaşanamazdı; tüm dostlarımız, mekanlar ve ülkenin en güzel kültürel yılları; biliyordum ki bizi hiç bir zaman özgür ve mutlu yaşatmayacaklar, Avrupa konkurunu kazanıp Paris'e giderken Akademi'nin kapısında bir gurup üniversiteli Amerikan bayrağını yakıyorlardı, sloganlar ve tehditler! Kara bulutlları sezmiştim, İstanbul'un kapısını çekip giderken, Sirkeci Garında herkes beni uğurlamaya gelmişti, Gar Lokantası dolup taşmıştı, beni Trieste'ye götürecek bu dünyanı en acayip treninin penceresinden son kez geriye baktığımda, bu gurubun üçte ikisini belki son kez görüyordum!

1995 de Aziz'in ölümünden hemen sonra Ludmila Denisenko'nun Cumhuriyet'te yazdığı bu yazıyı kendisinden izinsiz tekrar yayınlıyorum, Aziz'e bir "hommage" bu kadar güzel yapılamaz!


7 Ağu 2020

BUGÜN YAŞADIĞIMIZ EN BÜYÜK SANRI/Söyleşi: UtkuVarlık-Merve Ertütüncü/ Hürriyet Kitap Sanat

 1)Serginin başlığından yola çıkarsak, bulunduğumuz dünya bir “sanrı” ürünü olabilir mi?

1- Evren, Dünya, varoluş tümüyle bir sanrı - Hallucination - , ölüm ise  sanrı’ya dair bir dönüşüm! Çok uzun bir süredir savunduğum tez: “Evren beynimizin bir sanrı bahçesidir”. Beynin bize oynadığı oyunlar çok; ölümü gösterip inanç alanlanları yaratınca, işte ona sığınanların labirentinden çıkamıyoruz, yine sanrı ama tanrı fikrini saptırarak ona başka bir boyut saptayamadı, bu kez “korku”ya özgü tüm büyük sapmalar, paradoksal düşler son sergimin çekim alanında, benim şairlerimle bir dialog. Geçen sergimde: “Vanitas Vanitum” her şey bir HİÇ’dir; yine başka bir sanrı’yı işlemiştim; duygudan öte yaşadığımız gerçek verileri sanrı adına yadsıyamayız: daha dün sabah, yakında yerini başka bir teleskopa bırakacak Hubble, bize 67 milyon ışık yılı uzaklıktaki Galaxie NGC 2775’in bir imajını gönderdi; o kadar net ki sanki bir göz bize bakıyor; İşte bu gözü çevreyen milyonlarca yıldız, bizim Samanyolu gibi belki daha büyük; galaxinin orta boşluğundan evrenin derinliklerine doğru “zamanın” yok oluşu; başka bir çekim alanında, başka bir zamana doğru!


2)Sergide gösterilen resimlerinizde, kadınların derin düşleri, yokluk ve var olma arasındaki geçişler, boşluklar fark ediliyor. Resimlerinize ilham veren bu soyut figürlerin ortak bir düşü var mı?

2- Resim tarihinin başından sonuna “kadın” bir sembol; güzele özgü, hüzüne özgü, tüm duygu alanlarında, iç ve dışta. Sergiyi omuzlayan video’da Rilke’den yola çıkarak: “…kadınlarda ne hüzünlü bir güzellik vardır…” işte kadın her çağda  bir “SİBYLLİN, hiç bir mekanı, bir peyzajı onsuz düşünemiyorum, duygu alanlarımdaki bu garip lirizmin dışa vuruşu!

3)Pandemi süreci ile birlikte, hepimizde bir sorgulama hali oluştu. Gerçeklik nedir? 

3- Gerçek: farkında olmak istemediğimiz bir sanrı, kaos’a özgü, beklemediğimiz anda bize anımsattığı; bu güzel dünyada “varoluşlarında iğreti duranlara” birinci duyuru ve de bir efsun- karabüyü: denizleri tüketenller, iç denizleri kurutanlar, batıl inançlarla varoluşumuzu ters-yüz edenler, insanı insana düşüren, acıyı, ölümü ekip biçenler sonra bu gezegeni bitirdikten sonra başka planetlere gitmek isteyenlerin bir idea-fixe’si gerçek!

4)Yaşadığımız evrende olan her şey bizim algımıza göre değişkenlik gösteriyor. Özellikle bu dönemde değişimin ne kadar hızlı olduğuna tanıklık ettik. Bundan sonraki dönemle ilgili öngörüleriniz neler ve resminize nasıl yansıyacak

4- Bundan sonraki dönemde ben olmayacağım ama izleyeceğim. Değişimi arzulayanlara ve de bir olguyu ters-yüz edenlere sürekli yanıt verdim ama tekrar söylüyorum: sanatta simgesel mekanları “modern müzeler” adına anlamsız sirk’lere dönüştürenlerle bir hesaplaşma olamaz, Paris’de conceptuel fanfarıyla tüm pentür sergileyen galerileri yerle bir edenler, şimdi ne yapacağız diye düşünüyorlar, çünkü geriye dönüş Contemporary fuarları gibi anlamsız olacaktır. Hiç düşündünüz mü şiir niçin böyle yıkıntıya uğramadı, çünkü tecimsel değil. Gelecek: çağdaş müze depolarında saklanan milyonlarca anlamsız objenin “autodetruction”u olacaktır, plastik misali!


5)Covid-19’un belirmesiyle birlikte bambaşka hayatlar yaşamaya başladık, her gün dünya çapında bir sürü insan ölüyor. Ve bu ölen kişiler sadece bir rakamdan ibaret değil, onlar belki de bedenlerini bırakıp ruhlar alemine konuk oluyorlar. Utku Varlık’ın yaklaşımıyla “ölüm” nasıl ifade edilir?

5- 1980 yıllarında İstanbul Urart Sanat Galerisinde yaptığım bir sergi nedeniyle dostum Emin Çetin’nin Cumhuriyet Gazetesi için benimle yaptığı söyleşide: “…ölümün, benim için sürekli yaşadığım bir sanrı olduğunu, ta çocukluğumdan beri; babamın erken ölümünün, sepia fotoğraflardaki hüzünün, tatile giderken annemin evdeki tüm mobilyaları beyaz örtülerle kapladığında, evden çıkarken evin de belki geçici bir ölüme yattığını düşündüğümü anlatmıştım, İlginç, o zaman Cehof’un “Vişne Bahçesi”ni okumamıştım; daha ilginç 1972 de Bergman’nın “Çığlıklar ve Fısıltılar”ında da Çehof’dan hareketle mekanın, terkedildiğinde ölüme yatması; Munch’un çığlığından Bach’ın raquiem’ine sanrı’nın ölüme dair içeriği! Bence “ölüm bir kurtuluştur”

6)Sanrı sergisinin pandemi sürecinde gerçekleşmesi bir tesadüf mü?

6- Kim düşünebilirdi bunu, biliyormusunuz ben telepati’ye inanırım, bu konuda yaşadıklarımın çoğunu anlatmadım kimse inanmaz diye. Sergi hazırlığım, resimlerimin bitmemiş olduğu inancım beni serginin bir nedenle erteleneceği sanrısına zorlar ve de olmadık absürt şeyler düşünürüm! Bu kez yine düşündüm ne yazık “virüs” değil di. Kanımca kurgubilimi meslek edinenler de bu kez çuvalladılar’

7)Evrenin bizimle konuştuğunu varsayarsak, dilini yeterince iyi anlayabiliyor muyuz?

7- Başında söyledim, bu dili gerçekten konuşan çok, belki bilim adına, kurgubilim adına ama bugün beni sürekli şaşırtan hergün yeşeren olağanüstü bilginin bakış açımızı zorladığı, herkesin buna yaklaşımında kendi bilgi çemberinden çıkamaması; eksik olan “düş kurduran, prizmatik görme kurgusu” yani gerçekle kurgunun içine geçişi! Ben onu tanımlarken yalnız uzağa, sonsuza bakmıyorum, beynimizdeki geçmişe dair katmanları, belleğin derinliklerindeki uçurumlarda da dolaşıyorum, kanımca bu “Sibylle”lerin konuştuğu bir dil; bizim gezegenin öteki canlılarının da konuştuğu dil, onlara sormadık “evren” üstüne ne düşündüklerini! Yalnız eski mısırda, Herodot’un da gezip gördüğü Bubastis kentinde Bastet kedileri ve onlardan Evreni ve geleceği öğrenen rahiplerin yaşadığıbir gerçek!

8)Pandemi sürecini yaşamımızın sebebi, varoluşsal bir uyarı mıdır? Sosyal bir deney mi, yoksa evrenin bize yakarışı mı?

8- Bu kısa yaşantımda, genellikle her şeyi yaşadık ve gördük; belki harplerin içinde değildik ama 50 yıllarında köyünün ötesinde ne olduğunu bile bilmeyen askerlerimizin Kore’den nasıl döndüğünü, Vietnam’dan tutun da Orta Doğu’da yaşana cehennemi, yakın ülkelerdeki amansız iç savaşları günü gününe yaşadık! İlgi alanlarımdan biri de: Orta çağ ve engizyon olduğu için o çağların  yaşadığı salgın hastalıkları ve nedenlerini bildiğimi sanırdım! Bu gün yaşadığımız tüm dünya olarak kanımca belki insanın yaşadığı en büyük toplu “SANRI”, bence, bu uyandığımızda bitecek bir “karabasan” değil; artık onu tutacak bir gücümüz kalmayan, yavaş yavaş elimizden kayan  bir “Biospher”, aniden çoğaldığımızı farkına vardık!



9)Doğaya verdiğimiz zarar, hırs ve açgözlülük sonucu evren tarafından “Covid-19” salgını ile cezalandırılıyor olabilir miyiz?

9- Doğayı ters yüz eden yine “cehalet”, aptalca savunduğumuz “insan hakları” ve de hiç bir zaman tanımlayamadığımız “demokrasi”! Varoluşumuz kültür adına eşit değilsek, bakış açımız nasıl aynı olabilir? Bana güzel’i tarif et desek, gelecek yanıtlar sizi şaşırtacaktır; işte insana dair bu “büyük sapmalar” ve “decadance”, kültürel ve ekonomik sığlaşma, “..acaba İNSAN mı” sorusunu bize ileten bu çağ; bir kader mi? Daha bitmedi!

10)Baudelaire’in ifade ettiği gibi “Düşlerin tek gerçeklik olduğuna inananlar” bu düşlerini nasıl gerçekleştirebilir?

10- Söz ettiğim “biosphere” aynı zamanda bireysel bir atmosfer’dir; bursum bittiğinde bilerek Akademi’ye dönmedim; başkalarının belki fark edemediği, duyamadığı alarmlar, “paradoksal düşlerim” ve de içimdeki Bastet kedisi beni uyarıyordu, 80 yılları ve “Apocaliptik Ceza Sömürgesi”’ne dönüşen ülkenin Kaos’da artık kimsenin düş görecek gücü kalmamıştı! Moral: düşlerimizi gerçekleştirmek için, yine insanın önce özgür olması gerekir. Kısa bir öykü: 80 yıllarında Sander yayınevi Marquez’in “Yüzyıllık Yalnızlık” kitabını türkçeye çevirtmek için Can Yücel’i arar, Can Adana’da hapistedir; tamam der ama 60 sayfa çevirdikten sonra hapishane koşulları nedeniyle vazgeçer! Sander kitabın çevirisini acele bitirmek için Seçkin Selvi’yi -Çağan- arar; o da Sağmalcılar Hapisanesindedir ve de kabul eder kitap çevrilir!

11)Salgın süreci sonrasında Türk sanat ortamında nasıl değişiklikler olmasını bekliyorsunuz?

11- Türkiye sanat ortamı: bunun gerçekten “virtüel” olduğunu bilmeyenler sanki virüs’ün onu silip süpürdüğünü zannetiler, oysa ekonomik nedenlerle özel galeriler çoktan kapanmıştı; nedeni daha çok bizim ülkemize özgü “ Müzayedeler” fenomeni olduğunu kimse açıkça söyleyemiyor! Virüs’ün açıkça yine dokunamadığı Müzayede evleri oldu; hemen satışlarını “on-line”e çevirdiler; artık “Lüks Kataloglar” ve de “Şık Otellerin salonlarını” kiralamak masrafından da arınarak Türk Resim Tarihini yazmakta devam ediyorlar. Şunu tekrar ediyorum; yaşadığım Fransa’da ünlü müzayede evlerinin işlevi genellikle resim değildir, yaşayan- aktif ressamların satışı çok nadirdir, galerilerin işlevine saygı duyulur. 

12)Bozlu Art Project’te devam eden serginizi henüz görmemiş kişilere neler söylemek istersiniz?

12- Bozlu Art Project kendi yapısında çok değişik ve aktif bir galeri, yeniden başlayan sergimin duyurusu Internet olanaklarında ve de basında halâ çok etkin bir durumda; eğer gelmek istemeyenler var sa onlara “zorla güzellik olmaz” diyorum


13)Pandemi dönemiyle birlikte dünya genelinde pek çok galeri, müze ve fuar online sergiler düzenlemeye başladı. Dijital ortamda sergi takip etmeyle ilgili düşünceleriniz neler?

13- Dijital ortamda sergi de galeriye bir çağırı, orijinal bir tuvalin, bir desenin albenisi çok başkadır, yine müzayedecilere dönersek: sattıkları resimlerin görselleri çok kötü; nasıl olur da, büyük paralar vererek bunları satın alırlar! Şunu da açıklamada fayda var; genç kuşaklar bilmez: 1970 yıllarına kadar resim satılmazdı, İstanbul’da iki galeri vardı ve de eşi dostu çağırıp, resimlere bakılıp, sanatçı kutlanır, bir kadeh “Güzel Marmara” içilirdi şerefine.

14)Fizikselden dijitale doğru çok hızlı bir dönüşüm yaşıyoruz, tıpkı “Sanayi Devrimi” gibi bu dönemde bir “Dijital Devrim” olabilir mi?

14- Bizim kuşak bu gelişim sürecindeki tüm evreleri yaşadı ve bugün yaşadıklarımız hiç bir hayalin erişemeyeceği bir yerde ve de bitmedi, örneğin: bir tuval bittikten sonra onun görselini çok büyük bir çözümlülükte çekebilmek, ve bir saniye sonra bir galeriye ya da dergiye ulaştırmak, yazdığınız roman, çektiğiniz bir video, izini yitirdiğini biri, merâk ettiğiniz bir konu vs. Eğer bir telefonun içerindeyse. Burada söz biter!

15)Bu dijital dönüşüme siz adapte olabildiniz mi? Ve bu değişim sizce nasıl sonuçlanacak?

15- Biraz geç girdim ama iyi yakaladım; bilmiyorum başkalarını ama beni “merâk” yönetir; işte bu çağı tümüyle özümlüyorum. Internet’de sürekli yazdığım bir Blog, bir galeri gibi kullandığım “İnstagram”, istediğim gibi dialog yaptığım “Twitter” daha neler! Ötede belki bir dış görünüş olarak absürt, örneğim metro’da kimse kimse’ye bakmıyor, gözler yarı inmiş; herkesin elinde bir aygıt, kitap, gazete okuyan yok; kişisel sığlaşmanın kapısı açılmış onu yöneten ilgi alanları başka virtüel bir ufuk çizgisine doğru hızla kayıyor. Bence bu 5. Boyut’un insanı götüreceği yer belki bir değişim; başka bir “METAMORPHOSE”, bilinmez!














 



































4 Ağu 2020

DÜŞLERİN GERÇEK OLDUĞU BİR DÜNYA/ Utku Varlık-Elvin Vural/milliyet Sanat





1. Utku bey, yeni serginiz Sanrı, pandemi nedeniyle açıldıktan kısa bir süre sonra kapanmış 15 Haziran itibarıyla şimdi yeniden izleyiciyle buluşuyor. ‘Düşlerin tek gerçeklik olduğuna inananlara’ açılan bir pencere bu sergi. Peki bu dünya kimin, ne hakkındaki sanrılarından oluşuyor; bu dünya sizin iç dünyanızı mı yansıtıyor? 

1- “İnsana dair” yargılarımız genellikle ne kadar sıra dışı ise, bireyin iç dünyası ile “algı” motifini yaratan dış unsurlar o denli bütünlük içindedir. Düş’leri bir asır önce “psikanalitik” çözümlemelerle deşifre ederken bir şeyi unuttuk, herkes kendi peysajının içindedir, belki motifler benzeyebilir ama insan tekildir. Freud’e göre düş.: “bilinçdışı ŞEY’LERİ canlandıran bir yerdir”; işte resim’in sinemanın, literatürün işlevine geldik. Benim yaptığım resim, tam anlamıyla “Figuration Narrative” yani “anlatımcı figürasyon”, belki “Visioner” ya da benim çok etkilendiğim “Fantastik Realist” lerin de etkisinde kaldım, çünkü  bu Viyana’lı ressamlar: Hausner, Fucs, Anton Lemden bence pentürün ve Tempera’nın büyük ustalarıydı, kendilerinden taviz vermediler ama resmin merkezi Paris’de 50-70 yılları ne onların bir tek sergisini ne de bir galeride asılı tuvalini gördüm; nasıl olur? Öylece Hausner’in resmi bazılarınca itilmiş, farkında olmamak isteğiyle resim kitaplarına girmemiş se “resim piyasasını” kontrol edenler “yalama ve yalıtılmış” pentürü, sırandanlığı pazarlarken belki onun farkında bile olmadılar ama bir özür değildir bu, ben onu Hayal müzelerimde en iyi yere astım. İşte benim baktığım pencerenin gizemi; insanın kolay anlayamayacağı bir şey yapma, belki bir fısıldama, boş mekanlar ve uzak peyzajlar, ışık alanlarına açık; kırılmalar içeren; bu mekandaki kadınlar - güzel’e gönderi - belki ölüme! Yer yer karanlık uçurumlar, derinlik  - siyah/beyaz çalışmalarım - yalnızlığa özgü, ephemer bir kurgu içinde anlatmak. Yine dönüp dolaşıp Nietzsche’ye geliyoruz. “ ..uçurumun dibine uzun süre bakarsan, bil ki o da sana bakıyor!”


2. Sergide yer alan eserlerin üretim sürecini merak ediyorum. Fikir olarak nasıl yola çıktınız ve ne kadardır bu sergi için üretim yapıyorsunuz? 

2- Üretim sürecinden öte resim: bir sürekliliktir, yaptığım resimde genellikle aynı yerlerde dolaşıyorum; narrative- anlatımcı ama bir kurgu içinde anlatmak, büyülü bir düşünce geliştirmek; gördüğümüz, okuduğumuz ve yaşadığımız yani beni kisi “anakronolojik” bir yolculuktur. Aklın bu yeni arayışları, telepatik bir iletişim ister; fiziksel dünyaya ilişkin tüm algılar bir düşünce üretmek zorundadır. Bendeki “öznel zaman”, aklın bu yeni algılanışlarıyla bir yaratma edimlerine dönüşür. Sergi fenomeni bende, her zaman “zamana uymak” adına bir panik yarattı, sanki uykuyu bölmek gibi, hiç bir zaman kendimi hazır hissetmedim, 50 yıldır! Çünkü resim hiç bir zaman bitmez!

3. Sergide bir de video var. Bu video sergi özelinde nasıl bir rol üstleniyor? 

3- Zamanın değişimi ve teknik olanakların sanata katkısı: bu sergiyi destekleyen “video” bence çok öğretici; -kim bir ressamın atölyesine kapıyı çalıp girebilir? - bence sanatçının kendi “intérieur”ü yaptığı resmin bir aynasıdır. Ressamın kendi resmini tamamlayacak başka olguları, katalog ve kitabın yanı sıra “transreal” bir sinema gerekiyordu ve oldu ve benden istenen kendimi çekmek işlevi bana unuttuğum sinemacılığımı tekrar anımsattı; bir ıphone telefonla harika imajlar yaratabilmek, işte 21. yüzyıl.

4. Bu sergi yıllardır sizi etkileyen yazar ve şairlere bir saygı duruşu niteliğinde bir yandan. Bu yazar ve şairlerle hayatınızın hangi noktasında gerçek veya mecaz anlamda tanıştığınızı anlatır mısınız? 


4- Kitabımda da çok anlattım, yaşadığımız “geçmiş zaman” sanki varoluşumuzda kristalleşti; “düş bozgunları kuşağı” diyebileceğimiz bizim kuşak, başından sonuna her türlü “entrikaların” döndüğü bu güzel ülkenin en güzel 60—70 yıllarını yaşadı ayrıca İstanbul’un diyebilirim. Bugünkü “kaos”u yaşayan genç kuşaklar o İstanbul’un albenisini ne yazık düşleyemezler, bu ancak yaşanmakla olur kanımca. Bir kentin dinginliği, yaşayanların huzuruyla eş orantılıdır! Akademi başka alem;  düşünebiliyor musunuz her akşamüstü yazar, çizer, düşünen tüm dostlarınızla beraber olmak, uzun masalar sanki benim üniversitelerimdi!, Örneğin Nahit Hanımın masaları, 1970 de ben gittikten sonra da sürdü, Edip Cansever, eşi Mefaret hanım, Orhan Veli’nin Kızkardeşi Firuzan Yolyapan, eşi İbrahim vs. Ne güzel insanlar, büyük bir aile; kadim dostum Aziz Çalışlar’la yaşadıklarımız, sanal bir bellek değil, zaman onları bir türlü süpüremiyor!

5. Türkiye sanatı için 1960’lar altın çağ olarak anılır. Siz de bu dönemin son ressamlarındansınız. Durduğunuz yerden bakarak, günümüz sanatı hakkında neler söylemek istersiniz? 
5- Bir yazımdan alıntı yapayım:
NEONLA YAPILAN ATRAKSİYONLARI, TÜM ÇÖPLERİ, VİDEOLARI, TAŞ, TOPRAK, ALÇI, KUMAŞ ,TEL, KABLO VS. DA AZ GÖSTERMEYE ÇALIŞTIM AMA GÖRDÜĞÜM KADAR "CONTEMPORARY" AĞINI ÖRMÜŞ, PARA HERŞEYİ YÖNETİYOR VE DE BURAYA AKIYOR HİÇ BİR MANTIK GÖSTERMEDEN, HİÇ BİR HESAP YAPMADAN.  BEĞENİNİN ÖTESİNDE VE DE GÖZÜMÜZÜN ÖNÜNDE YAZILAN 21 YÜZ YIL GÖRSEL SANATI, HER YIL AÇILAN 30 YENİ MODERN MÜZE, O KADAR FONDATİONLARLA BELLEĞE YAZILIYOR. KENDİ VAROLUŞUMLA HİÇ BİR DUYUSAL BİR İLİNTİ BULAMIYORUM. BUNU "MANUPULER" EDENLERİN DE AMAÇLARINDA, SANAT YAPMAKTAN ÖTE FUARCILIK, ALIŞVERİŞ MERKEZİ ARZULARININ DAHA AĞIR BASTIĞI BİR GERÇEK! TÜM BUNLAR DÜŞÜNMEYİ, DÜŞ GÖRMENİZİ ENGELLİYORSA, BİZ YİNE PENTÜRÜMÜZE, ŞİİRİMİZE, YAZIMIZA DÖNELİM, USTALIKLA YAPILMİŞ SİNEMAYI VE DE BAROK MÜZİĞİMİZİ DİNLEYELİM, ZORLA GÜZELLİK OLMAZ! 
        


6. Sizin için ‘iyi sanat’ nedir, ‘iyi sanat’ var mıdır? Peki ya ‘iyi olmayan sanat’ hangisidir? 

6- Her zaman söyledim bir şairin işlevi neyse; ressamın da metaforu aynı çekim alanındadır, bir resim açıkça bir alış-verişin sonucu, kendiliğinden bir süreçte oluşur; Diyalektik bir dönüşüm, ressamın künyesidir. Kültürel bir synergi içermeyen resim, betimlemeden uzak bir “boyamadır”. Modernlik fenomeninin ters-yüz ettiği resim sanatı açıkça bir “derinleşme özürlü” bir banaliteden başka bir şey değildir!

7. Neredeyse 50 yıldır Paris’te yaşıyorsunuz. Burayı (İstanbul’u, Türkiye’yi...) özlediğiniz hiç oldu mu? Sıla hasreti devam ediyor mu, yoksa memleket çoktan Paris oldu mu? 

7- İsteyerek yaptığım bu seçim, belki ileriyi görmem adına yaptığım en sahici bir karardı; 70 den bu yana nasıl bir ülke kararır ya da karartılır, kimin dümen suyundayız, mitolojik kötü bir düş misali “kader” mi, hangi yazgı bu kadar acımasız olur? Dünyanın en güzel dört denizinde, ikliminde,  bereketli topraklarında bu kadar gariban olunur? “Ben özgür bir insanım” diyemediğiniz zaman çekip gidersiniz ve de gittim ve burada özgür bir insanım, ne yazık ülkem bana kendini özletmemek adına elinden geleni yapıyor!