12 Mar 2021

SOLGUN BİR GÜL DOKUNUNCA - Gül Davası -

 



Dostum Sezgin Çevik bu haberi bana göndermeseydi, yine unutulup gidecekti. Twitter'de görmüş bu mahkeme tutanaklarını içeren belgeleri, yayınlayanı tanımıyorum ama  1970 yılında Metin Eloğlu, Utku Varlık, Edip Cansever isimlerinin yanı sıra Belgin Doruk; nasıl olur davalaşırlar, şaşırmış ve Twitter'e koymuş! Bu belgeleri biri satmış "Gezegen Sahhaf" Sedat Yardımcı'a, bilgi sayarı bozuk olduğu için kimin sattığını bulamadı ama kız kardeşi biliyormuş, Sezgin'e bu hafta söyleyecek, açık artımadan da kimin aldığı meçhul!

                                                                    GÜL DAVASI

Devlet Bursunu kazanmıştım, yıl 1970, dört yıl için Paris’e gitmeden yeni açılan Taksim Belediye Galerisinden bir sergi yapmamı istediler dostlarım, mayıs ayında, uzun bir süredir yaptığım desenleri ve baskıları sergilemeye karar verdik. Bu yeni galeri Taksim Gezisinde, Divan oteli tarafında, şimdi arkada Hotel Intercontinental var; belki inanmayacaksınız ama galerinin Divan’a bakan bahçesinde bir açık hava meyhanesi vardı, fransızların “kiosque” dedikleri koyu yeşil, içinde mutfağın olduğu küçük bir mekan ve dışta 10 masalık meyhane; çok ilginç serginin konusu da “İçenler”, genellikle Kumkapı, Kadırga, Yanikapı; Kör Agop’un “ölü Balık”, derme çatma meyhanesinde çizdiğim desenler! Hiç resim satılmadığı yıllar ama belki ben gidiyorum diye sergilediğim 30 iş açılışta satıldı, Aziz Çalışlar satışları kolluyordu; bu satış listesini sakladım; kimler yok içinde! Şunu açıklamakta fayda var: gerçekten resim satılmazdı, verilirdi eğer birinin gözü kalmış sa! Biraz rahatladık artık sergiye gelen arkadaşlarımızı bahçede ağırlayabilirdik, hemen bir hesap açıldı sergi sonunda ödemek üzere, meyhaneci farkına vardı bizim çevrenin alkol bağışkanlığının çünkü meyhane dolmaya başlamıştı sergiyi gezdikten sonra gelenlerle; gerçekten alıştığımız mekanlara gitmekten bu sempatik meyhanenin farkına kimse varmamıştı!



Temmuz’da Paris’e gidecektim ama bu dört yıl için çıkıp gitmenin güçlüklerinin daha farkında değildim, baharın verdiği bu uçarık yaşama, serginin başarısı, dost davetleri bana İstanbul’u şiirleştirirken, ülkenin politik düzeyindeki sapmaları, öğrencilerin “DevGenç” sokak eylemleri, Amerikan 6. Filo adına kan revan; bayrak yakmak, polisle çatışma vs. de kulağıma bildik bazı şeyleri fısıldıyordu; fazla uzatma, çek git! Beni götüren büyük nehir, iki yıl askerlik sonunda yine benden vazgeçmemişti, Devlet bursu bir mucize gibi geldi; yoksa resimle yaşamak bir belâ, Akademide kalmak tek çıkar yol ama bu ressamlık değildi!


Arnavutköy-Bebek belki en güzel yıllarını yaşıyordu, Küçük Bebek’deki Nazmi meyhanesi “yaz kursları” gibi okul görevini yapıyor, uzak yakın herkesi akşam orada bulabilirdiniz, bu bahçenin belleğini yitirdik; anılarda bile unutuldu, geriye Nazmi’nin bir silik fotoğrafını buldum, bahçe gözükmüyor bile! İşte o günlerde Edip Cansever, uzun süredir önünden geçerken bayıldığımız, Nazmi’ye çok yakın Hisar yönünde  bir taş binanın üçüncü katına taşınmıştı, yıllarca oturduğu Şişli’deki evini bırakarak. Boğaza karşı bu binanın albenisi hem eski bir yapı olması, hem de dışa uzanan balkonundaki harika manzara.

Haziran ayının ortaları, gece dolunay, böyle bir yaz gecesi yalnız hayalde betimlenir, bir yerlerden çıktık, Edip, Metin Eloğlu ve bana geceyi yeni balkonunda sürdürmeyi teklif etti, cin içeceğiz, işte geceye dönük bir içki, Metin anlatıyor, Edip ise genellikle sıkılır geceni sonlarında ama o da mutlu, bir iki saat sonra kalktık Metin’le, Küçük Bebek’e doğru yürüyeceğiz; belki dolmuş bulabiliriz; unuttum o günlerde Metin nerede oturuyordu!

Edip Cansever’in evi  dışında genellikle tüm yapıların önünde büyük bahçeleri vardı, genellikle bu bahçelerin de duvarlarından sarkan gül ağaçları! Bizi durduran bir ağacın görkemine o kadar şaştık ki, nasıl olur da doğa bu kadar “doğurgan” olur dedik ve konuşuyoruz; Metin bir gül’ü göstererek, Behçet hocanın bir şiirini okuyor: ..Alıp alıp geliyorum, uyumuyor bütün gece / Kımıldıyor karanlıkta ne zaman dokunsam / Solgun bir gül oluyor dokununca

Tam bir şey söyleyeceğim, karanlıktan kalın bir ses geldi: “…o gülü senin götüne sokarım! “

Şaşırdık ve irkildik, ben geriye çekilip sesin geldiği yere baktım, karanlıkta zorla seçtiğim bir balkonda sigara içildiğini sezdim ama tam o sırada Metin yanıt verdi: “..gel sok ta görelim!” Belki biri bizimle dalga geçiyordur, diye düşündük, yürüyoruz ama kafamız hep o seste, nasıl olur insan bu kadar kaba olabilir ve de gecenin albenisini bozan bu olayın etkisiyle! Nazmi’nin bahçesine yaklaşmıştık, bir yapı için bahçeyi kazmışlar, kaldırım da bozuk ve birden arkada sokak lambasının silüetinde dört kişi bize doğru koşuyorlar, Metin’e bağırdım, kaçalım, geliyorlar; Metin: “..gelsinler, görelim!” ve de geldiler!

Metin’i yalnız bırakmadım, adamlar yaklaştıklarında soldan ikinciyi bıyıkları nedeniyle bir yerden tanıyorum derken Metin: “..stepde miyiz.?” sorusuna yanıt bir kafa yiyerek yere düştü, gözlük te uçtu, bana saldıranlara bağırarak: “..utanmıyorsunuz Metin Eloğlu bu dövdüğünüz adam derken üç kişi üstüme çullandı; yediğim yumrukların ötesinde yere düştüğümde tekmelemeye başladılar, gücüm kalmamıştı ve beni tutup bahçedeki kireç kuyusuna attılar, şans eseri kuyuda kireç yoktu kuru toprak! Biraz kendime geldiğimde dolunayla gözgöze geldik ve Metin’i anımsadım, bağıracağım ama sesim çıkmıyor, belki göğsüme yediğim tekmelerden, doğrulmak istedim o da güç, Metin’in sesini duydum: “..reis neredesin?”, zorla bağırdım: “buradayım”; kuyuda olduğumu düşünemiyor, “kuyudayım” - “ne kuyusu reis, gözlüklerimi bulamıyorum?” - “kireç kuyusu!” 

Zorla kalktım, kırık ne olabilir belki kaburgalarım, nefes alırken ağrıyor göğsüm, çıkmak için bacaklarımı kaldırmak büyük zahmet; zar zor çıktım, Metin bir taşa oturmuş bana bakıyor: - “önce gözlüklerini arayalım! Metin bu adamlardan birini tanıyorum dedi, - “o pis bıyıklı var ya o sinema protektörü, Karakola gidelim, şurada Küçük Bebek’de; yahu göz gözü görmüyor nerede bu gözlükler. Kibrit çaktim, yolun ortasında bir şey parladı, gözlükler; - “ Metin bir tanesi kırık, ötekinle idare et!”

Ne bileyim 200 metre uzaklıktaki karakola, zar zor vardık. Kapı açık, bir gölge sanki bizi bekliyor, içerdeki koridordan pis bir ışık olmasa kapalı deyip döneceğiz, üç basamak çıktık ki o gölge bir polis olarak karşımıza dikildi: - “ n’oluyor han’a mı giriyorsunuz?”, Metin yapıştırdı: - “sen hancı mısın ulan!”, polis: - “ ..gir içeri de sana kim olduğumu göstereyim!” Durum çok kötü ve de itişme başladı yalnız adam bizim sokak tipi olmadığımızı sezdi: - “polise dokunamazsınız, yoksa çok kötü olur” Biz daha fazla bağırmaya başladık: - “komiseri bul bize bizimle dalaşma sonra çok kötü olur!”

Koridorun ucundaki kapıdan kısa boylu; saçları beyaz, kaşları siyah ve de bıyıkları siyah- beyaz, sivil bir adam çıktı; “.. benim komiser, bu saatte sarhoş “komünist”lerle mi uğraşacağız!” Benim birden kafam attı, hiç bir şey umurumda değildi adama çullandım, kanımca gürültüden uyanan öteki polislerde kalkıp komiseri kurtarmaya geldiler, bu kez coplar düşmeye başladı her yanıma, zorla bizi ayırdılar ama kafalarında bir şüphe belirmişti, sokaktaki adam değildik! Metin komisere- “bana telefonu verin, Atilla.. ya telefon edeceğim, sizin için çok kötü olacak” deyince adam; - sizin kim olduğunuzu Birsel bey söyledi, onu evinde rahatsız etmişsiniz, hem de küfürle, sizi kim olduğunuzu bana söyledi, göreceksiniz gününüzü..” Ve birden herşey aydınlandı; adamlar biz gelmeden komisere telefon etmişler, iki komünist geliyor, onları iyi karşılayın diye! Metin bilmiyorum kim se Atilla beye telefon etmek istiyor ama olanaksız. Benim dış görünümüm nasıl sa, adamları bu biraz korkuttu ve komisere “hastahane raporu” almak için beni göndermesini ve de buna mecbur olduğunu tehdit ederek söyleyince zorla kabul etti: - “yanına bir polis vereceğim nasıl gidersen git!”  Saat sabahın üçü, kavgaya karışmayan genç bir polisle çıktık, araba bulacağız, ararken, Bebek - Taksim dolmuşçularından biri evine dönüyormuş, beni tanıyınca durdu, şaşırmıştı halime, “götürürüm abi” deyince rahatladım. Yolda olayı anlatınca, şöför: “..abi o Belgin Doruk’un kocası, orada oturuyorlar, Yeşilçamcı, sinemacı, hiç yakıştıramadım diyerek beni teselli etti. Balta Limanı hastahanesi’de indik. Genç polis benim şoförle konuşmamı dinlemişti, bana yürürken yardım ediyor ve gözleri endişeli susuyordu.

Hastahaneye, ilk yardıma girdik, kuş uçmuyor, kimse yok! Polis gitti aramaya, Yarım saat sonra biriyle geldiler, nöbetçi doktor gelecek diyerek. Biraz sonra genç bir doktor, surat bin parça içeriye girdi; - “içip, sıçıp, kavga ediyorsunuz sonra hastahane…” İnanılmaz, gerçekten bugün bile bunun “fictif” bir olay olduğuna karar verdim; genç bir doktor, önce beni dinleyeceğine kendisine on dakika önce telefon eden komiser’in anlatımlarıyla beni karşılıyor. Kendisine yorum yapmamasını ve de bana bir rapor yazmasını, bu polisinde buna tanık olduğunu, her şeyin yarın aydınlığa kavuşacağını, terslik yapar sa bunu da yanıtlayacağımı söyledim. Yüzümdeki ve vücudumdaki hasarı görünce korktu, sonuçta ölebilirim de. 

Bilmiyorum nasıl döndüm ama  bugün telefonsuzluğun ne olduğunu genç kuşaklara nasıl anlatabiliriz - “seni katlediyorlar ama kimsenin haberi yok”! - Yalıya vardığımda o kadar mutsuzdum ki balkondan kendimi atmayı bile düşündüm; on gün sonra Paris’e gideceğim aklıma geldi vazgeçtim!

Olay bizim çevrede hızla duyuldu, üç gün sonra kendime gelmiştim ve de haberler çok ilginçti; Metin evine döner dönmez, karakolda telefon etmek istediği Atilla.. yı buluyor; meğer İstanbul Emniyet müdürüymüş bu arkadaşı, sabah Küçük Bebek Karakoluna gidiyor, komiseri kızağa aldırıyor; eğer biraz gecikirse olayın basına yansıyacağını, polisin bu perişan görüntüsünü sergileyeceğimi düşünerek! Giderek bizi dövenlerde gün ışığına çıkmış: Belgin Doruk’un kocası film yapımcısı Özdemir Birsel ve kardeşi eski boksör Nüzhet Birsel ve de Yeşilçam’dan iki aktör. Onlara haber tez ulaştığında, evi terk ediyorlar; “seyahate çıktı” bahanesiyle! Kızağa alınan komiser onlara son bir iyiliği yapmış, benim sağlık durumum kötüye giderse, belayı arayanın onlar olmadığını göstermek adına, ne olur olmaz diye hemen bir dava açın, siz davacı gibi gösterin kendinizi. Sanki onlar size hakaret ettiler ve de siz kendinizi savundunuz!


Dava olduğunda Aziz Çalışlar ve Alaeddin Aksoy dalga geçerek bu gazete alıntısını bana gönderdiler.
Dava açıldığında ben artık Paris'deydim. Aziz Çalışlar ve Alaeddin Aksoy dalga geçerek bu gazete alıntısını bana gönderdiler. Okursanız göreceksiniz mahkemede Özdemi Birsel'in bize yolladığı hakaret nezaketle söylenmiş!

Metin Eloğlu burada bırakmadı yediğimiz dayağı, o da mahkemeye verdi Özdemir Birsel dörtlüsünü " GÜL DAVASI "; benim ismimi ön plandan çektiler, Devlet Bursuyla Paris’e giderken problem olmasın diye. Temmuzun birinci günü trenle Paris’e doğru yola çıkarken, Sirkeci Garında herkes lokantanın barındaydı; kimler yoktu akıl almaz! Birisi tren kalkıyor diye bağırdığında, valizlerimi penceren bir vagona atıp beni de kapıdan içeriye ittiler, bilmiyordum ki bu garip tren yolculuğu üç gün sürecek, eğer gerektiği kadar yiyecek, su, sigara almamış san; tren hududa kadar durmuyor, huduttan sonrada Yogoslavya’ da her kasabada duruyor, ama dövizle Dinar almak deveye hendek atlatmak olduğunu öğrendiğimde, hiç bir şeyi almadığımın farkına vardım; işte “Gecenin Ucuna Yolculuk” 

Garip bir ülke bu Türkiye, doğup büyüdüğümüz, hep öyle yaşadık, kötülükleri çabuk unutup, iyilikleri her zaman yeşerterek ama bir türlü değişmiyor, kanımca yine insanların belki kılıkları değişik ama içi aynı. İşte İstanbul’un kapısını böyle çekip gittim!

                                                                    MORAL

O yıllarda medyatik, aktüel sinema ve varyete dergileri dışında günün popüler isimlerinin özel yaşantıları yazılıp, görüntülenmezd, star sisteminin sonsuz bir dokunmzlığı vardı! Bugün çok az da olsa tesadüf belleğime yapışan bu lanetli gecenin "aktörlerinin" o sürede nasıl bir "psychique" ve ekonomik çıkmazlarda olduğunu, Özdemi Birsel'i bu gözü kapalı bu saldırıya iten nedenleri daha iyi yorumlayabilirdik. Salah Birsel'in yeğeni olduğunu da bu fırsatta öğrendim.



 

4 Mar 2021

UTKU VARLIK - BÜTÜN RESİMLLERİ BAŞTAN YAPMAK / ALİN TAŞCIYAN Star Gazetesi 2014

 





Hiçbir zaman kimse iyi yaptığını düşünmez. Ben her zaman düşündüğüm resmi 3-4 sene sonra yaptım. Keşke param olsa ve sattığım tüm resimleri toplayıp bir meydanda yaksam ve yeniden yapsam”.

“Resim asla bitmez. 1960’ta Fransız Kültür Bakanlığı resim müzelerine bir emir gönderiyor ve Pierre Bonnard’ın görüldüğü yerde yetkililere haber verilmesini istiyor. Çünkü Bonnard pardesüsüsün içine sakladığı ufak paletiyle çaktırmadan resimlerinin beğenmediği yerlerini değiştiriyor.”

***

Yukarıdaki paragraflar usta ressam Utku Varlık’a ait. Türk Hava Yolları’nın Skylife dergisinde Sezgin Çevik’in Varlık ile Paris ve İstanbul’da yaptığı bir söyleşiden alıntıladım. Utku Varlık’ın özgün tarzıyla resim sanatında edindiği önemli yeri ve kendine özgü tarzına her daim saygı duymanın yanı sıra bu sözleri hep aklımı kurcalamış olan bir soruyu ele almaya teşvik etti beni.

Nisan ayında Star Pazar’da yayınlanan, İtalyan sinemasının efsanevi kuşağından yönetmen Ettore Scola ile yaptığım söyleşiden sonra da bunu düşünmüş ama gündemin içinde kaybetmiştim fikrimi. Scola, 2. Dünya Savaşı ertesinde o unutulmaz filmleri yapan ustaları ve yaşıtlarından ‘ayrı’ görmez kendini. Söyleşide de o döneme dair sorularımı yanıtlarken hep birinci çoğul şahıs kullanmıştı zamir olarak. “Biz” demişti, “Biz ülkemizi seviyorduk”, “Biz ülkemizi, insanlarımızı anlatmak istiyorduk”...

Bonnard gibi resmini asla bitiremeyen, sürekli düzeltmeler yapan; Varlık gibi hepsini baştan yapmayı hayal eden, Scola gibi kendini bir sinemanın parçası olarak gören sanatçı tipi nereye kayboldu? Hep daha iyiye gitmek isteyen, yaptığı işle övünmeyen, meslektaşları söz konusu olduğunda iğneyi kendine çuvaldızı başkasına batıran, bir kuşak, bir dönem, bir dayanışma bilinciyle ortak bir sanat üretiminin parçası olan sanatçılar yerine neden benmerkezcilik derecesinde bireyci sanatçılar çıktı?

Yüksek sosyeteyle, sponsor sıfatıyla da olsa iş dünyasıyla, politikacılarla yakın ilişkiler içinde kendine yer ve paye kapan sanatçılar bugünün saraylıları... Geçmişte de sanatçılar monarkların, aristokratların, kiliselerin himayesinde çalışırdı; elbette sanatçı birey olarak da geçimini en iyi biçimde sağlayacak. Tarihin birçok geçişinde yenilikler, biçemler, ideolojiler uğruna çatışmalar yapılır, akımlar, gruplar, klikler oluşurdu. Ama bütün bunlar daha iyi sanat üretme çabasından doğan, bazen yıpratıcı olsa da ertesinde yapıcı olan sürtüşmelerdi... Bugün esasa dair tartışma bile yapılmıyor!

Türkiye sanatının efsanevi kuşağından bir ressam, Utku Varlık. Edebiyatçıların, ressamların, müzisyenlerin, tiyatrocuların seçkin bir sanat çevresi oluşturduğu dönemin temsilcilerinden biri. Akademi’den aldığı bursla kendinden önceki kuşak, Abidin Dino ve Mübin Orhon misali Paris’te öğrenim görmeye gitti, sonra oraya yerleşti. Belki yarım düzine galerinin bulunduğu ‘60’lı yılların İstanbulunda bir ressam için çalışma olanakları çok kısıtlıydı...

Sanatçıların seçkin çevresinden söz ederken bir elitizmi kastetmiyordum. O kadar az sayıdaydılar, eğitimleri ve eserleriyle ülkenin genel kültür düzeyininin o kadar üstündeydiler ki kendiliğinden seçkinleşiyorlardı. Varlık, İstanbul’a gelip gittiğinde hep görüştüğü en yakın dostlarının Metin Eloğlu ve Edip Cansever olduğunu söylüyor röportajda... Bonnard, Les Nabis grubunun önemli bir temsilcisiydi. Scola, Fellini’nin çırağı ve dostu olarak görür kendini. Bu isimlerin her biri daha yaşarken efsaneleşmelerine rağmen hiçbir eserine “Ben yaptım oldu” gözüyle bakmayan, her daim kendilerini geliştirmek isteyen ve çağdaşlarıyla bir mücadeleyi, bir anlayışı, bir ortamı paylaşan sanatçılar tarihteki yerlerini şimdiden aldı...

Ama bugün çok pohpohlanan, kendileri de mangalda kül bırakmayan, sanatın sosyetesine ait birçok sanatçı ve oraya ait olmayı dileyen, olamayınca alternatif, aykırı bir pozisyonu kendine biçerek hırçınlaşan ama aynı derecede benmerkezci olanlar, bütün ‘aşırı kendine güvenliler’ yeryüzündeki saltanatlarıyla yetinecek...