25 Tem 2020

GEÇMİŞ ASLINDA BUGÜNDÜR / DUYGU MERZİFONLUOĞLU



İnsan hayatının belli bir evresinde, bedeninin içinde taşıdığı ruhun az çok kim olduğunu tanımış ve böylece de doğal olarak bu hayatta neyin peşinde olduğu daha iyi anlamış oluyor. Bu sayede de hayatına giren insanların, başına gelen olayların ve geçmekte olan zamanın daha da çok farkında olmaya başlıyor. İşte o andan itibaren de o güne kadar kendine ve hayata dair tüm anlamış olduklarını aktarmaya başlıyor. Vakti gelmişse eğer, dili döndüğünce, yeteneği elverdiğince, gerçekte kim olduğunu ortaya koymaya başlıyor. İşte o nedenle bazı yolculuklar çok değerli.
 Çünkü bu yolculuklarda bir oluş hikayesine şahit oluyor insan. Bir insanın, pek çok boyut, mekan, zaman ve gerçeklik arasında geçiş yapabildiğini görebiliyor. Görsel olarak bu şuna benziyor sanırım. Dünyayı bir labirent gibi düşünün ve ardından da bu labirent içinde elinde sürekli yanan bir mum ile oradan oraya seyahat eden bazı insanlar hayal edin. Bu insanlar, nereden nereye, neden ve nasıl bir düşünce ile gittiğini izleyebildiğiniz insanlar olsun. Adlarını da ‘yol çizer’ koyalım. Ayakkabılarının kenarında bir kalem taşısınlar ya da kimsede görmediğiniz türden farklı kalemli ayakkabılar giysinler bu ‘yol çizerler’ ve bu sayede de bu dünyadaki tüm adımlarında, tüm yolculuklarında iz bırakabilsinler. Biz de böylece kalabalık ve de karanlık içinde bu ‘yol çizer’lerin kendilerini hep belli edebildiklerini görebiliyor olalım. İşte öyle birini okuyacaksınız bugün benden. Dünya labirentindeki gerçek bir ‘yol çizer’i. Paris’te yaşayan Türk bir ressamın uç uca bağlanmış hikayeleri ile daha da anlamlanan resimlerinin ressamı olan sevgili Utku Varlık’ın bendeki yansımasını..
Açıkçası, kitaptan mı yoksa sergiden mi, ilk olarak hangisinden başlamam gerektiğinden emin olamadım. Çünkü 2 hafta evvel, Mongeri Binası’nda Utku Varlık’ın ‘Sanrı’ isimli sergisini sindire sindire gezerken, bir müddet sonra bana kendisinin yazmış olduğu kitabının hediye edileceğinden ve ben de o akşam eve gider gitmez kitaba başlayacak, ardından da günler boyunca elimden bırakamayacak olduğumdan habersizdim. Galerinin hemen ortasında asılı olan ve aynı zamanda sergi davetiyesine de basılan resmi incelerken, açık pencereden içeri dolan rüzgarın bekçiliğinde uyuya kalan mavi elbiseli kadının uykusunda saklı olan gizi görmeye çalışıyordum. Resmin içindeki pencerenin hemen yanında, havalanan perdelerin kıyısında Utku Varlık’ın silueti resimden dışarı doğru taşıyordu. Sanki oradan bana bakıyor, bakarken de düş ile gerçeğin birbirinden ayrılmaz bir bütün olduğunu yeniden hatırlatmaya çalışıyordu. Bense, resmin hemen altındaki cümleyi tekrar tekrar okuyordum.


“Geceleri çıkıp gittiğim pencere hep sonsuzluğa açık, kuzey yıldızıyla karşı karşıya, gündüz ise bir parka bakıyor, çocukların oynadığı..” Utku Varlık
İtiraf etmem gerekirse kitapta altını çizdiğim cümleleri gayri ihtiyari peş peşe getirip yeni bir hikaye yazmak konusunda kendimi sürekli engellemek durumunda kaldım. Aynı mekanlarda geçmiş, eski ve gerçek anılara karşı zaafım vardır benim, sanırım o nedenle aynı mekanları Utku Varlık’ın hikayelerinde dinledikten sonra kendi zihnimde değiştirmeye bile kalktım. Kısacası fazla karşılaşmadığım türden bir serüvendi. Bir sergide görmüş olduğum resimleri, o resimleri yapan ressamın yazdığı kitapla beraber yeniden hissetmek.
Bazı insanlarla yüz yüze tanışmanıza gerek yoktur hani bu hayatta. Bir satırı, bir kelimesi, bir eseri veya bir düşüncesi size kazayla bir yerlerde değmişse tanışmış daha doğrusu o kişiyi uzaktan da olsa tanımış olursunuz ya hani. İşte kitabı bitirdikten sonra Utku Varlık hakkında düşündüğüm bu oldu. Artık var olduğunu bilirken yokmuş gibi yapamayacak olduğumun farkındaydım ve onun anılarını kendi anılarım gibi içselleştirmiş olduğum için hayatıma daha da fazla yaşanmışlıkla devam edeceğimi de biliyordum. O nedenle hissettiklerimi yazmam biraz vakit aldı.

Bana göre en iyi hikayeler insanın kendisinin başından geçtiğinde ve de gerçekten her şeyi kendisi deneyimlediğinde yazılıyor. Kurmaca hiçbir şey yok. Her şey olduğu gibi. Oluş anındaki tüm düşüncelerle beraber. Sanırım o nedenle kitap beni biraz fazla içine aldı. Çünkü eski İstanbul, o günlerin sanat ortamı, sanatçıların yaşadığı sıkıntılar, elde edilmiş başarılar, yapılmamışın peşinden gitmeye dair olan güçlü inançlar beni oldum olası etkiler. Çünkü ben, kalabalığın aksine yürüyen, kalplerinin peşinden gidebilen, insanın aslında hükümdarının bir tek kendi olan kocaman bir ülke olduğunu taa derinlerinden bilen insanlardan etkilenirim. Bana güç verir bu yolculuklar. Kendinden ve emellerinden ne pahasına olursa olsun hiçbir sebeple vazgeçmek zorunda kalmamış insanların hikayeleri. İşte bu nedenden dolayı, içlerinden lav gibi dışarı taşan ruhların çıkılmamış yolculara çıkış hikayelerini bana hissettirebilmiş olduğu için fazlaca etkilendim ve de olabildiğince yavaş okumak istedim Utku Varlık’ın ‘Zero Hipotez Fragmanlar’ını. Ben bir kitap yorumcusu değilim ancak bana göre bu kitap hem bir yola çıkış hem de bir yol hikayesiydi. Kendisini en nihayetinde hep dönüşmek istediği kişiye dönüştürecek olan tutkunun sanatsal bir ifadesiydi. Sizden fiziki anlamda km’lerce uzakta olan birinin yaşanmışlıklarına ulaşmak ve duyguların mesafeleri etkisiz hale getirdiğine tanık olmak ise mucize gibi bir şeydi. Bir sanatçının en ince ayrıntısına kadar, sahiline çarpmış olan tüm dalgaları kendisinden geçerek başkalarına ulaştırma gayreti de öyle. Bir dünyadan bir dünyaya insan bedeninden oluşan bir köprü gibi uzandığını hayal etmek veya dünyanın tam ortasında bir yerlerde, onca engebeye ve de yuvarlaklığa rağmen dimdik ayakta durmaya çalışmanın dünyada varolmak olduğunu yeniden hatırlamak da öyle.



Bu kitap senden nasıl bir cümle doğurdu derseniz bana; “Ruha yol aldıran adımların bu hayattaki en zor seçimler olduğunu yeniden hatırladım.” demek doğru olur sanırım. Çünkü çok az insanın ayaklarının dibine yığılmış olan geçmişi bu kadar dokunmaya hazırdır insana. O nedene şimdi size gidin önce kitabı okuyun sonra da sergiyi gezin demeyeceğim. Onun yerine gidin hissedin diyeceğim.
Utku Varlık’ın kitabının editörü ve de sergisinin küratörü olan sevgili Özlem İnay Erten ile sergi sonrası sohbet ederken, Erten; “gerçek dışı bir düş gibi geçen pandemi süreci ile serginin bağlantısı”ndan bahsetmişti bana. Ben de ona “düşlerin tek gerçeklik olduğuna inananlar ve de düş yoksunu bir dünyadan kaçış kapısı aralamak isteyenler” öncelikli olarak gelmeli demiştim sergiye. Bunun ne güzel bir hediye olduğunu zaten, Mongeri Binası’na gittiğinizde anlayacaksınız. 

Son tarih 28 Ağustos.
Not: Başlık, Utku Varlık’ın kitabının ilk bölümündeki ‘Hiç’ hikayesinden altını çizmiş olduğum bir cümledir. (Sayfa, 21)

21 Tem 2020

GERÇEĞİ DÜŞ GÜCÜYLE AÇIKLIYORUM







Emrah Kolukısa
21 Temmuz 2020 Salı, 11:49

Uzun yıllardır Paris’te yaşayan ressam Utku Varlık şu sıralar halen devam eden İstanbul’daki son sergisi “Sanrı”da kendisine ilham veren edebi kaynaklardan yola çıkarak ürettiği işlerini buluşturdu sanatseverlerle. Pandemi yüzünden ara verilen ve sonra yeniden açılan sergi Bozlu Art Project’in Şişli’deki  Mongeri Binası’nda 28 Ağustos’a dek sürecek. Biz de bu vesileyle mail yoluyla Utku Varlık’a ulaştık ve sorularımızı yönelttik.



‘BENİ HER ŞEY İLGİLENDİRİR’
İlham kaynaklarınızdan biri de edebiyat ve “Sanrı” serginizde sizi etkileyen yazar ve şairlere selam yolluyorsunuz. Edebi metinler sizi nasıl etkiliyor, bununla başlayalım mı?

U.V- Okumak! Zamanın daraldığı bu günlerde, farkında olup da okuyamadıklarımız bir yana, belleğimin beni yönettiği her kaynak, benim “merak bahçem”deki yeşeren bilgi, elimin altında her zaman olanlar, kitaplarım; yani bin türlü yansıma beni yönetiyor. Söyledim, büyük bir bilgi okyanusunda yüzüyoruz. 60 yıllarında bizim için lüks olan, erişemediğimiz, görmediğimiz, duymadığımız, yabancı dile özgü okuyamadığımız tüm yazılı basın şimdi elimizde ve kontrolümüzde ama zaman da ona göre daralıyor, bir seçim gerekli oluyor. Şu şekilde arındırmıştım kendimi, Gorki’ye özgü: “benim yazarlarım”, “benim müzelerim”, vs. Çünkü sanat tümüyle “empoze” edilen bir algıdır, kültür adına kendi kaleni koruyamadığın sürede sürekli gol yersin! Yine erken yıllarımızda çevremdeki tüm yazarlar ve entelektüel takımda yabancı dil bir sorundu, okumak açlığını neyle gidereceksin? Editörlerin ekonomik zorluklarla yayınladığı kitapların çevirilerine bugün baktığınızda gerçekten kötü. İşte eski kuşaklar genellikle dışta bulamayınca kendi içlerini açtılar işleve, belki şiir bizde bu kadar görkemli. Benim yazıdaki ilgi alanlarım sanki “ucu açık metaforlar" misali yaptığım resme bir şey fısıldarlar, dedim ya beni her şey ilgilendirir.

Rüyalar da sanki sizin için önemli… Düşsellik sürreel bir tarzda yansıyor işlerinize. Gördüğünüz düşleri hatırlar mısınız hep ve bunların ne kadarını tuvale aktarıyorsunuz?

U.V- İçerikte “düş” benim onu gördükten ya da yaşadıktan sonra kullandığım bir kurgu değil. Ben düşten söz ettiğimde onun “mekanizmasından” söz ediyorum. Beynin paradoksal işlevindeki gerçeği düş gücüyle açıklıyorum. Bir takım duygusal içerikteki anlatım, yalnızlık, mutsuzluk, korku gibi temalar bir odaklanma sorunu, bir düş kurgusunu iyi bir şekilde harmanlamak hem düzeyde hem derinlerde, bir şiirin işlevinde.



‘GÜZELLİK BİZİ ÖRTEN BİR TÜLDÜR’
Sergide 1964 tarihli kısa filminizden imajların kullanıldığı bir de video var. Kısa filmin hikâyesini dinleyebilir miyiz sizden?

U.V- Akademi’de Anatomi dersinde yaşadığım bir sanrı; İstanbul Tıp Fakültesi Anatomi enstitüsünde hocamızın genç ve çok güzel, sarışın bir kadın ölüsü üstünde “güzellik nedir” olgusunu açıklaması. Moral; güzellik bizi örten bir tüldür, kaldırdığımızda herkes aynıdır! O gün yaşadıklarımızı ve enstitünün müzesinde gördüğümüz kavanozlardaki fetüsleri bir ölüm motifi etrafında bir filme çekmek; aldığımız izin yalnız bir gece çalışma gerektiriyordu. O günün olanaklarıyla, birkaç kaset negatif film ve süper 8 kamerayla arkadaşım Necati Ayden çekerken ben de elimde ışık olarak el feneriyle kadavraları aydınlatıyorum! İşte beynimizin “fenomen çekmecelerinde” özenle sakladığımız birikimlerden yola çıkarak giderek bir “sanrı”yı paylaşmak, örneğin Rilke’den hareketle paralel bir imge yaratmak ama 1964’de teknik yoksulluklarla çektiğimiz “GİZ” filmi varsayılan bir nesnenin öyküsüdür, onca yıl mekanımın boşluğunda asılı kaldı! Bir sallayın belleğinizi, ne düşecek? Ben sallıyorum, “ölüme dair” içeriğine yalnız Rilke değil aynı yıl dönem dergisinde üç sayfa Turgut Uyar’ın uzun şiiri “Ölü Yıkayıcılar” bana bu kurguyu iletmişti, belleğimden yazıyorum şimdi:
    
ÖLÜ AKŞAMININ DURGUNLUĞUNA
1935 de bir akşam
Bir salı akşamı sanırım.
Perdeleri kapadık. Öyle kaldı artık.
Duvarların uzaklığında ve durgunluğunda
1935 de bir akşam
öyle
kaldık.



‘PARİS BENİ HER ZAMAN BESLEDİ’
Uzun yıllardır Paris'te yaşıyorsunuz. Orada olmak sanatçı olarak size ne kattı sizce, ya da tam tersini düşünüyorsanız, sizden neler aldı götürdü?

U.V- Paris’te yaşamak bir seçimdi benim için. Bilerek, sınayarak ama bir ülkeye çapa atmak kanımca o kadar kolay değil. Yaşamak adına, hepimize göre değişik bir mekân kavramı var. Erken yıllarda ülkemizin yaşadığı inişli çıkışlı, politik, ekonomik tüm çarpık yönetim ve de daha sonra içine düştüğü labirent, çok erken yaşlarda bunu düşledim, bu toplumda bana ters düşenler yalnız benim yarattığım bir kuruntu değildi. Anlatmaya gerek yok ne kadar sığlaştığımızı. Şimdi dilini unutmadığın sürece yine ülkene dair “aydınlık bir yörünge” saklıyorsun içinde; işte o bizim pozitif kişiliğimiz! Paris beni her zaman besledi, erken yıllar, yani 70 yılları “Paris bir şenlikti”, pentürün en güzel yılları, açlığımızı giderdiğimiz kültür adına her şey ama günümüze dönersek yaş ve deneyim adına başka bir “virtüel zaman”dayız, belki “zaman paradoksu”; kim düşünebilirdi dünyaca yaşadığımız bu “virüs sanrısını”?

"Benim resimlerim insan beyninin öteki tarafına mesajlar gönderiyor, Ay'ın karanlık yüzü gibi" diyorsunuz. Bunu biraz daha açacak olursak, ne var o karanlık tarafta ve siz nasıl bağlantı kuruyorsunuz insan beynini o tarafıyla?

U.V- Sizce insanı ”deşifre” ettik mi? Korkuyu ve ölümü kullanarak büyük inanç labirentleri yaratanlar, her on metreye onların tapınaklarını betonlayanlar, yine insanı birbirine düşürenler, göçlere ve sefalete sürenler, bilinci hücrelere kapayanlar! İşte insanın beynindeki inancın bir algı olarak kökleşmesi, aklına ve kalbine yük olan her şey; insana dair “ay’ın karanlık yüzü”, o karanlık ki bir kara büyü, bir efsun; kapalı olduğu bir kesitte beni ilgilendiriyor, BORDERLINE!

Üretmek, sanat üretimi, yıllar geçtikçe artan-azalan ya da motivasyon anlamında dönüşen bir şey mi sizce? Nasıl deneyimlediniz bunu kendi hayatınızda?

U.V Önceleri farkında olmadan yanıt verdiğimiz sanat üretimi, bugün bence bir “iç sıkıntısına” dönüştü. İşte bu “melez anlatımlar” giderek zevksizliği harmanlayan müzelere, büyük koleksiyonlara, paranın yönettiği yerlere gelip kristalleştiğinde şunun farkına vardık; bu sahte bir sanat dünyasıdır ve bu sıradanlığı bize “empoze” edenler kimlerdir? İşte “farkında olamamak yine bize özgü bir şey!
‘APTALLIK VE CEHALETİ YÖNETEN DİN TACİRLERİ…’
Şu sıralar Türkiye yine dünya kamuoyunun dikkatlerini üzerine çekmiş durumda. Aya Sofya'nın müze kimliğinden çıkarılmasından bahsediyorum. Siz neler düşündünüz bu haberi duyunca ve burada nasıl algılandı bu son çıkış?
50 yıllarındaki “etnik mozaiği” kıranlar, yine aynı adamlar. Aptallık ve cehaleti yöneten din tacirleri bir “mekânın da belleği” olduğundan habersiz, zamanın paradoksunun onlara oynayacağı oyunu bilseler böyle küçük oyunlara girmezlerdi. Antik kentleri dinamitleyenleri unutanlar belki bunu da kabul edip unutacaklardır; peki biz: THE SILENCE OF THE LAMBS (Kuzuların Sessizliği)



‘ZERO HİPOTEZ’ DAİR

U.V- ”İnternet’de bir blog’um var, hemen hemen 238 yazı yer alıyor orada ve bundan hareketle iki yıl önce “Zero Hipotez” kitabım Bozlu Sanat Yayınları’ndan aynı adı taşıyan sergimle paralel yayınlandı. Kitapçılarda boy gösterdiğinde, büyük kitapevleri sattıkları kitapları önce okumadıkları -bir fikir edinmek- için, benim anılarımın yönettiği, ‘narration’ içeren kitabımı sanat tarihi raflarında gördüm. Üstelik bir kitabın okuyucuya ulaşmasına yardım eden büyük gazetelerin “Kitap Ekleri” de görmemezlikten geldi, büyük yayınevlerinin yönetiminde olduğu için belki, bir iki satır içinde kaynadı gitti. Şimdi farkına vardılar, internette satılıyor. Şu günlerde ikinci kitabımı yazıyorum, birincisinin deneyimini de düşünerek!"












4 Tem 2020

ŞEYTAN TIRNAĞI


RİLKE’NİN YİNE ŞU SÖZÜNE TAKILDIM: CEHENNEM ARTIK SEVEMEMEKTİR!

Çok yaşadığımdan mı, çok gördüğümden mi bilmiyorum, beğeniye özgü bu sığlaşma giderek düşünmeyi, düş görmeyi engelleyen bir zaman dilimine sığındı, izini sürdüklerim yine aynı ormanda yok oldular; bir sihir, bir gizem, bir büyü var mı? Yoksa cehennemin dibine!
İşim gücüm o bir başka heyecan; bir müzenin kapısından girerken, kitapçının vitrininden kıvrılıp sana bakan yüzlerce kitaba yaklaşırken, parasızlık günlerimde aldığım bir plakla eve dönerken, uzun süredir beklediğin bir ressamın sergisinin açılışına giderken, ışıklar sönmüş film başlamak üzereyken, atölyeyi düzenleyip yeniden başlıyacağın bir tuvalin önünde dururken, özlediğin bir kız arkadaşınla bir şeyler içerken…işte merak/yaşamak tek kural!

Büyük bulvarın açıldığı üç pasajdan birincisinde eski kitaplara bakıyorum, önce hızla-merakla, sonra bıkkın; ne kadar ilgisiz kitap yazılmış ama bugün daha beter; örneğin Fransa’da her eylül yeni sezon’a ünlü ünsüz yayıncıların 600’ü aşkın romanla girilir, media kendi yargılarıyla önce yarıya sonra da giderek 2o romana indirgendikten sonra aylarca üstünde konuşulacak ortamlar: radyo, tv. ve tüm media’yı kim iyi kontrol ederse, sonuçta ünlü ödüllerin belirleyeceği son aşamaya gelir, örneğin “Prix Concourt”; alan kitap köşeyi döner ve de buna benzer bir sürü ödül. Bu nedenle kitap yazmak moda oldu; şaşırtıcı genellikle genç güzel kadınlar da “yazmak” denen bu güç, bıktırıcı işleve sığındılar; hiç belli olmaz belki şans, ünlü ve zengin oldun gitti! Tüm bunları yaşadıktan sonra sessizce kendi kitaplığına dönüyorsun, belki canın dördüncü kez tekrar bir Çehof çekti!

Bir zamanlar kültürü gerçekten yöneten bazı ülkeler onun “simyasını” kendilerine saklarlardı, örneğin: bir İsveç sineması, Amerikan edebiyatı, Fransız resmi vs. Tanımlamanın ötesinde kültürde ona özgü bir kristalleşme; ama etkilenmeler, beğeninin yönettiği katılımlar olsa bile bu kutuplaşmalar bir kimlikti, bir imzaydı. Çok nadir, k bir amerikalı yönetmen filmini satmak için bir Fransız radyosunda 20 dakika gevezelik yapsın, ya da yabancı bir yazar öteki ülkede kitaplarını imzalasın; kısa örnekler ama gizem yok oldu, herşeyi olduğundan daha iyi tanıyoruz; gün geçmiyor farkında olmadan atölyemde çalan radyoda, oradan buradan gelen binlerce pop müzik grubunun gürültüsünü nasıl bir müzik olarak tanımlamak güç se, sinemadan haberi olmayan o kadar adamın eline bir bütçe vererek bir film yapmak; iyi kötü dünya televizyonlarından birine satarız amacıyla! Artık paranın yönettiği sanata özgü herşeye bir başka gözle bakmak zorundayız, onların gözlüğüyle; sanattan büyük paralar kazanılıp, onu tekrar kendi gücünle “emposé” etmenin farkına varanların sanat tarihi yazılıyor, kimsenin haddine değil ona başkaldırmak! Biliyoruz artık sanat kimliğini göstererek gireceğin bir yer değil;

Şunu söylemiştim geçen yıl, bugün virüs sonrası daha beter, gelecek? “Sanat bir terapi, hiç̧ bir zaman büyük mesajlarla oluşamaz, bireysel bir kurgunun dışa vurusu aslında. Üst düzey kültürel bir olay ve herkese ulaşabilmesi çok zor. Toplumun büyük bir kısmının tezgahından geçemezseniz, kitabınızı okutamazsınız, resminizi sergileyemezsiniz. Ben “benim hayal müzelerim” kurgusunu biraz da kenara itilmiş̧ ama çok değer verdiğim sanatçıları savunmak adına yapmıştım. Sanat bir “katharsis” olmak zorunda ama onun öğreticiliği yine kültürel bir aşama gerektiriyor. Sana hayal kurduran, seni ışıklandıran bu pencereler herkese açık değil. Görüyorum müzelerin önündeki kuyrukları, ne yazık bunlar çoğunlukla, medyatik iteleme sonucu canları sıkılan üçüncü yaş topluluğu.”

Çağdaş sanatın, kültür endüstrisine bağlı, uluslararası büyük bir sirk olduğunu sürekli anlatıyorum; açıkca üretiyor ve eğlendiriyor. İnandırıcı olma yeteneği paraya dönük olduğundan, bunun bir yatırım olduğunu “Sotbey’s” , “Christy’s gibi sistemlerle, hergün bir kabuk bile olamayacak “HİÇ” ler “ milyonlarca dolara satılıyor. İşte bu bir politik; uluslararası para dolaşımı, para aklama!
Sistem bir virüs misali global, paranını döndüğü her yeri kolluyor, örneğin Sotheby’s’i 3.5 milyar dolara alan Drahi, en hızlı bir şekilde Eski, Yeni, Modern, Antik; her gün bir satış diyerek ınternet’e yapıştı, Sotheby’s afişini silmeden hiç bir şeye bakamazsınız!



Yaptıkları fuarlarda kendi beğenilerini sansür uygulayarak “imposé” ettikleri için yapılan ticaretin sanatla hiç bir ilişkisi olamaz. kendi değer yargılarını, alıp, satıp, müzeleştirmek; yeni kolleksiyonerler yaratmak için beynin yeni bir “neron” üretmesi beklenemez. Sanat özgürdür, sanat eserinin oluşumunda da bu söz konusu ama gelin görün; yalıtılmış bir beğeni giderek bir baş eser oluyor: birbirini ilmekleyen sıradanlık giderek çağımızın sanatını oluşturuyor, kapitalist sistemde bir başka alternatif olarak işleve giriyor. Bu durumda kime, niçin bir karşınlık beklenebilir?

Yaşantımda kurmaca bir sürü ŞEY çekip gitti, arındım sanırken, yine ayağıma takılanlarla uğraşıyorum: “banalité” aşağı düzeyde alışkanlıklar, zevksizlikler ve de cahillik; paranın yönetiminde tüm kurmaca ne varsa kendi müzelerini, koleksiyonlarını kurarken tek endişe: “KİMİN GÖLGESİ BÜYÜK”

“BÖYLE BUYURDU ZARATHOUSTRA” da öyle söyler Nietzsche: “..TÜM SULARINI BULANDIRIYORLAR Kİ DERİN GÖZÜKSÜN”