19 Ara 2021

SANATIN (BİR TÜRLÜ ANLAYAMADIĞIMIZ) ANLAMI




     
     BU YAZI 19 ARALIK 2021 TWİTTER'DE "SON İNSAN" INTERNET DERGİSİNDE  DERGİSİNDE YAYINLANMIŞTIR.


                        SANATIN (BİR TÜRLÜ ANLAYAMADIĞIMIZ) ANLAMI

“Artam Antik A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Turgay Artam, koleksiyonculardan derlediği birbirinden değerli İstanbul resimlerini 40. yılına özel bir sergide buluşturdu. Tam 40 yıldır sürdürdüğü müzayedecilikte birbirinden değerli ve gizli kalmış kimi eseri gün yüzüne çıkarmayı başaran Artam, Türkiye’nin kültürel değerlerine sahip çıkacak bir bilinç oluşturmayı kendisine ilke edindiğini söylüyor. Sergide sanatseverlerle buluşacak eserlerin bazıları uzun yıllardan sonra ilk kez görücüye çıktı.”

                                                                        Halil Paşa


                                                                      Hoca Ali Rıza
                                                    
                                                                       İbrahim Çallı

Bu haber “Tuvallerde İstanbul” diye bir sergi tanıtımından; bir müzayede evinin koleksiyonculardan topladığı, içeriği İstanbul ve ressamları (asker ressamlar, paşalar, Cumhuriyet’in ilk yılları ressamları) olan (belki otuzlu yıllar ve gerisini kapsayan) bir sergi haberi. Sergi, resmin özellikle bir hobi olduğu, değer yargılarının belli bir ölçüde iyi niyetle oluştuğu bu çevrede; daha okul, atölye gerekliğinden bile haberi olmayan, çoğunlukla “naif” ressamları içeriyor. Kanımca Artam kendisi satmıştır bu tuvalleri, amaç kendine bir “övünç” de sağlamak! Başka açıdan! Şunun da altını çizeyim: Olan ya da olmayan “Türk Resmi”nin tarihini “müzayedecilerin” yazdığı, “sanat tarihçileri”nin de onların izinde yürüdüğü başka bir gerçek. Örneğin bu serginin küratörü Kıymet Giray’ın ismi sürekli olarak “banka koleksiyonları” konusunda geçiyor üstelik İş Bankası Resim Koleksiyonu kitabının da yazarı.

                                               Leonardo da Vinci / La Joconde

Hiç düşündünüz mü: Bu ülkede resimde para sistemini kuran bu satış evleri yöneticileri sattıkları resme hangi gözle bakıyorlar? Bu resimleri genellikle büyük paralar ödeyerek alanlar acaba bakıyorlar mı? “Birbirinden değerli” diye tanımladıkları bu peyzajlardaki naif amatörlük, pentürün süklüm püklümlüğü ne olacak? Ki yalnız bu erken peyzajdan söz etmiyorum. Başından sonuna manzara resmi yapılmıştır ama bence peyzaj “manzara” değildir. Da Vinci’nin “La Joconde” dekoru, bu “sfumato”, harika, gizemli peyzaj olmasa acaba bu tabloyu nasıl kurgulardık? O zaman sanat bir hayal mi? Değilse senin yaptığın manzaranın hiçbir anlamı yoktur! Genellikle İstanbul ve Boğaz’ı konu alan bu ressamların bu harika doğayı bir iskele, suyun kenarında bir ağaç, balıkçılar, tekneler vs. ile resmetmesi... Can sıkıcı, bunaldığımız, pentür tekniğinden yoksun, bu standart “manzara” resimlerinin, müzeler ve koleksiyonlarda kalıcılık süresi ve değeri, yine göz boyayan bu satış evlerinin elindedir. Ne yazık ki bu amatör ressamların o peyzajdaki gizemi yakalayabilmeleri olanaksızdı çünkü resmin ve sanatın “fenomenolojik“ yorum bilgisinden, “aynanın içinden” bir bakış açısından, sanatın alegorik öğretisinden habersizdiler ve sanatın yalnızca bir “haz” olduğunu sanıyorlardı! Bu ülke bir zamanlar Anadolu’nun yanlızlığına ressamlarını göndermişti; gitsinler, o yörenin “yalnızlığını” boyasınlar diye. İçlerinden çok azı bu toprakların gerçeğini anlattı. Resimde de yazıda da bir tek Avni Arbaş’ın anlattıklarını hâlâ unutmadım! Hadi, genellikle dışı görebileceğimiz bir müze yoktu ama nasıl olur Aivazovsky’yi tanımazlar, diyeceğim. Bence pentürün büyük ustasıdır, onun uyguladığı “les glacis tekniği”inden söz etmez kimse. Oysa bu sergide bir tuvali var ama ötekilerin ilgisini çekmemiş, Civanyan dışında. Belki görmediler ama Dolmabahçe Sarayı bu ressamın tuvalleriyle doluydu! Başka bir soru: Bu resimler -ne yazık çoğu çalındı, çırpıldı- niçin bir sarayda gizlenir? Onlara bir müze düşünülemez miydi! Nasıl onlardan kimse çıkıp da: “İşte bir peyzaj, bir pentür böyle düşlenir, adam seni “noktürn” bir İstanbul’da gezdiriyor” demez? Nasıl olur bu?

                                                                      Aivazovsky

Müze konusu çok derin. Biraz gerilere, 60’lı yıllara dönersek: Beşiktaş Resim Heykel Müzesi deniz kenarında, rutubetli, büyük ahşap bir binadaydı; resimlerin saklandığı arşivdeki hasardan haberimiz olmadı. Yalnız, benim tanık olduğum şu olayı gerçek müzeciler bilseydi ne derdi? Ressamlar Birliği’ne verdiğim bir tuvali askerlik nedeniyle bir yıl geç almıştım. Resim bu müzenin alt katında bir mekâna konmuştu, dış kâğıt paketi sırılsıklamdı, açtığımızda pentürün üstü de yeşil bir küfle kaplıydı! Şimdi düşünelim: Üst katının parasızlık nedeniyle her zaman elektrikleri kesilen bu müzede asılı bu resimler nasıl korunuyordu? Bir keresinde hayran olduğumuz Avni Lifij’in “Portre”sini gardiyandan izin alıp, kapının önüne, ışığa çıkarmıştık. Resim meta olduğunda Ankara-İstanbul müzelerinden yok olan resimler, belki çok önce gözden ırak olmuştu!

                                                      Beşiktaş Resim Heykel Müzesi

O yılların dinginliğine paralel, yine ressamların kalenderliğine, iyi niyete dayanan resim özlemini paylaşmamız ve de Akademi’nin sanat öğrenimi yapması dışında, yine o yıllarda Beşiktaş Tatbiki Güzel Sanatlar Okulu öğrenime geçmişti, Alman ve Avusturyalı öğretim üyelerinin yönettiği bu okul gerçekten “sanatın teknik işlevi”ni öğrettiği süreçte çok başarılıydı. Örneğin bu profesörler içinde Viyanalı ressam Fantastique Realist Anton Lehmden tanınmış bir ressamdı, “tempra” tekniğinin ustasıydı, iki yıl kaldığı İstanbul’da yaptığı peyzajlardan bizim Akademi’nin hocaları dâhil kimsenin haberi bile olmadı!

                                                                      Anton Lehmden

Devlet Resim Heykel Sergileri’nin de iyice tavsadığı bir dönemdi. Bize resmi öğreten hocalarımızdır: Cemal Tollu, Nurullah Berk, Cevat Dereli, Zeki Faik İzer, Ali Çelebi, Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Neşet Günal. Beş pentür atölyesi vardı. Genellikle 30’lu yıllarda Paris'in en popüler özel okulu Academie de la Grande Chaumiere’in hocalarından Andre Lhote'un atölyesinde çalışıp onun resim öğretisiyle Türkiye’ye dönenler Akademi’ye öğretim üyesi olarak girmişlerdi. Andre Lhote o yılların resim akımı Kübizm’in etkisinde yaşadı, bugün Fransa’da pek tanınmaz!

                                                                    Nurullah Berk
                                                                
                                                                        Ali Çelebi

                                                                        Cemal Tollu

                                                                Bedri Rahmi Eyüboğlu

Bir tek Bedri Rahmi başka bir ressamı severek dönmüştü Paris’ten: Raoul Dufy’yi. Bu da onun resmine İstanbul ve folklorun karıştığı -kendisinin deyimiyle- bir “cümbüş” getirdi. Merak alanları, şairliği, yazarlığı ile diğerlerinden farklılığını da sonuna kadar yaşadı. Bence onun peyzajları şiirinin bir dışavurumudur. Ya ötekiler, onlar da yaşamlarının sonuna kadar Lhote’un öğrencisi olarak kaldılar! Tekrar söylüyorum: Ben Akademi’de pentürün büyük ustalarının adını duymadım; örneğin Vermeer’i. Bazen kendime soruyorum: Müze kültürümüz, köklü bir sanat tarihi kültürümüz, resim tekniğini iyice kavratacak atölyemiz, onu bize öğretecek bir öğretim yoktu. Kütüphanemiz vardı ama o güne özgü birkaç dergi, L'Oeil, sanat kitapları, örneğin Skira gibi kaliteli reprodüksiyonları olan yayınlara zar zor ulaşabiliyorduk. Genelde sanatı ve pentürü yöneten Fransa'nın dikta yönetiminden çıkmak çok zordu. (Bugün de öyle değil mi?) İşte bize resim öğretenler beyinlerini yaşadıkları o 30’lu yıllarda dondurmuşlardı. Onları yargılamıyorduk çünkü Akademi eski demokrasilere özgü başlı başına bir “biyosfer”di. İşte pentür de, deseni bil ya da bilme, atölyede senden daha kıdemli bir öğrencinin çalışmasına bakarak yapılan; figüratif-abstre kaygılarından uzak bir başlangıç içerirdi. Yalnız kürsüden anlatılan, Salih Urallı’nın resim tekniği dersi ve de hiçbir görüntü aygıtı kullanılmadan dinlenilen sanat tarihi dersi, ikinci plan derslerdendi! Giderek herkesin iyi niyetine kalmıştı öğrenmek! Yaşadığımız o yıllar, sanatın, giderek pentürün, bir “meta” olarak hiçbir varoluşu olmayan, kendini bir amatör gibi kaygısız, ne yaparsan “fena değil” yanıtı verdiren belki daha güzel yıllarıydı.

                                                                       Salih Urallı

Şimdi tekrar İstanbul’a dönersek: “Tuvallerde İstanbul” sergisi bize yine başka bir gerçeği anlatıyor. Sanat ile iyi niyet aynı şey değil ve de her şey sanat olamaz! 50 yıldır büyük “promotion”u yapılan, fictif milyonlara satılan bu tuvallerin genellikle çok amatör işler olduğunu görememek düşünme yetisiyle çakışmıyor. Spekülatif bir gözlükle baktıkları, “Türk resmi” diye müzeleri, koleksiyonları doldurdukları bu tuvallerde niçin bir kimlik aranıyor? Boyayanın Türk olması, resmin bir etikete girmesini mi gerektiriyor? Dünyanın her ülkesinde olduğu gibi bir sistemin öğretisinden ne alınmışsa onun dümen suyunda, etki alnında, farkındalık yaratamayacak kadar anlamsız bu boyamalar ancak amatör bir tutkunun vakit geçirten saatlerinin (belki) bir anısı olabilir.

                                                            Caspar David Friedrich

Sanatın anlamı nedir? Bu soru uzun bir süredir yanıtsız. Niçin dışarıya böylece dökülmek? Resme, yazıya, imgeye, sese dair... Sanat bu labirentleri bir “cabale” misali tasarladı, alegorik saptırmalar, sanrı bahçeleri ve varoluşun eş zamanlı şiiri... Sanat manyetik bir alan içeriyordu. Amacı, estetik belki güzelin tarifinde, bize sorulan bir soru gibi, “Yanıtı doğada ara” diye fısıldıyordu. Resim o çağlarda bir “immaterialisme” içeriyordu. Tinleri içeren, düş kurabileceğimiz bir gizem, bir büyü, bir sihir. İşte onu çizebilen, boyayabilen ressam, sözcüklerle sorgulayan, o şiiri yazandı. Hâlâ bunun farkında değiliz!


 



18 Ara 2021

ENSELM KIEFER / SANATTA "ÇILGIN MEGOLOMANİ"

 Görüş açımızı ve aklımızın boyutlarını zorlayarak, paranın gücüyle bize “empoze” edilen “sanat” her durumda saptırılıyor ve artık şaşırmıyoruz! Büyük bir “show”dayız ve her şey çığrından çıkmış durumda, mantık artık işlemiyor; yaşama boyutları daraldık ca, endivüel histeri boyutları başını almış gidiyor ama amacın ne olduğundan kimsenin haberi yok! Geçenlerde yine bu konuya değinmiştim:




“…Tüm bu sorunlar giderek "accumulation", - birikme ve yığma - gerçeğiyle karşılaştığında, ileriye dönük, bizi bekleyen "kaos" dan kimsenin haberi yok. Paranın açılımıyla sürekli alınıp, bir gün değerini ölçebileceğimizi sanarak depolara yığdığımız "sanat eserleri, kendi kendilerini yok etmeden kanımca çöp olarak kaderlerini bulacaklardır. Örneğin: Louvre müzesini Fransa'nın kuzeyinde Lans kentinde de açtılar ama gereken sükseyi bulmadı. Belki Arapların para boyutlarına ulaşamadığı için. Konu müzenin açılımı değil; Paris Louvre müzesi, asırlardır depolarında biriken 230 bin tuval, objet, heykel, tüm aklınıza gelebilecek sanat eserini yine Lans kentinde özel olarak kurulan yeraltı "bunker" lerine taşıyor. Seine nehrinin daha önce taşma tehlikeleri bu eserlerin çoğunu rutubet nedeniyle yıpratmış. Görünenin yani çağdaş adına bugün yapılanların, kullanılan malzemenin, devasa boyutların geleceğini hayal etmek zordur. Paranın ve uluslarüstü sanat lobilerinin açımaz yıprattığı, kanayan hayal gücümüzü kendimize saklayalım.”



Fransa’da yaşadığı ve çalıştığı için Fransızların “göz bebeği” olan Alman sanatçı Anselm Kiefer’in son sergisi Grand Palais Ephémére’de açıldı, başını kaşısa bile günün medyatik okyanusunda tsunami yaratan bu “karizmatik” kişilik, bu kez Cumhurbaşkanı Emanuel Macro’nun dostluk ve onun sanatına saygı ve paylaşma bildirisiyle daha da bir başka anlam kazandı. Çünkü Kiefer bu sergisini Şair Paul Celan’a adamış; onun “Todes Fuge” - Ölüm Kaçağı - şiirine. Roman’yalı bir yahudi olan Celan: ikinci dünya harbinde önce anne ve babası toplama kapılarında öldürüldükten sonra kendisi de sonuçta yakalanarak götürülüyor, harbin sonunda şans eseri Ruslar tarafından kurtulduğunda Fransız vatandaşlığına geçiyor, şair, filozof, önemli bir entellektüel olan Celan, yaşadığı tüm yaşantısında“bir idea-fixe gibi taşıdığı karabasan”nın sonucu1970 yılında kendini Saine nehrine atarak öldürüyor.



Garip bir yaşantısı var Anselm Kiefer’in önce hukuk okuduktan mistik bir yolda önce manastırda bir süre yaşıyor sonra Düsseldorf Akademisinde Joseph Beuy’le karşılaşıyor, onun tavsiyeleri sonucu başladığı resim serüveni, önce Amerika, sonra Almanya ve Fransa’da ün’e kavuşturuyor, 1950 yıllarında Corbusier’in “beton” üstüne öğretisi ayrıca ona resminde her türlü malzemeyi kullanmasını sağlıyor. Bir kaç yıl önce yine Grand Palais’de sergilediği devasa tonlarca beton yıkıntıları ona bir gönderisi olsa gerek. Ben 80 yıllarında Stuttgart’ta gördüğüm bir sergisinde 6x6 metrelik bir tuvale zift sürülmüş ve de üstünde yüzlerce kaz tüyü dikilmiş; uzun bir süre bakmıştım ve bunun sanat olabilceğini, amacını ve de zamana nasıl dayanabileceğini düşünerek!




Kiefer bana göre başka bir ikilem yaşıyor: önce resime başka kapılardan giren herkes gibi resmingenel kurallarına boş vermiş; pentür tekniği ve desen - çevrenize iyi bakın, ülkemizden örnekvereyim Yüksel Arslan, Ömer Uluç, Erol vs. - bir tek figür’e benzeyen desen çizmek amacıyla; yalnız onlar dedik genelde öyle ne yapalım!  Kiefer tuvallerinde aklınıza gelebilecek her türlü malzemeyi kullanıyor: kum, toprak, kurşun varak, - bunlara kitap diyor - is, salya, kil, alçı, tebeşir,:  saç, tüy, kül, yıkıntı, beton, kalıntı. Toprak boya, tutkal, akrilik vs. Tüm bu malzemenin ona anımsattığı gri fon, içerikte ona şunu söyletiyor: .. benim hayat öyküm Almanya’nın hayat öyküsüdür, halkının ve onun öyküsünün tarihi!” İçinde olduğu labirent Almanya’nın yaşadığı iki dünya harbi, özellikle ikincisinin kendi halkına verdiği baş dönmesi: suç ve ceza! Bir çok Alman entellektüelinin varoluşlarındaki bilinç, Shoah bir yazgı onlar için, Kiefer’i de götüren bu mistik yol “KABBAL” den geçiyor. Başka bir ressam, belki başka nedenlerle - şarlatan - Gérard Garouste giderek dinini bile değiştirdi; demek istediğim her zaman aktüel bir konu.




Paris yakınlarındaki “La Sameritaine Mağazası"nın 35.000 m2. lik deposunu atölye olarak satın alan sanatçı, düşlediği malzemeyle devasa boyutlarda tuval yerleştirme, her türlü concepti hiç bir endişe duymadan kirletiyor, yine bir “monumenta’da gördüğüm 11metrelik bir tuval önünde de şunu düşünmüştüm: tamam bunu burada sergiliyor, onu dünya müzelerine ve koleksiyonlara satan bu büyük galeriler örneğin. Gogosian, Ropac vs. de hemen acele bunları pazarlıyor; peki bu devasa tuvallerin ömrü ne, bu malzeme nerede, hanki şartlarda, hanki mekanlarda sergilenir ve saklanır? Bunları kapışanlar hanki yüzyılları düşlüyor; farkında değiller mi. pentür tekniğinin büyük ustalarının bir metreyi geçmeyen tuvallerini panolarını nasıl güçlüklerle, en modern müzerinin klima kontrolleriyle saklamak endişesini; işte meçhul!




Enselm Kiefer’le tek anlaştığım konu “ .. BİR ŞAİRİ YANITLAMAK, DEFTERE BİR HESAP AÇTIRMAK GİBİDİR” diyor, haklı!













 

24 Kas 2021

MOR ÖTESİ DOSTLUKLAR 2

 


MOR ÖTESİ DOSTLUKLAR 2


Geçenlerde Yahşi Baraz WhatsUpp’dan iki görsel göndermişti, imajlar nasıl çekilmiş se karanlık ve anlaşılması güçtü ama ben kanımca 1976 yaptığım bu iki resmi anımsadım; bana bunlarım benim yaptığımı kanıtlamamı istiyordu; ben de daha net çekilip, göndermesini istedim; gönderdi ilişikte benim imzamı gerektiren bir belgeyle; ben de imzalayıp yanıtladım. Bu resimler kimden geliyor, amaç ne, kendisi mi alıyor; katiyen bir bilgi yok!


Bugün yine Yahşi’den bir mesaj ama bu sözünü ettiğim resimlerle ilgili değil, gönderdiği video, Prenses Fahrel Nissan Zeid’in Ürdün’de bir yaş gününde çekilmiş, akordeonlu anlamsız bir gönderi; sinirlendim! Benimle dalga mı geçiyor?


Alışmıştık: resim satış trafiğinin en sıkışık olduğu dönemlerde Yahşi Baraz’ın müzeleri, büyük koleksiyonları donattığı yıllar; resimler bir ışık hızıyla dağıtımda; işte o yıllar resimlerin kimliği konusunda kimse kafa yormazdı ama ne zaman müzayede satış evleri, koleksiyon, retrospektif endişeleriyle resimlerin kimlikleri aranmaya başladı, işte bu büyük dönüşümde kitap, katalog histerisi belki öteki ülkelerin çok üstünde geçmişti; Fransa’yla kıyaslıyorum!


Geçmişine gelince: Bir Türk resmi kaygısıyla köpüren, bir kaç yıl içinde parasal olmadık boyutlara ulaşan bu fenomen, 70 yıllarının ortalarında onlarca galeri, koleksiyonerle başlayıp, daha büyük yatırımcıların ilgi alanına girince “müzeciliğe” dönüştü; işte başında beri bunun farkına varmış  tek adamdı Yahşi Baraz, Akademi yıllarımızda Seramik atölyesinde çalışırken bir gözü de bizim resim bölümündeydi. Pentür “Sunami” siyle Kurtuluş’ta aileden kalma devasa taş binayı galeri, büro olarak düzenleyip, art- Dealer, danışman, galerist, kompetan vs. olarak kurguya başladı.


Resimlerin “vernisage” dan bir kaç gün önce satıldığı yıllarda ve de büyük bankaların bu oyuna girişiyle, eski paşaların resimleri de olmadık boyutlara ulaşmıştı; kime yetişeceksin? Paris’dekilerden bir haber yok daha ama; Müşerref Şerbetcioğlu’nun 60 yıllarının sonunda Beyoğlu’da açtığı,  - Mimar Abdurahman Hancıoğlu -  bu harika galeri kısa bir süre yaşayıp, banka’ya dönüşünceye dek iki, üç sergi yaptı ve de ilk sergi Abidin Dino, sonra Selim Turan’la Paris’de devreye girdi.


Paris deyince ilk akla Fikret Mualla geliyordu; kimsenin gözüden kaçmadı bu paranın resme aktığı yıllarda, sanki “altına hucum” misali ,uzun süredir Paris’e gelen diplomatların bize ilk sorusu: -“nereden bulabilirim?” Onun bohem yaşantısı, yaptığı resime bakmak gerekliliğini bırakmıyordu; neden se bohem ve serserilik sanatta bir “light motiv” dir. Tüm Paris yaşantısında onun resimlerini toplayıp, ölümüne dek koruculuğunu yapan Madame Angles, Mualla’nın ölümünden sonra koleksiyonunu “Hotel Drout”da satışa çıkardı, katıldığım ikinci satışta salon hıncahınç Türk’tü, o günün tüm zenginleri adeta kapıştılar!


Yahşi Baraz’ın projesi bu aç piyasaya major ressamlar empoze etmekti; tartışmasız Müzayede satışlarında, deynekcinin “ ..bir şaheser daha” diye bağırdığında herkesin elini kaldıracağı, ve onların lüks kataloglarında kapakta görselin üstüne büyük puntolarla “baş eser” yazacak. Prenses Fahrunisa, Burhan Doğançay, Nejat Devrim, Ömer Uluç, Mehmet Güleryüz. İşte üstelik de bir müze oluşturmak isteyenlere malzeme!


Kurtuluş’daki galerisinde yaptığı sergilerde o kadar titiz değildi ama galeri bir değirmen gibi çalışırken, genç ressamlara da şans vermek, belki tutar; niçin olmasın! O yıllar daha “Contemporary” söz konusu değil, çoğunlukla fuarlar giderek daha çoğalan galerilerle dolup taşıyor, Yahşi’nın standları her zaman ayaküstü ve seçkin. Onun düşü arada sırada dolaştığı Amerikan galerilerindeki snopluk, belki oradan bir iki sanatçıyı da buraya getirmek, galerisini “international” kılmak!


Çok eski dostluğumuza değin hiç bir zaman onun çekim alanında değildim, İstanbul’a geldiğimde bana - “..uğra konuşalım” dediğinde, bir kaç kez uğradım. Bu devasa binada bir şirketin içeren devinme beni her zaman şaşırttı; kitap ve objelerle tıklım tıklım mekanında bürosunda bir “noter” görünümünde sanki seni dinlemiyormuş algısıyla konuşup her kez Paris’e dönerken yanlızlığımı kutlardım uçakta bir kadeh şarap içerken.; bizim okullarımız meyhanelerdi, orada konuşup, sanatın kurgusunu yapardık; gel görüşelim dendiğinde sorumuz “nerede” olmalı!

Bu kısa yazımın nedeni Yahşi Baraz’ın bana WhatsUpp’da - “bu resimler senin mi?” den sonra hızla resimleri içeren belgeyi gönderip, imzalayarak ona geri dönüşümünü gerçekleştirdikten iki gün sonra bu iki resim Artam’da müzayedeye çıktı! Çok kızdım ve kendisine yazdım: bunu bilseydim bu 1976 tarihli resimlerime “hatırlamıyorum” deyip geçiştirebilirdim ne yazık. Son aylarda Prenses Fahrunisa Zaid hanım üstüne önemli bir promotion yapan Yahşi Baraz’ın kanımca müzayededen gelen üç kuruşu gözlemediğine inanıyorum

19 Kas 2021

IMMORTELLE - ÖLÜMSÜZ / Bir filmin öyküsü




 

                                                               Utku Varlık ve Kürt Neco

1960’lı yıllarda Beyoğlu’nda, genellikle Emek Sineması’nda özellikle Fransız sinemasının en iyi dönemini kapsayan seçme filmleri görme şansımız oldu; genellikle Avrupa sineması da diyebiliriz. Nedeni: Türkiye sinema borçlarını ödeyemeyince Amerika’nın koyduğu ambargo sonucu bir iki yıl Amerikan filmleri piyasadan çekildi. 1960 yılları Avrupa sinemasının en güzel yıllarıydı, belki bir tesadüf; iki yıl boyunca Fransız, İtalyan ve İngiliz filmlerini gördük. İşte bu süreçte Alain Resnais’nin “Geçen Yıl Marienbad’da” çok değişik anlatımı ya da absürt visionuyla, bilmiyorum neden, bizi çok etkilemişti! Bu sinema yine o yıllarda anlatım olarak Michellangelo Antanioni’nin “Gece” filmiyle eşleşir; entelektüel, eşi çok az görülebilen, kültüre bakışı en yatkın bu sinema dili ne yazık, bir süre sonra kendini ticari amaçlı bir sinemaya bırakacaktı. Alain Resnais’nin “Geçen Yıl Marienbad’da” filminin senaryosu, o günlerde çok konuşulan Fransız Yeni Romanı akımının öncüsü Alain Robbe Grillet’nin idi! Bu filmin paradoksal başarısı, Alain Robbe-Grillet’ye beklemediği uluslararası bir ün kazandırdı, oysa konusunu Arjantinli yazar Adolfo Bloy Casares’in “Morel’in Bulgusu“ romanından esinlenmişti. Olağanüstü kutlamalar hemen hemen bir yıl sürdü, dünyanın önemli kentlerinde galalar, üniversitelerinde konferanslar... Yazar bu sürprizden mutlu ama yorgun, kendine bazı sorular yöneltmeye başlamıştı bile: “Bir filmin kurgusu, içeriğin ustalığı, anlatımın çekiciliği vs. senaryoya bağlı; yönetmen bunu görsele uyguluyor yani sahneye koyuyor! O zaman yazdığım senaryoyu benden daha iyi kim sinemaya uyarlayacak?” Kısa bir sürede karar verdi, kendi sinemasını yapacaktı; o yılın sonunda sinopsis hazırdı: “L’Immortelle”!


Öncelikle, “Yeni Roman” nedir: Geçen çağın başlarında savaşların, ekonomik krizlerin ve insana özgü bir bulantının dışa vuruşuyla, sıkıntının sanata dönüşümündeki bir farklılık isteği! Bu sapmanın adı “modern”dir! Tüm sanattaki “essentielle” gereçleri silkeleyip yani yüklerinden arındırıp, anlamı tek düzelikten kurtarmak, belki yalınlaştırmak! Sanatta anlamak ya da anlamamak, giderek bir sanat eserinin farkına varmak edimseldir; bireysel yargılama ve kavramda daha çok dış etkenler rol oynar. Fransa’da “Minuit Yayınevi”nin çevresindeki Alain Robbe Grillet, Nathalie Sarrault, Margeuerite Duras ve Samuel Beckett de bu akımın öncüleridir. Alain Robbe Grillet “Le Voyeur” ve “La Jalouisie” romanlarıyla bu akımın öncüsüdür. Bu modern kaygısı romanda fazla sürmedi, geriye yalnız Samuel Beckett kaldı!

O günlerde bize kültür adına ulaşanların çekim alanındaydık, Batıdan ne gelirse ona hayrandık! Oysa o yıllar yaşadığımız politik sarsıntılar ve de ekonomik çöküntü sonucu, kültür bir “lüks” oldu! Çok ilginç, bu tür kuşatmalarda insan daha etkin ve meraklı, giderek daha da üretken oluyor; örneğin kâğıdın bir meta olduğu bu dönem belki Türk yazınının en bereketli yıllarıydı. Her şeye açtık, meraktı bizi yöneten. Akademi’de bir “sinema kulübü” kurmuştuk, Sinematek’ten önce. Özellikle sinema ilgi alanımızdaydı ama olanaklarımız kısıtlıydı. Örneğin Neco’yla yaptığımız “GİZ” filmini ödünç süper 8 kamerası, iki kaset siyah-beyaz negatif ve bir lambayla morgda çekmiştik. Bugün elimizdeki olanakları o gün düşleyemezdik bile. Örneğin bir iPhone’la o mekanlarda bir video çekmek! Sinematek’in açılışıyla sinemalarda gösterilmeyen özellikle Rus sineması: Ayzenştayn vs. ve Harika Polonya sineması, yani o yılların “Demir Perde”si olarak dışa kapalı ne varsa, “kültür otoyolu” gibi bize ulaşmaya başlamıştı. Tüm Avrupa ülkelerin kültür ataşelerinin çabalarıyla oluşan bu sinerji sinema kültürümüzün asıl kaynağı oldu.


Yıllar sonra, 2004’te eşi Catherine -yazar ismi: Jeanne de Berg- yazdığı 500 sayfalık günlüklerinde L’Immortelle’e tümüyle üç sayfa ayırmış: Alain Robb-Grillet’nin yönetmenlik sevdası, işin zorluğunun farkına vardıktan sonra pişmanlığa dönüşüyor ve ipin ucunu kaçırıyor. Vazgeçemeyeceği için de kısa bir “repaire” için İstanbul’a gidip geliyor; sırf prodüktör Michel Bernhaim’i “Paramont” adına ikna etmek adına kentte kısa bir tur atmak, bilmediği ama sihir olarak çekim alanında düşlediği bu kenti kendi içeriğinin dekoru yapmak! Nisanın başında Orient- Expresse’le İstanbul’a varırlar ve Opera Oteli’ne yerleşirler. Kaldıkları bu üç hafta boyunca fotoğraf direktörü Barryve İstanbul’dan dekoratör Cornelios -daha sonra Paris’te karşılaştık, çok ilginç bir tip- ve kılavuzlar Melikyan ile Yafe’yle İstanbul’u dolaşırlar.  Repéraj yaparken ve bir turist gibi naif bakarken İstanbul’un gizemi Fransızları şaşırtır, örneğin Arnavut kaldırımlarından birinde bir mezar taşı da kullanılmış, hemen bu listeye konulur. Fransız konsolosluğunun Tarabya’daki harika konağı da onları şaşırtır, iç çekimler için kullanılması adına onların emrine verilir.


İstanbul’daki oyuncuları bulmak için Lütfü Akad görevlendirilir, Fransızca bilen bir oyuncu bulmak çok güç olduğu için dertlerini anlatacak Belkıs Mutlu’yu bulurlar. Belkıs Akademi’de mitoloji profesörüydü, Mimar Asım Mutlu’nun kızı, kanımca o yıllar Matisse’in oğlu Pierre’le sözlüydü. Evdeki görevli bayan rolüne Fransızca bilen sinemadan bir bayan bulunamayınca rolü Belkıs yüklenir. İşte Kürt Neco’yla parasız günlerimizde Belkıs’ın bize bulduğu bu iş nedeniyle “Immortelle” olduk. Çekim yaz aylarında olacaktı. Paris’e dönüşlerinde kadın oyuncu aramaya başlarlar, öncelikle Marina Vlady düşünülür, para konusunda anlaşmazlık çıkmadan önce, Vlady’nin gözü senayoyu tutmaz ve cayar. Sonunda Françoise Brion düşünülür ve rolü kabul eder.


Filmin konusu: İstanbul’a gelen genç profesör, karşılaştığı güzel ve çekici kadınla yaşamaya başlar, kadın ona masalımsı kenti gezdirirken bu labirent misali kentte kaybolur! Sonuçta, profesör onu aramaya karar verir. Bilmiyorum Alain Resnais böyle bir senaryo ile ne yapardı? Yapmazdı kanımca, ben daha çekim başlamadan Alain Robbe-Griellet’nin gerçekten sinemadan anlamadığını sezmiştim: Çekimin birinci günü alkol komasında olduğu için gelmedi, şarapla rakıyı karıştırmıştı, eşi Catherin de yoktu ortalıkta, Paris’ten bekledikleri bir bayan gelmişti, onunla beraberlermiş! Yıllar sonra eşini günlüklerini okuduğumda, bu gelen bayanın Catherine’le olan “sado-mazoşist” ilişkileri beni çok şaşırtmadı; İstanbul’da kaldıkları sürede değişik kadınlarla beraberlikleri bu dekoru kanıtladı! Yönetmen olmayınca ne yapılır: ekibi götürdüğümüz Sulukule’de yine kaldırım taşları, anlamsız çekilen peyzajlar, tepede amansız bir güneş, “bu adamlar deli mi” diye bakan meraklılar. Filmin çoğu planında “oy farfara farfara” müziği eşliğinde sıkıcı kaldırım taşlarında yürüyor kamera! Akşamüstü “teknik ekip”i götürdüğümüz meyhanelerde yaşadıkları bir başka İstanbul’u hiç unutmadılar. Kürt Neco bu konuda baş roldeydi; Barry ona yeniden yazacağı “Zapata” filminde baş rolü veriyordu, “Bir Meksikalıdan daha Meksikalı; çok ilginç, nasıl oldu da Elia Kazan “Viva Zapata”yı burada çekmedi!” diye dalga geçiyordu!


Françoise Brion’a takılmıştık Neco’yla, belki pas verir diye, kadın da biraz kaçıktı, sürekli olarak Alain Robbe-Grille’le tartışıyordu; adamın seksüel sapmaları bir kadının gizemini, bir sokak kadınınçevirecek kadar komikti ve senaryodaki anlamsız erotik sahnelerkatiyen o kentin gizemiyle çakışmıyordu! Biz de baş rolü oynayan Jacques Daniol-Vakroze’un gerçekten onun kocası olduğunu bilmiyorduk ve de kadınla bir sorun yaşadığını seziyorduk. Bir antikeri oynayan Ulvi Uraz tiyatroda iyi bir aktördü ama sanki bu filmde rahatsızdı ve pandomim yapıyordu! Tüm yabancı yönetmenler gibi İstanbul’u doğunun hayali ve kitsch bir kenti gibi görmek yanlışlığı! Dil sorunu ve yönetmenin acemiliği filmi bir kukla oyunu misali monoton ve çok amatör kılıyordu. İstanbul deyince fondaki mistik müzik de filmi bunaltıyordu! Bırakın bu filmi, bir yabancı gözüyle doğuyu kurgulayan kaliteli hiçbir film görmedim!

1964 de Jules Dassin’nin “Topkapı” filminde de biraz çalıştık. Bu kez Hollywood sinemasıydı; teknik personel, malzeme, kamyonlar ve de ağustos güneşinde spotlar vs. Dassin Yunanlı olmasına rağmen Doğuyu bilmiyordu, belki naif Amerikalıların isteğiyle 1950 yıllarında Hollywood’un Bağdat vizyonu... Sokak dediğimizde karşımıza her türlü şamata! Örneğin Fenerbahçe Stadı’nda bir panayır misali kurulan dekor, göbek dansı yapan kadınlar, atraksiyon, yapışkan satıcılar, yılan terbiyecileri vs. Buna özgü şu son günlerde de genellikle Fas’ta çekilen tüm filmlerde aynı sahneler kullanılıyor. Kendime soruyorum: Biz mi çok uyanığız yoksa batılılar mı aptal bu konuda?


L’Immortelle vizyona çıkınca hemen notunu aldı ve yok oldu. Alain Robbe Grilette ise 1965’te Transe-Europ Exspresse filmiyle ikinci kez şansını denedi, tutmadı. Romanda da öyle: Unutuldu. Kanımca bugün “Yeni Roman” başarısız bir sapmadan öte bir şey değil!

   

 

7 Kas 2021

CAMERA OBSCURA: NAZIM'I RAHAT BIRAKIN!

 



Gün geçmiyor basında bir haber: Nazım’ın yaşantısı sinemada! Neymiş: “biographique” bir senaryo;  şairin bir dönemi;, hapis, kaçış, Moskova vs. Her ne kadar sinemaya özgü tüm fragmentlerin albenisi bir filmin yapımı için önem taşısa da, işin ne kadar güç olduğunun farkında değiller.  görsel olarak 50 yılları ötesine gidiyoruz; işte o Türkiye, yalnız o yılların bir kırıntısını yaşayan çok iyi bilir - örneğin ben - ki o mekanları artık stüdyoda bile kuramazsınız, kişileri benzetme, giydirme, kuşatma, konuşturma; dünyanın en güçlü sinemalarının bile beceremediği  güçlükler; bir kişiliği yaşadığı dönemiyle anlatmak! Bu konuda o kadar kötü örnekler var ki, belki vazgeçmek en iyi yöntem! Örneğin şimdiye kadar yapıllanlara da baksalar yine vazgeçmek içim bir neden olabilir; yürekler acısı Fikret Mualla filmi: “Renklerde Kaybolan Hayat”, komikten öte, bırakın Fikret Mualla’yı, en çok şaşırdığım Neyzen Tevfik’i Bedri Baykam oynuyor; Kutsi Ergüner’e bir peruk yeterdi; hiç olmaz sa ney’in nasıl tutulacağını biliyor. Sürekli olarak yalnız Hıfzı Topuz'dan kaynaklanan bu bilgi çoğu kez yetersiz, genelde yaşanmışlıkların dramatik dozu abartılmış!





Tarihi filmleri çok iyi beceren İngiliz sinemasının gücü, sırtını dayadığı tiyatrosunun güçlü oyuncularıyla zenginleşir. Öbür yandan tarihi mekanların kılına bile dokunulmamış doğal dekor ; şatolar, parklar. Hemen aklıma harika bir film geliyor:


Jean Campion'nun "Brighy Star" filmi. Ünlü İngiliz şairi John Keats'ın kısa yaşamını içeren . "Bright Star, would yere Steadfast / Asthou art. İşte bir şaire yapılabilecek en güzel "hommage"; Ben Whishaw gibi bir oyuncunuz var mı?

Nazım’ı sinemaya aktarmak isterken yine sinemanın bir türlü beceremediği "bir insanı anlatma istekleri" konusunda kötü örnekler, bir kitap yazılır üstüne; aklıma yine birden Stefan Zweig’in yaşantısının son bölümünü içeren “Adieu Europe” filmi geliyor; eşiyle Nazi’ler kaçarak Güney Amerika’ya sığınan Zweig’in bu dramatik sonu, olanaksızlık nedeniyle “başarısız”bir film olmuştur, çünkü Yönetmen Maria Schrader, Zweig’ın hayal kırıklığını; onun hayalindeki peyzajla gerçeği senkronize edememiştir. Bu arada Neruda'yı unutmayalım. Giderek beni hayal kırıklığına uğratan asıl sinema: dünya edebiyatının en ölümsüz yapıtlarının genellikle çoğu, ya kötü yönetmenler ya da ticari kaygılar nedeniyle başarısız olmuştur; örneğin “Madame Bovary”, bilinmez, nedense bazı şeyleri algılamak nasıl bu kadar güç oluyor. “Dokunulmazlık” sözcüğünün bu konularda uluslararası bir işleve girmesi gerekiyor.


Başlangıçta sanata ve duyguya dönük “sinergyi’si, gerçekçi dünya görüşü bu yaşadığı toplumla çeliştiğinde, ülkemizin bir kaderi olan “ceza sömürgesi”de gadre uğradı. Bu “lanetli” bir şairi yazıyla, imajla, medyatik yollarla tekrar ele almak, ufuk çizgisinin çok ötesindeki 50 yılları ve öncesindeki Türkiye’nin yalnızlığında saklanmıştır! Nasıl o örneğin Ahmet Arif’in şiirindeki sürgün, bu yalnızlık anlatılamaz sa;  İnsana dair her şey: Nazım’ın “İnsan Manzaraları”nda “hommage” yaptığı o insanın gölgesi “ Akrep Gibisin Kardeşim” deki insan da anlatılamaz sinemada. Onu hapishanelerde süründüren dönem, bizi gözümüz gibi sakladığımız çocukluğumuzun yani Cumhuriyetin ilk yılları; Nazım'ın düşmanları yalnız bir Maraşal ve onun çevresindeki karanlık adamlar, akrepler, faşistler değil hiç bir iletişim olmadığı, sansürün yönettiği zavallı bir dönem. Kimin aklından gelirdi: Zekeriya Sertel'in Tan Gazetesine saldıran bir faşist üniversitelinin, gazetenin baskı makinelerine - rotatiflere - kum döküp çalıştırdıklarını, işte o Türkiye!


 Bugün düşünsem ilk yıllarda geldiğimiz Paris’le 1950 yılları Paris’i; Woody Allen “2011” de “Paris’de Geceyarısı” filmini çevirirken  karşılaştığı güçlerin en önemlisinin 30 yılları mekanlarında çok güçlük çektiğini söylüyordu; bir de Nazım’ın yaşadığı dönemlerin Türkiye’sini düşünün, kentleri, kasabaları, köyleri ve tüm doğayı ters-yüz eden mega camiler, beton kentleşme adına yapılan "tarumar"ı; mekanın ruhunun belki en incildiği yerdir Türkiye!

Son günlerde yaptığımız "polemik": Kaya Tanış'ın "Orası Burası Değil" kitabıyla Hayalet Oğuz'u, Sibel Oral da "Beni Duyuyor musun Mehmet" kitabıyla Mehmet Nazım'ı tanımadan, bilmeden, kulaktan dolma ve de kendi varoluşlarıyla zıt dönemleri kitaplaştırma arzularında benim hayallerimin boyasını kazıdılar, inanın bu bir gerçek! Sibel Oral için yazdığım yazıda, Gündüz Vassaf adına unuttuğum, bir gönderi ve de  yine Nazım'a dokunan "haddini bilememezlik":


Gündüz Vassaf'tan rica ediyorum: neyi doğrulamak ya da kendini birisine çok yakın olduğunu mu kanıtlamak,  ya da bir "gizemi" silkelemek mi istiyorsun? Şu kitabın kurgusunda çocuklara Nazım öğretisiyle mi görevlendirildin? Kendi ismini Nazım'la eşleştirmek mi, bir fırsat daha bulup tekrar basında kendinden söz ettirmek mi? Çocukların dünyasına bir kitabı resimleyerek girmek çok güç; kitap "illüstrasyon"ları konusunda biraz araştırırsan resmin başka bir kapısına çıkarsın, ya da biraz meraklıysan Blog'umda "kitap kapaklarının albenisi" yazımı okuyup, bir kitap başka bir "sorumluluktur diyerek Nazım'la uğraşmayı bırakırdın! 


















28 Eki 2021

CAMERA OBSCURA: UÇAN HALIYLA "CONTEMPORARY İSTANBUL'" UN NEW YORK SEFERİ!

 - Şimdiye dek "kendi yağıyla kavrulan "Çağdaş Türk Sanatı"  - contemporary etiketiyle  - ilk uluslararası çıkartmasını New York'a yaptı; belki anımsarsınız geçen yıllarda buna benzerini Londra'da yapmışlardı, hiç unutmam Hasan Bülent Kahraman'nın mutluluğunu, bir milyarderin evinde  ve de onun oğluna İstanbul Bienalinde kürotörlük sözü verilerek ve de "Frieze London" a katılmak sözleriyle! kanımca olmadı ama Akbank'ın yardımlarıyla, Ali Güreli bu kez kararlı; bu 70 milyarlık pazardan onlar da payını alacak! Hiç düşündünüz mü konu ne, ne alıp ne satıyorsunuz, nasıl olur çarpma çırpma tuvaller, bir takım enayice heykelimsi objelerle kimi şaşırtmak; farkında değiller artık mide bulandıran bu fuarların sonuna  yaklaştıklarını ama bitmeden biraz daha göz boyayalım, virtüel bir para dönüyor ortalıkta, sanata yatırım yapın! Sonunda her şey sözde kalacak bilesiniz: bu  şişirme "illusion"u sana yedirmezler; aynen "Contemporary Kongo"nun Paris çıkartması gibi hüzünlü! Hç düşündünüz mü Çin artık ortalarda yok, buna benzer fuarlar, acayip bir köpürme sonucu,  Çinli sanatçılar dünya pazarlarından yok oldular; ben New York'a gitmeden önce bunu araştırırım, bilmiyorum bir bildikleri var!! Öte yandan basının alttaki açıklalamaları yanlış; yine biz-bizeyiz, mütevazi bir salonda Bülent Kahraman yine oradaki Türklere anlatıyor derdini ne yazık dedikleri gibi Amerika'lı yok ortalıkta! Ha unuttum: Frieze New York"u görmediniz se kendinizi mutlu sayın!

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı desteği, Herrick Feinstein Hukuk Müşavirliği ve Marmara Park Hotel'in katkılarıyla, dünyanın önde gelen fuarlarından Frieze New York ile aynı tarihlerde New York'ta gerçekleştirilen davete çok sayıda koleksiyonerin yanı sıra ulusal ve uluslararası çağdaş sanat galerilerini temsilen önemli isimler katıldı. Büyük bir ilgiyle karşılanan etkinliğin ev sahipliğini Contemporary İstanbul İcra Kurulu Üyesi Prof. Dr. Hasan Bülent Kahraman ve Sanat Direktörü Anissa Touati yaptı.

ALİ GÜRELİ İŞ BAŞINDA: DÜŞLER DE BİR GÜN GERÇEKLEŞİR!

Dünya Gazetesi / Vahap Munyar:

 AKBANK’ın 16 yıldır ana sponsoru olduğu Contemporary İstanbul’un Yönetim Kurulu Başkanı Ali Güreli, “Tersane İstanbul”daki “Çağdaş Sanat Fuarı”nın ardından dünya sanat pazarını gözden geçirdi:

2019 verilerine göre dünya sanat pazarının toplam hacmi 65-70 milyar dolar düzeyinde bulunuyor.Sanat pazarında ABD’nin en büyük oyuncu olduğunu irdeledi  Dünya sanat pazarında yüzde 42 payla, yani 2019 verileriyle 29 milyar dolarla ABD en büyük oyuncu. ABD’yi yüzde 21-22 paylarla Çin ve İngiltere izliyor New York’un uluslararası sanatın merkezi konumunda olduğuna odaklandı: Pandemi tam bitmese de ABD sanat pazarı çok hızlı toparlandı. Şu anda pazar 2019 rakamlarının üzerine çıkmış bulunuyor.

Güreli bunları düşünürken, Akbank Yönetim Kurulu Başkanı Suzan Sabancı’nın 2020 yılında Eş Başkanlık görevini üstlendiği The American Turkish Society’nin (ATS-Amerikan Türk Cemiyeti) 26 Ekim 2021’deki “Mica-Ahmet Ertegün Onur Gecesi” gündeme geldi. Contemporary İstanbul olarak New York’ta gerçekleşen “Armory” ve “Frieze New York” gibi fuarlar döneminde 2011 yılından beri çeşitli davetler yaptıklarını anımsadı: Contemporary İstanbul’un ilk günden beri ana sponsoru olan Akbank’ın Yönetim Kurulu Başkanı Suzan Sabancı Dinçer’in ATS Eş Başkanlığı görevine seçilmesi, New York’ta daha geniş katılımlı tanıtım yapmamıza kapı açıyor. ATS Eş Başkanı Suzan Sabancı Dinçer’in davetiyle New York’ta Akbank’ın desteğiyle gerçekleşen Contemporary İstanbul buluşması ve ATS’nin “Mica-Ahmet Ertegün Onur Gecesi”ne katıldım. Ali Güreli, Contemporary İstanbul’un New York buluşmasında söze şöyle girdi: ATS’nin diğer Eş Başkanı Michael Roberts, HSBC ABD’nin Yönetim Kurulu Başkanı. Bu güçlü üst yönetimle birlikte Contemporary İstanbul’un ABD’de ileriki dönemlerde de birlikte birçok etkinliğe ev sahipliği yapması olanağı son derece önemlidir. Buluşmanın diğer destekçilerine de işaret etti: Bu buluşmaya ayrıca CI Danışma Üst Kurulu Üyesi Arzuhan Doğan Yalçındağ, Oktay Duran ve Ahu Serter Büyükkuşoğlu da destek oldu. Hedefimiz bu pazarda etkin olmak, gözlerin İstanbul’a dönmesini sağlamak. ABD’deki koleksiyoner ve galerilerin İstanbul’a ilgilerini artırmaya çalışacaklarını belirtti: Contemporary İstanbul Vakfı ile başta New York olmak üzere ABD’de müzelerle, ilgili kurumlarla ortak programlar planlamak istiyoruz. Ardından ekledi: Türk çağdaş sanatı ve sanatçısının tanınması, daha fazla etkinlik gerçekleştirilmesi, ABD’li galerilerin Türk sanatçıları bünyelerine almaları, fuarlara katılımları, müze ve kurum koleksiyonlarına eserlerinin girmesi orta ve uzun dönemde hedefimizdir. Şu noktanın altını çizdi: Türkiye’nin hızla sahiplenmesi, öne çıkarılması gereken “yumuşak gücü” sanat ve kültürün öne çıkması, diğer ülkelerle bir araya gelinip kalıcı ve yakın işbirliklerinin kurulduğu ortamların çok dikkatli planlanması ile mümkündür. ABD’deki etkinliklerinin süreceğini bildirdi: ABD’deki etkinliklerimiz Aralık 2021’deki Art Basel Miami ile devam edecek. Ayrıca Avrupa ülkeleri, Rusya ve Çin de hedeflerimiz arasında yer alıyor. İran, Mısır, İsrail, Azerbaycan, Gürcistan gibi ülkeleri de 17’inci Contemporary İstanbul’da buluşturmak istiyoruz. Contemporary İstanbul’un hedeflediği yolculukta şirketlerin, kurumların, iş dünyasının desteğine ihtiyacı olduğu mesajıyla sözlerini noktaladı:  TGA ve THY’nin yanısıra iş dünyasının önde gelen kurumlarıyla birlikte planlama yapmamız gerekiyor. Suzan Sabancı Dinçer’in ATS Eş Başkanlığı, Contemporary İstanbul için New York’ta önemli tanıtım fırsatı yaratmış görünüyor. Türkiye-ABD arasında ‘sanat köprüsü’ kurmak için eşsiz fırsat yakaladıkTHE American Turkish Society (ATS) Eş Başkanı, Akbank Yönetim Kurulu Başkanı Suzan Sabancı Dinçer, ATS’nin ana hedeflerinden birine işaret etti:  Sanat dünyasının önemli isimlerini bir araya getiren New York buluşması, ATS’nin ana hedeflerinden biri olan Türkiye ve ABD arasında sanat yoluyla köprü kurmak için eşsiz bir fırsat oldu. Contemporary İstanbul’un Türkiye’nin tanıtımına katkısı üzerinde durdu:Contemporary İstanbul için Türkiye’ye gelen uluslararası sanatçı, sanatsever ve koleksiyonerler, çok etkileniyor, Türkiye’nin elçisi oluyor. Bu elçilerin sayısını artırmalıyız. Contemporary İstanbul için önümüzdeki yıllarda da ABD’deki etkinliklerinin süreceğini bildirdi: Sadece New York’la kalmayıp Contemporary İstanbul’u ABD’nin diğer büyük sanat merkezlerine de taşıyacağız. Amerikalı koleksiyonerlere Türk çağdaş sanat piyasasının geldiği noktayı anlatmaya, ülkemizin iyi ve doğru tanıtımını yapmaya devam edeceğiz.

Neuro Weave Halı’yı sergiledi 

THE American Turkish Society (ATS) Eş Başkanları Suzan Sabancı Dinçer ve Michael Roberts ile Contemporary İstanbul Yönetim Kurulu Başkanı Ali Güreli’nin ev sahipliğindeki buluşmada ABD’de yaşayan sanatçımız Güvenç Özel’in halı motiflerini yapay zeka ile kodlayarak ürettiği eseri “Neuro Weave Halı”sı sergilendi. Güvenç Özel’in “Neuro Wave Halı”sı, yapay zeka aracılığıyla tasarlanan dünyadaki ilk endüstriyel tasarım objeleri arasına girdi. Buluşmada Güvenç Özel’in eseriyle ilgili çalışması şöyle özetlendi:


21 Eki 2021

CAMERA OBSCURA: YAŞANMIŞLIKLAR - BİR TAŞLA İKİ KUŞ

 


Gerçekten birine bir kötülük mü yapmak istiyorsunuz, oturun , onun “biyografi” - yaşam öyküsünü yazın; dikkat yazdığınız kişiyle bir ortak yaşanmışlık söz konusu ise, genelde bunun çaktırmadan bir hesaplaşma olduğu düşünebilir; çünkü bunun örnekleri çoktur! Bu anlatacağınız kişilikle o yaşantıyı paylaşmadınız sa, bu gözlemi onu iyi tanıyanlarda arayacaksınız; işte bence en güç kurgu bu, geçmiş zaman çaktırmadan gereken “erozyon”u yapmıştır, farkında olmadan onun çekim alanına giriyorsunuz ve “deforme” oluyor! Bugün ınternet ne kadar olanak sağlasa da, herseyi gerektiği gibi belgelemek güç; yaşanmışlık anılarda bulut gibi uzaklara gitmiş, belki soluk bir fotoğrafa sığınmıştır; çünkü öyle yaşadık. Sibel Oral’a gelmeden, yine geçen yıl bu konuda katıldığım başka bir kitabın öyküsünü anlatayım: Kaya Tanış’ın Hayalet Oğuz üstüne yazdığı “BURASI ORASI DEĞİL”, onun yaşam öyküsü, belki bir deneme! 60 yıllarının İstanbul’undaki yaşantımız yer yer su yüzeyine çıkıyor ve de bugünlerde en aktüel Edip Cansever; Alev Ebüziya’ya yazdığı mektupları da beni çok şaşırttı, Şair Levent Karataş’la bu konuda konuştuk, yayınlanacak. İşte bu yılların en renkli kişilerinden biri “Hayalet Oğuz”’du, marjinalite söz konusuyla kimse öyle yaşamadı ve yaşayamaz; bazen gerilere gidip düşündüğümde, beni güldüren, mutlu eden Hayalet’le olan anılarımı gözüm gibi saklıyordum. Önce Tezer Özlü bir “epigrafi” yazdı, yaşantısındaki Hayalet Oğuz, - çok başarılı ve hüzünlü bir yörüngede Oğuz’un gizli anatomisidaha sonra Sezer ve Orhan Duru, “ O Pera’daki Hayalet” kitabını, Oğuz’un tüm dostlarının anılarıyla bir kitapçık olarak yayınladılar. Hiç unutmuyorum bir sergi için İstanbul’a geldiğimde ayak üstü bende bir kaç anıyı da derlediler. Kitabı okuduktan sonra yeterli bulmadım ve önce Blog’umda sonra da yine Levent Karataş’la yaptığım konuşmalar ve Hayalet’e yaptığım “hommage” yayınlandı. İşte Kaya Tanış bu sürede ortaya çıktı ve daha sonra bana Hayalet’in izini sürdüğünü ve bir kitap düşündüğünü yazdı ve ben de onu yüreklendirdim. Kitabı yaşadığı sürelerde de haberleştik. Kitap Kırmızı Kedi Yayınlardan çıktı, kitabı tanıtmak adına Internet’te bir söyleşi yaptık. Tanınmış yayınevi, kitabı basında gerektiği gibi duyurdu ve Kaya Tanış’ın “yorganı” kendine doğru çekip, tanınmış yazar pozuna girdiğini izliyordum, normaldir “palazlanmak” ama basında yaptığı konuşmalarda bizi ve anılarımızı ekarte ederek sanki Hayalet’i kendi yaşamış psikolojisi beni rahatsız etti ve bir yerde yaşadığım bir öykü’de değindirdim: “..bir gün Akademi’de atölyede Bedri Rahmi’ye yabancı bir dergide Yves Klein’nın monocrome bir mavi eserinin NewYork Gugenhaim müzesine girdiğini yazıyordu, eserin görseliyle; Hoca baktı saçlarını iki kez karıştırdıktan sonra: “ ..herifcioğlu bizim “çevirt mavisini” babasının malı gibi yemiş reis” demişti. Kaya Tanış Hayalet’in “ephemer” varoluşunu anlayamadan Oğuz Alplaçin’nin geçmişine bir çomak sokmak istemiş; ne yazık eğer o “karakutu” bulunsaydı zamanında anılarımızdaki hayalet olmazdı! Kaya Tanış giderek onun heykelini dikmek, iki gün bile yaşamadığı bir mekanı müze yapmak gibi absürt projeler öne sürdü ve balon söndü. Kanımca Hayalet’in ikinci kez ölümü, soğudum, anılarım böylece dondu!


                                             1968 Hayalet Bebek Nazmi Meyhanesinde

                                           
Sibel Oral’a gelince: bir iki yıl önce Gündüz Vassaf bana bu hanımın Mehmet Nazım üstüne bir gizemsi tutkusu olduğunu, bunu da bir araştırmaya dünüştürüp bir kitap yazma projesini, ona yardım etmemi rica etti. İsmini araştırdım daha önce iki kitap yazmış, daha çok gazeteci profili çıktı. Gündüz’ü kırmayarak evet dedim. Oysa ikinci kitabıma Mehmet’le 1974 de Varşova’ya yaptığımız absürt gezinin öykülerini de koymayı düşünüyordum, evet dediğime pişman oldum ama bir kez “evet” ağzımdan çıkmıştı. Bu sürede bir kaç kez Gündüz!ün attığı Mail’lerden, örneğin İtalya’dan gelen Mail’de: “ Küçük - Sibel Oral - geldi, bütün grup - Mehmet’in İtalyan arkadaşları - müthiş eğleniyoruz vs. O yıllarda bir kez İstanbul’dayken söz verdiğim gibi Sibel Oral’a konuşma teklifimi ilettim; bir doğum günü nedeniyle gelemiyeceğini bildirdi. Yalnız kitabın bitimine yakın karşılaştık, ona yazdıklarımı ve gönderdiğim fotoğraflara teşekkür etti, bilmiyorum ama soğuk ve mesafeli tavrını çözemedim o sırada. Giderken gönderdiğim fotoğrafları da ima ederek, kitap kapağını bana danışmasını da söyledim; biliyorum Blog yazılarımı okumadığını eğer okusay dı “patchwork” gibi böyle bir kötü kapak yaptırmazdı! Kitap çıktığında haberim yoktu, Ali Gradiva Şimşek bana bir konuşmam teklif edinceye kadar! Sibel Oral’a yazdım, yanıt: “...benim de haberim yok, bana adresinizi yazın gönderirim”! Ben beklemedim, bir arkadaşım bana getirdi ve okudum. Bu süre içinde kitabın eleştirileri ve yankıları başlamıştı, kendisiyle yapılan bir konuşma, bana karşılaştığım kişilikte yanılmadığımı gösterdi. Ötekiler arkadaşlarının yazdıkları ötesinde Zeki Coşkun; “Hanki Memet?”de Mehmet Fuat’ı eleştirenleri, giderek kanımca Cumhuriyet gazetesinde, Ataol Behramoğlu bir hesaplaşma yaklaşımıyla, haklı olarak “yaraya tuz serpiyor!”



Genel olarak daha önce altını çizdiğim gibi bu kitap: bir biyografi, Mehmet’e bir hommage - atama’dan öte marazi bir aşk, birine hastalık derecesinde tutku ve okudukça “tutkal olan bir tutku! Bir operet misali Gündüz Vassaf oyunun her yerine müdahale ediyor; kapıdan giriyor, dolaptan çıkıyor - zıpcıktı -, aralarındaki ilişkinin ötesinde “kılavuzu karga olan” olarak organize ettiği “naratif” ve “pathos” gezilerle Mehmet’e bir ikinci ölüm olanağı veriyor; kanımca hala farkında değil!

                    Cité des Arts İnternational Utku Varlık, Zekeriya Sertel, Mehmet Nazım

Önce Gündüz Vassaf kimdir? :1970 de Münevver ve Mehmet’in Paris’e yerlleşmeleri ve de aynı sürede Akademi’den biz bir grup ressamın dört yıl için Paris’e Devlet Burslusu olarak gelmesi. O yıllarda Paris’de çok önemli bir Türk sanatçı yığılımı, bir Türk kolonisi olması; o yıllarda vatandaşlıktan atılanlar “apatrite” bir çok entellektüel’in de kötü şartlar içinde Paris’de yaşamaları; işte bu öykünün dekoru! Bunların içinde Zekariye Sertel, çok erken yıllarda gazetesi Tan’nın faşistler tarafından yakılıp yıkılmasından sonra eşi Sabiha’yla Türkiyeden çıkıp uzun yıllar Bakü’de yaşadı, sonra eşinin ölümünden sonra Paris’e kızı Yıldız’ın yanına yerleşmişti. İşte Zekariya Sertel, Gündüz Vassaf’ın dayısı olur. Gündüz o yılllar Amerika’da yaşıyordu.1970 yılında karşılaştığım Münevver ve Mehmet’le çok yakın beraberliğimiz, daha sonra Münevver’in ; Abidin ve Aragon vasıtasıyla bulduğu iş; ünlü Galeri La Demeure’ de orada sekreter olan eşim Genévieve’le karşılaşmam ilk 6 yılı kapsar. Zekeriya Sertel 1975 de yerleştiğim Cité İnternationale des Arts’daki atölyeme gelirdi Montreuil’den yürüyerek, Mehmet’le onu konuştururduk, harika öyküler: Gazete patronu yılları ve faşizmin Türkiye’deki etkinliği, Bakü. Giderek, 2. Dünya harbinde bisikletle nasıl kaçmış Paris’den, Almanlar daha gelmeden vs. İşte o yıllar Gündüz Vassaf ortada yoktu, Bu nedenle biyografik grafiği Sibel Oral’a dikte ettiren, nasıl olur da “Mehmet Benden Sorulur” diye mediatik manşetler atıyor?


                         Bir sergi sonrası: Hilda . katty, Komet, Utku, Münir, Mehmet

Sahneye daha sonraki yıllar giriyor Gündüz Vassaf, Mehmet yalnızlığı seçip Cancal’e - Mans kıyısında bir balıkçı kasabası - yerleşinceye kadar. Bu süre 1976 da dışta yaşamaktan çok yorularak evlenmiştim ama dış çevrem, benim biraz yok olmamı pek iyi karşılamadı.

             Bir yılbaşı gecesi: Münevver Andaç Mehmet Nazım, Fahri Petek , Utku varlık

Sibel Oral’ın kitabında anlattıklarından Mehmet’in yaşamı üstüne bir iz sürdüremezsiniz, Gündüz Vassaf’ın kendi çekim alanında olanlar dışında atlamalar ve yanlışllıklar çok: Boulevarde Lannes’da başlayan Paris, daha sonra 210 Bld. Raspail ve Mountrouge’da sürdü, sona doğru geldiğimizde Münevver, Mountrouge’dan çıkarak Menherbes’e Mehmet’in yanına geliyor ve bir süre sonra ölüyor. Peki bu kısa yaşamın yer yer zamana göre değişen asıl Mehmet’in yaşamındaki prensipal kişiler kitapta bulamıyoruz! Bld. Lannes benim evim gibiydi, bu sürede yaşantımız bizim Akademiler, Abidin ve çevresi, Fahri Petek, Neriman, Gaye ve Hakkı Anlı vs. özellikle benim oturduğum 55 rue Pascal, içinde bir bar-Amerikan olan, kapısı 24 saat açık; Hilda’nın kardeşi Lazar’ın çalıştığı “Alteck” firmasından gelen büyük amplifiers ve hoparlörler, geceleri tozu dumana katıyordu ve dekorda yavaş yavaş edindiğimiz Fransız dostlar!

         Mehmet'te ölümünden sonra yapılabilecek en kötü şaka, belki Gündüz'ün espriyi anlayamaması

Kitapda hiç değinilmeyen konular o kadar çok ki bu kısa konuşmada tek tek anlatmak çok uzun sürer ve bir kitap olur; Sibel Oral’ın Mehmet’e duyduğu hayali bir “marazi” aşk, giderek yapışkan sözcüklerle, “fantasma” ulaştığında, başından beri bunu körükleyen Gündüz Vassaf’ın da bu duygu içeriğine üçüncü bir şahıs olarak giriyor sanki “Jules ve Jim” filmini yeniden izliyoruz! içeriği sürekli törpülüyen,başka nedenler: sürekli tanıklara başvururken, onların Mehmet konusunda diyecek hiç bir şey ve anlatacak varoluşa dair bir “argument”leri olmaması! Dostluklar kanımca yemek içmekten öte bir takım entellektuel kaygılarla zenginleşir ama onların gözünde Mehmet durmadan canı sıkılan ve para harcayan bir karakteri oynuyor; ne yazık şunun da farkına vardım, Mehmet’ ilk dönem yaşantısında sürekli beraber olduğumuz arkadaşlarımız, örneğin Turan da konuşmak istemiyor; Ötekiler örneğin Zeynep Irgat; ne gereksiz baştan savma anlatılar sanki: nasılsın? Yanıt İyiyim misali, Güllü Aybar ve ötekiler daha da beter, tüm bu saydıklarım Mehmet’in ölüm sonrası, Gündüz Vassaf’ın kurgusuyla Mehmet’in fotoğrafı yerine Gary Cooper’in fotoğrafın koyarak bir ölüm ilanı verdiler; güya Mehmet öyle istemiş,söyleyecek bir söz yok, çok garip!


1985 Bizim bahçede bir yemek:. Mehmet Nazım, Neriman Petek, Sinan Bıçakcı, Abidin Dino, Danielle Hil, Münevver Andaç, Gaye Petek, Fahri Petek, Babür Kuzucuoğlu, Taner Hil, utku ve Genevieve varlık

Bana soru gelmedi; Mehmet’le 1974 de Varşova’ya yaptığımız fantastik geziden bazı fragmentler gönderdim ve hepsini kitaba koymamış, okuduktan sonra farkına varıyorum ve de çok kızgınım, Tanıklığına başvurduğu Mehmet’in Polonya yıllarındaki kız arkadaşı Eva’dan gelenler de ötekilerden farklı değil, anlattıkları sırada bir yaşanmışlıkta öte fazla bir bilgi vermiyor, belki bilgi dağarcığı orada durmuş. Oysa gittiğimizde bir ay sürede beraberdik; komünizm’in yıkıntısındaki bu ülkede Münevver’in dostluk kurduğu çok önemli entellektüeller, sanatçılar, örneğin ünlü Grafist, afişci Swierzy’nin evinde unutulmaz bir akşam, Andre Wajda’danın filmlerinin afişlerini yapan bu ünlü graphist bu geceye Bize süpriz Wajda’yı da davet etmiş, Mehmet’in harika Lehçesiyle çevirdiği, 60. Yıllarında bizim sinematekte gördüğüm tüm Polonya sinemesi üstüne yaptığım konuşma adamları şaşırttı!Gerçekten çok saygı duyduğum wajda’nın gördüğüm filmleri: özellikl Kanal, Küller ve Elmas ; sonra da Düğün filmi üstüne konuşmayı bitirince her ikisi bana bu filmi afişini imzaladılar. Kimse bu yaşadıklarımızı bilmiyor!

                                                                       1974 Varşova


 Gündüz Vassaf’ın tanık olmadığı dönemler; bence 210 Bld. Raspail yılları Mehmet’in yaşantısın bir dönüm noktası, ne yazık kitapta bir “fragmanı” bile olamayıp, söz edildiğinde de gerektiği gibi araştırılmamış yanlışlıklarla dolu! Sırasıyla: Münevver Andaç’ın Polonya’dan çıkışı, yaptığı “formalite” bir “beyaz evlilikle” oldu. Bu kişiyi hiç tanımadık ki ben bu “fictif” kişiyi hiç çözemedim başında: nasıl olur adamı tanımıyoruz ama Paris’in en lüks yerinde, Bologne ormanınına bakan harika, büyük bir apartmanı onlara veriyor?Adam İsviçre’de bir klinikte yatıyordu. Daha sonraları oğlu Serge’i tanıdıktan sonra öykü’nün gerçek olduğunu öğrendim ve bir süre sonra adam ölünce evden çıkmak zorunda kaldılar.


210 Bld. Raspail, Montpernasse’ın göbeğinde 6 katlı bir ev ve her katında iki daire. İlk önce ikinci kata Ressam Mübin yerleşiyor, daha sonra boşalan her daire’ye tanıdık dostları yerleştiriyor. Sonuçta önce birinci kata Karikatürist Sinan Bıçakcı, 70 yıllarının ortalarında Münevver, karşıdaki daire’ye, Mehmet de dördüncü katta daha küçük bir mekana, ressam Komet onun karşısına giderek bir Türk kolonisi büyüyor ve daha sonra en üst kattaki eskiden hizmetçi odaları olarak bilinen odalardan birini de Mehmet Türkiye’den gelen dostlarını yatırmak için kiralıyor. Kitapda adı geçen Mehmet’in kadim dostu Faruk Sade ve Ali Güreli burada kaldılar beş parasız, onun himayesinde; malum daha sonra Türkiye’ye dönüp Mehmet’e sevgisini kanıtlayacaktı Faruk. Bu evin bir başka özelliği de altında Gymnasium adında bir café olmasıydı; ne zaman geçseniz Mübin’i bira içerken görürdünüz ki giderek aradığımız herkes günün değişik saatlerinde orada otururdu, özellikle Café Select de çok yakın olduğu için çok uzun yıllar mekanımız oldu. Gördüğünüz gibi kitapta belki iki satır söz edilse de bu dönemin önemi portreleri unutulmuş, sayfalarca can sıkıcılık süreci Mehmet’in farkında olmadan yaşadığı “rutine” , çünkü Gündüz yaşamadı!


Mehmet’in ressamlığına gelince: kitaptaki anlattıklarım dışında sürekli sen ressamsın diye üstüne gidilen birinin buna karşı tepkisi nasıl olur sa Mehmet’te bu sanrıyı yaşadı, sonlara doğru, yakın ilişkilerimiz biraz kopunca, izlediğim kadar: Faruk Sade’nin ona sahip çıkması; sergiler yapıp, orada burada sergilemek amaçları, ona düzüllen övgüler, hepsi anlamsız; çok üstüne gidilen çocuk misali Mehmet bunları içine attı, içinde büyüttüklerinden kimsenin haberi olmadı, belki resim yapıyordu, o kadar! Orhan Pamuk’un yazdıkları da “pipo”!

Eğer bir yaşam hikayesi söz konusu ise, Münevver’le Mehmet’in değişik dönemlerinde onların yanında olan ve de Münevver’in 210 Raspaiil’dan çıkmak zorunluluğunda olduğu günlerde Mountrouge’da oturduklları evde bir apartman bulan, her derde deva en yakın dostları Ahmet Benlii ve eşi Olga kitapta yok. Antiker ve koleksiyoner Ahmet Benli bizim çevremizde Paris’deki ressamların ve özellikle Mübin’nin iyi bir dostu olarak onun ölümünden sonra da bir eksper olarak kızına yardım etti. Mehmet’in ölümünü ağlayarak da bana telefonda bildiren de Ahmet, Mehmet’in Büyükada serüvenin de yine o; Mehmet’in Büyükadaya gitmesinin asıl nedenlerinden biri Ahmet Benli’nin de bir evi olması Ada’da. şimdi soruyorum: Niçin Gündüz Vassaf kitaba bu sansürü koydu? Sonuç olarak Mehmet’in ölümünden sonra açılan davalarla kapatılmış bu evde Gündüz’ün ne işi var, şaşırtıcı, sanki fictif bir romanın kahramanlarını oynuyorlar ve Sibel Oral her mekanda Mehmet’e duygu gönderileri yaparken, örneğin Büyüükada’daki ev’de onun bıraktığı objelerle konuşup, sansüel bir atmosfer yaratıyor; soruyoruz yarattığı bir idol’u et ve kemik tanısaydı yaşantısında ne olurdu diye; bence Mehmet gülerdi!

“Beni Duyuyor musun Mehmet” kitabının getirdiği sorunlardan eni önemlisi de Nazım’ın hapis süresinde Piraye’yle beraberliği ve Piraye’nin ilk evliliğinde olan oğlu Memed Fuat’ ın erken davranıp, Nazım’ın kitap haklarını Amerikan “Persea Book”’a gerçek oğlu gibi satmasına Gündüz Vassaf’ın tepkisi: kanımca bir yaşantının sürekli yön değiştiren akıntısında, “spekülatif” hesaplaşmaların olmaması olanaksız, K.24’de söylediklerinden benim anladığım Memed Fuat’ı tanımadığı gibi, Mehmet’in “veraset” aşamasında olanlardan da fazla. Haberi yok. Abim Mutlu Varlık şimdi hayatta değil, o süre bir avukat bulmak adına çok uğraşmıştı; sonuçta o sürede Nazım’ı kaçak ”korsan” baskılarla üstünden para kazananlar, Bab-ı Ali’de, bunları tanıyoruz! 1974 de Mehmet’le yaptığımız Varşova seyahatinin bir amacı da Nazım’ın bu ülkede basılan kitaplarının telif haklarını toparlanmaktı; aldık, bir yığın Zloti, 500 dolar bile etmezdi o gün. Bu anıları da göndermiştim Sibel Oral’a koymamış kitaba!

Kitaba bir başka tepkide Ataol Behramoğlu’ndan geldi şöyle diyor: “BİLGİSİZLİK...İşitiyor musun Mehmet? adlı kitaptan yaptığım alıntıyla ilgili soruma gelince; bunun yanıtı, çok cahil, hatta zır cahil bir hanım gazetecinin, yazar ve psikolog olduğunu internetten öğrendiğim bir zatla yaptığı konuşmada bulunuyor. Bu hanım gazeteci zır cahil olduğu gibi, haddini de bilmiyor. Çünkü Nâzım üzerine araştırma yapan üç isim saymış, bunlardan ikisinin edebiyatçılıkla zaten ilgisi bulunmuyor. Daha da kötüsü, kendisiyle konuşma yapılan kişi de bu cahil gazetecinin bilgisizliğini düzeltmiyor. Ya kendisi de bu konuda bilgisiz, ya da umurunda değil.” Acımasız vurmuş, kızgın; Şunu da söylüyor Ataol: “Belli ki Memo’yla birlikte (duyduğuma göre Memo tarafından kendisine Nâzım’ın miras hakları devredilen!) bu yazar ve psikolog da bana nefret biriktirmiş. “Memo’nu al, başına çal” demem de doğru olmaz. Çünkü yazımın başlığında olduğu gibi, bana göre “yazık olmuş bir yaşam”dan söz ediyoruz.”

                                                    beşiktaş Şairler Parkı. Ataol Behramoğlu

Genel olarak baktığımda garip bir ülke Türkiye, sanki bir “Ceza Sömürgesi”nde doğduk, orada öleceğiz. İşte bu tüm içerik ve hesaplaşma, alınlarında ”EXİL” yazan Türkiyeli aydınların yaşamlarındaki bir gerilim süreci: Mehmet’in Ataol’a “düello” yaparak hesaplaşma öyküsünü çok iyi anımsıyorum; Babür Kuzucuoğlu’nun tanık olarak katılması ve olayın absürt yanıyla ilgili bir Karikatürümsü bir desen çizmiştim! Ataol’a gelince: Beşiktaş Şairler Parkındaki - cilalı bronz - heykeli üstüne yazdıklarımı Blog’umda okuduğuna dair bir yanıt alamadım, “Türkiye’de Heykelin ve Anıtın Sefaleti”!