24 Kas 2021

MOR ÖTESİ DOSTLUKLAR 2

 


MOR ÖTESİ DOSTLUKLAR 2


Geçenlerde Yahşi Baraz WhatsUpp’dan iki görsel göndermişti, imajlar nasıl çekilmiş se karanlık ve anlaşılması güçtü ama ben kanımca 1976 yaptığım bu iki resmi anımsadım; bana bunlarım benim yaptığımı kanıtlamamı istiyordu; ben de daha net çekilip, göndermesini istedim; gönderdi ilişikte benim imzamı gerektiren bir belgeyle; ben de imzalayıp yanıtladım. Bu resimler kimden geliyor, amaç ne, kendisi mi alıyor; katiyen bir bilgi yok!


Bugün yine Yahşi’den bir mesaj ama bu sözünü ettiğim resimlerle ilgili değil, gönderdiği video, Prenses Fahrel Nissan Zeid’in Ürdün’de bir yaş gününde çekilmiş, akordeonlu anlamsız bir gönderi; sinirlendim! Benimle dalga mı geçiyor?


Alışmıştık: resim satış trafiğinin en sıkışık olduğu dönemlerde Yahşi Baraz’ın müzeleri, büyük koleksiyonları donattığı yıllar; resimler bir ışık hızıyla dağıtımda; işte o yıllar resimlerin kimliği konusunda kimse kafa yormazdı ama ne zaman müzayede satış evleri, koleksiyon, retrospektif endişeleriyle resimlerin kimlikleri aranmaya başladı, işte bu büyük dönüşümde kitap, katalog histerisi belki öteki ülkelerin çok üstünde geçmişti; Fransa’yla kıyaslıyorum!


Geçmişine gelince: Bir Türk resmi kaygısıyla köpüren, bir kaç yıl içinde parasal olmadık boyutlara ulaşan bu fenomen, 70 yıllarının ortalarında onlarca galeri, koleksiyonerle başlayıp, daha büyük yatırımcıların ilgi alanına girince “müzeciliğe” dönüştü; işte başında beri bunun farkına varmış  tek adamdı Yahşi Baraz, Akademi yıllarımızda Seramik atölyesinde çalışırken bir gözü de bizim resim bölümündeydi. Pentür “Sunami” siyle Kurtuluş’ta aileden kalma devasa taş binayı galeri, büro olarak düzenleyip, art- Dealer, danışman, galerist, kompetan vs. olarak kurguya başladı.


Resimlerin “vernisage” dan bir kaç gün önce satıldığı yıllarda ve de büyük bankaların bu oyuna girişiyle, eski paşaların resimleri de olmadık boyutlara ulaşmıştı; kime yetişeceksin? Paris’dekilerden bir haber yok daha ama; Müşerref Şerbetcioğlu’nun 60 yıllarının sonunda Beyoğlu’da açtığı,  - Mimar Abdurahman Hancıoğlu -  bu harika galeri kısa bir süre yaşayıp, banka’ya dönüşünceye dek iki, üç sergi yaptı ve de ilk sergi Abidin Dino, sonra Selim Turan’la Paris’de devreye girdi.


Paris deyince ilk akla Fikret Mualla geliyordu; kimsenin gözüden kaçmadı bu paranın resme aktığı yıllarda, sanki “altına hucum” misali ,uzun süredir Paris’e gelen diplomatların bize ilk sorusu: -“nereden bulabilirim?” Onun bohem yaşantısı, yaptığı resime bakmak gerekliliğini bırakmıyordu; neden se bohem ve serserilik sanatta bir “light motiv” dir. Tüm Paris yaşantısında onun resimlerini toplayıp, ölümüne dek koruculuğunu yapan Madame Angles, Mualla’nın ölümünden sonra koleksiyonunu “Hotel Drout”da satışa çıkardı, katıldığım ikinci satışta salon hıncahınç Türk’tü, o günün tüm zenginleri adeta kapıştılar!


Yahşi Baraz’ın projesi bu aç piyasaya major ressamlar empoze etmekti; tartışmasız Müzayede satışlarında, deynekcinin “ ..bir şaheser daha” diye bağırdığında herkesin elini kaldıracağı, ve onların lüks kataloglarında kapakta görselin üstüne büyük puntolarla “baş eser” yazacak. Prenses Fahrunisa, Burhan Doğançay, Nejat Devrim, Ömer Uluç, Mehmet Güleryüz. İşte üstelik de bir müze oluşturmak isteyenlere malzeme!


Kurtuluş’daki galerisinde yaptığı sergilerde o kadar titiz değildi ama galeri bir değirmen gibi çalışırken, genç ressamlara da şans vermek, belki tutar; niçin olmasın! O yıllar daha “Contemporary” söz konusu değil, çoğunlukla fuarlar giderek daha çoğalan galerilerle dolup taşıyor, Yahşi’nın standları her zaman ayaküstü ve seçkin. Onun düşü arada sırada dolaştığı Amerikan galerilerindeki snopluk, belki oradan bir iki sanatçıyı da buraya getirmek, galerisini “international” kılmak!


Çok eski dostluğumuza değin hiç bir zaman onun çekim alanında değildim, İstanbul’a geldiğimde bana - “..uğra konuşalım” dediğinde, bir kaç kez uğradım. Bu devasa binada bir şirketin içeren devinme beni her zaman şaşırttı; kitap ve objelerle tıklım tıklım mekanında bürosunda bir “noter” görünümünde sanki seni dinlemiyormuş algısıyla konuşup her kez Paris’e dönerken yanlızlığımı kutlardım uçakta bir kadeh şarap içerken.; bizim okullarımız meyhanelerdi, orada konuşup, sanatın kurgusunu yapardık; gel görüşelim dendiğinde sorumuz “nerede” olmalı!

Bu kısa yazımın nedeni Yahşi Baraz’ın bana WhatsUpp’da - “bu resimler senin mi?” den sonra hızla resimleri içeren belgeyi gönderip, imzalayarak ona geri dönüşümünü gerçekleştirdikten iki gün sonra bu iki resim Artam’da müzayedeye çıktı! Çok kızdım ve kendisine yazdım: bunu bilseydim bu 1976 tarihli resimlerime “hatırlamıyorum” deyip geçiştirebilirdim ne yazık. Son aylarda Prenses Fahrunisa Zaid hanım üstüne önemli bir promotion yapan Yahşi Baraz’ın kanımca müzayededen gelen üç kuruşu gözlemediğine inanıyorum

19 Kas 2021

IMMORTELLE - ÖLÜMSÜZ / Bir filmin öyküsü




 

                                                               Utku Varlık ve Kürt Neco

1960’lı yıllarda Beyoğlu’nda, genellikle Emek Sineması’nda özellikle Fransız sinemasının en iyi dönemini kapsayan seçme filmleri görme şansımız oldu; genellikle Avrupa sineması da diyebiliriz. Nedeni: Türkiye sinema borçlarını ödeyemeyince Amerika’nın koyduğu ambargo sonucu bir iki yıl Amerikan filmleri piyasadan çekildi. 1960 yılları Avrupa sinemasının en güzel yıllarıydı, belki bir tesadüf; iki yıl boyunca Fransız, İtalyan ve İngiliz filmlerini gördük. İşte bu süreçte Alain Resnais’nin “Geçen Yıl Marienbad’da” çok değişik anlatımı ya da absürt visionuyla, bilmiyorum neden, bizi çok etkilemişti! Bu sinema yine o yıllarda anlatım olarak Michellangelo Antanioni’nin “Gece” filmiyle eşleşir; entelektüel, eşi çok az görülebilen, kültüre bakışı en yatkın bu sinema dili ne yazık, bir süre sonra kendini ticari amaçlı bir sinemaya bırakacaktı. Alain Resnais’nin “Geçen Yıl Marienbad’da” filminin senaryosu, o günlerde çok konuşulan Fransız Yeni Romanı akımının öncüsü Alain Robbe Grillet’nin idi! Bu filmin paradoksal başarısı, Alain Robbe-Grillet’ye beklemediği uluslararası bir ün kazandırdı, oysa konusunu Arjantinli yazar Adolfo Bloy Casares’in “Morel’in Bulgusu“ romanından esinlenmişti. Olağanüstü kutlamalar hemen hemen bir yıl sürdü, dünyanın önemli kentlerinde galalar, üniversitelerinde konferanslar... Yazar bu sürprizden mutlu ama yorgun, kendine bazı sorular yöneltmeye başlamıştı bile: “Bir filmin kurgusu, içeriğin ustalığı, anlatımın çekiciliği vs. senaryoya bağlı; yönetmen bunu görsele uyguluyor yani sahneye koyuyor! O zaman yazdığım senaryoyu benden daha iyi kim sinemaya uyarlayacak?” Kısa bir sürede karar verdi, kendi sinemasını yapacaktı; o yılın sonunda sinopsis hazırdı: “L’Immortelle”!


Öncelikle, “Yeni Roman” nedir: Geçen çağın başlarında savaşların, ekonomik krizlerin ve insana özgü bir bulantının dışa vuruşuyla, sıkıntının sanata dönüşümündeki bir farklılık isteği! Bu sapmanın adı “modern”dir! Tüm sanattaki “essentielle” gereçleri silkeleyip yani yüklerinden arındırıp, anlamı tek düzelikten kurtarmak, belki yalınlaştırmak! Sanatta anlamak ya da anlamamak, giderek bir sanat eserinin farkına varmak edimseldir; bireysel yargılama ve kavramda daha çok dış etkenler rol oynar. Fransa’da “Minuit Yayınevi”nin çevresindeki Alain Robbe Grillet, Nathalie Sarrault, Margeuerite Duras ve Samuel Beckett de bu akımın öncüleridir. Alain Robbe Grillet “Le Voyeur” ve “La Jalouisie” romanlarıyla bu akımın öncüsüdür. Bu modern kaygısı romanda fazla sürmedi, geriye yalnız Samuel Beckett kaldı!

O günlerde bize kültür adına ulaşanların çekim alanındaydık, Batıdan ne gelirse ona hayrandık! Oysa o yıllar yaşadığımız politik sarsıntılar ve de ekonomik çöküntü sonucu, kültür bir “lüks” oldu! Çok ilginç, bu tür kuşatmalarda insan daha etkin ve meraklı, giderek daha da üretken oluyor; örneğin kâğıdın bir meta olduğu bu dönem belki Türk yazınının en bereketli yıllarıydı. Her şeye açtık, meraktı bizi yöneten. Akademi’de bir “sinema kulübü” kurmuştuk, Sinematek’ten önce. Özellikle sinema ilgi alanımızdaydı ama olanaklarımız kısıtlıydı. Örneğin Neco’yla yaptığımız “GİZ” filmini ödünç süper 8 kamerası, iki kaset siyah-beyaz negatif ve bir lambayla morgda çekmiştik. Bugün elimizdeki olanakları o gün düşleyemezdik bile. Örneğin bir iPhone’la o mekanlarda bir video çekmek! Sinematek’in açılışıyla sinemalarda gösterilmeyen özellikle Rus sineması: Ayzenştayn vs. ve Harika Polonya sineması, yani o yılların “Demir Perde”si olarak dışa kapalı ne varsa, “kültür otoyolu” gibi bize ulaşmaya başlamıştı. Tüm Avrupa ülkelerin kültür ataşelerinin çabalarıyla oluşan bu sinerji sinema kültürümüzün asıl kaynağı oldu.


Yıllar sonra, 2004’te eşi Catherine -yazar ismi: Jeanne de Berg- yazdığı 500 sayfalık günlüklerinde L’Immortelle’e tümüyle üç sayfa ayırmış: Alain Robb-Grillet’nin yönetmenlik sevdası, işin zorluğunun farkına vardıktan sonra pişmanlığa dönüşüyor ve ipin ucunu kaçırıyor. Vazgeçemeyeceği için de kısa bir “repaire” için İstanbul’a gidip geliyor; sırf prodüktör Michel Bernhaim’i “Paramont” adına ikna etmek adına kentte kısa bir tur atmak, bilmediği ama sihir olarak çekim alanında düşlediği bu kenti kendi içeriğinin dekoru yapmak! Nisanın başında Orient- Expresse’le İstanbul’a varırlar ve Opera Oteli’ne yerleşirler. Kaldıkları bu üç hafta boyunca fotoğraf direktörü Barryve İstanbul’dan dekoratör Cornelios -daha sonra Paris’te karşılaştık, çok ilginç bir tip- ve kılavuzlar Melikyan ile Yafe’yle İstanbul’u dolaşırlar.  Repéraj yaparken ve bir turist gibi naif bakarken İstanbul’un gizemi Fransızları şaşırtır, örneğin Arnavut kaldırımlarından birinde bir mezar taşı da kullanılmış, hemen bu listeye konulur. Fransız konsolosluğunun Tarabya’daki harika konağı da onları şaşırtır, iç çekimler için kullanılması adına onların emrine verilir.


İstanbul’daki oyuncuları bulmak için Lütfü Akad görevlendirilir, Fransızca bilen bir oyuncu bulmak çok güç olduğu için dertlerini anlatacak Belkıs Mutlu’yu bulurlar. Belkıs Akademi’de mitoloji profesörüydü, Mimar Asım Mutlu’nun kızı, kanımca o yıllar Matisse’in oğlu Pierre’le sözlüydü. Evdeki görevli bayan rolüne Fransızca bilen sinemadan bir bayan bulunamayınca rolü Belkıs yüklenir. İşte Kürt Neco’yla parasız günlerimizde Belkıs’ın bize bulduğu bu iş nedeniyle “Immortelle” olduk. Çekim yaz aylarında olacaktı. Paris’e dönüşlerinde kadın oyuncu aramaya başlarlar, öncelikle Marina Vlady düşünülür, para konusunda anlaşmazlık çıkmadan önce, Vlady’nin gözü senayoyu tutmaz ve cayar. Sonunda Françoise Brion düşünülür ve rolü kabul eder.


Filmin konusu: İstanbul’a gelen genç profesör, karşılaştığı güzel ve çekici kadınla yaşamaya başlar, kadın ona masalımsı kenti gezdirirken bu labirent misali kentte kaybolur! Sonuçta, profesör onu aramaya karar verir. Bilmiyorum Alain Resnais böyle bir senaryo ile ne yapardı? Yapmazdı kanımca, ben daha çekim başlamadan Alain Robbe-Griellet’nin gerçekten sinemadan anlamadığını sezmiştim: Çekimin birinci günü alkol komasında olduğu için gelmedi, şarapla rakıyı karıştırmıştı, eşi Catherin de yoktu ortalıkta, Paris’ten bekledikleri bir bayan gelmişti, onunla beraberlermiş! Yıllar sonra eşini günlüklerini okuduğumda, bu gelen bayanın Catherine’le olan “sado-mazoşist” ilişkileri beni çok şaşırtmadı; İstanbul’da kaldıkları sürede değişik kadınlarla beraberlikleri bu dekoru kanıtladı! Yönetmen olmayınca ne yapılır: ekibi götürdüğümüz Sulukule’de yine kaldırım taşları, anlamsız çekilen peyzajlar, tepede amansız bir güneş, “bu adamlar deli mi” diye bakan meraklılar. Filmin çoğu planında “oy farfara farfara” müziği eşliğinde sıkıcı kaldırım taşlarında yürüyor kamera! Akşamüstü “teknik ekip”i götürdüğümüz meyhanelerde yaşadıkları bir başka İstanbul’u hiç unutmadılar. Kürt Neco bu konuda baş roldeydi; Barry ona yeniden yazacağı “Zapata” filminde baş rolü veriyordu, “Bir Meksikalıdan daha Meksikalı; çok ilginç, nasıl oldu da Elia Kazan “Viva Zapata”yı burada çekmedi!” diye dalga geçiyordu!


Françoise Brion’a takılmıştık Neco’yla, belki pas verir diye, kadın da biraz kaçıktı, sürekli olarak Alain Robbe-Grille’le tartışıyordu; adamın seksüel sapmaları bir kadının gizemini, bir sokak kadınınçevirecek kadar komikti ve senaryodaki anlamsız erotik sahnelerkatiyen o kentin gizemiyle çakışmıyordu! Biz de baş rolü oynayan Jacques Daniol-Vakroze’un gerçekten onun kocası olduğunu bilmiyorduk ve de kadınla bir sorun yaşadığını seziyorduk. Bir antikeri oynayan Ulvi Uraz tiyatroda iyi bir aktördü ama sanki bu filmde rahatsızdı ve pandomim yapıyordu! Tüm yabancı yönetmenler gibi İstanbul’u doğunun hayali ve kitsch bir kenti gibi görmek yanlışlığı! Dil sorunu ve yönetmenin acemiliği filmi bir kukla oyunu misali monoton ve çok amatör kılıyordu. İstanbul deyince fondaki mistik müzik de filmi bunaltıyordu! Bırakın bu filmi, bir yabancı gözüyle doğuyu kurgulayan kaliteli hiçbir film görmedim!

1964 de Jules Dassin’nin “Topkapı” filminde de biraz çalıştık. Bu kez Hollywood sinemasıydı; teknik personel, malzeme, kamyonlar ve de ağustos güneşinde spotlar vs. Dassin Yunanlı olmasına rağmen Doğuyu bilmiyordu, belki naif Amerikalıların isteğiyle 1950 yıllarında Hollywood’un Bağdat vizyonu... Sokak dediğimizde karşımıza her türlü şamata! Örneğin Fenerbahçe Stadı’nda bir panayır misali kurulan dekor, göbek dansı yapan kadınlar, atraksiyon, yapışkan satıcılar, yılan terbiyecileri vs. Buna özgü şu son günlerde de genellikle Fas’ta çekilen tüm filmlerde aynı sahneler kullanılıyor. Kendime soruyorum: Biz mi çok uyanığız yoksa batılılar mı aptal bu konuda?


L’Immortelle vizyona çıkınca hemen notunu aldı ve yok oldu. Alain Robbe Grilette ise 1965’te Transe-Europ Exspresse filmiyle ikinci kez şansını denedi, tutmadı. Romanda da öyle: Unutuldu. Kanımca bugün “Yeni Roman” başarısız bir sapmadan öte bir şey değil!

   

 

7 Kas 2021

CAMERA OBSCURA: NAZIM'I RAHAT BIRAKIN!

 



Gün geçmiyor basında bir haber: Nazım’ın yaşantısı sinemada! Neymiş: “biographique” bir senaryo;  şairin bir dönemi;, hapis, kaçış, Moskova vs. Her ne kadar sinemaya özgü tüm fragmentlerin albenisi bir filmin yapımı için önem taşısa da, işin ne kadar güç olduğunun farkında değiller.  görsel olarak 50 yılları ötesine gidiyoruz; işte o Türkiye, yalnız o yılların bir kırıntısını yaşayan çok iyi bilir - örneğin ben - ki o mekanları artık stüdyoda bile kuramazsınız, kişileri benzetme, giydirme, kuşatma, konuşturma; dünyanın en güçlü sinemalarının bile beceremediği  güçlükler; bir kişiliği yaşadığı dönemiyle anlatmak! Bu konuda o kadar kötü örnekler var ki, belki vazgeçmek en iyi yöntem! Örneğin şimdiye kadar yapıllanlara da baksalar yine vazgeçmek içim bir neden olabilir; yürekler acısı Fikret Mualla filmi: “Renklerde Kaybolan Hayat”, komikten öte, bırakın Fikret Mualla’yı, en çok şaşırdığım Neyzen Tevfik’i Bedri Baykam oynuyor; Kutsi Ergüner’e bir peruk yeterdi; hiç olmaz sa ney’in nasıl tutulacağını biliyor. Sürekli olarak yalnız Hıfzı Topuz'dan kaynaklanan bu bilgi çoğu kez yetersiz, genelde yaşanmışlıkların dramatik dozu abartılmış!





Tarihi filmleri çok iyi beceren İngiliz sinemasının gücü, sırtını dayadığı tiyatrosunun güçlü oyuncularıyla zenginleşir. Öbür yandan tarihi mekanların kılına bile dokunulmamış doğal dekor ; şatolar, parklar. Hemen aklıma harika bir film geliyor:


Jean Campion'nun "Brighy Star" filmi. Ünlü İngiliz şairi John Keats'ın kısa yaşamını içeren . "Bright Star, would yere Steadfast / Asthou art. İşte bir şaire yapılabilecek en güzel "hommage"; Ben Whishaw gibi bir oyuncunuz var mı?

Nazım’ı sinemaya aktarmak isterken yine sinemanın bir türlü beceremediği "bir insanı anlatma istekleri" konusunda kötü örnekler, bir kitap yazılır üstüne; aklıma yine birden Stefan Zweig’in yaşantısının son bölümünü içeren “Adieu Europe” filmi geliyor; eşiyle Nazi’ler kaçarak Güney Amerika’ya sığınan Zweig’in bu dramatik sonu, olanaksızlık nedeniyle “başarısız”bir film olmuştur, çünkü Yönetmen Maria Schrader, Zweig’ın hayal kırıklığını; onun hayalindeki peyzajla gerçeği senkronize edememiştir. Bu arada Neruda'yı unutmayalım. Giderek beni hayal kırıklığına uğratan asıl sinema: dünya edebiyatının en ölümsüz yapıtlarının genellikle çoğu, ya kötü yönetmenler ya da ticari kaygılar nedeniyle başarısız olmuştur; örneğin “Madame Bovary”, bilinmez, nedense bazı şeyleri algılamak nasıl bu kadar güç oluyor. “Dokunulmazlık” sözcüğünün bu konularda uluslararası bir işleve girmesi gerekiyor.


Başlangıçta sanata ve duyguya dönük “sinergyi’si, gerçekçi dünya görüşü bu yaşadığı toplumla çeliştiğinde, ülkemizin bir kaderi olan “ceza sömürgesi”de gadre uğradı. Bu “lanetli” bir şairi yazıyla, imajla, medyatik yollarla tekrar ele almak, ufuk çizgisinin çok ötesindeki 50 yılları ve öncesindeki Türkiye’nin yalnızlığında saklanmıştır! Nasıl o örneğin Ahmet Arif’in şiirindeki sürgün, bu yalnızlık anlatılamaz sa;  İnsana dair her şey: Nazım’ın “İnsan Manzaraları”nda “hommage” yaptığı o insanın gölgesi “ Akrep Gibisin Kardeşim” deki insan da anlatılamaz sinemada. Onu hapishanelerde süründüren dönem, bizi gözümüz gibi sakladığımız çocukluğumuzun yani Cumhuriyetin ilk yılları; Nazım'ın düşmanları yalnız bir Maraşal ve onun çevresindeki karanlık adamlar, akrepler, faşistler değil hiç bir iletişim olmadığı, sansürün yönettiği zavallı bir dönem. Kimin aklından gelirdi: Zekeriya Sertel'in Tan Gazetesine saldıran bir faşist üniversitelinin, gazetenin baskı makinelerine - rotatiflere - kum döküp çalıştırdıklarını, işte o Türkiye!


 Bugün düşünsem ilk yıllarda geldiğimiz Paris’le 1950 yılları Paris’i; Woody Allen “2011” de “Paris’de Geceyarısı” filmini çevirirken  karşılaştığı güçlerin en önemlisinin 30 yılları mekanlarında çok güçlük çektiğini söylüyordu; bir de Nazım’ın yaşadığı dönemlerin Türkiye’sini düşünün, kentleri, kasabaları, köyleri ve tüm doğayı ters-yüz eden mega camiler, beton kentleşme adına yapılan "tarumar"ı; mekanın ruhunun belki en incildiği yerdir Türkiye!

Son günlerde yaptığımız "polemik": Kaya Tanış'ın "Orası Burası Değil" kitabıyla Hayalet Oğuz'u, Sibel Oral da "Beni Duyuyor musun Mehmet" kitabıyla Mehmet Nazım'ı tanımadan, bilmeden, kulaktan dolma ve de kendi varoluşlarıyla zıt dönemleri kitaplaştırma arzularında benim hayallerimin boyasını kazıdılar, inanın bu bir gerçek! Sibel Oral için yazdığım yazıda, Gündüz Vassaf adına unuttuğum, bir gönderi ve de  yine Nazım'a dokunan "haddini bilememezlik":


Gündüz Vassaf'tan rica ediyorum: neyi doğrulamak ya da kendini birisine çok yakın olduğunu mu kanıtlamak,  ya da bir "gizemi" silkelemek mi istiyorsun? Şu kitabın kurgusunda çocuklara Nazım öğretisiyle mi görevlendirildin? Kendi ismini Nazım'la eşleştirmek mi, bir fırsat daha bulup tekrar basında kendinden söz ettirmek mi? Çocukların dünyasına bir kitabı resimleyerek girmek çok güç; kitap "illüstrasyon"ları konusunda biraz araştırırsan resmin başka bir kapısına çıkarsın, ya da biraz meraklıysan Blog'umda "kitap kapaklarının albenisi" yazımı okuyup, bir kitap başka bir "sorumluluktur diyerek Nazım'la uğraşmayı bırakırdın!