22 Eki 2020

INSTALLATION – YERLEŞTİRME / SANATTA BİR BAŞKA DOLANDIRICILIK

Önsöz: Şair dostum Levent Karataş'ın bana ilettiği  bir soruydu: "niçin İnstalattion'a karşısın"? Ayrıca buna benzer "çapraşık" hep "plastik Sanatlar" dediğimiz, gerçekten ne olduğunu da yapanların bile anlamadığı, nedenini benim sezdiğim, anlattığım ama yanıt beklerken hep karşımda bulduğum  "sağır bir duvar"! 


Her şey sanat olabilir mi? Olamaz! Şimdi nereden çıktı bu tartışma? SANAT; yok öyle bir şey! Eğer ben resim yapıyorsam bu, kendimle bir diyalogdur. Güzelliğin geçiciliği gibi, özlediğimiz resim de başını alıp gidince, geriye tarifsiz bir can sıkıntısı kaldı…



Bloğumda sanata özgü güncel sürtüşmeler, farkında olamadığımız yanlış öğretiler, bizi manipulé edenler ya da albenisiyle bizi şaşırtanlar, yol gösterenler vd. gibi konuları kendi görüş açımla yazarken, o güne dek farkında olmadığım conceptuel ayağıma takıldı. Geçen yıllardaki “abstre-figüratif” kavgası henüz bitmeden suyu daha da bulandırdılar. Kavramsal etiketiyle, milyarderlerin yönetiminde resmin yatağını değiştirip “ephemer” şamata yapmak, 70li yıllarda başlayarak ve performans olarak nitelenerek ne mene “happening” şeklinde ilk kez Paris’teki ilk yıllarımızda, daha sonra CIA ajanı olarak tanıtılacak İleana Sonnebent Galerisi’nde 10 dakika süren happening gösterisinde gerçekleşti. Amerikalı sanatçı ortada tebeşirle bir daire çizip içinde sessiz bir şekilde 10 dakika durmuştu. İlginçtir ki, bu galeriyi Sarkis yönetiyordu! O yıllar pentürün en güzel yıllarıydı. Quartier Latin’de tüm galeriler dünyanın dört bucağından gelmiş ünlü ressamları sergiliyordu. Bizse bu gösteriyi önemsemedik, farklılaşma deyip geçtik.



İnstallation: sanatçının bir mekâna herhangi bir şekilde müdahalesi, bir objeyle ya da farklı elemanların boşluğuyla ilişkide bir dil aramak. Güzel ama o zaman bana boş bir mekân gösterin! Ne yazık sizin boş olarak gördüğünüz mekanların da bir belleği var. Sanki yaşadığımız meyhanelerin belleği yok muydu? Belki bilmiyorsunuz; suyun da bir belleği olduğu ortaya çıktı.       -Rakı kendini kurtardı böylelikle.-




Plastik sanatlar içerisinde geleneksel sanat olan pentür, sculpture, estamp vs. sınır dışı edildi ve böylelikle sanatçı kabuk değiştirip plasticiene dönüştü. Önce şamataya dönük olan her şey (installation, video- audivisuel, graffiti, performance vs.) giderek gösterecek bir şey kalmayınca farkında olmadan bir boşluğa çıktı. Önce arınmak gerekiyordu ve ben de öyle yaptım. Açıkçası uzun yıllar dışta yapılan buna benzer hiçbir şeye alıcı gözle bakmamıştım. Ne zaman ki Grand Palais’de Jean Pierre Raynaud’nun 40 kovaya moloz doldurup sergilemesi, çocukluğunu yaşadığı ev yıkılırken, evin anısına yıkıntı molozlarıyla yaptığı göndermesi ve Frac’ ın kolleksiyonu diye okudum, o zaman installation’nun ciddiyetini kavradım. Düşünün, müze bu 40 kovayı içinde molozlarla kendi koleksiyonunda saklıyor! Bence “enayiliğin ucuna yolculuk” ama daha neler! Arşiv elimde.



 


Peki nedir bu Frac? Les Frac (fonds régionaux d’art contemporaine), 1981 yılında Sosyalist Parti’nin yönetime geçişi sonucu kültür Bakanı Jacques Lang’ın önerisiyle Fransa’nın tüm bölgelerinde kurulan modern sanat merkezlerinin ismidir. Bunların görevi günümüz ve çağımız contemporain sanatını toplamak, yani sistemli bir şekilde satın alıp -tüm Fransa’da- sergilemek, sonra da depolamak, yani gelecek kuşaklara iletmek. Giderek devletin yönetiminde varlığı hissedilen kültür bakanlığının misyonu. Amacı çağdaş sanatı ve sanatçıyı desteklemek.



İçinde para olan her şey gibi hızlı bir şekilde amacından saptırılıp müze teknotlarını yöneten büyük galeriler, onların da bağımlı olduğu zengin koleksiyonerler, uluslararası lobilerin dümen suyuna giderek amacından uzaklaştı. Her müzenin sahip olması gereken empoze büyük isimler, hiç tartışmasız varılan fiyatların üstünde alınıp gösteriye geçerken, arka planda, ismi olmayanlara da bir göz dağı vermek için satın alma komisyonlarını pazarlık ederek toplamaya devam etti. Mutlak bir gözlemden uzak, bit pazarı anlayışında, 5700 sanatçıdan toplanan 300.000 objet ki contemporary’nin içeriğinde, her şey sanat olabilir mantığıyla, ileriye dönük hiçbir kaygı gütmeden yapıldı.








Bu acınacak, perişan görünümün bilançosu her yıl gazetelere konu oldu. Geçen yıllarda Fransa’nın en popüler haftalık mizah gazetesi Canard enchené (zincire vurulmuş ördek) gizli bir raporu açıklamıştı. Depolarda toplanan eserlerde, auto-destruction yani çoğunlukla, kullanılan malzemelerin zamanla eriyip, dağılıp solup, birbirine yapışarak yanındaki işleri de beraberinde yok ettiğini ve bunun sebeplerinin başında, sanatçıları kullandığı malzeme listesinde görülen, çoğunlukla aklınızı almayacağı şeyler (şeker, yağ, un, video filmleri – yanıcı özelliği çok fazla- sentetik yapıştırıcılar, basit malzemeler; plastik, bez, moloz, kum, taş) yani tüm zamana aykırı olarak düşünebileceğimiz en absürt kurgu araçları olduğunu belirtmişti. Yine sosyalistlerin sipariş verdiği belki çok daha absürt olan -hayır ileride gereksizliğin bir kalıntısı olacak- Daniel Buren’nin Buren’nin sütunları, Paris’in en önemli mekanlarından Palais Royal’in cour de honneur’e 260 siyah-beyaz mermer sütunu, büyük bir masraf sonucu dikildi. Ne düşündü bilinmez, sütunlar aynı boyutta olmadığı gibi hepsi değişik boyutlarda kırılmıştı. Sanatçıya göre bu happening idi.



Her can sıkıntısı bir happening olabilir mi? Daha önceleri hayalimde gerçek bir can sıkıntısı anıtı nasıl olur diyordum; sonuçta başardılar. Kimler; sosyalistler. Önemli bir kavga patladı, eleştirenler çoğunluktaydı. Hesap soruldu, yanıt verilemedi. Zaman bunun üzerini de yavaşça örttü…



İnstallation’nun klasiklerinden Beuys, bu eylemde, yapanla bakan arasında bulunan tiyatroya özgü bir ilişkiden söz eder. Kendi yaptıklarını Documanta’da her ne kadar önce statik daha sonra gösteriye özgü tavırla göstermişse de -bir bahçede toprağa saplanmış kazmalar- hızla unutuldu, ve ardındanDocumanta battı. 2010 yılında ondan ilham alan Chiristian Boltanski Grande Palais’de “Monumenta” installlation sergisinde, tonlarca eski giysi yığınını vinçlerle oraya buraya taşırken mekân ısıtılmamıştı, ışık yalnız malzemeyi aydınlatıyordu. SHOAyı hissettirmek için bu kadar masrafa değer miydi? Yine aynı mekânda daha önce 2007 yılında Anselm Kiefer, bu projenin başlangıcı olarak Yıldızların Düşüşü adıyla tonlarca yıkık betonu sergilemişti. Bu installation projesi için -kanımca- günümüzün en önemli sanatçılarını seçerek, sınırsız olanak ve para sunarak neyi göstermeyi amaçlamışlardı; bizi şaşırtmayı mı? Görmeye gidenlerin tümü; hangi güç bu tonlarca betonu bu mekâna soktu, sergileme bittikten sonra bu installationu nasıl saklayacaklar, düşüncesiyle giderken biz, bu projeleri kimin ürettiğini, hangi lobinin, bir ülkenin kültürünü nasıl sarstığını bilmeden bir robot gibi eve döndük.




2011 yılında aynı projede ve mekânda Anish Kapoor Leviathan adıyla hemen hemen Grand Palais’nin ölçeğine yakın bir kırmızı bir balon sergilemişti. (Leviathan Tevrat’ta iki başlı devasa bir deniz canavarıdır.) Kapoor’un bu mitolojik gönderiminde arzulanan, bir öyküden yola çıkarak görücüyü etkilemektir; yani bir başka boyuta sokmaktır. Tüm sanatta da arzu bu değil mi? Yazının gücüyle, sinemanın olağanüstü teknik aşamasıyla ve diliyle, pentürün düş gördürücü boyutuyla bu daha kolay ve sanata özgü yapılamaz mı? O balonu gerçekleştirmek için harcanan emek ve para yine ephemer, yine gereksiz. Bir müzenin rezervinde kendi kendini yok ederek unutulan bu canavara acıyalım. Tüm bu “şamataları” yapanlar çağımızın en önemli sanatçıları olarak yine sanatı “bulandırmaya” devam etsin.




Geçenlerde yine şunu yazmıştı; okumayanlara: “Neonla yapılan atraksiyonlarla, tüm çöplerle, videolarla, taşla, toprakla, alçıyla, kumaşla, telle, kabloyla, betonla, şifonla vs. sanatı bulandıranlar kanımca sadece bir şeyden haberdar değiller, o da SANAT! Gördüğüm kadarıyla contemporary ağını örmüş, para her şeyi yönetiyor ve buraya akıyor; hiçbir mantık göstermeden, hesap vermeden. Beğeninin ötesinde ve gözümüzün önünde 21. YY görsel sanatı her yıl açılan 30 yeni modern müzeyle ve bir o kadar güzel fondationlarla belleğe yazılıyor. Kendi varoluşumla hiçbir duyusal ilinti bulamıyorum. Bunu manipüle edenlerin amaçlarında ise sanat yapmaktan öte fuarcılık, alışveriş merkezi arzusu ağır basıyor, gerçek bu. Tüm bunlar düşünmeyi, düş görmeyi, varoluşu engelliyorsa biz yine pentürümüze, şiirimize, yazımıza dönelim. Ustalıkla yapılmış sinemayı görelim ve barok müziğimizi dinleyelim. Zorla güzellik olmaz!”


 


10 Eki 2020

LÜTFÜ DAĞTAŞ'LA KONUŞMA - 2020 - SANRI SERGİSİ /BOZLU ART PROJECT - İSTANBUL

 İstanbul’da “Sanrı/Illusion” başlığıyla resim sergisi açan Utku Varlık:

“Paris Bienali’ne resimlerim gönderilmiş ama ben davet edilmemiştim!”

        Lütfü Dağtaş  

              1965 yılı Haziran ayının sonları. Hiç bu denli şaşırmamıştır Utku Varlık, kendisini Kunsthistoriches Müzesi’nin kapısında bulduğunda. Otostopla, cebinde topu topu 10 dolar, yemeden içmeden gelmiştir Viyana’ya. Bu Avrupa’ya ilk çıkışıdır. Kötü röprodüksiyonlarla dolu kafasını yıkamak, belleğini yenilemek, meraklarına yanıt bulmak adına çıkmıştır onca güçlüğe karşın ve bunun adı, “umut gezisi” dir. Güçlüğün adı ise, parasızlık!



              Kunsthistoriches Müzesi’ne giriş parasızdır, tam biçilmiş kaftan! Bilemez ne kadar süre durduğunu Müze’de sergilenen Brughel’in Karda Avcılar adlı tablosunun önünde. Zaman akar gider, farkında değildir. Derken İsa’ya benzeyen Müze bekçisinin uyarısıyla kendine gelir. “Sanki tablonun içine girdin!” der bekçi. Doğru düşündün, der Utku Varlık. Sonrası artık upuzun bir filmin şeridi. Ressam Utku Varlık’ın baş rolünde yer aldığı bu filmden birliklikte tat almaya bakalım sayın okur, buyurun! 

Sevgili Utku Ağabey, 2020’yi dünya ölçeğinde kasıp kavuran Covit 19 salgını hemen herkesin proğramını alt üst etti.  Sizin de salgın öncesi İstanbul Bozlu Art Sanat Galerisi’nde, Sanrı/Illusion başlığıyla açtığınız resim serginiz yarıda kaldı. Şimdi yeniden açıldı.

Serginizden önce sizi konuşmak istiyorum. 1942 yılında Bolu’da doğdunuz, Akademi’de öğrencilik yaptınız ve ver elini ressamların düşlediği kent Paris. “1965 yılı, harp sonrası beni karşılayan Avrupa dingin ve büyülüydü” sizin tümceniz.



Burasını biraz anlatır mısınız?

Çok erken yaşlarda başladı dış’ın çekim alanı, 50 yıllarında John Steinbeck’i okurken Amerika’ya, Salinas’a gitmek isterdim. Akademi Yıllarında, Akademi’yi Florance’da okumak düş’üne kapılıp, Italyanca öğrenmeye başlamıştım, Sonuçta Akademi’den sonra iki yıl askerlik yapıp özgür olunca, Devlet Bursunu alarak Paris’e gittim; demek yaşam bir su gibi akıyor düş’leyince! Paris’i seçmem nedeni: o yıllarda Türk sanatçıların uğrak yeriydi; genellikle politik, askerlik problemleri dışında Türkiye’ye dönemeyenler ve de oraya bağlananlar; işte çok ilginç: benim de yaşam çizgimin gelip oraya bağlanması; şunu kabul edelim, o yıllar Paris öncelikle sanatın merkeziydi; yalnız Türkler değil, 72 millet oradaydı; sanki resim yalnız orada yapılabilir inancıyla! 1970 de Paris Akademisine girdiğimde, Litographie atölyesinde 21 ayrı ülkeden gelmiş öğrenci vardı. Bu benim ikinci Avrupa’ya çıkışımdı, birinci kez - 1965 yılında - otostopla dört ay, cebimde 10 dolarla, otostopla Avrupa turuna çıkmıştım, nedeni: Türkiye, Paris Bienali’ne benim resimlerimi göndermişti ama beni Bienale’e kişisel olarak davet etmediler. Ben de kendim giderim dedim ve çıktım! Avrupa kentlerini, Müzeleri, beni etkileyen sanatçıların orijinal eserlerini görmekti amacım. Söz ettiğim “harp sonrası Avrupa”, pişmanlığın ötesi insan kendi yasalarına, kendi kültürüne dönünce, bir kez daha “renaissance” sı görüyorsunuz! daha kültürel turizm başlamamış; müzelerde, tarihi mekanlarda yalnız dolaşırken; yirmi yıl önce bu ülkelerin kan-revan olduğunu düşünmek güçtü, savaşın izine rastlamıyordunuz, yine başka bir düş’deydim ve tarif edilmez bir huzura kavuşmuştum! / Kitabım “ZERO HİPOTEZ” de bunu anlattım.



Akademi’ye kaç yılında girdiniz, kaç yılında mezun oldunuz? O dönemin Akademisini biraz anlatır mısınız? Hocalarınız, öğrenimleri sonrası yetkin ressam olan öğrenci arkadaşlarınız?

          Akademi’ye 1961 yılında girdim, 60 ihtilalinin histerik dışavuruşu; marşlar, söylevler, duruşmalar dinmiş, hemen hemen 10 yıl sürecek demokratik ılımlı bir düzenin başlangıcıydı bu yıllar. Akademi’de öğrenim 5 yıldı: birinci yıl, “Galeri” dediğimiz desen atölyesiydi, bir yıl desen öğrenilir, kalem, füzen, pastel vs. kağıt, karton üstüne; boyaya el sürmeden. İkinci yıl pentür atölyelerine geçilirdi; beş atölyeden kendinize bir atölye seçerdiniz, ben Bedri Rahmi Eyüboğlu’nu seçmiştim. Öteki atölyeler: Cemal Tollu, Nurullah Berk, Zeki Faik ve Ali Çelebi ayrıca Sabri Berkel’in yönettiği gravür ve litografi atölyesi. Bu dönemde Akademi; resim, heykel, dekorasyon, mimarlık olarak hemen hemen aynı binada, Fındıklı’da barınırdı ama okulun zamanla büyümesi, ayrıca dekorasyon bölümünün dış binalara taşınmasıyla bazı sorunlar oluşmuştu. 



       

              Galeri'den sonra dört yıl çalışmak üzere seçeceğimiz pentür atölyelerinin hocaları: Cemal Tollu, Ali Çelebi, Nurullah Berk, Zeki Faik İzer, ve Bedri Rahmi Eyüboğlu; bu arada atölyesi olmayıp da sırasını bekleyen Neşet Günal; yani beş pentür atölyesi vardı. 

               Bedri Rahmi Atölyesinin farkı

               Genellikle 30 yıllarında Paris'in en popüler özel okulu "Academie de la Grande Chaumiere'in hocalarından Andre Lhote'un atölyesinde çalışıp ve de onun resim öğretisiyle Türkiye' ye dönüp, Akademi'ye öğretim üyesi olarak girmişlerdir. Andre Lhote, o yılların resim akımı "Kübizm'in" etkisinde yaşadı, bugün Fransa'da pek tanınmaz! Ötekilerden tek ayrıcılığıyla Bedri Rahmi, başka bir ressamı severek dönmüştü Paris'ten, Raould Dufy; bu da onun resmine İstanbul ve de folklorun karıştığı - kendisinin deyimiyle bir "cümbüş" - getirdi; merak alanları, şairliği, yazarlığı gibi ötekilerden farklılığını da sonuna kadar yaşadı. Ya ötekiler: onlar da yaşamlarının sonuna kadar Lhote'un öğrencisi olarak kaldılar! Bazen kendime soruyorum: müze kültürümüz, köklü bir sanat tarihi kültürümüz, resim tekniğini iyice kavrayacak atölyemiz onu bize öğretecek de bir öğretim yoktu; kütüphanemiz vardı ama o güne özgü bir kaç dergi: L'Oeil, sanat kitapları; örneğin Skıra gibi kaliteli röprodüksiyonlar olan yayınlara zar zor ulaşabiliyorduk ama genelde sanatı ve pentürü yöneten Fransa'nın dikta yönetiminden çıkmak çok zordu (bugün de öyle değil mi?). İşte bize resim öğretenler beyinleri, yaşadıkları o 30’lu yıllarda dondurulmuştu; onları yargılamıyorduk çünkü Akademi eski demokrasilere özgü başlıbaşına bir "biosphere"di, işte pentür de; deseni bil ya da bilme, atölyede senden daha kıdemli bir öğrencinin çalışmasına bakarak yapılan; figüratif-abstre kaygılarından uzak bir başlangıç içerirdi. Yalnız kürsüden ve de hiç bir görüntü aygıtı kullanılmadan dinlenilen sanat tarihi, ikinci plan derslerden biriydi! Giderek herkesin iyi niyetine kalmıştı öğrenmek! Bu durumda açıklanması gereken tek nokta yaşadığımız o yıllar, sanatın giderek pentürün bir "meta" olarak hiç bir varoluşu olmayan, kendini bir amatör gibi kaygısız, ne yaparsan "fena değil" yanıtıyla sonuçlanan belki daha güzel yıllardı. Bugün hemen hemen Türk resminde söz sahibi olmuş kim varsa bizim dönem, yani 68 dönemi çoğunluktadır.





          “Bedri Rahmi’den resmi değil, ressamlığı öğrendim!”  

          Burada hemen özel bir soru sormak istiyorum: Özel olmasının nedeni; Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun resimlerine duyduğum ilgiden, hayranlıktan kaynaklanıyor.

          Bedri Rahmi Atölyesi’ni seçiminiz bilinçli miydi? Bedri Rahmi’nin resminize olan katkılarını özetler misiniz?

           Bedri Rahmi Eyüboğlu, benim dört yıl atölye hocam oldu. Akademi'ye girmeden önce, Yüksek Matematik'te okurken, Sanat Tarihi Fakültesi'ndeki konferanslarda ağabeyi Sabahattin Eyüboğlu'nu tanımıştım - uzun öykü .- İşte bu 1962-66 yılları; bence Akademi'nin ve Türkiye'nin en güzel yıllarıdır. Hoca-çırak ilişkisinden öte arkadaşlık ve dostluğa uzanan keyifli yıllar geçirdik. O süre içinde Rockfeller bursuyla Amerika'ya gitti, kafası karmakarışık döndü. Öteki atölye hocalarından ayrıcalığı şudur: onlar gibi memur değildi, ressam, şair, yazar, serserilik taşıyan bulunmaz apayrı bir kişilikti. Hiç bir zaman bir konuda hem fikir olmadık, sürekli tartıştık; onun Rothko sevgisi yüzünden daha derinleşti bu uçlaşma. Ben her zaman söyledim: " BEDRİ RAHMİ'DEN RESMİ DEĞİL, RESSAMLIĞI ÖĞRENDİM"

             Türkiye’den ayrılıp Paris’e gidişiniz başlı başına roman, hatta roman ötesi film. Heyecan ve zorluk dolu. Ama yılmıyor, geri dönmeyi düşünmüyor, pişmanlık duymuyorsunuz. Bunu, Sayın Özlem İnay Erten, “Zero Hipotez Fragmanlar” adlı kitabınızın sunuş yazısında pek güzel özetliyor: “Utku Varlık’ın hayatı yazılmayı bekleyen bir şiir gibi durdu yıllarca karşımda.” 



                Bu süreci sizden dinlemek istiyorum. 


                Yaşadığımız ülke: coğrafya konumunda belki dünyanın en güzel, bereketli, dört ayrı denizle çevrili, dört mevsimi ve de Asya’dan Avrupa’ya uzanan sanki bir utobia! Kadere mi inanalım? 28 yaşında Paris’e giderken mutluydum; niçin: geride yaşadığımla sonra yaşadıklarımda hiç bir dönem bu ülke mutlu olmadı, daha ötesi, 70 yılları ve sonuncunda orada olmadığım da bir mucizedir! Kimdir bizi ele- güne muhtaç eden, düşüneni hapse tıkan, toprağını kıraç, ağacını kurutan, aydınını kaçırtan? Bu nedenle ben bu ülkenin adını “Ceza Sömürgesi” koydum - 

                Kafka’dan alıntı -, Fikret Muallâ “Leblebistan” derdi! Bu ikinci kez gidişimde burs süresi dört yılın sonunda Akademi’ye Özgün Baskı atölyesine dönecektim, Hocam Sabri Berkel emekli olacaktı, beni bekliyordu. O yıllar yine bu ülkenin “parodoxal” yanı, diğer üniversiteler de bu devlet bursuyla değişik konularda gönderdikleri doktora öğrencileriyle Paris’de bir Türk öğrenci topluluğu oluşmuştu. Ayrıca söz ettiğim uzun yıllardır orada yaşayan ve çoğunlukla Türkiye’ye dönemeyen ressam, yazar , entellektüel vs. Malûm en ünlüleri Abidin Dino, Selim Turan, Avni Arbaş, Hakkı Anlı vs. Tüm bunları kısa öykülerle kitabımda anlattım. O yıllar ülke büyük ekonomik ve politik çıkmazlar içinde, burs paralarımızı ödeyemez duruma düşmüştü ve de 1972 de iyice karardı; dış güçlerin hazırladığı tuzağa yavaşça kaydı ülke. Bu süre içinde ister istemez kendimizi “karşıoluş”a hazırlamıştık; Paris’e de alıştığımız için yaşamak büyük bir sorun değildi; işte ben politik içerikli resim tavrımı o günlerin bana yansıması olarak aldım; bu tür “angaje” sanat, gününde işleve girmezse ileriye dönük de bir şansı olamaz, zaten olmadı, yaptığım tüm özgün baskıları daha sonra yakarak yaşamımdan sildim. 


        Avrupa’nın sanat ortamı sizin sanat yaşamına nasıl yansıdı? Kazanımlarınız ne oldu?

                  Bakın bu soru çok ilginç: o kadar yıl ne kazandık, acaba bir Bilge’ye şu sorulabilir mi: ..bu varoluşunu nasıl edindin? “bakarak… görerek, gezerek, okuyarak vs. Dışa özgü bize kültür adına dokunan her ivme, beynin kendi işlevinde arşivlenir; hemen kullanın ya da ileriye saklayın ama Vinci’nin şu sözü bence daha net anlatıyor bunu: “SAPER VİDERE” - “GÖRMEYİ BİLMEK”    

                 Bir istatistik yapmak güç. Bu bursun olanaklarını özetlersek: önce bir başka dil kazanmak, o yıllarda ülkemizde bir lüks olan “kültür”ün, sanatın merkezinde aktüel olanı izlemek, müzeleri gezmek yani merak alanlarının her mevsim yeşerdiği bu ülke örneğin Fransa, kendi yolunu bulmakta seni yönlendirecek, sana bir “eksen” kazandıracak! Gelin görün. Bu bursun yarattığı alternatifi görmek zor; ben dönmedim - nedenleri çok - ama dönen o dönem burslular, gitmeden önce ne yapıyorlarsa aynı resmi yaparak döndüler; çoğu dört yıl sonra yaşadığı ülkenin dilini doğru dürüst konuşamadan döndü, giderken hemen evlenerek gidenler daha da perişan oldular, burs ödemeleri geçirerek yapıldığı için çocuğu olanlar daha da perişan oldu. 



                Sanatı basitleştirme çabası

           Blog yazılarınızda uluslararası resim piyasasına hayli “sert” muhalefet ediyorsunuz? Sıradan sanatseverlerin bilmeleri açısından o piyasada neler oluyor? Niçin muhalifsiniz?

                     Banalité bu sözcük yine Türkçemize tam oturmuyor ama “Çağdaş Sanat” diye bir fenomen yaratanların amacı; sanatı basitleştirmek, gizemini yok edip, olağanlaştırmak; yani bir nehrin yatağını değiştirmek! Niçin Modern; yine aynı tuval üstüne boyayla, kağıt üstüne kalem vs. ile çalışıyorsak niçin boyayamadığımız, bir desen çizemediğimiz, kirlettiğimiz zaman bu çağın sanatı oluyor. Binbir bahane bulup bizi yıkayanların amacı her zaman ekonomik; kendi kurallarıyla sanatı yönetenlere bir bakın; büyük çapta milyarderler ve de onların dümen suyunda sanatla hiç bir ilişkisi olmayan değnekçilerden başka kimseyi göremezsiniz. Özetlersek: Ülkemizin 70 yıllarının sonunda başlayan resmin bir meta olmasıyla açılan galeriler ve süreçte buna uyanan antikacılıktan dönme pul kolleksiyonerleri, Kapalı Çarşıda Tömbekçiler, şüpheli bankerler, emlakçıların açtığı müzayede evleri, önce küçük kolleksiyonerleri yarattıktan sonra, asıl paranın olduğu sınıf yani  ülkenin en zenginlerini önce koleksiyonculuğa sonra müzeciliğe yönetti! Hızla resim alım satımının bir histeriye dönüşümüyle onların yargıları giderek varoluşu şüpheli bir “Türk Resmi” ya da “Paris Ekolü” gibi batıdan dersini almış olanları da toparlayıp, birbirlerini ilmekleyen bir sinerji ya da “albeni” yaratıp, lüks satış katalogları bastırarak, kendi beğenilerini “olağanüstü” ve “bir baş eser” yargısıyla satışa sundular! Ortada bir para dönüyordu ama nasıl olur da hayatında sanatın S’inden habersiz bu sınıfı kolleksiyonculuğa yönlendirirsin; işte bu birikim sonuçta genellikle yabancı mimarların kurduğu müzelere dönüştü! Resim Tarihini yöneten ve yazan bu müzayedecilerdir. Contemporary’e soyunmak; yine bir milyarderin bankasının, zengin ülkelerde bile göremeyeceğiniz bir kompleksi örneğin - Arter - zorla “emposé” etmek adına, Dolapdere, Kasımpaşa’nın gerçeğine gözünü kapatıp sanki sihirli bir dernekle orasını NewYork-Chelsy yapmak adına önemli bir yatırım oluşturdular;  onların desteklediği galeriler, lüks yayınlar kanımca kendi kendini eğlendirme; görüntü olarak alınıp satılacak bir şey olmayınca, paranın hükmü de bir yerde “efemer”dir. Örneğin Fransa’da bu tür Conceptuel’e özgü Çağdaş Kültür Merkezleri’nin kaderini biraz merak ederek gelip görselerdi buna soyunmazlardı; Paris’in genellikle  popüler bir banliyosunda yıllar önce açılan ve de bugün içinde bir tek “kedi” bile göremeyeceğiniz: “Centre d’Art Contemporain d’İvry “LE CREDEC”, 60’lı yıllarda komünist belediyelerin, göçün sürüklediği Magreplilerin yaşadığı bu banliyöler şimdi Çinlilerin kontrolünde, yani bir başka conseptüel! Bizimkilerin kompleksi biraz NewYork; snop olmak bir gereklilik onlarca! Bu bankanın yayınladığı “UNLİMİTED” dergisine bakmanız yeterli! Tekrar ediyorum: bu “virtüel” varoluşun amacını bana açıklayacak, evet biz geleceğin sanatını yapıyoruz, diyebilecek biri var mı? Herşeyin ekonomik olduğu bir dünyada, o akan musluk akmazsa, işte o zaman gör “conceptuel” nedir! Belki müzayedecilerin zorla sattığı Türk Resmin’den bıktılar; işte o zaman haklılar!



                 “İkinci kitabımı yazıyorum”

      Karikatürcülerimizden Semih Balcıoğlu’nun yayımlanmış kitaplarından birinin adı, “Önce Çizdim Sonra Yazdım” dır. Siz de önce resim yaptınız sonra yazdınız. Yazılarınız blogu aştı, Bozlu Sanat ve Yayıncılık AŞ’den kitaba dönüştü. Anılar, denemeler… İyi ki yazdınız. Peki, yazmasaydınız ne olurdu?

               Türkçe, ne kadar yabancı dillerin karşıtlarını tam veremiyorsa bile kendine özgü tanımları bir harikadır: soru: ..evet yazmasaydım ne olurdu? Yanıt: “İÇİME ATARDIM”, ACABA BU GÜN ÜLKEMİZDE HER ŞEYİ İSTEDİĞİMİZ GİBİ YAZABİLİYOR MUYUZ? Nice anılar, yaşanmışlıklar, güzellikler; onları yaşayanların suskunluğu yüzünden beraberce gittiler. Biliyorum “yazmak” bir marifet, zaman; yayınlamak o denli zor ve de okutmak da bir bela; benim gözlemim: yakın dostlarımın çoğu okumadı, belki vakitleri yoktu, onlardan bir yanıt alamadım ama tanımadığım okurlar bana şimdi ikincisini yazmam için epey bir güç verdi, şimdi yazıyorum.

          Fransa’da açtığınız sergilerin zaman aralığı nedir? Son yıllarda başka ülkelerde sergileriniz oldu mu? En son Türkiye’de ne zaman sergi açmıştınız?

                    Fransa’da, 90 yıllarında çıkan “Conceptuel”, tüm pentür sergileyen galerileri altüst etti; ben önceleri Almanya’da ve İsviçre’de çok sergiledim. Daha sonra Türkiye’den gelen istekler beni buraya yöneltti. Şimdi Bozlu Art Project’de her iki yılda bir sergi yapıyorum. Şu anda bir sergim var orada, mart ayında virüs nedeniyle durdurulmuştu.

               “Paris’teki atölyem”

         Biraz atölyenizden söz eder misiniz? Ne zamanlar resim yapıyorsunuz? Her gün atölyede olur musunuz? Kimler gelir gider?

                   Atölyem Paris Belediyesince sanatçılar için yapılan bir “Cite des Artistes” de, Andre Citroen parkının içinde, atölye ve lojman. İşte Fransa’nın öteki ülkelerde olamayan en önemli avantajlarından biri; sanatçılar için yapılan mekanlar! Günüm, örneğin sabah 9 dan akşam 18 arası gün ışığının olduğu sürede Atölyede geçer. Orası benim “biospher”imdir. Genellikle sabah 4’de de yazma ve kitap eylemini sürdürürüm. Erken yıllarda çok hızlı yaşadık, şimdi biraz yavaşladı, günün sonunda her zaman “RİTÜEL” bu ülkenin güzel bir şarabını içmeden perde kapanmaz.

     İstanbul Bozlu Art Galeri’de toplam kaç resminiz sergileniyor. Sergi temasıyla ilgili bilgi verir misiniz?

              İstanbul Bozlu Art Project’deki sergim “SANRI”, hemen hemen 30 resimden oluşuyor: pentür ve karton üstüne siyah-beyaz desen’e özgü çalışmalarım.






    Yanılmıyorsam İzmir’e en son üç yıl önce gelmiştiniz. Yakında seyahat söz konusu mu? Anadolu’da resim çalışmak istediğiniz köşe, köşeler var mı? 

             İzmir’e bir çok kez geldim ve iki sergi yaptım, epey eski. Ege, dünyanın belki en güzel iklimini içerir, kent te öyle; konuşmamın başında da söylediğim gibi bu doğanın albenisi de bize kalmış, yaşamda en önemli şey “ FARKINDA OLABİLMEK”. Sürekli etnik mozağiyi kırılmış bu ülke, bir “Arabistan” özentisiyle varoluşundan çok şey yitirdi ama İzmir kendini hâlâ savunuyor. İşte bazı nedenlerle tedirgin olamayacağım bir Anadolu kalmışsa niçin olmasın ama atölyem dışında hiç bir yerde çalışamam; gerçek de şu: belleğimizde kalmış ve yavaş yavaş bizden uzaklaşan bir mavi, şimdi onu doğada değil, gerekirse atölyemde yakalıyorum! 

  Utku Ağabey, güzel söyleşi için teşekkür ediyorum. Sizin eklemek istedikleriniz? 

           Şunu unutmayalım: “SANAT BİR AYRICALIKTIR, YAŞAMAK DA BİR USTALIKTIR”