8 Oca 2021

DOĞAN PAKSOY'LA KONUŞMA 2004

 


ARTİSTANBUL 2004 FUARI NEDENİYLE DOĞAN PAKSOY’LA GENÇSANAT DERGİSİ İÇİN KONUŞMUŞTUK, FARKINA VARDIM Kİ 17 YIL SONRA DEĞİŞEN BİR ŞEY YOK!


Doğan Paksoy : Paris - İstanbul sergisinden başlayalım mı, sergi nasıl geçti?


Utku Varlık : Organizasyonu Paris’de yaşayan 4 - 5 kişi yaptı ve eşimi çalıştığı çok önemli bir sanat vakfı ( Cite İnternational des Arts ) bize bu mekanı verdi; sergide Paris’de yaşayan ressamlara yer verdik, 30 ya da 40


DP. : Bu sanatçıların seçimini kim yaptı?


UV. : Normal olarak Paris’de resmiyle yaşayan kim varsa onu aldık


DP. : Orada yaşayıp olmayanlar da varmış!


UV. : Bugün Paris’te kimin yaşayıp yaşamadığını çözmek güç. Bazı ünlü ressamlarımız, örneğin: benimle aynı sitede oturan Ömer Uluç da dahil olmak üzere, Paris’i mekan gösterip, genellikle İstanbul’da yaşıyorlar; Paris onların gelip gittiği, kira ödedikleri bir sanat kenti, bu güzel bir olanak bence!


DP. : Pazar İstanbul mu ki tercihleri bu yönde?


UV. : Pazar, açık ve seçik her zaman İstanbul oldu, her yerde dolaşıp sonuçta İstanbul’da müze kuran Burhan Doğançay’dan, bir zamanlar herkesle alay eden Ömer Uluç’a, Newyork’da yaşadığına inanan Erol Akyavaş’a kadar! Sarkis hariç, ressam diyorum ama “conçeptuel” bir sanatçı; eleştirdiğimi düşünenler yanılıyorlar; ona şapka çıkarıyorum. 70 yıllarında Paris’de “Sonnebend” diye meşhur bir galeri vardı, Michael ve İliana Sonnebend, işte bugünkü sanatı rayında çıkaran, conseptüel ve de tüm sapmaların yöneticileri! 1973 yılında onların CIA ajanı olduğu ortaya çıktı. Sarkis 70 - 80 yılları bu galeriyi yönetti ve de bu çevreye sanatçı olarak girdi. Conceptuel Fransa’nın eksik yanıydı o günler; işte Sarkis’in girdiği kapı bu ve de bunu iyi kullandı. Bunları anlatsa iyi olur! Yaşadığı süreçte Türkiye pazarına girmeyen bir de Mübin vardı, iyi dostumdu ve genç öldü.


DP. : Nejat Devrim yok mu?


UV: : Nejat Devrim katiyen yok; niçin: Mübin 60 yıllarında Paris’de üst bir noktaya gelmişti, “abstre” yılları. 73 yılında Paris’in önemli galerilerinde Arman Zerbib’le  bir anlaşma yapmıştım; bir gün: “ ..sen Türk’sün, Mübin’i tanırsın” dedi Arman, “ ..evet iyi tanırım” dedim. “biz o yıllar Mübin’le çalıştık ama ne yazık ayağına kurşun sıktı, biz galeride tuvalini 15.000 frank’a pazarlarken, o geceleri Montparnasse’da kafayı çekip 15 frank’a satıyordu; iki yıl dayandık! Bu galeri genellikle Poliakof tüm resimlerini elinde tutan bir galeriydi; ünlü L’Oeil dergisinde Mübin’nin sergi ilanlarını saklıyorum bu galeri tarafından verilmiş! Nejat Devrim’e gelince: tamamen “pipo”, Paris Ekolü diye yapmaca bir kurguda, Türk resmi diye durum yaratmak isteyenlerin endişesinden başka bir şey değil! Fahr El Nisa Zaid’in oğluydu, Prenses annesiyle sürekli kavgalı, para sorunları sonucu,  Polonyalı bir kadınla evlenip, orada yaşadı ve öldü. Prenses ise kendi pazar sıkıntılarıyla çok amatör bir resim yapmaya çalışmış ve o derece de Türkiye’de önemsenmiş; peki ne diyebiliriz? İsterseniz herkes ressam; Hakkı Anlı, Selim Turan.. tüm bu ressamlar büyük sıkıntılar, acılar içinde, Ülkelerine dönememenin yönettiği bir huzursuzlukla yaşadılar. Örneğin Erol Akyavaş; Newyork’u bir vitrin gibi kullanıp, osmanlı minyatür kurgularını resime sokan, önce mimar sonra ressam, önceleri Yahşi Baraz’ın ilgisiyle başlayan bu alış veriş, sürekli fictif kurgular sonucu netleşmeye başladığında, örneğin Sotheb’s’in Türk Resmi adına yaptığı bir satış öncesi onun söylediklerini anımsıyorum: “…bu satışta kimin altın, kimin gümüş ve de kimin teneke olduğu ortaya çıkacak” bunu söylemesinin nedenini anlayamadım hiç bir zaman! Bu çevredeki çekememezlik, ufak kavgalar, medyatik tavırlar, gereksiz numaralar; resmin bir meta’ya dönüşümüyle yer kapma kavgalarından başka bir şey değil ama herşey bu ülkede olup bitiyor; örneğin müzikte Fazıl Say gibi dünyaca ünlü olabiliyor musun ressam olarak, hayır, o zaman! Şu da bir gerçek ki Fazıl Sayın ünü’nün arkasında da iyi bir menejerinin olduğunu unutmayalım!


DP. : Şarkıcının, türkücünün, Dansöz’ün, futbolcunun menejeri var ressamın yok.


UV. : Ressamların menejeri galericiler ve de bugün herşey satılabiliyor gibime geliyor; Saatch’nin yakın dostu olsam, dışkımı bile satabilirim! Ama ben özgürüm!


DP. : Ressamlar galericiyi menajer gibi görmüyorlar ki, çoğunun gözü galerinin aldığı komisyonda! O zaman evinde açsın sergisini! Neden bir Türk galericisi bunların içinde olmuyor, belli değil mi?


UV: : Türk galericisi de olabilir ama herşey ekonomik, çok yakında bir şey göreceğiz: örneğin Arap Prenslikleri de şimdi resme, sanata uyandılar ve develerine binip sanata saldırmaya başlıyacaklar; sanat oraya kayacak. Sanat ekonomik bir olgu; petrolün yönetiminde para!


DP. : Araplar bizden daha mı kültürlü ki ileriyi görebiliyorlar?


UV. : Kültür sözkonusu değil, onların danışmanları akıllı!


DP. : Bize akıl veren yok, ya da biz fazla akıllıyız d önemsemiyoruz demek istiyorsun?


UV. : Hayır akıl meselesi değil, sen bugün neyi satabileceğini bilmelisin ve ayrıca o pazarın içinde olmalısın. Gelip gördünüz işte FIAC, ART PARIS; örneğin uzun süredir kendi galerisiyle FİAC’a girebilmek için uğraşan Dağhan Özil’i almadılar; neden almadılar: çünkü senin ekonomik potansiyelin onları üstüne çıkamadığı için!


DP. : Ya da Türk olduğun, müslüman bir ülke olduğun için bir ön yargı olamaz mı?


UV. : Hayır başka türlü girebilirdi, sizi niçin reddediyorlar bunun farkında mısınız? Benzer başka ülkeler var!


DP. : Orada müslüman ülke yoktu ama İsrail galerileri vardı, bunlar uzun konular, Mübin Orhon konusunu da hızlı geçtin; çok ilginç bir sanatçı bence.


UV. : Mübin Orhon resme resim kapısından girmiş biri değil, aslında Paris’e Sience-Po. okumak için gelmişti.


DP. : Günümüzde mimar da resim yapıyor ama..


UV. : Hayır Mübin Orhan’a başka kapıdan girdiği için bir şey söylemiyorum, çok ayrıcalığı olan bir adamdı; yalnızlığı, alkole yatkınlığı, gizlice yaşadığı nostaljisi vs. Tüm çevresi bunu yaşadı; buradaki galerilerle olan ilişkisinden söz ettim ama uzun yıllar onun beklediği bir iİngiliz koleksiyoner vardı; gelecek ve resim alacak ve de Mübin borçlarını ödeyecek! Ben buna inanmamıştım ama Mübin ölünce bunun gerçek olduğu ortaya çıktı, adamda yüzlerce tuvali varmış; çok ilginç: çok merak etmiştim Mübin’e takıldığı olgunu ne olduğunu!


DP. : Peki Mübin mi var bu kadar ressam arasında?


UV: Örneğin Abidin var dı, öldü resmi unutulmaya başladı; Avni Arbaş, Selim Turan, Hakkı Anlı vs. Son yıllarda paris’de çok mutsuzdular, ya Paris onlara gerekeni veremedi ya da onlar alamadılar!


DP. : Onlar mı alamadılar yani?


UV. : Paris’de galeri aramak illet bir durumdur, örneği bir sürü ressam Paris’de yaşadık, aramızda hergün galeri arayan, resim gösterenler vardı!


DP. : Kimler mesala?


UV. : Çok var, Mehmet Güleryüz, Ömer Uluç, Komet vs. Paris’de bir galeriye gidip resim göstermek istersen köpek muamelesi yaparlar; Rue Visconti’de Vision diye bir galeri vardı, Mehmet resimlerini göstermek istedi, gittik. Galeri sahibini tanıyorum, sergilerine giderdim; pısırık bir tip. Mehmet bir portfolyo götürmüştü, adam bakmadan 1996’ya kadar doluyuz dedi ama 72 yılındayız o gün; mehmet haklı olarak “neden randevu verdiniz” diye sordu, adam da “yok öyle bir şey” gibi laf etti ve kapıştılar ve küfürleştiler. Bu itiş kapışma arasında ben Mehmet’in resimlerin aldım çıktım, Mehmet kavgaya devam etti, kapıya konuluncaya kadar!


DP. : Galerici olsan belki aynı şekilde düşünmezdin!


UV. : Galerici olsaydım belk dünyanın en iyi galericisi olurdum!


DP. : Neden açmıyorsun bir galeri o zaman?


UV. : Ben şimdi resim yapıyorum. Bir galeri başarısız sa nedeni galericidir, demek kötü yönetiyor galeriyi.


DP. : Dünyada “concept”i galericiler empoze ediyor, başlarken  bir galeriden söz etmiştin?


UV: : Sonnebent’ler, o yıllarda ayrılmışlardı, İlliana Leo Castelli’yle evliydi Paris’deki galeri olduğu zaman. 1973 yılında Londra’daydım, Times’da Sonnebenr’leri CIA ajanı olduğu üstüne önemli bir yazı vardı hala saklıyorum. Amaç ne biliyor musun: sanatı “derouté” etmek, kafa yıkamak, yoldan çıkartmak, bienalleri amacı da o ; bir concepti insandan uzaklaştırmak, can sıkıntısı yaratmak ve burada duyguyu kilitlemek! Decumanta’da dört saat süren boş bir video bandı, bence insanı boşluğa itmektir.


DP. : Ne istiyorlar bunları göstermekle ya da yapmakla?


UV: : Büyük imparatorluklar misali sanatı ele geçirip, yönetmek istiyorlar; anlaşılmazı göstermek, senin yani “görücünün” bir hiç olduğunu; bakmak ama görmemek. Sana somut bir şey göstersem, bana fikrini söylersin ama bulanık bir şey gösterdiğimde yanıtın “hiç bir şey anlamıyorum” olacaktır. Çok ilginç, senin yorumuna ihtiyaçları yok; bir enstallation, boş bir video bandı, silk bir fotoğraf, bir vitrine konmuş: “bir kadının ay başı pamuğu” ; sana bir concept sunuluyor! işte çok psikiyatrik kurgu, güya başka bir boyuta girdik!


DP. : Niçin bu lobi?


UV: Şunu anladılar ki adam boyayacak, yontacak.. onu bitirmesine kimsenin sabrı yok artık; “ready made”; pentür adına başlayan büyük sapmalar sonuçta Manzoni’nin bok konservesine kadar geldi yıl 1961; bugün ne mi yapıyorlar?


DP. : Peki niye yapıyorlar?


UV. : Dalga geçmek için yapıyorlar. Akademi yıllarımızda İzmirli Şener Akmen vardı, büyük serseri, resim bölümünde. İstanbul ve Beyoğlu derinliklerinde yaşadığı hayat artık onun ressamlığının çok ötesine geçmişti, 60 yılları, daha “happing’den haberi olmadan, bir çöp tenekesini çöpleriyle ters çevirip sergiledi; başka bir projesi de: Galata Kulesine bir ingiliz “kaput” geçirmekti, Kristo’dan yıllar önce! SanatIn öbür yanı da kendi kendine bunamasıdır, “defiguré” olmak; Aklıma zorla siparişini aldırdığımız Atatürk Büstü geldi. İrfan şizofrendi, yaptığı Emirgan parkına konan büstü de bakışı tamamen şizofren bir Atatürk dü. Gürdal Duyar da Afyon’na bir Atatürk anıtı siparişi almıştı; pelerinli bir Atatürk yaptı ama sonuçta sihirbaz Hudini’ye o kadar benzedi ki, anıtın açılışına bilerek gitmedik gülmekten ölürüz diye.


DP. :Zaten heykel deyince hep Atatürk heykelleri karşımıza çıkmıyor mu?


UV. : Atatürk bizim sevgili Atatürk’ümüz, benim önderim; resim, heykel adına katledilmiş, bir sürü adam çok para kazandı bu sayede!


DP. : Kuzgun Acar heykelini beğenmiyormusun?


UV. : O Tür heykelleri sevmiyorum, diken gibi heykeller. Eğer gerçekten heykel görmek istiyorsan Arkeoloji müzesine gidersin. Heykel nedir herhalde bir takım boruları birbirine yapıştırmak değil, Şadi Çalık’a sözüm! Paris’de Nevzat Metin’nin Espace Cardin’de yaptığı sergimizde, hiç bir yorum yapmadan söylüyorum: Ömer Uluç “Çinler” diye Karaköy’den aldığı plastik su borularını sergiliyordu. Paris’de sürekli yaşayan fotoğrafı ve basından bazı adamlar matrak olsun diye Ömer’in heykeline su borusu bağladılar, Ömer’de onlarla gülüyordu, kanımca Ömer eğlenmiyordu, sonra yaptığı konuşmalarda sanatını anlamayaları enayilikle suçluyordu: Ne yazık sanatta hiçbir şey “ready made” değil, bu kolay zırvalamalar kanımca inanarak yapılan kurgular değil, ne yazık onları değerlendirenler var.


DP. : Dünyada kaç tane bildiğin doğru dürüst sanat fuarı var?


UV. : Fuar olarak Basel, Fiac, Köln, bir iki tane daha, toplasan 7 - 8 olur!


DP. : Mesela Köln Sanat Fuarı bazı sapmaların farkına vardı ve “installation’nun çoğunu kaldırdı!


UV. : Evet kaldırdı, kendisi fuar olarak devam ediyor; onu ve bütün o çöplüğü alacak adamın alnından öperim!


DP. : Onları sevmeyen, onlara değer vermeyen sanattan anlamaz oldu; biennali falan gezmediğin zaman, geri zekalı diyorlar sana. Burada da bir lobi yok mu?


UV. : Lobi aslında hiç bir zaman tasdüfi yerlerde değil, paranı olduğu yerlerde yeşerir. Borusan, Eczacıbaşı vs.


DP. : Uluslararası bir örgütleşme, sanata bağımlı!


UV. : Tüm bu adamlar çok önemli bankerler, kurdukları mekanlarda beğenilerini sergiliyorlar; çok yazık bir “fukaralık” ama güzelliğin niçin farkında değiller; kimin dümen suyundalar?


DP. : Biraz da “kolay sanatçı olmak” yolunu mu seçiyorlar?


UV. : Kolaylık demiştim, başında söyledim, tamamen empoze ve kolay, açıkça! Ben sanatın öbür yanındayım: Borges kitabını yazarken arkasında Eczacıbaşı mı vardı, Jan Van Eyck resmini yaparken mesenler vardı ama onu yaşatan; bugün olduğu gibi “mesen” empoze eden değil; şunu iyi bilelim. “Zorla güzellik olmaz”