28 May 2020

BİR KİTAP KAPAĞININ ALBENİSİ



Internet’in daha olmadığı yıllar, büyük kitapevlerinin önce vitrinlerinin önünde dururdum: anlatılmaz bir merak, önce gözün hızla taradığı geniş açı görüntü, yavaşça onun seçkisinin odakladığı kitaplar üstüne zum yapar, eğer bir flaş çakmış sa içeriye girip o kitabı eline almak, seni çekim alanına götüren kapağı alıcı gözüyle incelemek ama kitabın yazarı, içeriği önce ikinci planda olsa bile! Çoğu kez yanılmadım; beni çağıran kitaplar genellikle iyi kitaplar olurdu.


Bu demek değil ki kapağı gerektiği gibi düşünülmemiş kitap kalitesizdir; ne yazık çoğu yayıncılar bilerek buna boş verir; çünkü onların markalarına güvencesi , kitabın içi mi dışı mı yargısını  silmiştir, örneğin Gallimard yayınevinin kitaplarında grafik endişe aranmaz, kabullenmişiz; bizim Milli Eğitim Klasiklerin'de de öyle; artık o kapak içimize sinmiştir

Kültür Bakanlığı Dünya klsıkleri 1961
Her zaman denk gelmez, editör'ün sevdiği bir ressama: "..şu kitabı resimler misin? " eğer çakışır sa çok güzel örneklerini gördük; işte satın alırken heyecanlandığım ve hiç bir zaman albenisini yitirmemiş bir kitap:

Kapak: Orhan Peker / Yeditepe yayınları 1957



Fransa'da modern ya da klasik kitaplar belli devinimleri sonucu, bir süre sonra daha da yayılması için "forma poche" olarak ucuz bir fiatla tekrar yayınlanır, bu da kitaba ikinci bir devinim getirdi gibi kapakta da değişikliklere başka bir açılım getirir: Örneğin Maupassant bir yazar olarak tüm kitapları bir "vision" içerir; bana kapak resimleme tutkusu vermiştir her zaman, "Bir Hayat"''ın bu kapağını gördüğümde, belki içeriği bu kadar yakışan bir resim her zaman olamaz demiştim; Vilhelm Hammershoi'ın dünyası sanki kitapla çakışmıştı!

Vilhelm Hammershoıe/ edition Folio
80 yılları Almanya'nın belki en ilginç yıllarıdır: İki Almanya ve ortada Berlin ve de Türkiye'den göçün daha çıvıklaşmadığı yıllar! İşte o yıllar Berlin kültür adına bir çekim alanı yaratıyor; Senato'nun dağıttığı burslar bir yana, uluslararası sanatçı, entellektüel göçü; hızla zenginleşen Federal Almanya'dan payını almaya geliyor. İlk kez sergimi götürdüğüm Stuttgart'da karşılaştığım Türk komünetisi, kadim dostlarım Yüksel ve İnci Pazarkaya, bu 80 yıllarını bende ölümsüz kıldı. Öteki kentler, Berlin, Nürnberg, Hambourg - oraya heykeli dikilmesi gereken Deniz Kavukcuoğlu - vs. Berlin'de yaşayan Aras Ören, önemli bir yayınevinden çıkacak kitabı için benden bir görsel istemişti; ilginç o günlerde yaşadığım "antik yıkıntılar" içerik olarak da denk düşmüştü, gönderdim. Şaşırtıcı: altı ay sonra postadan çıkan kitap ve 730 DM. beklemediğim bir süpriz oldu! gerçekten ayda iki kapak yapsanız rahatça yaşayabilirdiniz! Bir süre sonra 400 DM. gelince, gerçekten anladım, kültür neden heryerde yeşermiyor!

Kapak Utku Varlık 1987
Yine o yıllar yine Nürnberg'de Yüksel'in de içinde olduğu Dağyeli Yayınevi için iki kitap kapağı ve yayınevinin sergi salonu Galerie Anatolia'da  bir sergi yaptım, Yıldırım Dağyeli kültür ve politika adına çok aktif bir kişilikti, kanımca o yıllardaki bize özgü "synergie" bugün yok oldu, herşey gibi!


Kapak: Utku Varlık / Dağyeli Verlag-Nurnberg

Kapak: Utku Varlık / Dağyeli Verlag-Nurnberg

Yaşadığımız her dönemde Türkiye, ekonominin karabasanından bir türlü çıkamadı; kültürün değindiği her şey: özellikle günlük gazetelerin, kitabın birinci malzemesi "kağıt" ya bulunmaz ya da karaborsaya düşer, yayıncılar sürekli zorlanırdı. Nedeni malûm ama bizim kuşaklar ve öncesinin edindiği kültür, genellikle saman kağıda basılmış, ekonomik olması için yer yer kırpılmış - Yaşar Nabi'nin klasik dünya edebiyatından çevirdikleri - baskı kalitesinin çok düşük olduğu kitaplarla oldu!
Elimde şair dostum Egemen Berköz'ün kendi olanaklarıyla bastırdığı, kapak desenin de benim olan: "Çin Askeri Ah Devran" 1966 kitabı var, Ankara'da basılmış. Daha sonra Eğemen'nin tüm şiirlerini "Yapı-Kredi yayınları" bastı.

Kapak: Utku Varlık 1961
Ressam olarak yazar dostlarımın isteklerine de yanıt verdim, kitabın göze batması, hayallendirmesi, çekiciliği; giderek görücüyü daveti; işte o kapağa girecek desenin işlevi bu olmalıydı:


Kapak Utku Varlık/ Cinus Yayınları

Kapak Utku Varlık/ Cinus Yayınları
Bu son yıllar, kitap ekonomik bir açılım getirdi, çok kitap basılıyor; demek yazarı, çizeri, çevirmeni bu uğraşımlarıyla yaşayabiliyorlar; büyükleri küçükleri! 60 yıllarından bu yana tüm yayıncıların üstlerinde odaklandığı kitap kapağı yapan ünlü graphist'ler, örneğin Sait Maden, Erlal Yavi vs. tüm istekleri yanıtlayabilmek adına gerçek yeteneklerini biraz yıprattılar; biliyorum her yazar, her kitap sizin hayal bahçenize giremez. Genelde kabullendiğim bu ön yargı, beni daha çok Mehmet Fuat'ın yayınladığı bir çok kitabında oldu oysa Yeni Dergi,  bugün bile düşlediğim bir dergidir. Rilke den Edip Cansever'e kadar bir çok kitabın kapağını, Akademi Grafik Bölümü çıkışlı Aydın Ülgen'e vermişti; ne yazık!

Yıl 1966 Refik Meyhanesindeyiz, Yakup Refik'in yeğeni olurdu ve çok genç olduğu için ona Komi görevi verilmişti; hep garsonlarlarla dialog kurulduğumuz için Yakup'dan bir şey isteyen yoktu; işte Edip'in "Çağrılmayan Yakup" bu. O akşamüstü Kitabı kutluyorduk, gözüm hep kapağa kayıyor ve içimden ne yazık diyordun ama Edip'e söylemedim bunu! İşte o an dan geriye kalanlar:

Kapak Aydın Ülken/ De yayınevi


Refik Meyhanesinin peçetesine yazdığı Edip'in dizeleri














17 May 2020

BİR KİTABIN ANATOMİSİ





Altı yıl önce başladığım Blog yazılarım ilgi görünce, yakın dostlarım bunları kitaplaştırmak önerilerinde bulundular; niçin olmasın, geride halâ anlatılmamış yaşanmışlık, söyleyecek bir iki sözüm var dı! Belki kısa öyküler de yazabilirdim ve de yazmaya koyuldum bir süre sonra farkına vardığımda: yazdıklarımın bir öykü dışında hepsi yaşadıklarım, bir tek Onay Akbaş’ın öyküsü “ FOTOĞRAF” ki onu  önce kendisinin yazmasını önermiştim, yazmadı; içeriği, 80 yıllarında Türkiye’nin yaşadığı en dramatik yıllarda genç bir öğrenci olarak bu faşist cendereye sıkışması, benim Kafka’dan esinlenerek söylediğim bu “CEZA SÖMÜRGESİ” nde bir “engizisyon” misali yargılama sistemi belki absürt olacak ama sanki “tinsel”; üç ay zindanlarda süründürülen genç bir öğrencinin suçu: Okulun bahçesinde bir kelebeğin fotoğrafını çekmek! Sonuçta hiç bir neden bulunamayıp, dosyası eline verildiğinde, merakla dosyadaki polisin bastırdığı - suç unsuru - bu bulanık fotoğrafları görünce: “..iyi ki hocam bu fotoğrafları görmedi diyecek kadar naif! Bu öyküyü yazmak isteğimi nasıl anlatayım: bir ülke düşünün yaşadığı baskı yıllarını; 100 binlerce genç - yaşlı, öğrenci - işçi, yazar - çizer, öğrenci - profesör; hiç bir neden gösterilmeden aylarca hapishanelerde süründürülerek, işkenceyle onurlarını, sağlıklarını, hayatlarını yitirerek silinirken, bu faşist yönetim, generalinden işkencecilerine kadar, onurla yaşayıp - ya da hala yaşıyorlar - kendi ölümleriyle ölüyorlar; ülkelerini koministlerden kurtardıklarının mutluluğuyla! Niçin bunu anlattım: arada sırada belki bu olayların yıl dönümlerinde gazetelerde  böyle anımsamalar oluyor ve okuyoruz ama kimse buna zum yapmıyor”
“Kenan Evren’in 12 Eylül 1980'de yaptığı askeri darbenin üzerinden tam 40 yıl geçti.Seçimle iktidara gelen hükümet devrilmiş, Türkiye’yi tamamen değiştiren müdahale sonrasında 650 bin kişi gözaltına alındı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendi, 50 kişi idam edildi, 171 kişinin ‘işkenceden öldüğü’ belgelendi.”
Daha yeni, Petro almadovar’ın prodüktörlüğünü yaptığı, Robert Behar ve Almudena Carrecedo’nun belgesel filmi “ÖTEKİLERİN SUSKUNLUĞU” gördükten sonra, “acıyı” unutan tek millet değiliz dedim,  buna “ kuzuların suskunluğu” da diyebiliriz çünkü insan biraz da kuzu yani Nazım’ın değişiyle: “KUZU GİBİSİN KARDEŞİM”. 1977 de Franco’nun ölümünden sonra demokrasiye dönen İspanya’da Frankistlerin yaptığı tüm katliam, 1980 yılına kadar sansür olmuş daha sonra çıkarılan kanunlarla unutulmaya terk edilmişti! Ölülerini arayanlar, bürokratik zorluklar ve de zaman aşınımına uğrayan yani unutmaya mecbur edilen zorluklarla ülkede bir sis oluşturuldu! İşte bu belgesel: eşini, oğlunu, bir yakınının izini arayanların öyküsü ve de buna paralel olarak Arjantin’de daha yakın zamanda yaşanan askeri rejimin yok ettiği binlerce kişinin “meçhul cinayeti”! Zaman her şeyi siliyor ve biz de unutuyoruz. Bilmiyorum bizde buna benzer bir belgesel yapıldı mı? Benim bir tek bildiğim bırakın belge filmini, doğru dürüst bir yazı bile anımsamıyorum; aklıma genen Erdal Öz’ün “Yaralısın” kitabı! O zaman bir genç kuşağın bundan haberi yok; General Evren’ni boş zamanlarında resim yapan ton ton bir kişi olarak anımsıyacaklar! Yanlış anlaşılmasın bu “REPRESTION” yalnız 80 yıllarına özgü değil, bizim kuşağın tüm yaşantısında 70 yıldır, hiç nefes almadı bu ülke; işte bir “CEZA SÖMÜRGESİ”
Kitabımdaki “fotoğraf” öyküsü kimseyi şaşırtmadı, hiç kimseden bir yanıt almadım; 18 yaşında kıt olanaklarla okumaya çalışan bir enstitü öğrencisinin belki geleceğini ters yüz edebilecek bu sarsıntı kimsenin dikkatini çekmedi. Şuna daha çok inanıyorum: “sanal” bir dünyayada yaşıyoruz, bizi bu boyuta soktular; ben daha çok kitap satıp ama kitap okumayan editörler, ilgi alanları boş; yalnız kitap ticaretiyle ilgilenen kitap “deynekcileri”ni kınıyordum ama bu deneyimimden sonra kitap okunmadığına karar verdim! Diyelim bu öykü biraz “kan-revan” ama kitabımın birinci öyküsü: “Zero Hipotez”in içeriği: ressam Avni Arbaş’ın Paris’deki “dépressif” son yılları, beraber yaşadığımız o yılların gerçeği de kimseyi ilgilendirmiyor, sanatçı dostlarımdan da hiç bir yanıt gelmedi! Amacım istatistik yapmak değil ama zorla “kurmaca” kitaplar mı yazalım, kişilerimiz mutlu, başarılı kişiler mi olsun, öykünün sonunda ölmesinler mi?
“SESLERİN YANKISI UZAKLAŞDIKCA, KİTAPLAR DA RAFLARDAN BAŞINI ALIP GİDİYOR”

6 May 2020

60 DÖNEMİ TÜRK RESMİNDE CENİNLEŞME VE FİGÜRÜN ÖLÜ DOĞUŞU




 page1image21790928


"....Chagall'ın balık-insan, horoz-insan , saat bileşimleri Uygur'da, kendine özgü figürleriyle dramatik , , trajik bir sorgulamaya dönüşmüştür. ONUN ÜRKEK, CENİNLEŞMİŞ İNSANLARI, DOĞRUDAN CENİNLERİ, YAŞAM -ÖLÜM İÇ İÇELİĞİ TAŞIYAN FİGÜRLERİ ZAMAN SORUNUNUN DOĞRUDAN İFADE ARAÇLARIDIR."

 Turgay Gönenç'in Burhan Uygur'un ölümünden hemen sonra yazdığı ve P Derginde yayınlanan bu yazıyı okuduğum zaman, belleğim 60 yıllarına, Akademi'ye resmi öğrendiğimiz yıllara gitti! Birinci yıl "galeri" denilen desen atölyesinde boyaya el sürmeden yalnız kalem, füzen, pastel vs. büyük boy kağıtlarda doğadan, antik büstlerden, deseni öne alan ustalardan çalışmalar yapılırdı. 1961 de Adnan Çoker'di bizim hocamız, Fransa'dan yeni dönmüştü ve spatülle yaptığı abstre pentürün dışında hiç bir desenini görmedik; buna rağmen iyi bir öğretmendi, Paris'den getirdiği ilgi alanlarını: sinema, müzik ve de sanata özgü aktüel, ilginç konuları konuşur tartışırdık.
Özellikle kitaptan, ustalardan hareketle deseni kavramak; kopyalar yapmak konusunda da yardımcı olurdu.

Utku Varlık Mantegya' dan kopya desen 1961

 Galeri'den sonra dört yıl çalışmak üzere seçeceğimiz pentür atölyelerinin hocaları: Cemal Tollu, Ali Çelebi, Nurullah Berk, Zeki Faik İzer, ve Bedri Rahmi Eyüboğlu; bu arada atölyesi olmayıp da sırasını bekleyen Neşet Günal; yani beş pentür atölyesi vardı. Genellikle 30 yıllarında Paris'in en popüler özel okulu "Academie de la Grande Chaumiere'in hocalarından Andre Lhote'un atölyesinde çalışıp ve de onun resim öğretisiyle Türkiye' ye dönüp, Akademi'ye öğretim üyesi olarak girmişlerdir. Andre Lhote o yılların resim akımı "Kübizm'in" etkisinde yaşadı, bugün Fransa'da pek tanınmaz!

Andre Lhote
Zeki Çelebi
Zeki Faik İzer
Camal Tollu
Nurullah Berk
Bedri Rahmi Eyüboğlu


Neşet Günal

Ötekilerden tek ayrıcılığı: Bedri Rahmi, başka bir ressamı severek dönmüştü Paris'den, Raould Dufy; bu da onun resmine İstanbul ve de folklorun karıştığı - kendisinin deyimiyle bir "cümbüş" - getirdi; merak alanları, şairliği, yazarlığı gibi ötekilerden farklılığını da sonuna kadar yaşadı. Ya ötekiler: onlar da yaşamlarının sonuna kadar Lhote'un öğrencisi olarak kaldılar! Bazen kendime soruyorum: müze kültürümüz, köklü bir sanat tarihi kültürümüz, resim tekniğini iyice kavrayacak atölyemiz onu bize öğretecek de bir öğretim yoktu; kütüphanemiz vardı ama o güne özgü bir kaç dergi: L'Oeil, sanat kitapları; örneğin Skıra gibi kaliteli röprodüksiyonlar olan yayınlara zar zor ulaşabiliyorduk ama genelde sanatı ve pentürü yöneten Fransa'nın dikta yönetiminden çıkmak çok zordu ( bugün de öyle değil mi?) işte bize resim öğretenler beyinleri yaşadıkları o 30 yıllarında dondurulmuşlardı; onları yargılamıyorduk çünkü Akademi eski demokrasilere özgü başlıbaşına bir "biosphere"di, işte pentür de deseni bil ya da bilme, atölyede senden daha kıdemli bir öğrencinin çalışmasına bakarak yapılan; figüratif-abstre kaygılarından uzak bir başlangıç içerirdi. Yalnız kürsüden ve de hiç bir görüntü aygıtı kullanılmadan dinlenilen sanat tarihi, ikinci plan derslerden biriydi! giderek herkesin iyi niyetine kalmıştı öğrenmek! Bu durumda açıklanması gereken tek nokta yaşadığımız o yıllar, sanatın giderek pentürün bir "meta" olarak hiç bir varoluşu olmayan, kendini bir amatör gibi kaygısız, ne yaparsan "fena değil" yanıtıyla sonuçlanan belki daha güzel yıllardı.

Konumuz desen olduğuna göre Neşet Günal Paris'de genellikle Fernand Leger'in atölyesinde çalışıp, fresk tekniğini öğrenmesi, Türkiye'ye döndüğünde özellikle desenin çok ağır bastığı tuval üstüne freski anımsatan çok gerçekçi üslubun tek temsilcisi oldu. Nevşehir'de bir köyde doğması, o yılların unutulmuş Anadolu'ya ötekilerden daha bakmasını, örneğin, ilk cumhuriyet döneminde Sanatı ve resmi Anadolu'ya taşımak, sanatçılarımızın ülkelerini daha iyi

Turgut Zaim
gözlemlemesi için açılan konkurlar, sanatçıları Anadolu kentlerine yollayıp, yapılan resimleri ödüllendirmek gibi. Sözüm Turgut Zaim'in badem gözlü kadınları, tüyleri taranmış keçilerinden Neşet Günal'ın kıraç bir doğada aç insanları! Cumhuriyet döneminin 40 yılları, bilmiyorum belki harp nedeniyle "hamasi" olmak gerekliliği, ressamlara impose edilen başlıca konu: "kurtuluş savaşıydı", kanımca zorla güzellik olmaz sözünün doğruluğunu içerir bu konu, ne zaman bizim hocaların yaptığı bu resimler aklıma gelse sigara gibi resmi de bırakmak isteği gelir!

Cemal Tollu

1962 de Bedri Rahmi, Fulbright bursuyla bir yıl Amerika'ya gidince yerine Neşet Günal atölye hocamız olarak geldi. O süre içinde kendi desen anlayışını özellikle modelden çalışmalarımızda çok iyi empose etti, bu etki en çok Neşe Erdok'ta belirgin oldu, bugün dahi yaptığı resim Neşet Günal kokar. Figürler "rachitique", derinlikten yoksun; desen çizilip, içi boyanmış, gerçekçiliği hasta bir dünyayla karıştırmış bu resim, benim için bir "paradox" taşır; nasıl olur da bugün çok üst fiatlarda satılarak ön plana geçmiştir?

Neşe Erdok
Deseni daha iyi desteklemek amacıyla akşamları 18 de bir saat modelden çalışma atölyesi. "cour de soir", mecburi olmadığı için fazla ilgi görmezdi; atölyeyi Öteki hocaların pek ciddiye almadığı Şefik Bursalı yönetirdi. Öte yandan modelden çalışmak için en makûl bir ortamdı ve de genellikle üç öğrenciyi geçtiğini görmedim!
Akademi'nin bu 60 döneminin en ilginç özelliği açıkça sözünü ettiğim özgürlükten öte, Anadolu'dan gelen öğrencilerin bu atmosfere çok kısa bir sürede adapte oluşlarıydı, açıklamak gerekirse: kentler çok daha aydın ve laik di, onları buraya yönlendiren yine Akademi çıkışlı resim öğretmenleriydi ve de çoğunluk Karadeniz ve Elağız'lıydı bu öğrenciler. Önce İstanbul'da yaşamanın güç şartları; öğrenci yurtları ve parasızlık. Kısa bir süre sonra, Akademinin onlara sağladığı ara konkurlar, imece yaşama ve de buna benzer yaşama ustalıklarıyla "boheme" özenme, varoluşlarını sanatçı olarak değiştirip, kendilerine yeni bir boyut kazandıracaktı!
Alaeddin Aksoy
Gürkan Coşkun (Komet)
Bohem dedik te bu yıllar gerçekten Türkiye'nin de en özgür yıllarıydı; Akademiye İstanbul'un burjuva kesiminden gelen öğrenci sayısı çok fazlaydı, işte bu karışım Akademi'ye hiç bir dönemde yaşamadığı bir "Biospher" oluşturmuştu. Şener Akmen'i herkes kendine göre tanımladı ama gerçek bir serseri, belki bir "pionnier" ama 50 yıl önce bu günkü "conceptuel" i oynayan garip bir adamdı! Çevresindeki ona tapan "komet"lerim dediği bir grup öğrenci: Gürkan Coşkun -Komet-, Mustafa Şener, Burhan Uygur vs. Şener'in yaptığı resmi taklit ettiler (Merdiven Altı Ressamları) ve de o sürede yaptıkları resme hiç bir alternatif getirmeden bugün  müze ve koleksiyonerlerimizin ve de Türk resminin tek yargılayıcısı Müzayedecilerin en gözde ressamları oldular. Şener Akademiden sonra İzmir'e döndü, serseriliğini orada sürdürdü ve öldü!
İşte Türk resminde "ceninleşme"; gerçekten figür doğmadan ölmüş, silik, bulutlarda ya da "no man lands" fonlarda, bir dekorun önünde silüet ama hiç yaşamadık diyor! Boyut yok ya da ona varoluşunu sağlayacak pentür tekniğinden yoksun! Kim dinler: amacın etrafında dolaşmak gereksiz, sanat her türlü şartlarda yapılıp bir beğeniye sunulan tinsel bir şey değil mi? Onu yargılayanın derinliğini araştırmıyoruz; parasını vermiş se duvarına, müzesine asar, gerektiğinde de "yine bir baş eser" diye satar; görme, bakma, anlama gereksizdir; işte "markalaştırma" yalnız sorduğumuz soru: "kimin gölgesi büyük?"

Burhan Uygur



Merak ettim, desen ve figüre üstüne ne gibi bir araştırma yapılmış: çok az yok gibi ama araştırırken gözüme çarpan Sakarya Üniversitesi Öğretim Üyesi Elif Dastarlı'nın "Türk Resmine Desenden Bakmak" araştırması. Böyle bir araştırma bir sanat tarihçisi olmak yolunda çaba sarfeden genç bir hanımın bu konuda hiç bir görüşü olmadığı gibi tanımadığı bir takım kaynaklardan aldığı bir parcwork benzeri çalışması bir çok paradoks içeriyor; geçelim Selim Turan'nın, Cihat Burak'ın, Tiraje Dikmen'nin desenini, en çok üstünde durduğu örneğin Mübin:

Mübin Orhon

"Resmini soyutlama ve soyut bir anlayışla oluşturan Mübin Orhon (1924-1981)ise aslında renk ile geniş alanlar oluşturduğu karakteristik resim tarzına çizgiyi dahil eder. (Görsel 10) Sanatçının üzerindeki Doğu f elsefesi, mistisizm, tasavvufi fikirlerin etkileri,renk ve çizgi ile birlikte çıkar adeta karşımıza."

Peki bu bayanın Türk Resmine Desenden Bakışında, kendi beğenisine katılalım mı, söyledikleri ve beğenileri anlamsız bile değil ama bunun benzeri üniversitelerin kürsülerindeki "Müzayede Evlerinden" diplomalı bir sürü akıl hocası, hocalarının buyruğunda güya kendi beğenilerini taslıyorlar;öğrencilerini yönlendiriyorlar. Ama daha önce, amatörler için hazırlanmış bir takım başlangıç kitapları vardır örneğin "Desen Öğrenme klavuzu" ya da " Pentüre başlangıç klavuzu", biraz merak etmek hiç fena olmayacaktır!

Ömer Uluç

"Her şey onun sanatçı yaratıcılığının bir unsuru olabilmiştir. Sanatçının özellikle son dönem çalışmaları olan “Sağ el Sol el desenleri”, (Ömer Uluç, 2009) kemoterapi seansları sırasında hem sağ hem de o güne kadar hiç kullanmadığı sol eliyle çizdiği desenlerinden oluşur. İki ay boyunca tam 680 sayfayı dolduran desenler, yatakta yatarken imkânsız gibi görünen koşullarda iki elini de parlak zihninin hizmetine bırakmasıyla mümkün olmuştur. Ömer Uluç’un kocaman sorular sormaya gerek kalmadan hayata, onu pek de iyi çözen ifşa eden küçük detaylar, anlık durumlar, kısa sözler varolur bu desenlerde."  / Anlamadıysanız tekrar okuyun Elif Dastarlı'nın söyledikleri!



Ne yazık paranın"Sünami" misali sürüklediği, sayısız koleksiyon'lar Yabancı mimarlara büyük paralarla yaptırılan anıt müzelere dönüşürken, acaba bu "expantion"a paralel bir Türk Sanatı var mı? Amacın etrafında dolaşmadan, bugünlerde virüs nedeniyle Internet' de işlev yapan Müzayedecileri (eski bakkallar, tömbekciler, antikacılar, şüpheli bankerler vs.) para kazanmak amaçıyla sanatı "démystifier" edenleri ortadan kaldırmaktır. Binlerce ressamın yaşadığı Paris'de örneğin Hotel Drouot' da belki ölen bir ressamın varislerinin satmak istediği tuvaller dışında otomatik olarak hiç bir müzayede yoktur. Bir sanat evi "Art Crucial", yılda bir kez kendi koleksiyonunda bir kaç eseri satışa sunar. Yine bize dönersek: her ay onlarca müzayede evinin lüks kataloglar bastırıp, kapağına "İşte Bir Baş Eser" diye anons yapan çok garip bir ülkeyiz;
Dikkat müzelerinizin "albenisi ve ciddiyeti tehlikede"