29 Haz 2013

ÇAĞDAŞ TÜRK SANATI AVRUPA DA 4



Celal Çalışlar'ın iyi bir niyetle gerçekleştirmek istediği sanatçılarla karşılaşma ve yemek deneyimi bu büyük skandalla sonuçlanınca Ankara'dan bunun unutulması üstüne gelen telgraf ve emir üstüne olay gerçekten unutuldu ve Paris'den bu yemeğe katılanların çoğu sergiye kabul edildiler , Fikret Mualla' yoktu sergide , nedeni elçiye hakaret mi  bilinmez ? Aynı yıl bir felç geçirerek Madame Angles tarafından Alp dağlarında bir köye yerleştirildi, 1967 de akıl hastanesine kaldırıldıktan bir süre sonra öldü.
Nurullah Berg sergi komiseri olarak bu serginin batıda ilgiyle karşılandığını yazıyordu :
Çağdaş Türk sanatı Avrupa da/Nurullah Berk-Akademi Dergisi 1964
Daha önce de belirttiğim gibi ; bu konuyu yazmamın nedeni Bora Gürdaş'ın Genç Sanat Dergisinde bu sergiyle ilgili yazdığı çok ilginç bir araştırmayı - Brüksel , Paris , Viyana , Berlin ,Roma : 1963/64 Çağdaş Türk Resim ve Heykel Sergisi- okuduktan sonra Paris'de bana anlatılanları ; özellikle Erdal Alantar'ın anlattığı Büyük Elçilik 'deki fantastik yemeği de bu araştırmaya eklemek ya da anımsatmaktı. O gece yaşanan aslında gerçek olandır ,  sanat tarihcilerinin görmek istemedikleridir ; onlara göre bir sanatçının açlığı bile romantikdir, sürekli vitrine bakarlar onlar , bir süre sonra Paris Ekolü olarak bu ressamlara ticari bir anlam kazandıranların işine gelmez bu sürtüşmeleri anlatmak.
Sergi sonucu ufak hesaplaşmalar , serginin dökümü ve de batı'da nasıl görüldüğü az da olsa yazılmaya ,konuşulmaya başladı . Biz de izledik , bu yıllarda Akademi öğrenciliğimiz yılları , Bedri Rahmi Eyüboğlu Atölyesinde Asistan Devrim Erbil bu yazıda Ulusal Niteliği anlatırken hocalarına ve onların yaptıkları penture ve sergi yankılarına çaktırmadan sataşıyor :
Ardirekt Dergisi/Devrim Erbil-Türk Resminin ulusal niteliği 1964
Evet Akademi'de bize resmi öğretenler de 1920-30 yıllarında André Lhote'dan atölyesinde öğrenmişlerdir pentürü ve deseni , hocalarını taklit ederek . Benim en şaşırdığım olay bu ressamı kimse tanımıyordu Paris'e geldiğimizde. Lhote mütavazi , o günler için modern ama demode , içeriği olmayan , anlamsız bir resmin temsilcisiydi . Çok garip 1971 de Paris Güzel Sanatlar Akademisi Litografi atölyesinde hocam da Lhote'un arkadaşıydı , yaptığı resim de ona çok yakındı .


Georges Dayez

Cemal Tollu/ Keçiler
Zeki Faik İzer
Nurullah Berk


André Lhote /Çıplaklar





eleştiri
Basında yavaş yavaş bir hesaplaşma başlamıştı ; serginin ederinden tutun da , bizi komik duruma düşürmesine kadar ne istersiniz : genellikle Brüksel ve Paris'de çıkan eleştiriler , Almanya'da Die Presse
acımasız vuruyordu:



Gerekçe olarak harcanan para ; yalnız katalog için 45 000 lira ve daha çok sanatçıların seçimindeki
tutarsızlık eleştirilerin odak noktasıydı.




Giderek sergi bir fiyasko , Fransız'ların dümen suyunda gerçekleştirilmiş bu sergi ve de bazı kişilerin kendi çıkarına boşuna harcanmış emek ve para diyerek eleştirenlerin ötesinde bilerek harcanan ressamlarda bu ateşi körüklediler. Şu bir gerçek ki bence bu sergiden alınacak ders sanat bir köşe kapmaca oyunu değildir , 50 yıl sonra aynı ressamların aynı resimlerini müzayedelerde çığırtganlar  "tekrar bir baş eser"! diye büyük paralara satıyorlar , ünlü bir Türk politikacısının söylediği gibi "..dün dündü bugün bugündür " !
















  


27 Haz 2013

ÇAĞDAŞ TÜRK SANATI AVRUPA DA 3

Celal Çalışlar sanatçıları gerektiği gibi ağırlamak için gereken son kontrolü de yaptıktan sonra konuşmasını gözden geçirdi ; ilk kez batıya çıkacak bir serginin  önemini onlara tekrar açıklamak gereksizdi , Paris'de yaşıyorlar ve bugün varılan sanat değerlerini herkesten iyi bilirler diye düşündü , evrensel bir açılım gerektiğinde de Türk sanatının elbette söyliyecek bir sözü olduğu ve de bu açılımın onun için bir sınav olacağını da noktalamak gerektiği düşündü . Fazla da kafa yormamalıydı buna sonuçta kendisi bir aracıydı ve amaç iyi bir gece geçirmekti sonunda. Her ne kadar resmi bir evliliği olmasa da beraber yaşadığı İspanyol eşini tanıştırmak istememişti , servis yapan bir hanım olarak görülmesi daha makuldu , mutfağa gitti , mezeleri kontrol etti  ; onları biraz ülkenin havasına sokmak fena olmayacaktı . içlerinde askerlik nedeniyle dönemiyenler çoğunlukdaydı.
Davetliler birer ikişer gelmeye başladılar , kendilerini tanıyorlardı ama bir çok ismi hiç duymamıştı , şaşırdı biraz , Türkiye'de ne kadar ressam varmış , burada nasıl yaşıyorlar diye düşündü .  Gelenler büyük salonda toplanmaya başladılar , içki servisi de başlamıştı , önce çekingen , mekanın ihtişamına hayranlıkla bakanlar hızlı bir şekilde muhabbete girdiler, ses yükseldi , kahkahalar , bilmiyordu ne anlatıyorlardı aralarında ! Bir süre sonra daha yaşlılar Avni , Hakkı Anlı , Selim'le Remzi Raşa sonra Abidin ve Fikret Mualla teşrif etti . Celal Çalışlar onları karşılamak için konuştuğu guruptan ayrıldı yanlarına gitti. Abidin insan ilişkilerinde , karşılaşmalarda çok ustaydı , en güzel sözleri bulurdu , Celal bey de öyle olduğu için çok güzel kaynaştılar , Fikret Mualla daha Abidin tanıştırmak için sözü almadan ona dönerek "bu beyfendinin polis olup olmadığını" sordu , eyvah tam gününe çattık diye düşündü Abidin ne yapsın ;  bunu matrağa alarak Celal beye dönüp "..hayatımda hiç böyle muhteşem bir karakol görmedim , Fikret karıştırdı galiba " diyerek  lafı değiştirdi , duvardaki bir Polonya prensesinin portresini gösterdi ; mekanın demirbaşı olan bu resmin gizemini , ressamını açıklarken İçeriye Mübin girdi , etrafı selamlarken çevreden biraz rahatlama oldu , Mübin bu belli olmaz , içkili de gelebilirdi , sonuç olarak herkes gelmişti , Celal Çalışlar kısa bir konuşma yaparak bu toplantının önemini , Çağdaş Türk Sanatının Avrupa'ya çıkışının gerekçesini ve de tüm ressamların ne yazık, katılmasının olanaksızlığını anlatırken ; kimsenin buna karşı bir çıkış yapmaması dikkatini çekti , galiba haber Türkiye'den daha önce gelmişti , masaya davet etti sanatçıları .
Masa gerçekten bir harikaydı , o yıllar Paris'de rakı , yiyecek , Türkiye'yle ilgili fazla bir şey yoktu , rakı servisi yapılırken kısa masa öyküleri anlatılıyordu , güzeldi her şey. Celal Çalışlar'ın çevresinde yaşlı ressamlar, karşısında Fikret Mualla , biraz ötede Mübin , Oktay vs. İspanyol hanım servis yapıyordu ama Celal beyin bir gözü ondaydı , ne olur ne olmaz . Bir süre sonra konuşmalar yavaş yavaş serginin konumuna doğru kaymaya başlamıştı , önce Nurullah Berk'e masanın öte yanından bir sitem geldi , hafif bir küfürleşme oldu , eleştiriler daha çok Türkiye'dekilere yönelikti , Celal bey kadehini masanın sağlığına kaldırdı , biraz konuyu dağıtmak için ama ne mümkün Mübin hızlı bir şekilde kafayı bulmuştu -demek gelmeden önce içmişti- fransızca küfür ediyordu ,  İhsan Şurdum - güreşci ve halterciydi- ona susmasını ihtar edince Oktay Günday girdi tartışmaya, ne söylemişse aralarında hafifce bir dalaşma oldu, yanındakiler müdahale ettiler . Bir yerden şöyle bir öneri geldi : lütfen önce bu sergiye kim katılmak istiyor ? bir görelim ; Yaşar Yeniceli parmak kaldırdı , ben katılmak istiyorum deyince gelen yanıt da o kadar naif değildi " ha ..siktir sen kim oluyorsun " masa birden dağıldı , Celal bey şaşkın, hayatında böyle bir şey görmediği  ya da kişilikleri yeteri kadar tanımadığı için bir şeyler söylemesi gerekiyordu azarlayamazdı ya "..beyler burada toplanmamızın amacı..." derken karşısında oturan fikret Mualla Celal Çalışlar'a gözlerini kısarak ".. biz sizin ananız si...riz " sözü bardağı taşırdı , çevreden lütfen ağzını bozma Fikret , yatıştırma sitemlerine Celal bey espri gibi aldığını göstermek için "..belki bir bildiği vardır " yanıtıda ortalığı yatıştırmadı . Masada itişme kakışma daha da yoğunlaştı ; bazıları çaktırmadan ayrıldılar, yumruklaşmalar olurken servis yapanlardan biri Celal beye gelerek bazı tiplerin arka tarafta hanıma sarktıklarını söyleyince , " Büyük Elçinin dünyası karardı , şömine maşasını alarak garsonla gittiler , masadaki kavgadan kimse görmemişti ne olduğunu , koridorlarda koşuşmalar ve küfürler yansırken Celal Bey elinde maşa salona girdi ; o kibar adam değildi , çıldırmıştı , eline kim geçerse sürükleyip "..defolun saygısız adamlar diye bağırıyordu , hızını alamadı masanın üstüne çıkarak "..yazıklar olsun , utanmaz adamlar.." , herkes korkudan dağıldı ve sıvıştı . Bu arada kaşkolunu unutan Erdal Simitciler dönmek gafletinde bulundu , bahçeye girdiğinde elinde maşayla Celal beyi görünce kaşkolu unutup kaçtı.
Daha önce söylediğim gibi ; serginin gerçekleşmesi adına bu "absürt" yemekten kimse söz etmedi , Fikret Mualla'nın dışında hemen hemen tümü sergiye katıldı . Çok ilginç , Luis Bunuel'in "Viridiana" filmiyle  bu yemeği çok yakın bulurum :


Zengin bir kadının yolda rasladığı 12 kör dilenciye evinde verdiği bir akşam yemeğidir. Leonardo da Vinci'nin "Son Akşam Yemeği" resminden etkilenen Bunuel'in anlattığı öykü, Çelal Çalışlar'ın yemeğine çok yakın , ben burada İsa'nın yerine Fikret Mualla'yı yerleştirdim .










17 Haz 2013

ART BASEL - NETAMETLİ BANKALAR ÜLKESİNDE SANAT KIYAĞI

Le Monde gazetesinin Art Basel üstüne yazdığı makalenin başlığından da anlaşılabileceği gibi , dünya  "para aklamanın yeni yolları" nın farkına varıp , bu entrikanın  analizine giriyor . İsviçre bankaları uzun süredir Fransa'da günün konusu olmakta devam ediyor ; önce bir Bakan'nın parası derken İsviçre'den gelen bir haberle 15 bakan ve politikacının da paracıkları orada özenle saklanıyormuş . Kim olduklarını bilemiyeceğiz ama bir portakal çalanın fotoğrafını tüm gazetelerde ve de internet'te görmek olağan. Art Basel'in kurotörü Marc Spiegler bu lobinin önemli bir ismi , daha önce " Fondation Beyeler " in yöneticisi. Sanki yeni duymuş gibi ; dünyanın her yanından gelen paranın yatırım adına bu fuara nasıl sığındığını ve de ne gibi dümenlerle vergi kaçırıldığını açıklıyor. Ona göre "Offshor" bir şirket kurarak yani bu hayalet şirketin vergi cenneti ülkelerdeki virtüel hesapları ve İsviçre'den çıktığı gözüken sanat eserlerinin hayali bir trafiği .


Amacım bu konuya girmek değildi ama aynı sayfada okuduğum ikinci makale daha ilginç bir konuya değiniyordu : Roxana Azimi'nin yazısının başlığı "Venedik'te görüldü Basel'de satın alındı ? Kolay değil", galerilerin ve satıcıların bu iki fuarı önce gösterip sonra satmak gibi kullandıklarını anlatıyordu birinci planda . örneğin Venedik Bienali ticari bir anlam taşımıyor ama Belçika'lı sanatçı Berlinde de Bruycker'in  "Kurumuş Karaağaç" adlı eseri 950 000 euro olarak gösterilirken, bu eserin ayrı bir versiyonu Basel'de 250 000 euro'ya satılıyor

Berlinde de Bruyckere / L'Orme Calciné
Bu sanatçı bana İpoustuguy'yi anımsatıyor ; anatomik bir acı , hırpalanmış kadın vücutları , korkutucu ve rahatsız edici bu dünya bir kaos ortamının imgesi gibi belki fuarın en anlamlı sanatçısı .

Berlinde de Bruyckene


Berlinde de Bruckene
Hızlı kazanılan ün, sanatçının burada gördüğümüz işlerinin gücünü aynı hızla tersine çevirecek , daha kolaya gitmek galiba en kestirme yol ;

Berlinde de Bruckene
Yazıda başka bir sanatçıdan , Mark Manders'den de söz ediliyordu :

Mark Manders

,

Mark Manders

Daha önce NewYork MoMa'da önemli retrospektif yapmış bu sanatçının da sorunu ötekiler gibi yorulup "Minimal" bir boşluğa girmesiyle sonuçlanacaktır.


Yüksel Arslan/ Art Basel

Roxana Azimi yazısın sonunda Basel'deki  daha önce Venedik Biennalinde görülenlerin etki adına aynı sonuçlar getirmediğini ve de Dirimart Galerisinin sergilediği ve işlerini yüksek derece "sexué" bulduğu Yüksel Arslan'dan söz ediyor. Tüm bir duvarı kaplıyan ressam kolleksiyonerlerin fazla ilgisini çekmemiş oysa galerinin yaptığı "solo show" da galeri yöneticisi Tankut Aykut'un anlatımıyla "..show'a iki bilemedin üç kişi geldi , onlarda Venedikte'de görmüşler , biz yalnız Türk'lere sattık , zaten onlar da ressamı biliyorlardı ! " Sonuç olarak bu adamların Basel'e gidip,büyük masraflarla ve de bu fuarın aşırı taxe'larını ödeyerek fuar sonucu zaten İstanbul'a dönecek bu resimlleri almaları , Akbank Private Banking'in orada özel kokteyler vermesi kadar snob ve absürt . Kanımca sanat öğretisini boşlamış yalnızca "complexe" giderici" bir "thérapie" olmuş haberimiz yok.

































9 Haz 2013

HAYAL MÜZELERİ 16 / GECE KAÇIŞLARI - JAMES DE LOUTHERBOUG

Nedense sanat tarihi her asırda bir başka türlü damıtılmıştır ; bilmeden üzerinden geçtiğimiz , unutulmuş bazı ressamlar benim "hayal müzeme" tesadüfen girmiyorlar , sanatın anlamı gereği ; vision'larına yaklaşmamız belki bir başka duygu ve görmekten yorulmayan gözlerimizin öğretisinde bizi elimizden tutup fantastik bir "gece" gezisine çıkarttıklarında , 18 yüzyıl'ın inanılmaz boyutunda "ışığın öğretisine bir yolculuk " oluyor bu.
Bazı meraklıların dışında unutulmuş bir ressam Loutherboug ; Fransız ama İngilter'de yaşamış ; önce Théatre Royal de Drury Lane' da dekoratör ve daha sonra  tamamen automatisé minyatür tiyatronun bulucusu ; örneğin oyunun içeriğinde denizde geçen bir fırtınayı ya da güneşin batışının en fantastik anlatımını gerçekleştiren bu buluşa "Eidophusikon"sözcüğü bulunmuş , sinemanın öncüsü olarak kabul ediliyor , Méliés'den çok önce bu sihir kutusunu düşünmesi çok ilginç .  Yaşamının sonuna doğru kendini resime adıyor ; inanılmaz bir enerjiyle , peyzaj , marine , savaşlar , genellikle nocturne , hep geceye ve ona yer dokunan ışığına dair . Akademik belki tekrarlı ama ışık arayışlarında şaşırtıcı ; doğanın tüm şiddetini , belanın en olmazını hayal ediyor Loutherbourg . Çağının onu izliyenleri içinde genç Turner , Thomas Gainsbourg , Joshua Reynolds vs. gibi daha sonra kendisinin üstünden geçecek ressamlar olduğu gibi , Diderot'nun da ilgi alanı içinde : "..onun pentürü doğanın enfes bir kopyası , ne kadar bakarsam o kadar sanatın sonsuz olacağına inanıyorum " diyor.

James de Loutherboug/Coalbrookdal by night
Gerçek yaşamında bir sanatçıdan daha çok sosyetenin ;- Paris ve Londra -, çok popüler bir kişisi , evlilikler , paraya düşkünlüğü , cynique kişiliği ,  mysticisme ve garip inanışlara düşkünlüğü ve onları içeren çok önemli bir kitaplık ve mücize taşlar kolleksiyonu , daha sonra "franc-maçon"'luğa katılışı onu daha da ünlü ediyor .

Loutherbourg / Naufrage

Bu simya ve garip inanışları ;  örneğin "philosophale taşlardan" kader okumak ve tüm gizemsi merakları onu akıl-almaz ilişkilere , belalara sokuyor örneğin bu konuda Cagliostro kontuyla ilişkileri , sonunda başına gelenler tek başına bir kitap olur. Bilmiyorum bu kişiliğe paralel başka bir ressam var mı? Doğduğu kent Strasbourg'da yapılan bu rétrospectif ; ona ikinci kez yapılan önemli bir sergi , birincisi 1973 de Londra'da olmuştu ve bu sergiyi görmüştüm ; ilgimi çekmişti ama tekniği dışında içeriğini alışılmış bulmuştum , benim ressamım Turner'di o yıllar . Şunu unutmamak gerekir ; baktığımız her tuvalin arkasında bir ressam gizlidir ve her ressamın da hayatı başkadır.

Philippe-Jacques de Loutherbourg

Loutherbourg / Neufrage 1769

Loutherbroug / Storm

Loutherbourg / Shipwreck


Loutherbourg / Avalanche 1802

Loutherbourg / The Great Fire of London 1799

Loutherbourg / Attack by Robbers at night 1781

Turner / Nocturne

JosephWright of Derby/ A Lime kıln at coalbrookdale

John Martin / The Destruction of Sadom and Gamorrah 1852

Joseph Wright of Derby / Vesuv from Portici 1774