17 Eyl 2020

80 yılları sergileri/ EMİN ÇETİN'LE KONUŞMALAR



Son Marx'siz Emin Çetin'nin yıllar boyu "gazete kültür sayfalarına" verdiği emeği, kanımca çoğumuz bilmez, bugün giderek daha sığlaşan yazılı basında bu kültür sayfaları, gazetenin verdiği parayla kimseyi yaşatamıyacağı için bu genellikle "gönüllü" yapılan bir iş görünümündedir. Gazetenin politikasına göre, kendi görüş açısınızı da sergileyemezsiniz, nedense yazının tutacağı alan her zaman kısıtlıdır, gerekirse konuşma kırpılır, saldırganlık varsa çıkartılır; kendi adıma bu sayfalar için yapmak istediğim yapıcı yaklaşımlarım genellikle dargınlıkla bitti. Bence, Urart Nişantaşı Galerisinde yaptığım iki sergi süresinde yaptığımız bu konuşmalar epey ilgi çekti, çünkü resimden öte onu yöneten kültürü konuştuk.

 



Sanat ne olursa olsun, her şekilde "manupulé" edildiği için, ne zaman "parasal" yanı ortaya çıktı; mertlik bozuldu. Naif duygular içinde resmini satıp yaşamak kalenderliği, şaşırtıcı sayıda özel galeri ve resimle ilgili onlarca müzayede evi tarafından "mal bulmuş Magrep'li" misali "görücüye çıkıp, astronomik fiatlara alıcı bulunca, erken yıllarda var olan "güzellik"de başını aldı gitti. Resimle ilgili yazı yazmak, eleştirmen işlevinde bulunmak, açıkça resme severek bakmak gibi kendiliğinden yok olurken, ülkenin bir kaç milyarderi bu işi de kurumlaştırdı; yerli, yabancı krotörler, boş gezen çağdaş düşünürler, maskeli çağdaş "art dealer"ler, emlakcılıktan çağdaş sanata dönüşüm yapanlar, onların deynekcileri şimdilik bu işi sürdürüyor. Tüm bu şenlikten payını alan ressamlar kendi müzelerini kurarken, müze adına varolanlar da yabancı mimarlara daha da modernini yaptırıyorlar. Demek istediğim bugün Emin Çetin'le konuştuğumuz gibi, başka bir duygusallıkta konuşmak biraz zor olur kanımca!






















14 Eyl 2020

12 EYLÜL

                                                         CEZA SÖMÜRGESİ

            12 Eylül faşizminin resmi bilançosu


BELKİ İNANMIYACAKSINIZ, TEK TEK OKUYORUM  AMA BİR KURGU YAPAMIYORUM, ABSÜRT MÜ, KARABASAN MI, - uyanınca “ sonuçta kötü bir düş’müş” diyebileceğiniz - YANLIŞLIKLA YAYINLANAN ORTA ÇAĞA ÖZGÜ BİR “ENGİSZİSYON RAPORU MU?


“12 Eylül Darbesi veya 1980 İhtilali, resmî isimlendirmeleriyle 12 Eylül 1980 Harekâtı veya Bayrak Harekâtı,[2] Türk Silahlı Kuvvetlerinin 12 Eylül 1980 günü emir-komuta zinciri içinde gerçekleştirdiği askerî darbe.[3] 27 Mayıs 1960 darbesi ve 12 Mart 1971 muhtırasının ardından Türkiye Cumhuriyeti tarihinde silahlı kuvvetlerin yönetime karşı gerçekleştirdiği üçüncü ve son başarılı açık müdahalesidir.[3][4] Bu müdahale ile Kenan Evren devlet başkanı oldu, Süleyman Demirel'in başbakan olduğu hükûmet görevden alındı, Türkiye Büyük Millet Meclisi lağvedildi, 1970 sonrasında değiştirilen 1961 Anayasası uygulamadan kaldırıldı ve Türkiye siyasetinin yeniden tasarlandığı bir askerî dönem başladı. Bu dönem yaklaşık dokuz yıl sürdü. 12 Eylül 1980 ardından partiler lağvedildi, parti liderleri önce askerî üslerde gözetim altında tutuldu, ardından yargılandı. Darbe sonrası; resmi rakamlara göre 650.000 kişi gözaltına alındı, 230.000 kişi askeri mahkemelerce yargılandı; cezaevlerinde ise işkence sonucu 171 olmak üzere, yaklaşık 300 kişi hayatını kaybetti, 50 kişi idam edildi, 1.683.000 kişi ise fişlendi.”


Zero Hipotez kitabımda " FOTOĞRAF", bir ressam dostumun - genç bir öğrenci olarak - o yıllarda gerçekten yaşadığı öyküyü anlattığımda, çok ilginç, kimseyi şaşırtmadı ya da bana bir tepki gelmedi! Bu konuya değinen - yaşanılmış - kitap sayısı çok az: Erdal Öz “Yaralısın”, Tarık Akan “ Anne Başımda Bit Var” vs. Kanımca belki anımsamak istemiyoruz ama çok yazık unutmak: başka “preteks”ler bize bunun bir “ayrıcalık” olmadığını örneğin “15 temmuz” adına başka “argument” var göstererek aynen geri dönebileceğini gösterdi. Demek bir demokrasi’de hiç yaşamadık, her gün evinden alınıp bir yargı sisteminde “varoluşunu” yıprattırmaya alıştık! Tekrar ediyorum: Bize her dönemde bu “apocalypse” yaşatanlardan hesap sorulmadı, emekli, evinde çiçek resimleri yaparak, huzur içinde ölen Kenan Evren, öteki generaller, en basit işkence örgütündeki polis, asker kim varsa, “matronlar” , iş birlikcileri, gizli polis örgütüne kadar, emekliliklerini huzur içinde Akdeniz güneşinde yaşadılar, LANET OLSUN!

* Gözaltına alınanlar: 650.000 


* Fişlenenler: 1.683.000 


* Açılan dava sayısı: 210.000 


* Sıkıyönetim mahkemelerinde yargılananlar: 230.000 


* Bunlardan 141-142-163. maddelerden yargılananlar: 71.500


* Sivil mahkemelerde açılan davalar (1980-88 yıllar arası): 9,508 


* Yargılanan 'örgüt üyesi': 98.404


* Hüküm giyen 'örgüt üyesi': 21.764 


* Vatandaşlıktan çıkarılanlar: 14.000 


* Pasaport verilmeyenler: 388.000


* Faaliyetten men edilen dernek: 23.700


* Toplam 644 cezaevindeki hükümlü-tutuklu : 52.000 (1990'da kalanlar) 


* Açlık grevinde ölenler: 14


* Kaçarken vurulanlar: 16 


* 'Çatışma'da öldürülenler: 74 


* Doğal ölüm raporu verilenler: 73


* 'İntihar' ettiği bildirilenler: 43 


* İşkence sonucu öldürülenler: 171


* Açılan işkence soruşturma veya davası: 9.962 (1982-1988 arası) 


* İşkence yaptıkları suçlamasıyla yargılanan güvenlik görevlisi : 544 


* 1402 Sıkıyönetim yasasına göre yapılan işlem : 18.525


* Hakkında işlem yapılan memur: 7.245 


* Hakkında işlem yapılan öğretmen: 3.854


* Hakkında işlem yapılan güvenlik görevlisi: 988


* Hakkında işlem yapılan din görevlisi: 266


* Hakkında işlem yapılan öğretim görevlisi: 120


* Hakkında işlem yapılan mülki amir: 35


* Hakkında işlem yapılan hakim-savcı: 47


* Bölge dışına sürülenler: 7.233


* Görevlerine son verilenler: 4.891


* Cezaevlerindeki gazetecilerin aldığı ceza toplamı: 3.315 yıl 3 ay


* İstanbul gazetelerinin yayın yapamadığı gün sayısı: 300 gün


* Gazetecilere istenilen hapis cezası: 4.000 yıl


* Cezaevlerindeki gazeteciler: 31


* Polisçe aranan gıyabi tutuklu gazeteciler: 13


* Silahlı saldırıda öldürülen gazeteciler: 3


* Yalnızca 1989'da 16 günlük gazeteye açılan dava: 394


* Tazminat davalarının sayısı:211


* İstenilen tazminat miktarı: 12 milyar 848 milyon


* Yakılarak yok edilen gazete, dergi, kitap: 39 ton


* Yok edilmek üzere depolarda bekleyen yayın: 40 ton


* Basın özgürlüğünü kısıtlayan yasa sayısı: 151


* Yasaklanan yayın sayısı: 927


* Yasaklanan film sayısı: 927


* Haklarında idam cezası istenenler: 7.000


* Ölüm cezası verilenler: 517


* Askeri Yargıtay'ın onayladığı idam cezası: 124


* Dosyası Meclis'te bulunan idam hükümlüsü: 259


* İnfaz edilen idam cezası: 50


* İnfaz edilen sol görüşlü idam mahkumu: 18


* İnfaz edilen sağ görüşlü idam mahkumu: 8


1980 – 1985 yılları arasında... 


* 22.912 kişiye 0-1 yıl ceza verildi


* 10.784 kişiye 1-5 yıl ceza verildi


* 6.186 kişiye 5-10 yıl ceza verildi


* 2.396 kişiye 10-20 yıl ceza verildi


* 939 kişiye 20 yılın üzerinde ceza verildi


* 630 kişiye müebbet hapis cezası verildi


* 420 kişiye ölüm cezası verildi















7 Eyl 2020

TUZ RUHU

 - Bilmiyorum hanki “imbik”den geçirilmiş bir kültürdür, israrla bir takım çok “snop” uçlarda, duygu alanlarımızı sığlaştırıp, bizi boşluğa itmek isteği! Nasıl kendimizi, varoluşumuzu; şimdiye dek bizi yöneten, zar zor edindiğimiz bir kültürü, paranın gücüyle Dolapdere’de kurulmuş bir değirmende öğütüp, Kurucu Direktörü Melih Fereli’nin dediği gibi:

“..sessizlik, belirsizlik ve rastlantısallığı bir arada kullanan deneysel yaklaşımı..” adına John Cage’in müziğine, Flaxus sanatçılarını referansına sunulalım bu masum ruhumuzu! Eğer inanıyorsak “..galeri alanında hakim olan sessizliğin içinde yapıtlardan yükselen “sesleri” keşfetmeye ve hayal etmeye” bizi davet ediyor! “

 



Kanımca bu çağrı aynı zamanda Dolapdere ve Kasımpaşa sakinlerine de iletilmiştir: ne yazık kendi içinde olduğu bir paradoks’u modern’nin kaygan zemininde John Cage hayranlığına saptırmak, basit  Cage’in felsefesi: “..bırakın, birinin canı sıkılıyorsa; sıkılsın” ya da “geleceğin müziğini” araştırırken: “..çevremizde duyduğumuz bir gürültü var; işte bundan hareketle geleceğin müziğini yaratacağız”! Modernlik fenomeniyle algımızı robotize etmek, Tonal’i saptırıp, olguyu ters-yüz etmek, “dérision” yaratmak - dalga geçmek -, elektroacoustique ve de “kaos’un kaos’u” bir “burne out”! 70 yıllarında kaldığım Paris’deki Cite Des Arts’da aynı zamanda Pierre Boulez’in kurduğu “Çağdaş Müziği Araştırma Kurumu - IRCAM -‘ın yöneticileriyle kurduğum dostluk giderek bir kaç kez - merak adına - onların işlevini izlemek olacağını vermişti. Boulez’de Cage misali bu konuda çamura saplanmış, “zorla gürültü” olgusuyla kafayı bulmuş, yapamıyacağını bildiği halde israrla ve de çok agresife, çevresiyle çatışma içindeydi. Melih Fereli misali yönettiği sistem ona sınırsız olanaklar tanıyordu; kendi buyruğunda çevresine zorla impose ettiklerini, Fransız Kültür Bakanlığının ona kapısını açtığı her olanağı  kendi inançlarına kullanıp doğrusal yolda gittiğini inandırmaya çalışıyordu. Öldü ve şimdi ismini yalnız ansiklopedilerde görüyoruz.


“ Dinleyen Gözler” adına, cevremizi kuşatan görsel dünyayla nasıl ilişkilendiğimizi sesin perspektifinden düşünmeye, sesin sanatın ayrılmaz bir parçası olduğu konusundaki farkındalığımızı artırmaya odaklandıracağız diyerek, David Tudor tarafından tasarlanan ve Composers Inside Electronics, Inc. tarafından gerçekleştirilen Yağmur Ormanı V (varyasyon 3) başlıklı etkileşime açık yapıt ise “Sesli Dizi”nin dördüncü sergisi olarak yine Melih Fereli’nin küratörlüğüyle Karbon’da deneyimlenebilecek! Giderek, Yerleştirmede şamandıra, plastik fıçı, bakır kova, saksı ve raket gibi çeşitli gündelik kullanım nesneleri havada asılı şekilde mekâna yayılırken, farklı biçimlerde müdahale edilip birleştirilmiş bu nesneler önceden kaydedilmiş ses dosyalarından gelen sinyallerle titreşiyor, yağmur ormanlarının doğal seslerini hatırlatan bir ses ortamı meydana getiriyorlar. Dinleyen Gözler!


- Beni niçin şaşırtıyor; biliyor musunuz: ARTER sanatı bulandırmak adına bir “guru” misali belleğimize bir sarsıntı getiriyor; nasıl olmuş sa kendi başarılı bir geçmişini Wikipedia’ya yazdırmış Melih Fereli’nin belki kendisinin de farkında olmadığı, daraltılmış bilinç alanına kurulmuş bir “sıkıntı tüneli” giriyoruz! Bir beğeni her çağda paranın gücüyle “imposer” edilmiştir, anladık ama müzik adına öne sürdüğünüz: sessizlik, belirtsizlik ve rastlantısızlığın, daha çok kendi rahatsızlığının kompozitörü John Cage, yaşantısında kendini yöneten - Zen ve Ready Made -  giderek “ humour et la DERİSİON “ arasında ve de bence başka bir can sıkıntısının “psikanalitik” çözümlesini bile yapamıyacağımız “Flexus”'ün çekim alanında Dolapdere’de kapılarını açmış sa demek farkında olmadan bir çağ atladık diyorum! Bu akımın son temsilcilerinden Yoko Ono’yu da çağırırlar kanımca.


“1968 yılında koreograf Mercel Cunningham tarafından, besteci David Tudor’a bir dans gösterisi için sipariş edilen Yağmur Ormanı, daha sonra CIE’den (Composers Inside Electronics, Inc.) John Driscoll ve Phil Edelstein tarafından kendi kendini icra eden bir ses yerleştirmesine dönüştürüldü. Yerleştirmede şamandıra, plastik fıçı, bakır kova, saksı ve raket gibi çeşitli gündelik kullanım nesneleri havada asılı şekilde mekâna yayılırken, farklı biçimlerde müdahale edilip birleştirilmiş bu nesneler önceden kaydedilmiş ses dosyalarından gelen sinyallerle titreşiyor, yağmur ormanlarının doğal seslerini hatırlatan bir ses ortamı meydana getiriyorlar. Dinleyen Gözler İçin ve Yağmur Ormanı V (varyasyon 3) sergileri birbiriyle yakından ilişkilenerek ses ve sessizlik kavramları üzerinden tek bir sergi gibi de işliyor.”




- Kendimizi dinginliğe özgü daha da soyutlarken, “bir ses yerleştirmesiyle” aniden uyandırıldık; nasıl olur Fereli tapındığı Cage’ı besteci David Tudor’la aldatır. Şamandıra, kova , raket sesleriyle, sessizlik ve belirsizliği ters-yüz ettik! Oysa, hayatının sonunda yazdığı en ünlü yapıtında, Cage Budismin yönetiminde en ünlü eseri: 4’35” de piyanist başladıktan hemen sonra ellerini piyanodan çeker ve 4 dakika 33 saniye bir saygı duruşu, sizi sessizliği davet eder ve sonra tekrar başladığında salonun pencereleri açılıyor; çevrenin tüm gürültüsü Cage’ın müziğiyle buluşuyor! Ben yine Arter’de bu eserin icra edildiğini ve de pencerelerden Dolapdere’nin gürültüsünü düşlemiştim. SONUÇ OLARAK BEN YİNE KENDİME “ ŞAŞIRT BENİ DİYORUM AMA KENDİ KÜLTÜR VE DUYGU ALANLARIMDA; CAGE, CUNNİGHAM, TUDOR, CHANTAL AKERMAN, ALTAN GÜRMAN, NUR KOÇAK, VS. İLE DEĞİL!

Bir soru: Bu sezon PHYLIDA BARLOW installationu'nun malzeme ve objeleri  Londra'dan mı gönderildi?