UTKU VARLIK - ARKA ODALARDA / LEVENT KARATAŞ - İMDAT DÜNYA

          

U V -

 SİS


O yıllarda bilmiyorum doğa daha dingindi, yalıda Boğaz’ın kış serüvenini beklerdim; Bedri Rahmi’nin deyimiyle: “cam’ın kırıldığı yerdeki mavi’sini” tanımlamak için ancak Aralık ayında, Poyraz’ın yön değiştirmesiyle bir soğuk dalgası; hem balık hem de beklediğim o mavi’yi görmek umudunu yaşatırdı.

BİR GÜN


Yine grinin en güzeliydi gördüğüm, hemen altında o kırılgan cam mavisi, birine göstermek istiyorum ama kimse yok, sabaha doğru masadan yeni kalkmışız; yine balkondan aşağıya baktım; aman maviyi kaçırmayalım derken bir saniyede su yüzeyini bir sis kapladı, mavi’yi örttü, sis yoğunlaşırken, gökyüzü de yok oldu; gözgözü görmüyor, sanki bir “ıceberg”in içindeyim.


SES VE KORKU


Önce siren’ler, alarlamlar ve korku; boşlukta bir bulutun içinde, balkonun “korkuluğunu” iyice tut 

masam sis’e karışacağım ve sanki beni sıyırarak geçti karanlık bir silüet, devasa bir tanker evet bitti; kendimi geriye attım!


DÖNÜŞ


Işığın bir flaş misali yüzüme çarpması, yine korkumu gidermedi, yavaşça kalktım yine korkarak. Sis gitmiş, güneş ısıtıyor, tanker ortalıkta yok; düş mü görmüştüm, bir “karabasan” olabilir miydi?





                                                    KONUMLANDIRMA


UV - Kapıyı aralamadan yine kendimden söz edeyim: resim yaptığım için fazla düş görmem, resmin içeriği olduğu için kanımca beyni deşarj ediyorum sürekli ama son yıllarda değişik mekânlardaki bu düşlerde konu “olamamazlık”, iç sıkıntısının korkuya dönüşmesi, bir yere gitmem gerekiyor, mecburum önce uğramam gereken bir mekân var! Ne geçmişse bu mekânda fazla anımsamıyorum ama bir korku yatıyor içinde; geç kalmışlık, pişmanlık, bazı olgular ama net değil; bavul’u alarak çıkıyorum, otobüse binerken uyanıyorum, her defasında terleyerek!


    ŞAİR LEVENT KARATAŞ’IN ARKA ODALARINDA


UV - İMDAT DÜNYA şiirlerinde Levent, “ZEITGEIST” zamanın ruhuna sanki bir günlük” yazmış, imge yoğunluğu biraz önce anlattığım “SİS” gibi, bıçakla kes, üstelik sirenler alarmlar; iç sıkıntısı; yaşamından kesitler; anne çok etkin, belki aile: uzakta bir baba ya da sürekli kapısını çaldığı ağabey ve de pek çok “pişmanlık”! İşte bu iki olgu kitabın şiir içeriğinde sürekli birbiriyle eş anlamlı çakışıyor.


 L K:  - “Çok kahrımı çektin, çok yük oldum sana. Bazen zarif davranamadığım anlar oldu. Seni sevmediğimi düşündüğün zamanlar oldu. Sana âşık olduğumu düşündüğün zamanlar oldu. Benden küstüğün zamanlar oldu. Bana kızdığın zamanlar oldu. Benden nefret ettiğin, içten içe öç almak, kabak gibi oymak ve beni gebertmek için fırsat kolladığın anlar oldu. Beni çok sevdiğin anlar oldu. Bana çok şefkat gösterdiğin anlar oldu. Bana annelik yaptığın anlar oldu. Beni öptüğün zamanlar oldu. Seviştiğimiz zamanlar oldu. Sevişmediğimiz zamanlar oldu. Çok zorlu bir köprüden beraberce geçmemiz gereken zamanlar oldu. Birbirimizin hayatında iz bırakmamız şart olduğu zamanlar oldu. Akıl danıştığım zamanlar oldu. Yol gösterdiğin zamanlar oldu. Bana borç verdiğin

zamanlar oldu. Beni dostlukla beslediğin zamanlar oldu. Mesajlarıma geç yanıt verdiğin zamanlar oldu. Mesajlarımı görmediğin zamanlar oldu. Seni sevmeyi ihmal etmediğim zamanlar oldu. Seni sevmeyi ihmal ettiğim zamanlar oldu. Senden ayrıldıktan sonra seviştiğim kadınlar oldu. Senden ayrıldıktan sonra hayatımı mahveden şeyler oldu.”


UZAKTAKİ BABA

 “on yedi buçukluk Yeni Rakı

fakir babama helal olsun

tekaüt maaşının akşam lüksüdür

evimizin şen hâli çocukluk hayali

soba üstünde mandalina kabukları

Havva teyzemin nüktedan fıkrası.”

                                                                                                        

                                                        ___________________

UV -Bugün bu yazıyı yazarken 27 Kasım 2023, Instagramda bu uzak babanın ölümünü bildiriyordu:


                                                        ___________________

LK- “Şefkatli bir insan olmuştu. Geleneklerine bağlı olduğu hâlde espri yeteneğini hiç kaybetmedi, nüktedan bir insandı babam. Zarifti. Aileler kenetlendi. Onu hep esprileriyle hatırlayacağım... Dünyanın her köşesinden bana “sabırlı olmamı dileyen, rahmeti bol olsun diyen, nurlarda uyusun, yakarışında bulunan” sevgili dostlarıma teşekkürü borç bilirim. Babamdı, Tanrı’m, küçücük bir köşede yaşasaydı!”

                                                                                                                                        

                                                        ____________________

UV - Arkadaki iki odanın birinin kapısı uzun yıllardır kapalı, anahtarını denize atmıştı, tüm şiirlerinde farkında olmadan fısıldadığı - üstte giriş için yazdığı annesine gönderinin son cümlesi - pişmanlık! 


LK - “Şu yirmi yıllık sefalet benim yaşamım olamaz. Affet beni anne! Sana yük oldum –ama çok da dua ettim, “Baba” diye seslendiğim Tanrı’ya, yüklemimi affetsin diye. Nöbet nöbet şiirler örerken çok gürültü çıkardım, müstesna komşularım da affetsin.”

“Babamın zulmünden tam kurtulmuştu ki; hastalandı anneciğim. Ağır bir beyin ameliyatı geçirdi. Cerrahpaşa'da yattığı o ıssız soğuk odayı unutamam. Bana o günlerde ölürsem "Ömrümce gülmedim, yanarım inan buna" şarkısında beni hatırla deyince, aile içinde devleti temsil eden babamdan nefret ettim.”


UV - Çok ilginç Levent Karataş farkında mı bilmem: Samuel Becket “Oyunun Sonu”nda baş kişilik Hamm, anne ve babasını çok tenekesine koymuştur, diyaloglar çakışıyor!Belli bir zaman sonra büyük bir su birikiminden arda kalanlar özellikle bir düşünceyi kovmak adına, yeniden yaşama başlamak, örneğin yeniden şiir kurmak, yaraları sarmak; “hoş geldin” Levent!


“Kusursuzluk istedim ve iyi gideni bozdum”

          Claude Monet


LK - 

Yansıma algısı, bilgi üretmek, düşünme yetilerini düzenler ama zihinsel süreç buna olanak verirse,

“ucuz romanlara çarpıyorum

                                               eve geri dönüyorum

güneşimden kaç diyorum

gündüz rakısına oturuyorum

çile içinde ölüyorum”


UV - Sonraki süreç başladığında birden çift yönlü kuşatıldığının farkına varmak ve açıkça kendisiyle özdeş olmak için bir zaman birikiminin gerekliliğini görmek ve annesine dönmek.


“sen hep haklısın anne, haklı çıkmandan bıktım anne

60 baharında enstitüde döpiyes biçen anne, yuva işçisi anne

oğulca seni sevmek anne, daima dostunum anne

alt kattaki polisten habersiz anne, kanatsız melek anne

hayallerinden utanan anne, kuzey bozkurdu anne.”


UV - Yalnızlık ve mutsuzluk yalnız burada bitmiyor, bitmez tükenmez “metaforlar” sanki sıraya girmiş:


LK - “Anneciğim uyuyor yan odada. Soluk sesini kulaklarımla izliyorum. Bazen hâlim olunca yanına gidiyorum. Başucundaki koltukta oturup "Buradayım anneciğim" diyorum Onun beni işitmediğini, rüyalarda olduğunu biliyorum.... Uyanınca bazen yanında oturduğumu söylüyorum, inanmıyor. Şakaya vuruyor. 'Seni işitirdim" diyor. 

Otuzundan sonra döndüm anne evine. Öncesi hayat gailesi ve mücadelelerle geçti. Aylaklık dönemim de vardır azıcık. Üç ayrı dönemde de anneciğimden incinmedim. Karslılar vicdanlı yürekli varlıklara "Ciğerli" derler. Anneciğimin Ciğerli oluşunu hem aile büyüklerinden duydum; hem de yüreğimde hissettim Mahallemde de ona "Anne" diyenler çoktur. Ben zaman zaman bu yakıştırmadan gönensem de zaman zaman da kıskançlık duyarım. Sistem ve uzuvları birbirinizi sevmemeniniz için var gücüyle yaşamsal refleksler oluşturur. Sanıyorum İrlandalıların bir sözlüdür "Evindeki kavgadan İngilizleri sorumlu tut" diye. Şimdi böylesi tam da bu tanımın karşılığı olan sevgisizliği yaşadığımız günlerden geçiyoruz. Spiritüel bir öneri olarak görün ya da görmeyin... Birbirlerinize sevginizden söz açın.”


UV - Nietzsche diyor ki “...umut kötülüklerin en fenasıdır, çünkü işkenceyi uzatır! Bence de öyle Levent Karataş kızağa alınan bir tekne misali şimdi “denizi” özleyecekti ve zaman acımasız bir “rutine” ve de deniz çok uzaktı!


LK -  “üzüntüden intihar ediyorum.

frekanslarlar tanrısıyla savaşıyorum

uyumak için yalvarıyorum

enerjimi tüketerek uyanıyorum

espri gücümü tartıyorum

yemekten nefret ediyorum

sadece annemi seviyorum

dostum olmadığından şüpheleniyorum

yavuklumun semtinde tutuklanıyorum

caddede kuşlama yapıyorum.

burjuvaziden zarafetimi gizliyorum”


                    UFUK ÇİZGİSİ


UV - Çok eski yıllarda yaz aylarında kitap okumanın keyfini alırdım, her kitap ama özellikle John Steinbeck, “Sardalya sokağı” üçlemesi ve de romanın geçtiği Kaliforniya’daki Salinas! Gündüz düşlerimde bile orada oluyordum, kitaba ara verip balkondan uzaklara baktığımda ve dağların ötesinde ki ufuk çizgisi, işte Salinas’a gitmem için onu aşmam gerekiyor. / Levent Karataş’ın Ufuk çizgisi var mı, nereden başlıyor, nerede bitiyor?


MEVLA’M KANAT VERMİŞ UÇAMIYORSUN

Aşık Ruhsati

LK - 

“şu düş görme işini hangi saatte yaparsam yapayım

ölüm kazanıyorum kuşluk vakti komşularımdan

vadedilmiş topraklara yolculanıyorum

uyanıp şafakta halk uykular çekerken ben

ağlama duvarımda maziyi seyrediyorum.”


UV - Ufuk çizgisini aşmak, güzel ama nereye? Başka bir şair:  “…ne yer, ne yar kaldı” diyordu, olmamazlıkla karışmış içten içe bir yalnızlık, sis gibi içimize çökmüşse pencereden bakacaksın aynı peyzaja; kanımca peyzaj da silinmişti bu uzun sürede! Odalar, kapılar, dolaplar ve pencereler arasında geçer yaşantımız: zaman ve yer kavramı ve öyle betimleriz kendimizi!


LK -  “manzaraya mimlenmiş düşünürken

“O mu geldi?” dedim

bahçe kapısına

zili çalan mart balığı mı?”


                    KADINA DAİR

UV - Tek olmanın sıkıntısı bir kadını özlemek hızla kaygıya dönüştüğünde, bilinçteki gidiş gelişler bir “medcezir” misali sınırsız bir iştahın gölgesinde “şehvet yansımaları”; şairin yalıtılmış varoluşunun her zaman bir yazgısı olmuştur, ama hep öyle oldu. Düşlenen kadınların yüzlerinden başlayarak yaşanan duyguyla aydınlana gece, sabaha doğru kâbus ve yalnızlıkla sonuçlanır! Oysa şiirlerin, yazarların kaderinde kadın giderek bir “kurmaca” fiktif bir imaj oluşturur, yokluğuna alıştırmıştır kendisini bu nedenle hızla yazıya şiire dönüşür. Düşte olduğu gibi hem yakındır, elini uzattığın uzaklaşır, kadınla diyalog: şiirin tropik ormanlarında bir ateş yakarak onun dumanıyla bir mesaj göndermeye benzer. 60 yıllarında Edip Cansever, Alev Ebüzziya’ya 123 aşk mektubu yazmış, her gün beraberdik, haberimiz olmadı; “Seni sevmeyi dünyanın en güzel şiiri yapacağım” diyordu mektuplarında. Ahmet Arif - Leyla Erbil yazışmalarında ise şair: “..öyle bir ıssızlıktayım ki bilemezsin” diyor; peki o yıllar kadın olmazdı masalarımızda, en güzel yıllar nasıl olur hiç anlayamadım: nedir bu “ISSIZLIK”; daha iyi ötsün diye kanaryaların gözlerini iğneyle kör etmek misali!


Post- apocalyptic bir dünyanın gittikçe sığlaşan bir ceza sömürgesinde örneğin şair olmak!

İki gün önce: “İstanbul’da fırtına uyarısı var, ağrılarım arttı” diye yazmıştı bana; ben de “ rutubet belasıdır” diye yanıtladım!




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

BİR MÜZEDE OLMAK YA DA OLMAMAK - LEVENT ÇALIKOĞLU

GÜLÜNÇ BİR ADAMIN DÜŞÜ - BEDRİ BAYKAM

UTKU VARLIK - SANAT AYRICALIKTIR / HELİN KAYA