UTKU VARLIK - EMRE FEYZOĞLU / ARTHUB DERGİSİ
UTKU VARLIK / Röp. Prof. Emre FEYZOĞLU
“Evrensellik diye bir şey yoktur; o, insana dair bir mesajı çözenin varoluşundadır!”
E.F - esimlerinizde sıkça karşılaşılan belirsizlik, düş ve hafıza katmanları, sizin için görünmeyen gerçekliği görünür kılmanın bir yolu mu; yoksa görünür olanın ardındaki bilinmezliği koruma çabası mı?
U.V - Benim resmimin içeriğinin en önemli paradoksudur “Belirsizlik”. Bu, düşlerin de sıkça başvurduğu bir ikilemdir: clair- obscur (ışık- gölge), uzak- yakın, renk- siyah beyaz gibi karşıtlıklar arasında gidip gelen, kesinlikten çok olasılıklara yaslanan bir algı alanı. / Bir anı: “Akademi’de Hocam Bedri Rahmi’yle tartıştığımız bir konu: …düşlerinizi nasıl görürsünüz: renkli mi yoksa siyah beyaz mı? Ben renkli olduğunu savunurken, hoca siyah- beyaz diyordu; ona göre sabah uyandığımızda eğer düşü anımsıyorsak işte o zaman boyuyorduk! /. Yine belleğe özgü düşün labirentinde nerede ve kiminle olduğumuz da net değildir, belleğin sarsıntıları giderek melankolik duygu katmanlarında size başka oyunlar da oynayabilir: “paradoksal uyku”, yaşanan gerçeğin beynin derinliklerinde değişime uğraması “fatique abyssale”, farkındalık yaratmak adına “absürt” bazı şeyleri algılamak olarak sanatçıya en yararlı bir dışa vuruş olabilir; Benim resmimde olasallık, bilinçaltından gelen imgelerin belirsiz kullanımıyla giderek belirginleşir. Gerçekçi portreler —çoğunlukla kadın ve güzellik imgesi etrafında şekillenen figürler— ile onların içinde dolaştığı mekânlar ve peyzajlar, tek bir gerçekliğe değil, çoklu çağrışımlara açılır. Bu durum, antik kentlerde dolaştığım yıllarda sıkça yaşadığım bir "sanrı" duygusunu da beslemiştir. Daha önce bir yazımda değinmiştim: Çocukluğumda sepya fotoğraf albümlerine saatlerce bakardım. O fotoğrafların görünür gerçekliği, özellikle netlikleri ve sepya tonlarının taşıdığı yaşanmışlık hissi, zihnimde sayısız öyküye dönüşürdü. Kadınların güzelliği ile mekânların bilinmezliği, sonunda resimlerimde kozmik bir yolculuğun parçaları hâline geldi.
E.F - Sanat üretiminde sezgi ile bilinçli kurgu arasındaki dengeyi nasıl tanımlıyorsunuz? Bir yapıtınızın sizi yönlendirdiği anlarla sizin yapıtı yönlendirdiğiniz anlar arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?
U.V - Bilmiyorum; aynı soruyu bir yazara ya da şaire sorsaydınız nasıl yanıt verirlerdi, doğrusu kestiremiyorum. Ancak resimde durum biraz farklıdır. Karşınızda yalnızca tek bir yüzey vardır: tuval ya da kâğıt. Ben hiçbir zaman eskiz yapmadım. Çoğu kez bir figür ya da portreyle başlarım; bu, anlatının ilk "yansımasını" ortaya çıkarır. Buna, amacın çevresinde dolaşmak da diyebiliriz. Fakat bu süreçte bir dengeye kolayca ulaşılmaz. Zamanla belleğin arşivinden kaçıp gelen fragmanlar yüzeye çıkmaya başlar; görüntü giderek bir sanrıya, bir vizyona dönüşür. Sözünü ettiğiniz resmin beni yönlendirdiği aşama tam da budur. Yansıma kavramına dönersek; örneğin sıcaklık nedeniyle ufuk çizgisindeki bir cismin olduğundan farklı görünmesi, sanki havada asılıymış izlenimi vermesi, "Fata Morgana" olarak adlandırılan optik bir yanılsamadır. Halk arasında kimi zaman "öteki dünya" görüntüsü olarak da yorumlanan bu olgu, gerçek ile hayalin birbirine karıştığı bir algı alanı yaratır. Sanrı, tam da bu nedenle resmimin temel bileşenlerinden biridir; çünkü gördüğümüz şey ile gördüğümüzü sandığımız şey arasındaki sınır, benim için her zaman resmin en verimli bölgelerinden biri olmuştur.
E.F - Uzun yıllardır farklı kültürler ve coğrafyalar arasında yaşayan bir sanatçı olarak, aidiyet kavramının resim diliniz üzerindeki etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
U.V - Ülkemizin önemli gerçeklerinden biri, kültür ve sanat alanında uzun yıllar boyunca bize özgü bir kaynağın oluşturulamamış olmasıdır. Bu alanda yönümüz daima Batı'ya dönüktü; baktığımız, örnek aldığımız tek yön orasıydı. Gençlik yıllarımızda kültür adeta bir lükstü. Yabancı bir dili öğrenmek, konuşmak ve okuyabilmek, dolayısıyla dünya kültürüne ulaşabilmek bugünle kıyaslanamayacak kadar zordu. Çağdaş dünya edebiyatı eserleri ancak sınırlı sayıda çevriliyor, kâğıdın pahalı olması nedeniyle çoğu zaman kısaltılarak yayımlanıyordu. Klasiklere ulaşabildiysek bunu büyük ölçüde, 1930'lu yıllarda adeta bir mucize niteliği taşıyan Milli Eğitim Yayınları'nın Klasikler dizisine borçluyduk. Ne var ki bu aydınlanma dönemi uzun sürmedi; ülkenin siyasal savruluşları ve düşünceyi, kültürü adeta bir engizisyon anlayışıyla yargılayan baskıcı ortamı nedeniyle bu kazanımlar sürdürülemedi. 1960'lı yıllar ise benim kuşağım için gerçek bir mucizeydi. Tarifi güç bir kültürel sinerji, kısa süreli de olsa özgür bir düşünce ortamı yaratmış; özellikle edebiyat ve şiir en olgun örneklerini bu dönemde vermişti. Resim sanatı ise başından beri Batı merkezli bir anlayışla öğretilmiş ve geliştirilmeye çalışılmıştı. Unutmamak gerekir ki Akademi'nin birçok hocası, 1930'lu yıllarda Paris'te, çoğunlukla André Lhote'un atölyesinde eğitim görmüş; o dönemin kübizm anlayışını anlamsızca Türkiye'ye taşımıştı. 1970'li yılların ortalarından itibaren resim satılmaya, galeriler açılmaya başladı. Ancak bu dönüşüm, sanat bilincinin gelişmesinden çok, "Ben de resim yapabilirim." anlayışının yaygınlaşmasıyla sanatın giderek bir metaya dönüşmesine yol açtı. Galeriler, koleksiyonerler, müzayedeler, danışmanlar, eleştirmenler ve sonunda müzeler bu yeni düzenin parçaları hâline geldi. Sanat, estetik ve düşünsel değerinden çok ekonomik değeriyle konuşulmaya başlandı. Bu değişim öylesine hızlı gerçekleşti ki, adeta bir virüs ya da bir tsunami etkisi yarattı. Sonuçta Türk resmi, nereden gelip nereye yöneldiği tam olarak anlaşılamayan bir süreç içinde müzelerin ve sanat piyasasının nesnesi hâline geldi.
Ben ise 1965 yılında, beş parasız çıktığım uzun Avrupa yolculuğunu otostop yaparak gerçekleştirdim. Amacım, yıllardır özlemini duyduğum müzeleri görmek, gerçek pentür ve desen örnekleriyle yüz yüze gelmekti. Bu yolculuğu Zero Hipotez adlı kitabımda ayrıntılarıyla anlattım. 1970 yılında Avrupa bursuyla dört yıllığına Paris'e gitmem de bir tesadüf değildi. Amacım, ülkemizde bize lüks olarak sunulan kültür ve sanatın doğduğu, üretildiği ve geliştiği kaynaklara doğrudan ulaşmaktı.
E.F - Günümüz dünyasında görüntülerin hızla tüketildiği bir çağda, resmin hâlâ derin düşünce ve içsel keşif için özel bir alan açabildiğine inanıyor musunuz? Eğer öyleyse bunu nasıl başarıyorsunuz?
U.V - Günümüzü eleştirmiyorum; her konuda olduğu gibi amaçsızca ortalığı bulandıranların şamatası,bu harika iletişim sistemini ters-yüz edemez! Amaç, bu sistemi kendi bakış açınızla dünyaya ilettiğiniz bir ‘eko’ olarak irdelemek ve bilinçli kullanmaktır; çünkü mesajınızı neden, nereye ve hangi yöntemle ulaştırdığınızı düşündüğünüzde bir ‘messenger’ oluyorsunuz. Dikkat edin, burada sansür yoktur. Bunu bugünkü kuşağa anlatmak çok güç; yaşadığımız yılların yalnız posta ve mektupla iletişim sefaletini; erken yıllarda bir gazetede çıkan sanatla ilgili bir eleştiriye verdiğim yanıtın hiç bir zaman yayınlanmamış olmasıyla, gönderimin oraya ulaştığının bile meçhul olmasıyla açıklayabilirim. Bir sergi için gönderdiğim görseller postada kaybolurdu; bu olamamazlıkları sıralasam moraliniz bozulur. Gelelim “hızla tüketim” sorununa: donatılmış masada size sunulan onlarca gastronomik yemeğin hepsini tatmak mı yoksa içinden sizi şaşırtabilacek olanı seçmek mi? Ben sosyal medyada niçin Instagram, Facebook, Bloger’i kullanıyorum: dikkat ederseniz genellikle konu resmin gerçek olgusunu, “Çağdaş” etiketiyle bulandıranlara verdiğim yanıtlardır; onlara yaptıklarını sergileyerek gülünç olduklarını ve tehlikeyle oynadıklarını anımsatıyorum ve de biliyorum bugün onların günü, devasa “lobi”ler oluşturmuşlar, ben bir Don Kişot misali Contemporary’i parmağında oynatan milyarder François Pinault’la savaşmam ama bilmiyorum, ettiğim hakaretler bir gün kulağına gider!
E.F - Yapıtlarınızdaki figürlerin ve mekanların çoğu zaman kesin bir zamana ya da yere ait olmaması, insan deneyiminin evrensel yönlerine ulaşma arayışınızın bir sonucu mu? Sanatta evrensellik fikrine bugün nasıl bakıyorsunuz?
U.V - Örneğin uzun bir geziden döndünüz, ama dün Çin Seddi’nde yürüyordunuz, kendi mekânınız hemen kontrolü ele aldı, kısa da olsa gezdiğiniz öteki mekanları size unutturmaya çalışıyor ve: gördüklerin ve yaşadıkların bir sanrı idi, senin atmosferin asıl burası; unut geçer diyor ve başarıyor! Bazen sorardım kendime, “ben gerçekten orada mıydım?”, yaşanmış bir vision’un bellekte kalma süreci anı’ya mı dönük, yoksa gerçekten yaşandı mı? Hep düşünürüm: hapishanede, bir koğuşta 30 yıl yaşamış bir adamın çıktıktan sonraki mekan sorunu nedir; hangi mekan ve zaman algıları önetir bizi? Daha önce söz ettim; düşte yaşadığımız metaforların paradoksal prizması: bir yerdeyim ve biriyle beraberim; bazen yer bildiğim bir doğa ama kiminle olduğum meçhul, tersi: örneğin oğlumla bir yerdeyiz ama neresi? F. Nietzche diyor ki: “Gerçek diye bir şey yoktur, o bir yorumdur!”. Ben de diyorum ki: Evrensellik diye bir şey yoktur; o, insana dair bir mesajı çözenin varoluşundadır!
E.F - Sanatın temel işlevi sizce nedir: Dünyayı anlamlandırmak, ona karşı bir direnç geliştirmek, yeni gerçeklikler yaratmak ya da henüz adını koyamadığımız başka bir şeyi mümkün kılmak mı?_
U.V - Sanat bilge insanların kendi evrenlerinde oluşan bir alış-veriş ve bir iletişimdir. İnsan kendini somutladığı sürece netleşen bir “insan paradoksu” o denli sığlaştı ki; giderek sanatın öbür insana ulaşma olanağı ve bir işleve gitmesi de söz konusu olamaz! Eğer kültür ve sanat bir direnç enomeni yaratsaydı bugün dinlerin ve meçhul inançların toplumların gölgesinde yeşeren güçlerinin kısır döngüsünün de bu derece güçlü olması olanaksızdı; işte “adını koyamadığımız “meçhul” bu.







Yorumlar
Yorum Gönder