19 Kas 2021

IMMORTELLE - ÖLÜMSÜZ / Bir filmin öyküsü




 

                                                               Utku Varlık ve Kürt Neco

1960’lı yıllarda Beyoğlu’nda, genellikle Emek Sineması’nda özellikle Fransız sinemasının en iyi dönemini kapsayan seçme filmleri görme şansımız oldu; genellikle Avrupa sineması da diyebiliriz. Nedeni: Türkiye sinema borçlarını ödeyemeyince Amerika’nın koyduğu ambargo sonucu bir iki yıl Amerikan filmleri piyasadan çekildi. 1960 yılları Avrupa sinemasının en güzel yıllarıydı, belki bir tesadüf; iki yıl boyunca Fransız, İtalyan ve İngiliz filmlerini gördük. İşte bu süreçte Alain Resnais’nin “Geçen Yıl Marienbad’da” çok değişik anlatımı ya da absürt visionuyla, bilmiyorum neden, bizi çok etkilemişti! Bu sinema yine o yıllarda anlatım olarak Michellangelo Antanioni’nin “Gece” filmiyle eşleşir; entelektüel, eşi çok az görülebilen, kültüre bakışı en yatkın bu sinema dili ne yazık, bir süre sonra kendini ticari amaçlı bir sinemaya bırakacaktı. Alain Resnais’nin “Geçen Yıl Marienbad’da” filminin senaryosu, o günlerde çok konuşulan Fransız Yeni Romanı akımının öncüsü Alain Robbe Grillet’nin idi! Bu filmin paradoksal başarısı, Alain Robbe-Grillet’ye beklemediği uluslararası bir ün kazandırdı, oysa konusunu Arjantinli yazar Adolfo Bloy Casares’in “Morel’in Bulgusu“ romanından esinlenmişti. Olağanüstü kutlamalar hemen hemen bir yıl sürdü, dünyanın önemli kentlerinde galalar, üniversitelerinde konferanslar... Yazar bu sürprizden mutlu ama yorgun, kendine bazı sorular yöneltmeye başlamıştı bile: “Bir filmin kurgusu, içeriğin ustalığı, anlatımın çekiciliği vs. senaryoya bağlı; yönetmen bunu görsele uyguluyor yani sahneye koyuyor! O zaman yazdığım senaryoyu benden daha iyi kim sinemaya uyarlayacak?” Kısa bir sürede karar verdi, kendi sinemasını yapacaktı; o yılın sonunda sinopsis hazırdı: “L’Immortelle”!


Öncelikle, “Yeni Roman” nedir: Geçen çağın başlarında savaşların, ekonomik krizlerin ve insana özgü bir bulantının dışa vuruşuyla, sıkıntının sanata dönüşümündeki bir farklılık isteği! Bu sapmanın adı “modern”dir! Tüm sanattaki “essentielle” gereçleri silkeleyip yani yüklerinden arındırıp, anlamı tek düzelikten kurtarmak, belki yalınlaştırmak! Sanatta anlamak ya da anlamamak, giderek bir sanat eserinin farkına varmak edimseldir; bireysel yargılama ve kavramda daha çok dış etkenler rol oynar. Fransa’da “Minuit Yayınevi”nin çevresindeki Alain Robbe Grillet, Nathalie Sarrault, Margeuerite Duras ve Samuel Beckett de bu akımın öncüleridir. Alain Robbe Grillet “Le Voyeur” ve “La Jalouisie” romanlarıyla bu akımın öncüsüdür. Bu modern kaygısı romanda fazla sürmedi, geriye yalnız Samuel Beckett kaldı!

O günlerde bize kültür adına ulaşanların çekim alanındaydık, Batıdan ne gelirse ona hayrandık! Oysa o yıllar yaşadığımız politik sarsıntılar ve de ekonomik çöküntü sonucu, kültür bir “lüks” oldu! Çok ilginç, bu tür kuşatmalarda insan daha etkin ve meraklı, giderek daha da üretken oluyor; örneğin kâğıdın bir meta olduğu bu dönem belki Türk yazınının en bereketli yıllarıydı. Her şeye açtık, meraktı bizi yöneten. Akademi’de bir “sinema kulübü” kurmuştuk, Sinematek’ten önce. Özellikle sinema ilgi alanımızdaydı ama olanaklarımız kısıtlıydı. Örneğin Neco’yla yaptığımız “GİZ” filmini ödünç süper 8 kamerası, iki kaset siyah-beyaz negatif ve bir lambayla morgda çekmiştik. Bugün elimizdeki olanakları o gün düşleyemezdik bile. Örneğin bir iPhone’la o mekanlarda bir video çekmek! Sinematek’in açılışıyla sinemalarda gösterilmeyen özellikle Rus sineması: Ayzenştayn vs. ve Harika Polonya sineması, yani o yılların “Demir Perde”si olarak dışa kapalı ne varsa, “kültür otoyolu” gibi bize ulaşmaya başlamıştı. Tüm Avrupa ülkelerin kültür ataşelerinin çabalarıyla oluşan bu sinerji sinema kültürümüzün asıl kaynağı oldu.


Yıllar sonra, 2004’te eşi Catherine -yazar ismi: Jeanne de Berg- yazdığı 500 sayfalık günlüklerinde L’Immortelle’e tümüyle üç sayfa ayırmış: Alain Robb-Grillet’nin yönetmenlik sevdası, işin zorluğunun farkına vardıktan sonra pişmanlığa dönüşüyor ve ipin ucunu kaçırıyor. Vazgeçemeyeceği için de kısa bir “repaire” için İstanbul’a gidip geliyor; sırf prodüktör Michel Bernhaim’i “Paramont” adına ikna etmek adına kentte kısa bir tur atmak, bilmediği ama sihir olarak çekim alanında düşlediği bu kenti kendi içeriğinin dekoru yapmak! Nisanın başında Orient- Expresse’le İstanbul’a varırlar ve Opera Oteli’ne yerleşirler. Kaldıkları bu üç hafta boyunca fotoğraf direktörü Barryve İstanbul’dan dekoratör Cornelios -daha sonra Paris’te karşılaştık, çok ilginç bir tip- ve kılavuzlar Melikyan ile Yafe’yle İstanbul’u dolaşırlar.  Repéraj yaparken ve bir turist gibi naif bakarken İstanbul’un gizemi Fransızları şaşırtır, örneğin Arnavut kaldırımlarından birinde bir mezar taşı da kullanılmış, hemen bu listeye konulur. Fransız konsolosluğunun Tarabya’daki harika konağı da onları şaşırtır, iç çekimler için kullanılması adına onların emrine verilir.


İstanbul’daki oyuncuları bulmak için Lütfü Akad görevlendirilir, Fransızca bilen bir oyuncu bulmak çok güç olduğu için dertlerini anlatacak Belkıs Mutlu’yu bulurlar. Belkıs Akademi’de mitoloji profesörüydü, Mimar Asım Mutlu’nun kızı, kanımca o yıllar Matisse’in oğlu Pierre’le sözlüydü. Evdeki görevli bayan rolüne Fransızca bilen sinemadan bir bayan bulunamayınca rolü Belkıs yüklenir. İşte Kürt Neco’yla parasız günlerimizde Belkıs’ın bize bulduğu bu iş nedeniyle “Immortelle” olduk. Çekim yaz aylarında olacaktı. Paris’e dönüşlerinde kadın oyuncu aramaya başlarlar, öncelikle Marina Vlady düşünülür, para konusunda anlaşmazlık çıkmadan önce, Vlady’nin gözü senayoyu tutmaz ve cayar. Sonunda Françoise Brion düşünülür ve rolü kabul eder.


Filmin konusu: İstanbul’a gelen genç profesör, karşılaştığı güzel ve çekici kadınla yaşamaya başlar, kadın ona masalımsı kenti gezdirirken bu labirent misali kentte kaybolur! Sonuçta, profesör onu aramaya karar verir. Bilmiyorum Alain Resnais böyle bir senaryo ile ne yapardı? Yapmazdı kanımca, ben daha çekim başlamadan Alain Robbe-Griellet’nin gerçekten sinemadan anlamadığını sezmiştim: Çekimin birinci günü alkol komasında olduğu için gelmedi, şarapla rakıyı karıştırmıştı, eşi Catherin de yoktu ortalıkta, Paris’ten bekledikleri bir bayan gelmişti, onunla beraberlermiş! Yıllar sonra eşini günlüklerini okuduğumda, bu gelen bayanın Catherine’le olan “sado-mazoşist” ilişkileri beni çok şaşırtmadı; İstanbul’da kaldıkları sürede değişik kadınlarla beraberlikleri bu dekoru kanıtladı! Yönetmen olmayınca ne yapılır: ekibi götürdüğümüz Sulukule’de yine kaldırım taşları, anlamsız çekilen peyzajlar, tepede amansız bir güneş, “bu adamlar deli mi” diye bakan meraklılar. Filmin çoğu planında “oy farfara farfara” müziği eşliğinde sıkıcı kaldırım taşlarında yürüyor kamera! Akşamüstü “teknik ekip”i götürdüğümüz meyhanelerde yaşadıkları bir başka İstanbul’u hiç unutmadılar. Kürt Neco bu konuda baş roldeydi; Barry ona yeniden yazacağı “Zapata” filminde baş rolü veriyordu, “Bir Meksikalıdan daha Meksikalı; çok ilginç, nasıl oldu da Elia Kazan “Viva Zapata”yı burada çekmedi!” diye dalga geçiyordu!


Françoise Brion’a takılmıştık Neco’yla, belki pas verir diye, kadın da biraz kaçıktı, sürekli olarak Alain Robbe-Grille’le tartışıyordu; adamın seksüel sapmaları bir kadının gizemini, bir sokak kadınınçevirecek kadar komikti ve senaryodaki anlamsız erotik sahnelerkatiyen o kentin gizemiyle çakışmıyordu! Biz de baş rolü oynayan Jacques Daniol-Vakroze’un gerçekten onun kocası olduğunu bilmiyorduk ve de kadınla bir sorun yaşadığını seziyorduk. Bir antikeri oynayan Ulvi Uraz tiyatroda iyi bir aktördü ama sanki bu filmde rahatsızdı ve pandomim yapıyordu! Tüm yabancı yönetmenler gibi İstanbul’u doğunun hayali ve kitsch bir kenti gibi görmek yanlışlığı! Dil sorunu ve yönetmenin acemiliği filmi bir kukla oyunu misali monoton ve çok amatör kılıyordu. İstanbul deyince fondaki mistik müzik de filmi bunaltıyordu! Bırakın bu filmi, bir yabancı gözüyle doğuyu kurgulayan kaliteli hiçbir film görmedim!

1964 de Jules Dassin’nin “Topkapı” filminde de biraz çalıştık. Bu kez Hollywood sinemasıydı; teknik personel, malzeme, kamyonlar ve de ağustos güneşinde spotlar vs. Dassin Yunanlı olmasına rağmen Doğuyu bilmiyordu, belki naif Amerikalıların isteğiyle 1950 yıllarında Hollywood’un Bağdat vizyonu... Sokak dediğimizde karşımıza her türlü şamata! Örneğin Fenerbahçe Stadı’nda bir panayır misali kurulan dekor, göbek dansı yapan kadınlar, atraksiyon, yapışkan satıcılar, yılan terbiyecileri vs. Buna özgü şu son günlerde de genellikle Fas’ta çekilen tüm filmlerde aynı sahneler kullanılıyor. Kendime soruyorum: Biz mi çok uyanığız yoksa batılılar mı aptal bu konuda?


L’Immortelle vizyona çıkınca hemen notunu aldı ve yok oldu. Alain Robbe Grilette ise 1965’te Transe-Europ Exspresse filmiyle ikinci kez şansını denedi, tutmadı. Romanda da öyle: Unutuldu. Kanımca bugün “Yeni Roman” başarısız bir sapmadan öte bir şey değil!

   

 

2 yorum:

  1. Utku ağabey,

    Her şey ama her şey için teşekkürler.

    Sağlık ve sevgiyle üstad

    Levent Karataş.

    YanıtlaSil
  2. Yine zaman da yolculuk yaşadık teşekkür ederiz bu güzel anılar ve yorum için

    YanıtlaSil