1 Haz 2018

UTKU VARLIK "ZERO HİPOTEZ" fragmanlar/ BOZLU ART PROJECT

KİTAP: YAŞANMIŞLIĞA DAİR GERİYE DÖNÜŞ, BİR YOL HARİTASI VE İNSAN MANZARALARI; ÖZLEM İNAY'IN ÖN SÖZÜYLE.


1 May 2018

HEYKEL VE ANITIN SEFALETİ

Tüm yaşantımda niçin bir idefiks oldu; anıtlara takıntım ve heykeldeki olamamazlığı sürekli yargılamam? Oysa zevksizlik diz boyu, tüm plastik sanatlar diye tanımladığımız olguda; Çağdaş Sanat sapması sanki çirkinliğe övgü, resimde boyayamamak, çizememe, kirletme! Evet beğeni, ama kim kimi yargılıyor; yargılasın diye geçiştiremeyiz çünkü bu zevksizlik paraya, ün'e dönüşüp, bir nehir misali zengin kolleksiyonlara, ünlü mimarlara çizdirilen modern müzelere, fondationlara akıyor, Burada çaktırmadan bir çağın sanat tarihi oluşturuluyor.  Konumuz bu değil: bir türlü kavrayamadığım, çarpık yapılaşan kentleri ağaçla kamufle etmek yerine, anlamsız anıtlarla daha çirkinleştirmek. Daha önce yazdım Blog'da: Akademi yıllarımızdaki Atatürk heykel ve anıt trafiğini; heykel bölümünün buna takıntısını. Oysa daha erken yıllarda yabancı sanatçıların Ankara'da gerçekleştirdikleri çok özgün ve başarılı bronz heykellere bizimkilerin alıcı gözüyle bakamamalarını; Anton Hanak ve Joseph Thorak'ın gerçekleştirdikleri Güven Parkındaki anıtı kavrayamadıklarını, Krippel'in Afyon'daki kavgayı ve savaşı simgeleyen harika anıtı gidip görmediklerini! Bu kez İstanbul'a geldiğimde Beşiktaş- fulya'dan taksiyle geçerken daha önce gözümden kaçmış bir anıt; Diva Soprano Leyla Gençer, işte bu yazının nedeni:


Leyla Gençer'i kraliçe Victoria'la karıştırmış, her boyutuyla "komik" bir anıt! Nasıl olur, bir soprano'ya, yaşantısında başarılı, tüm kariyerini İtalya'da geçirmiş; "la Diva Turca"a, Beşiktaş Belediyesi bu "hommage"ı yapmak gerekliliğini duymuştur? Yine proportion başını alıp gitmiş,  boru gibi boynu üstüne oturtulmuş acımasız bakışlı belki kızgın, büyük baş; altında ki vücütla orantısız, cücemsi, giderek torero misali tuttuğu ağır kumaş sanki kızgınlıkla operanın perdesini çekip almış! Peki Diva'nın dokunduğu Beşiktaş'ın sembolü Kartal'ı nasıl yorumlayalım!  Biliyorum bu Fulya olarak adlandırılan bu yeni yerleşme alanındaki anıta, kimse alıcı gözüyle gidip bakmamıştır! Eğer gerçekten içerikte somut bir kişiliği içeriyorsa, onu fotoğraflardan kopyalamak yerine, biraz hayalimizi kullanmak ama bunu gerçekleştirmenin yolları yine iyi bir öğrenimden geçmek, tekniği kavramak, malzemeyi sınırsız bilmek, kültürlü olmak, eski yüzyıllarda yapılanları adı gibi bilmek! Anıt ve heykel gerçekleştirmek kişiden öte devletin, belediyelerin ve de büyük kurumlar, ve önemli kişilerin alternativinde oluyor: 1- Atatürk heykel ve anıt trafiğinden daha önce söz etmiştim ama son yıllarda park, bahçe, meydan vs. kentin tüm alanlarına konan "Türk Büyükleri" ni içeren büst ve başlar, kanımca simitçilerin bile başın çeviremiyecek sıradışı, bronzden öte boyanmış büstler! Anıt konumunda bir gönderi söz konusudur, genellikle önemli askerlerin, savaşları kazananların, vs. adına yapılan anıtlardaki abartma ve görkemli olmak isteği; genellikle at üstünde, alışagelmiş motif ve aksesüarları kullanarak, ona saygıyı ve hayranlığımızı, hayal isteklerimizi daha da abartır. Niçin böyle bir gereklilik duyulur bilmiyorum ama Avrupa kentlerinde eski asırlarda yapılmış bir çok anıt, heykel ve bronz işçiliğinin baş eserlerini vermiştir, benim merak müzelerime girer. 2- Politika adına önemli iz bırakanların anıtları ise genellikle fazla kalıcı olamamıştır, rejim değişiklikleri, politik sapmalar sonucu her dönemde silinmek kaderini paylaşmıştır. Son yıllarda yaşadığımız politik sallantılar sonucu devrilen diktatörlerin yıkılan anıtlarındaki gülünçlük: bu işin çoktan bittiğinin bir resmidir. Daha derin bir analizini yapmak gereksiz ama 70 yıllarıyla başlayan toplumumuzun geçirdiği her sallantı, terör envanteri, anıt ve heykele dönüştüğünde çıkan sonuçlar gerçekten yürekler acısıdır. 3- Sanatçılar, bilim adamlar vs. çoğunluktadır, ama gelin görün:

Uğur Mumcu Anıtı - Ankara
Bence Uğur Mumcu, bu heykel ve anıt terörünün önemli kurbanlarından biridir; onu öldüren "hızbullah" nasıl kayıplara karışmış sa, onun adına yapılan bu anıtlar kalıcı olarak, yas ve saygı duyurmak yerine beni güldürüyor  genç kuşaklara da öğretiden uzaktır. Koyu yaldız, ayakkabı cilası parlaklıktaki bu heykel; Uğur Mumcu'yu ceketinin önünü zorla kapatmış izleniminden öte Koreli bir diktatörün 25 metrelik heykel anıtından esinlenmiş gibi. Elinden tuttuğu çocuklar üstüne daha uzun yazmak isterdim, erkek çocuk üsümesin diye içine bir kazak giydirmiş, o da ceketinin önünü zor kapatır. Kız çocuğun ayağındaki botu çıkaramadım, yoksa buz pateni mi?


Uğur Mumcu - Anıtı Harbiye/İstanbul
Harbiye'deki Şişli- Nişantaşı yol ayırımı üstündeki bu Uğur Mumcu anıtını ben çözemedim; sanatçının ne anlatmak istediğini, birbirine yapışık büstlerin kimi tanımladığını ya da portrenin kasketli ve kasketsiz hali mi kestirmek güç! Zavallı bir kaidenin üstüne hiç bir "proportion" endişesi gütmeden oturtulan bu kafalar, işte geldiğimiz zavallılığın gerçek dışa vurumu!

 -
Uğur Mumcu Anıtı - Antalya
Bu anıtta sanatçı kare formundan hareketle, figüre ağır bir çanta eklemiş - gerekliliği tartışılır-, heykelin dışa vuruşu, son günlerde aldığı fazla kilolardan müzdarip; işine gitmek zorunluluğu olan bir memuru içeriyor. Şunu soruyorum: düşüncüleriyle bu sisteme baş kaldırmış, Cumhuriyet gazetesinde yazdığı yazılarla, bu korkutulan topluma bir ışık olacağı sırada ne olduğunu, kimin tarafından yönetildiği meçhul "Hızbullah" tarafından susturulmuş bir kişiyi nasıl, anıt adına tasvir edebiliriz?  Bana önce ışığın ya da karanlığın anıtını yapın! Heykeli giydirmek söz konusu olduğunda; resimde ve heykelde özellikle kafa yoran "dreprerie", kumaşın modele uygulandığında giysi olarak ya da kendi halindeki kıvrımları. Tüm anıtlara bakalım; bunun ustaca kullanabilen bir sanatçı gösterin. Daha beterlerini görmek mi istiyorsunuz:


Cahit Külebi/ Şairler parkı beşiktaş
Cahit Külebi: ne yazık karşılaşamadık ama bu anıtı gördükten sonra pişman değilim. Bu garip yaratık, kostümünün içine sıkışmış, şiirini içeren mermer panoyu- figürden daha büyük -; belki düşmesin diye tutar bir hali var, sol koluyla da yaptığı jesti çözümleyemedim. Sanatçı kafayla omuzlarda, proportion adına içine düştüğü çıkmazı, anıtın tümünde daha da beter ediyor; kafayı kesip, büst olarak mermer sayfanın üstüne yapıştırsaydı belki kurtarırdı. Acaba Külebi'nin geride kalan ailesi, çocukları buna nasıl yaklaştılar?



Bilmiyorum sevgili Gürdal'ın alel-acele alçı ve çamurdan yaptığı, tepsi içinde sunulan Abdi İpekci anıtı, kendi kendini yok ediyor; dökülen kısmında ne vardı iyi anımsıyamıyorum. Gerçekten yerine güzel bir ağaç dikin, göreceksiniz ileriye kalacak!

Sapancı Ailesi/ Sapancı Müzesi bahçesi
Bu sekiz büstü, bahçenin derinliklerinde tek tek saklıyabilirlerdi, ne yazık müzenin girişinde önemli bir yerde! Örneğin Kapoor'a ne düşündüğünü sorsalardı!



Ataol yaşıyor ve de bu komik heykelin farkında değil. Üstelik benzemiyor; gömlek, kayış ve pantalon; yine tekrar ediyorum tahammül edilmez, sanki kalaycının elinden çıkmış gibi şu parlak kararmış altın rengi. Şiir mi okuyorsun Ataol Behramoğlu; unutmamak için avucuna yazmışsın şiirini!

Türkan Saylan anıtı/Antalya
Kimse darılmasın, belki gördüğüm en çirkin heykel: niçin mi? Bir gönderi söz konusu ise; bu "obez" kadın figürünü,  bilge, örnek bir kadına yakıştırmanın nedenini öğrenmek istiyorum. Sanatın amacı "güzel"dir ve de sanat onun çekim alanındadır. Peki "hayal" ne işe yarar, sembol nedir, estetiğin kanunlarında proportion ne işe yarar? Eğer ona et ve kemik olarak yaklaşamıyorsak niçin stilize edemiyoruz? Nedir elinde tuttuğu çiçeğin gerekliliği eğer çiçeğe benziyorsa ve de bronze başka bir renkle müdahale etmek, bu nereden çıktı!

Onat kutlar
Onat Kutlar da ötekilerin kaderine uğramış; şimdi daha iyi yargılıyorum; kanımca heykelin kafasını yapanla, gövdeyi gerçekleştiren aynı kişi değil kanımca, omuzlar giderek daralmış, kayışın sıktığı pantalona dikkat. Oysa böyle giyinmezdi Onat!

Orhan Veli
Bu kez şairin başı küçük, gerisi devasa bir gövde; daha kötü giydirilemez! Heykelin üstündeki "meteor'a" benziyen kütleyi de anlayamadım galiba bir yüz seçiyorum



Namık Denizhan
Eğer gerçekten Namık Denizhan'nın heykeliyse benzemiyor. Değilse, o zaman Namık yaptı. Lütfen heykelin kafasını, yine omuzlarıyla kıyaslıyarak proportion'daki zavallılığı görün. Bu kez kirlenmiş doré ve de tahamülün çok ötelerinde!


Türk Heykel ve anıt sanatına başka bir boyu getiren Beşiktaş Belediyesinin sembolu kartal
                                                        ALINACAK DERSLER

Kreppel / Afyon Anıtı
İlk cumhuriyet yıllarında, genellikle Avusturyalı sanatçıların yaptıklarına biraz baksaydık belki "altın ölçüyü", "anatomiyi", "Proportion'u", tekniği ve "bronz'u" öğrenirdik, bir anıt içeriğindeki öğreti belki bugünkü kadar gülünç olmazdı yaptıklarımız!

Erick Aubry
Bu genç sanatçı genellikle "animalist" çalışıyor; bu dünyanın içine bir figür bu kadar güzel konabilir!

                                                             SONUÇ

Dostum son Marxsist Emin Çetin bir gün ülkemizdeki heykel ve anıt zülumunu görüp, ölürsem anıtımı ve heykelimi yapmayın demişti; onun bu son sözünü dinliyecekler mi bilmiyorum. Çok ilginç bu yıl Marx'ın 200. doğum günü kutlanıyor özellikle 17 yaşına kadar yaşadığı Almanya'nın Trier kentinde. Bu kutlama nedeniyle Çin, Marx'ın bir heykelini Trier'e hediye etmiş. Heykeli sevenlerle, sevmeyip Çin'e geri göndermek isteyenler arasında yaşanan tartışmalar halâ sürüyor; bir de siz yargılayın:


















16 Oca 2018

ŞANTİYE / PHYLLIDA BARLOW

                                               

Geçen Venedik Bienali'nden İngiliz paviyonuyla ilgili bir fotoğrafta; paviyon daha kuruluş anında çekildiği izlenimini veriyordu. Bu "şantiye" görünümü için -...biraz bekleselerdi belki! diye düşünmüştüm; açıkca bu bayanın ismi dışında ne yaptığından haberim yoktu.


Uzun bir süredir tekrar ediyorum; merak alanlarımın uzaktan değil de yerinde ve zamanında görmek, izlemek adına geldiğim bu vahşi batıda son izlediklerim, bilincimi yavaş yavaş kaydırmaya başladı. Yaşadığımız bu çağ, paradoksal bir düş misali, şaşırtıcı bir ikilemi sürdürüyor; bilim ve teknik adına en uç noktalarda gezinirken, bize ulaşan ve de aklımızı çelen tüm gereçlerin, araçların minimal boyutlarda güzelin ve estetiğin  dizayna yansımasını ne hayallerimiz ne de düşlerimizde bile göremiyeceğimiz bir "KATARSİS"; öbür yandan güncel sanat" adına müzeleri, kolleksiyonları, sanat galerilerini dolduran "çirkinliklerin ikilemini yaşıyoruz! Geçen yazımda sentetik malzeme ve de "autodestruction" içeren bu devasa boyutları ileriye, gelecek asırlara ulaşması sorusunu bu kez tekrar soruyorum size: sanattan öte günlük yaşantımızda ayağımıza takılan, gözümüzü yoran, yaşantımızı aksatan "şantiye" misali fazlalıklardan nasıl kurtulacağız? Sanatı dibe çeken gereksizliği en şık galerilere yönlendirenlerin amacı ne? Papier maché, alçı, ahşap, metal, bez, boru, akrilik boyanın zamana dayanıklığını hiç'e sayıyorsak, bu zevksizliğin Tate Modern'de işi ne?
Beni şöyle yanıtlıyabilrsiniz: İngilizler "sana donunu ters giydirirler" sonra güncel sanat olur.


İngiltere'de saygın, tanınmış bir sanatçı olarak tanınması; belki Barlow'un büyük dedesinin Charles Darwin olması; öte yandan öğretim üyesi olarak da tanınması bana bazı sorular yönetiyor. Örneğin bu görsellerden yola çıkarak "sanatı tanımlamak", sanatın içeriğinin estetik, moral, güzel tanımı, katarsis varoluşunu yatsıyamıcağımızın anayasası olduğunu anımsatmak gerektiğinde, bayan Marlow'un sanatını onlara nasıl emposé ettiğini duymak isterdim. Örneğin isim yapmış öğrencilerinin işlerine bakarsak bu "concept" adına Barlow'dan algıladıkları su götürmez:

Rachel Whiteread

Rachel Whiteread

Nairy Baghramian

Nairy Baghramian



Picadilly, Hauser and Wirth Galerisinde alü. inşaat demirlerine sarılmış renkli bezler ve altta pabucumsu şeyler caddeye taşmış - görsel olmasa anlatmak bile zor-! Bunlar figür, örneğin



ellerinde "bandrol'larl yürüyerek galeriye girmişler! Bunun "çağdaş sanat" olduğunu oradan geçenlere nasıl anlatabilirsiniz?


Bu sergide renkli bezlerle örtülü küplerin beton olmasında israr etmiş sanatçı, ne yazık taşınması güç; daha hafif bir malzeme de aynı işi görür diyerek vazgeçmiş!


Belki absürt; bir kanalizasyon şantiyesini Tate Modern'de gerçekleştirmek bu kadar olabilir! Dikkat sanatçının yerleşiminin üstüne 1 cm. oynamaması gerekiyor.


Tüm uğraşıma rağmen hiç bir çözüm getiremedim bu yapıta



Prens Charles sanatçıyla ne konuşuyor; bilgimiz dışında! Belki Venedik Biennali adına kutluyordur, o da bilinmez. Ama şu bir gerçek ki "conceptuel" sanatla ilgisi ilgisi ancak görevi dolayısıyla istemeden, annesini temsil ettiğini tahmin edebiliriz. Bu sanatı bulandıran "kaos" sun, çirkinliklerin modasının geçtiği söylenemez; içeriğin tükendiği, yapılabilecek her türlü şamatanın yapıldığı varsayımı da bir yerde onlara duygusal mesajlar verenlerin daha çok bienaller olduğu bir gerçek. Sosyal içerikli manifestasyonlara dönüşen biennal kurgusu, uzun bir süredir pentürü dışlamıştı. Ütobik tezlere yönelirken mimariyi de kapsayan mekanlarda yapılan sergilemelerin odak noktası conceptuelin psikanalitik tiyatrosu ve de bıkmadan usanmada buna fikir üreten modern kaçkınları! Bir kere olan olmuş, sanat tarihi şimdiden yazılmış, Barlow rahatça dedesini yanına gidebilir; onun kadar olmas bile ünlü!





















10 Ara 2017

SANATTA AŞAMA;MEGALOMANIE VE MEKAN


Artık insanın "hayal kutusu"nu sanki düşen bir uçağın "kara kutusu" misali arayacağız; düş bozgunu gibi, "modern hinlik" başını almış gidiyor. Bir sanrının kendi şok boyutunda gerçekleşmesi hayal olmaktan çıktı. 3D - üçüncü boyut- çoktan aşıldı; CAO - bilgisayarın yönetiminde laser sistemiyle baskı, MJM - modelage -, SLA - stéreolithographieApparatus - vs.  Bir kartpostal boyutundan kitaba, kitaptan tuvale; bir imgenin makul bir boyuta ulaşması, bizim bakış açımızla orantılıdır. Oysa  büyük tuvalleri boyamak, devasa objeleri kurgulamak için yine sanatçının devasa mekanlara ve bunun siparişini verecek güçlü bir - sponsor - onu destekliyecek global bir - media - yı gereksiyor. İşte bu açılım içinde bir star sisteme oluştu. Tüfeğin bulunması sonucu bozulan "mertlik" gibi, günümüz sanatçıları giderek belki bu boyut'a girerek; tuvaliyle cebelleşen mütavazi ressamı tarihe gömdüler. Bizde bile asistanlarıyla çalışan, belki sözünü ettiğim tekniklerin boyutunda değil ama el değmeden üretilen, sipariş vererek gerçekleştirdiği yapıtını "contemporary" fuarlarında satışa sunan, modernlik fenomoniyle kafasındaki "virtuel"i pazarlayanlar; tekdüze bir görücü prototip yarattılar: bakan ama görmeyen, yargılamadan daha doğrusu - anlamadan -  satın alan, kolleksiyoner olduğu kendisine "ikna" edilen ve de özellikle ülkemizde "müzayedecilerin" dümen suyunda bu sanat oyununun geleceğinden şüpheliyim! Bu oyunun global açılımında, yöneten ülkelerin sanatı bir propaganda olarak impose etmek adına yaptıklarına "sanat savaşları" diyebiliriz.


Geçen yıl Paris, Fondation Cartier'de Cai Guo-Giang gösterisi, sanki çocukluğum naif panayırlarının asrımıza uygulanması gibi bizi şaşırtmak amaçlı ama izlediğim kadar artık kimse şaşırmıyor; anlamıyorum; gözlerdeki doymuşluk nedense bana bir şeyin sonunu geldiğini fısıldıyor: "..artık şaşırtamıyacaksın!". Önceleri Japon'yada "pyrotechnique" - havai fişek- ve barut üstüne araştırmalar yapan sanatçı, daha sonra bu öğrendiklerini sanatla kesiştirerek, gösteri anlamında daha çok "show" benzeri gösteriler, ancak hayalin erişebileceği boyutlarda "instalation'larla" sürdürüyor. Kısa bir süre sonra Venedik Biennali'nin ona getirdiği sükse Pekin Olimpiyatlarının "havai fişek" gösterisiyle, modern müzelere; Mass Moca, Guggenhaim, Fukvoka, Cartier Paris vs. olağanüstü boyuttaki "instalation" lar, megalomanin sınırlarını zorluyor.


Bu sanatçının hayal gücüyle, hayalin büyük boyutlarda gerçekleşmesi yine günümüzün bir mucizesi diyebiliriz. 3D tekniği ile yaratılan aslını aratmayan objeler, installation olarak müzelerin büyük mekanlarında elbet şaşırtıcı işlevlerini yapacaktır. Ne yazık sanatın anlamı yalnız şaşırtmak değil, onun öğreticiliği ve gizeme kucak açan olağanüstülüğü. Artık sirkler nasıl çocukların albenisinde değilse, müzelerde yapılan bu tür şamata'dan da bıkacağız.


Cai -Guo'nun Japonya'da öğrendiği "havai fişek" uzmanlığı; barutu babasının malı gibi kullanma yeteneğini ve ona ünlü müzelerin kapısını açıp, "show" yapma olanağını tanıyor. Büyük boyut tuvalleri yere serip, içi sıvı boya dolu baloncukları barutla patlatarak, rastgele oluşan leke, lavi , benek , lekelerin yarattığı tablolar elbette bir anlam, bir tad, boya kalitesi içeriyorlar. Büyük boyut tuvaller şasiler gerilip sergilendiğinde, show'u görmeyenleri şaşırtıyor ama! Evet bir ayrıcalık bu; canı sıkılan müze yöneticilerinin kapılarını bu tür "şamata"ya açmalarını anlamıyorum!


 Madrid Prado müzesi de Cai-Guo'nun önlenemez keşfinin tuzağına düşmüş; güya sanatçının Buen Ratiro sarayına "harp ve sulh" içeriğinde yaptığı gönderi - show - bile, bana bu mekanlara duyduğum saygıyı silemiyor. Tekrar müzeye girip, gizlice Zurbéran'nın tuvalin önünde eski çağların çekim alanına giriyorum!


Sanatçının bu installation'nunda kavram saptaması ne olursa olsun; ben bir kez bile içeriğini düşünmedim, bir süre izledikten sonra sergi sonucunda bunu nereye götürecekler, hangi araç bunu taşıyabilir, daha sonra sergilenme söz konusu ise, o sürede saklanabileceği mekan, yeniden kurgulandığında, öncekiyle bağlantısı vs.


Genellikle iklim değişiklerinin doğayı altüst etmesi sonucu kentlerde bile yaşadığımız köklerinden sökülmüş bu ağacı böyle bir mekana; bilmiyorum hangi olanaklarla sokup, kavramlaştırmak biraz gülünç. Wei Wei gibi Çinlilerin bize bu denli moral öğretisi biraz absürt!


Cai Guo'nun asıl uğraşısının "havai fişek" olduğundan söz etmiştim. Bunu sanata uygulayıp, "ephemer" bir show'la plastik sanatlara yeni bir bağlantı yapıyor. On dakika sonra onun renkli bulutlları yok olacak, geriye kalan görseller ona gelecek olimpiyat oyunlarında, daha başka açılımlar getirecek!


Şimdi bende kalan izlenim, virtüel sınırları zorlayan bir filmin etkisine özgü kısa bir bellek, tını ve de  aklımda kalan ona benzer bir merak, daha çok bunları gerçekleştiren atölyeler, teknik elemanlar, ortada dönen para ve de sanatçının payı. 21 yüzyılın başında yaşanan bu histeri kısa bir süre sonra tüketilecek, "conceptuel"in son günleri bence. Tüm bu sorunlar giderek "accumulation", - birikme ve yığma - gerçeğiyle karşılaştığında, ileriye dönük, bizi bekleyen "kaos" dan kimsenin haberi yok. Paranın açılımıyla sürekli alınıp, bir gün değerini ölçebileceğimizi sanarak depolara yığdığımız "sanat eserleri, kendi kendilerini yok etmeden kanımca çöp olarak kaderlerini bulacaklardır. Örneğin: Louvre müzesini Fransa'nın kuzeyinde Lans kentinde de açtılar ama gereken sükseyi bulmadı. Belki Arapların para boyutlarına ulaşamadığı için. Konu müzenin açılımı değil; Paris Louvre müzesi, asırlardır depolarında biriken 230 bin tuval, objet, heykel, tüm aklınıza gelebilecek sanat eserini yine Lans kentinde özel olarak kurulan yeraltı "bunker" lerine taşıyor. Seine nehrinin daha önce taşma tehlikeleri bu eserlerin çoğunu rutubet nedeniyle yıpratmış. Görünenin yani çağdaş adına bugün yapılanların, kullanılan malzemenin, devasa boyutların geleceğini hayal etmek zordur. Paranın ve uluslarüstü sanat lobilerinin açımaz yıprattığı, kanayan hayal gücümüzü kendimize saklayalım.




























11 Kas 2017

KAOTİK GÜNLER 2



19 yüzyıl Alman kökenli bir sözcük KİTSCH; süslü, zevksiz, beğeninin belki en bayağısı gibi karşılıkları sözlükten çıkarak güncel sanatın estetik kapsamına girdi. Güncel sanat üstüne bir anlam yüklemek güç, pentürü eleyerek bir sirk misali aklımıza gelebilecek her türlü gösteriyi “düzmece” mediatik çekim alanları yaratarak; örneğin Modern Müzeler, Fondationlar, Biennaller, fuarlar vs. meta olarak işleve sokarak, bir kaç milyarderin uluslararası satış evleriyle yönetiliyor. Bidon isimler yaratıp, onları pazarlamak için Versaille Sarayından tutun Louvre’a kadar en dokunulmaz mekanlarda show yaptırıyorlar. Takahi Murukami, Joanna Vascoceloc, Jeff Koons vs. ki tümüyle kitsch’le yıkanıyorsunuz. Kimse ağzını açmıyor, bilmiyorum belki sanat eleştirisi öldü ama Fransa’da bir tek düşünür Luc Ferry acımasız eleştriyor ama kim dinler!
Tekrar bunları yazmak beni yoruyor ama konuya girmek için yine dışardan bakmak gerekiyor. Gözüme ilişen Beyaz Müzayede’nin güncel satışının kataloğunda yine malûm isimler ama kataloğun kapağında bir portre: yani satışın göz bebeği; imza Fahrelniza Zeid; 500.000- 750.000 YTL. açılış fiatı, kanımca milyona gidecek. Eğer sanat adına, resmin kuralları adına, tekniği adına, boya olarak, anatomik, estetik, içerik, mesaj vs. benzer çirkinlikte bir tablo, turistik mekanların kaldırımlarında 15 euro’ya satılıyorsa, belki Prenses’in hatırına biçilmiştir bu fiat. Katiyen hiç bir hesaplaşmam yok bunları yazarken; oysa oğlu Nejat Devrim annesine karşı daha da acımasızdı: “canı sıkılan pazar ressamı bir prenses” olarak tanımlardı ve de dargın öldü. Sonuçta yine Kitsch’e dönersek, ne yazık bir zevksizlik de olsa bir kalite içerir kitsch; o zaman kitsch bile değil. Soyut süslemelerini eleştiremeyiz çünkü sanatçı böyle soyutluyor dünyayı dediklerinde, ona bir yanıt vermek güç ama durup dururken portre yapmak nereden çıktı? Yazının devamında Blog’larım da daha önce bu konuda yazdıklarımda görüldüğü gibi bir sataşma da değil benim tavrım; bu çevrede kimse yüzüne eleştirmez, tekrar ediyorum 30 ressamla her ay 10 müzayede dünyanın hiç bir yerinde yok; köreltiyorlar pentürü kimse farkında değil!

“Tanınmış bir müzayede evi, verdiği ilanda “müzayede sezonunun” açıldığını muştalıyordu; oysa aynı günlerde Contemporary İstanbul fuarı da bitmek üzereydi. Şaşırdım, ne akıl almaz bir iştah, ne yi göstermek istiyorsunuz, tekrar tekrar ne yi pazarlıyacaksınız? Varoluşlarında iğreti duranlar, lüks kataloglarında, pırıltılı Internet sayfalarında, bu sezon piyasaya sürecekleri başeserleri kendi “virtuel” kolleksiyonerlerine “emri-vaki/fait accompli” sunarken, yine aynı ressamlar öteki müzayede evlerinin satışlarında, çok değişik değerlendirmelerle; ibrikler, sürahiler, el yazması panolar, tesbihlerle karışık, oryantalist suluboyalar ve de “meçhul Ermeni ressamların” “nocturn” İstanbul peyzajlarıyla bu oyunun içindeler. Daha dün bir sergiden aldığını bir müzayedeye koyup, o sanatçıya ve galeriye saygı duymayanlar , elden ele dolaşıp, ipi pazara çıkan tablolar, ressamlar! Unutmayalım yaşamak için müzayedelere ısmarlama resim yapanlar da çoğunlukta; yaşamak kolay değil! Bilemediniz otuz ressamı bile kapsamayan bir rutin. Bize özgü bir köpürme ama çoktan bir geriye dönüş başladı bilesiniz! Çöken bir ekonomi, resmi hani o başladığımız yılların kıyılarına getirdiğinde, biliyorum ki siz daha önce çekip gitmiş olacaksınız!
Blog’umda geçen seneler de bu konuya değindim; değişen bir şey yok:”

“ Ülkemizdeki bitmez tükenmez bilmeyen , resmin gizemini , hayalini "metah " adına pazara çıkaran, deynekcileri sanat yargıcı yapan "MÜZAYEDE" hystérisine karşı yapacak hiç bir şey yok, sanatın  “albenisi”; bakan ama göremeyen gözlerin , yargılayamayan beyinlerin eline düşmüştür. Sanatı yöneten ülkelerde, uluslararası ünlü satış evleri bu pazarı değer adına bir "borsa niteliğinde" korurlar , çünkü "değer" bu yatırımın garantisidir ve de her gün müzayede yapılmaz! “

“ Geçenlerdeki yine bir müzeyedenin 2 milyon üstüne sattığı bir tablonun ki -alan almıştır-, beğenisine: “ne karışıyorsun, sen de ressamsın, kıskanıyormusun, sen de o tapınaktasın” demiştim! Sözgelimi, bu şamata içinde asıl gerçek; ülkemizde  - tekrar ediyorum - ileriye dönük resim tarihini; hazırgiyimciler, mütahitler / alış-veriş merkezlerinin patronları ve lüks otellerin sahiplerinin yazdığı malûm. Daha önce Lebriz com. sanal dergide aynı şekilde diklenmeme bir yanıt gelmişti; bir bey, böyle konuşmamdan sinirlenerek , -… beyfendi ben cam ticareti yapıyorum, camcıların da resim sevmeye, resim almaya hakları yok mu? Anımsamıyorum ne yanıt verdiğimi ama şimdi Ece Ayhan misali bir yanıt vereyim bu soruya: evet " Bütün Yort Savul'lar " resim alır ve de sanat tarihi de yazarlar, müzayedeler yaşadıkca. “Bu kez Arif Dino’nun bir şiiri geldi aklıma: Döner kebab / dönmez olsun!”
“Beni "kadına dair" bir blog yazmaya;  önümüzdeki günlerde yapılacak bir müzayedenin kataloğunda gördüğüm prenses Fahrünisa El Zeid'in satışa sunulan bir tuvali oldu. Tekrar baktım; 350.000 liraya satışa sunulan bu portreye gerçekten alıcı gözüyle, hani şöyle, resmin sınırlarında dolaşmış, biraz desenin farkında, boyanın, insanın içeriğinin, sanatın varoluşunun ya da sürekliliğin, bakmak fiilinin gerektirdiği tüm iyi niyetlilikle düşünerek, bu "croute'u" - kabuğu- bize yutturan "çığırtganları" ve deynekcileri tekrar kutlarım. Bu konuda daha önce Blog'da yazdığımın ( Oxymore/Kasım 2013) ötesinde yeni bir şey söylemek gereksiz. Kanımca başlangıcın çok üstünde satılacağından hiç şüphem yok. Bu kez alıcıyı izliyeceğim; bir hazır- giyimci, bir alış-veriş merkezi patronu, bir taşaron- betoncu, şüpheli bir banker; kim olabilir bu parayı gözü kapalı atabilecek? Öteki ressamlar ne düşünüyor onu da merak ediyorum ve de biliyorum ki düşündüklerini böyle açık söylemezler, bizans usulu daha temkinlidir eğer aynı yolda yürüyorsak.”

“Eğer konumuz "parayı veren düdüğü çalar" ise; sayın iş adamı Zafer Yıldırım Dubai'den alır resmi evine asar. Ama iş bununla bitmiyor; mega alış-veriş merkezlerinin sahibi, derici, Kasımpaşaspor  kulübü başkanı çaktırmadan Türk Resim Tarihini'ni de yazıyor: Christe's verdiği demeç elbet bunun "hamasi" bir nedenle yapıldığı; Raffi Portakal'ın telefonla gerçekleştirdiği satın alma operasyonu; 5 milyon ödeyerek Cumhuriyet'in 90. yıl dönümünde bu tablonun ülkesine dönmesi! Ben çok korktum bir yabancı alır diye ama korkulacak bir şey yok; bu İngilizler çok iyi bilirler "keriz silkelemesini"!

“İster istemez eski anılara döndüm: 70 yıllarında Paris'de Galerie Katia Granoff'da Fahrrelnisa Zeid'in sergisindeyiz. Tüm Ortadoğu , Rus , Osmanlı prens ve prenseslerinin katıldığı bu vernissage'da kızı Şirin Devrim bana sergilenen bir sürü tabloda kendisin de " boyamak adına" bir payı olduğunu anlatmıştı ve de inanmamıştım; 1994 de yayımlanan "Şakir Paşa Ailesi" anı kitabından bir alıntı:
 Noel'den sonra kardeşim, ailesi ve kocam, Lech'e hareket ettiler. Hem Ürdün veliahtı Prens Hasan'la buluşacaklar, hem de kayak yapacaklardı. Ben anneme bakmak için Viyana'da kaldım, biraz iyileşirse yılbaşını onlarla Lech'de geçirmeyi umuyordum.
Annem elime kalın bir fırça tutuşturdu. "Ne olur bana yardım et, şu arka fonu kırmızıya boya, kendim yapacak olsam yorgunluktan ölürüm, oysa portreyi bu gece bitirmek istiyorum" dedi.”

“Bir tuvalin kötü boyandığının farkına varabilmek bile yine bir bilgi içerir; pentürün tüm varoluşunu, bir tek sözcükle örneğin "postmodern" le, tersyüz etmek, yeteneksizliği müzelere, kolleksiyonlara sokmak becerisini yapanların, bu "manupulation" güçlerinin arkasında kapitalist yatırım fonları, bankalar, zengin uluslararası müzeler vardır.”

“Bu demek değil ki düşlediğimiz resim yapılmıyor; ressam -benim anlamımda- parasal döngü içinde açılmış galerilerden elini ayağını çekmiş, yerini çığırtganlara, şarlatanlara bırakmıştır. Resim çağdaş'ı, modern'i bayrak olarak açmış sanat lobileri kurmuştur, atölye yerini "manufacture" bırakmıştır Yaratma edinmeleri, yaratıcılığın bireyselleşmesiyle orantılıdır, resme nitelikli bir katkı, sanatın anlamıyla bir kaygı oluşturur, yapma boyutları resmin geldiği yeri yadsımaz, sanat bir sürekliliktir. Soyutlaşma bir indirgeme tehlikesi değildir, anlatımdaki transparance teknik bir dil olduğu sürece figüre içerik olarak katılır. en büyük tehlike; sanatın anlamını, varoluşunu unutup "standart kurmacalar" ya da contemporary' yle göz boyamaktır. Entrikaya dönük, gnostik anlamda müzecilik, yargı sistemlerinin monopolleşmesi, uç yargı sistemleri giderek sanatın sığlaşmasının nedenlerinden biri oluyor. Modernlik fenomeni bir kalkan olduğu sürece, sanatı yargılamak, bakanın algısını robotize etmekle, örneğin "postmodern" oluşturuyor. İşte o zaman isterseniz,  siz de ressam olabilirsiniz!”

“Beğeninin bu denli çarpıtırılması, kendiliğinden oluşmuyor, "décadence", çağların belli dönümlerinde insana dair paradoxal bir moral düşüşüdür. Yalnız "plastik sanatlara" dokunuyorsa bunu genelleştiremeyiz ama tüm bu çirkinliğin "officiel" olarak ileriye dönük müzeleşmesi, paraya dönüşmesi, yapıtlaşması, bir öngörü olarak hiç bir perspektive sığmıyor. Ne yazık "eleştri ya da karşı oluş" tavrı media'da susturulmuş, Tüm basın övgü ve hayranlık, uzun ömürler sunuyor. Eğer özgürce bir şey yazıyorsam bu çevreyle hiç bir çıkarım olmadığı içindir. Bu tarafta geriye dönük hiç bir dialektik dönüşüm olamaz. Ne yapalım? Kabul mu, katiyen, yapılan "modernlik fenomeninin" arkasına sığınmış bir kabusdur, geçicidir ama geriye kalan daha da önemli bence; geriye bir "syndrome" kalacak, "syndrom BURN OUT. “

19 Eki 2017

THE SQUARE




Dilim kurudu, “..sizinle dalga geçiyorlar; MODERN, CONTEMPORARY şamatası yaparak vs.” Bizim en önemli özelliğimiz; bize gönderilen her şeyi “..demek batı’dan geldi, doğrudur, biz de yapalım” adına geldiğimiz yer yalnız saf oyunlar değil, altında önemli “ekonomik” çıkarlar ve de “kafa yıkama! Önemli bankaların, fondation’ların ve onları müzelerinin, zengin snop milyarderlerin gösteri alanındaki bu “özenme”nin elbet bir gün suyu çıkacaktı ve çıktı. Kimsenin okumaya vakti olmadığı için, bu “çağdaş ekonomik histeri” yi eleştirenler, gazete, dergi ve de ınternet yine bunu okuyan ve de aldırmayanların ilgi alanındaydı! Bu şamatayı çökertecek belki ekonomik bir kriz olabilirdi ve de oldu da; ne yazık on yıl sonra daha beter, bu kez arapları da bu oyuna sokarak; “keriz silkelemek” sistemiyle 21 yüzyıl “sanat tarihini” daha kapsamlı yazmayı sürdürüyorlar. Dün gördüğüm film: “THE SQUARE”  İsveç sineması yapımı, yönetmeni Ruben Östlund daha önce yaptığı “SNOW THERAPY” filmiyle yine ülkesinin ve Avrupa Birliğinin önemli bir sorunu olan “göç” konusunu işlemişti; Göteborg’daki Afrikalı çocuklara yapılan şantaj içeriğiyle. Bu kez yönetmen önemli bir duvara çarpıyor arabasını; konu kimsenin şimdiye dek dalga geçemediği “contemporary sanat” yani önemli bir “lobi’nin, modern müzelerin ve de onların zengin mesenlerinin nasıl “manupulé” edildiğini, bir modern müzeyi yönetenlerin varoluşlarındaki sapmaları, saflık ve naiflik adına komik bir şekilde sunarken, İsveç’in geldiği ekonomik güç adına oluşan zengin ve yaşlı bir sınıfa karşılık bu ülkeye göçen ve de İsveçlilerin saflığını istismar eden, yalnız dilencilik ve hırsızlıkla yaşayan malûm ülkelerden gelenlerin bir panoraması! Bir “modern müze” yöneticisinin yeni bir sergi aşamasında yaşadığı üç kaotik günü anlatırken geri planda bu müzenin sergi salonlarında “absürt” bir gezintiye çağırıyor bizi.


Örneğin bir salondaki “instalation”da sanatçı önemli oranda “çakıl” yığmış, tepeçikler hesaplı, santimetre şaşmıyacak! Biraz alıcı gözle bakarsak, bu çakıl yığınlarını izleyen kameraların kontrolu ve de bütün gün bunu dikkatle bekleyen bir bayan, müze bekçisi. Kaza geliyorum demez; temizlik yapan kadının dikkatsizliği bu çakıl tepeçiklerinden birine dokunuyor bu bir santimetrelik oynamayı eğer sanatçı duyarsa; eserine yapılan bir saldırı olarak alacak ve sigorta müzeden saygısızlık adına sanatçıya bir kaç milyon ödeme isteyecek vs. Virtüel değil bu filmdeki pasaj; örneğin geçen yıllarda buna benzer gerçek problemler yaşandı. Dormund müzesindeki Martin Kitbenberg’in eseri “..ne zaman tavan akmaya başlamış sa” yani eser, içine su damlayan bir kova, müzede temizlikçi kadın yer biraz ıslanmış diye kovayı bir kaç cm. oynatınca, sanatçı tarafında müzeye açılan dava 800.000 euro olarak sonuçlandı. Yine Joseph Buys’un Dusselldof müzesindeki installation’daki tereyağının erimesi ve de niceleri. Filmde müze arka planda, sandalye yığınlarının olduğu bir yerleştirme, sandalyaların yıkılması dolby audio’yla seslendirilmiş. Her kez müze gezilerimde dikkatimi çeken; bu anlamsızlıkları bekleyen, kontrol eden kişilerin varoluşlarındaki monotonluk, sıkıcılık, rutin. Çaktırmadan bakarım; yalnız modern müze değil örneğin Louvre, çok önemli tuvallerin olduğu bir salon da olsa belli bir sabırın ötesinde çoğu kez fazla gezen olmadığında uyuyan müze gözlemcilerinin, bu kısa kestirmelerdeki  ürkek düşlerini!
Avrupanın zengin ülkeleri bugün göçün çekim alanında. Yaşadığımız tüm gerçeklerin; harplerin kayganlaştırdığı büyük sapmaların dışında Avrupa birliğinin kendi içindeki göç sonucu yaşanan absürtü ne yazık gören çok ama kavrayan az! Bazı ülkeler örneğin Romanya ve Bulgaristan, ülkelerindeki istenmeyen azınlık ve etnik olan önemli bir bölüme pasaport vererek başından silkelemiş, bunlar da bir Avrupa vatandaşı olarak önemli kentlere gelerek daha önceki yaşamlarından katiyen taviz vermeden ve hiç bir kompleks gütmeden yaşantılarını sürdürüyorlar. Dilencilik ortaçağda bile bu kadar popüler olmamıştı, yankesicilik ve hırsızlık da bu folklorün bir parçası. Filmde İsveç’lilerin hümanist duygularla bu yabancılara yaklaşımı katiyen abartma değil, istismar edildiklerini düşünemiyecek kadar naif bir toplum bu İsveç! Biz değil miyiz; Avrupa’nın verdiği üçbeş kuruşla dört milyon Suriye’liyi, sosyal yapılaşma düşünmeden alıkoyan! Şu bir gerçek, Ruben Ösllund bunun da farkında, göçlerin insanın gelişimi ya da değişimine hiç bir etkisi olmadığının. Modern bir toplumun bu insanlara ucuz konforu dışında inanç ve kültür adına olumlu hiç bir şey vermediğini yarım asırdır izledik. Fransa’ya Cezayir harbi sonucu gelen Magrep’liler kendi ilkel varoluşlarında hiç bir taviz vermediler, assimile olmak adına. Almanya’daki Türkler de öyle; Berlin’de mi yaşıyor yoksa Artvin’de mi?
Filmin bir başka öğretisi de sponsor ya da mesena adına paranın akacağı kaynakların, sanat adına nasıl kullanıldığı. Genellikle zenginlik büyük aşamalarda paranın, topluma iyileştireceği sosyal sorunlara değil de sünepe, kompleks giderici loby oyunlarına, örneğin bir modern müzenin “donateur”ü -bağış yapan-  olmak, müzenin snop gösterileri, yemekli açılışlar ve bunun sağladığı mediatik şamatada baş rolde, komik olduğunu farkında olamamak adına! Katiyen hayali değil bu; bir kaç gün önce Fondation Louis Vuitton’da açılan “Modern Olmak” ,  MoMa-Whitney müzesi vs.kolleksiyonlarından gelen “Çağdaş Amerika Sanatı” sergisi nedeniyle Milyarder Bernard Arnauld’nun verdiği yemek. Daha snop, daha komik bir seromoni düşünülemez; MoMa’nın direktörü Glen Lowry’nin özellikle katıldığı bu gece, filmdeki yemek sahnesini aratmıyor.


Birden aklıma geldi; Basel Sanat fuarı nedeniyle bir Türk Bankasının, Basel’in önemli bir otelinin fuayesini kiralayarak, bu fuar için gelen Türk müşterilerine sunduğu VİP ikramı! Komik değil mi?
Performans sanatçıları da dersini alıyor bu filmde; Arjantin’li performance sanatçısının gerçekleşmek istediği ‘kafamızdaki küçük alan”, büyük emekler harcıyarak yapılmak istenen bir gösteri ve bir concept: exposion/ non exposotion !
Bu filmi görürseniz, belki uzun bir süredir ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız!

23 Eyl 2017

KAOTİK GÜNLER

Anlamıyorum, gelinen bir yer var; sanat adına tasarımlar: “contemporary” etiketiyle sunuluyor; örneğin Avignon Festivalinde, Çağdaş Tiyatro, Modern Dans; öbür taraftan Modern Müze, modern resim, Contemporary fuarlar, Modern'i etiket etmiş biennaler vs. Biliyorum amaç bir farklılığın ötesinde ortaya yeni bir şey koymak, ama nasıl anlatabilirim: önce bir müzik bulup sonra bunun eşliğinde sahnede takla atıp, bir takım garip hareketler yapmak modern dans oluyorsa; - “birden Bejart'ın Bolero balesini anımsadım” - ya da nedense her yıl Avignon Festivalinde ve de dayanamamın en üst düzeyinde yine “çağdaş” a adanan tiyatro denemeleri tekrar ediliyorsa, Biennaller kurmaca sloganları ötesinde bir gösterişe soyunmuş sa - iyi komşu/kötü komşu!- ,  işte orada ben yokum! Belki  farkında değildik, sanatın “idea”sını ters yüz edildiğinin! Gözümüzün önünde, çocukca bir duyguyla zorla elimizden alınmış bir oyuncak misali, sanatın hayal perdesini çekip alıyorlar ve kısır döngülerindeki "kabızlığı" Modern adına "imposé" ediyorlar ve de buna inanıyoruz!



Bu kurmaca bieneller, tiyatro festivalleri, ünlü modern müzelerin kurgularındaki ard tecimleme, bizleri uzaktan yönetilen bir “robot” misali kendi çekim alanlarına yönlendiriyor. Eğer kendi beğenimlerimizde kuşkuluysak; o zaman bu “tröst”ün dümen suyunda gidelim; "beni ilgilendirmiyor" diyorsak, işte bir sanatçı olarak seni dışladıkları kabuleneceksin, atölyene dön eğer yaşayabiliyorsan, bekle; bir kaç milyarderin başını çektiği bu "Contemporary'nin buharlaşacağı gün uzak değil! Şu günlerde Lyon Biennali - bu biennal Venedik'den sonra en önemlisiymiş-; Fransız basını böyle söylüyor, ayrıca "iyi komşu - kötü komşu" gibi dert dinleme, tematik can sıkıntısıyla yükümlü İstanbul Biennali'den kimse söz etmiyor kanımca etmez de, ülkemizin imajı bu denli sığlaşması, yaşadığımız en kabus yıllarını bile aratıyor! Sözüm geldiğimiz yer; bu tür biennallerin çocukları bile ilgilendiremiyen bir düzeyde "panayır" misali "eğlence fuarlarına" dönüşmesi. Penture ve sculpture'ü dışlayıp, komik instalation'larla MODERN'i sergilemek: Örneğin LYON:

Le caisson sensoriel/ Mathieu Briand


Sonic Fauntain/ Doug Aitken


Hollow-Stuffet/ Damien Ortaga


Machefer/ Lara Almarcequi


Synclastik-Anticlastik/Hector Zamora


Wher Sky Was Sea/ Shinabuku

 Directeur Artistique Thierry Raspail MODERN sorusunun altını çiziyor: " ..bize düşen görev, öyle bir olay yaratmak ki, geçmişi ve belleği içersin giderek evrensel kültüre de değinsin. Bunu sergilemenin yeni formulerini yine bu biennalle gerçekleştiriyoruz; bize soru sorduran bir olay yaratmak, paralel tarihe, antropologie global, çağdaşlılık, yapıcılık ve de değiş-tokuş.."
Tamam anladık ama görselleri izlediğimizde artık suyu çıkmış "installation'lar, enayice kurgular
Anlamıyorum bir özentidir gidiyor, bizi tarihde perişan edenlerin, bu emperyalist ülkelerin dümen sularından bir türlü çıkamıyoruz, biliyorum “kültür” daha beyaz yıkıyor çünkü sanat adına bizi yönetenler biliyorlar ki “kültür” önemli bir silahtır. 50 yıllarında “soğuk harple” başlayan etkinlikliğin radiationu bugün çok daha etkin; sanatı “çağdaş” markasıyla sığlaştıranlar, etkinliklerini mediatik sistemin yörüngesine oturtmuşlardır. Bu ipleri ellerinde tutanların amacı, sanatın kendine özgü akışı ve ya kalıtım süreci değildir; onu kışkırtarak hızlandırma, anlama, görmekten öte yargıya fırsat vermeden bulandırma, kompleks alanları yaratarak monopol, lobi güçleriyle çekim alanları oluşturmak ve de tek merkezden yönetmek. Nedir bunlar: MoMa NewYork, Tate Londra. Fransa ve öteki zengin ülkelerde bu iki gücün satelittleri oluşturulmuştur; milyarderlerin özel kolleksiyonlarını içeren “fondation”lar, modern müzeler, uluslararası pazarlama markaları Sothbe’s, Christi’s vs. bunların sahipleri de yine sözünü ettiğim milyarderdir. Konu kültür olduğuna göre büyük ülkelerin kültür programlarını da yine bu büyük lobi yönetir. Eğer Tate Modern size kendi "Twitter" sayfalarında buna benzer beğeni önerileri sunuyorsa, bizim gibi yönetilen "sanat sömürgelerinde" hemen etkin olup, benzerlerini zengin otel sahiplerinin, alış-veriş merkezlerinin patronlarının, önemli bankaların himayesinde açılan Contemporary Fuarlarında satışa sunulur.




ve biz de Contemporary Fuarının pırıltılı vitrinlerinde bize emposé edileni satışa sunarız. Öyle bir kompleks ki çıkmak için düş de olduğu gibi uyanmak gerekir bu kabusdan!

Galeri Zimmerman/ Contemporary İstanbul

Unutmadan: geçen aylarda bir Amerikalı dostum, bana Tate'de Fahrelnissa Zeid'in sergilendiğini muştaladı. Kendisine, İngiliz'lerin hiç bir şeyi hayırına yapmadığını ve de prenses'in aynı zamanda Lübnan'lı olduğunu yani bu işte bir Ortadoğu parmağı olduğunu anlattım. Durup dururken ....

                                                             WEİ SYNDROMU
 Çağdaş etkinlik deyince bu kanaldan size gösterilen yolda gideceksiniz, bu konuda en güzel örnek yine Türkiye; Sapancı Müzesindeki Ai WeiWei sirkini size gönderdiler; yalnız biz değil şu günlerde Lozan'da daha kapsamlısı, paranın gücüyle düdüğü daha iyi çalıyor WeiWei ve İsviçre'lilere diyor ki Çin'de insan hakları çiğneniyor, demokrasi yok diyor, peki nasıl diyor bunu:



Ai Weiwei orta yaşlarda bir Çin'li, babası önemli bir şair, Ai Qing ama biraz derine indiğimizde, baba ve oğulun geçmişiyle ilgili inandırıcı bir özgeçmiş'e'ye rastlamıyoruz. Weiwei 17 yaşında Amerika'ya sinema okumaya gidiyor! Daha sonra NewYork'da "undergraund" ortamı ve de Andy Warhol bir usta olarak; provacation sanatı adına onu etkiliyor. 1989 Tian'anmen başkaldırısıyla kendini duyuruyor Wai, yaptığı "açlık grevi" kendisine aktüel bir önem kazandırıyor. Dikkat edelim; bu senaryoda karanlık noktalar çok fazla; Wei'nin varoluşu yani Amerika'ya gidişi, sanat dünyasına yaklaşısı, Pekin'de bir gurup öğrencinin başkaldırışı, açlık grevi ve de babasının hastalığı nedeniyle Çin'e dönüşü daha sonra kendine yakıştırdığı "manupuléteur" tavrıyla göz altı, tutuklamalar vs.  Tek slogan "Özgürlük ve Demokrasi" ama kimin için ve neden sorusuna yanıt yok. Önce yine açtığı bayrağın simgesine gelelim:  Çin'de "İnsan Hakları", demokrasi! Söz konusu olan bu ülke nüfus olarak 1.3 milyar ve de kapitalizmin merkezi, neyi dinamitlemek İnsanı tanımlamadan, şu  günü gününe yaşadığımız, tanık olduğumuz "insana dair" sığlaşmaya görücü kaldığımız, hiç bir çözüm getiremediğimiz sürece. Önümüzdeki bir kaç yıl içinde Çin, bugüne kadar yaptığı "doğum kontrolünü de hafifletecek ve de göreceğiz dünya nüfusunun hangi boyutlara geleceğini. Bu gibi sloganlarla kendine sanat adına bir dokunmazlık, "notoriété" sağıyor ve  de Contemporary lobisinde yaptığı "komplo teorileri ve hayalleriyle" de Kassel- documanta-, Tate Modern, New York MoMa, Martin Grapius Müzesi Berlin, tüm Bienaller vs. kapıları ardına kadar açılıyor.
Bence manupulation önemli bir sanat, şamata yapmak bunun bir gerekliliği; iki sahte vazo kırıp, plastik ayçiçeklerini bir salona yayıp, yengeçler, sandalyelerle bu kadar ciddi adamı yıkamak! Biraz NAİF DEĞİLMİYİZ?

Aİ WEİWEİ/ Le Palais de Rumine Lozan