14 Kas 2019

YALNIZLIĞIN ARKA ODALARI

Yaşantımdaki insan manzaraları içinde çok ayrıcalık taşıyan, en yakınlarımı bile unuturken, onun imajı sanki albümdeki tek fotoğraf gibi belleğinde silinmemişti: ilhan Şevket!


60 yılları, Arnavutköy’den dolmuşla Taksim’e geldiğimizde Aziz Çalışlar, susamış, takılmadan gidelim diyor ama mümkün değil nedense ilk guruplaşma Fransız Kültür merkezi civarında olurdu, ters yönden gelenlerle olan karşılaşma epey bir süre alırdı, ne bileyim demek anlatacak o kadar şey vardı! O süre içinde karşılaşmasanız bile biraz ötelerden sesler, kahkahalar gelirdi. Özellikle Celâl Sılay, bariton sesi ve onu tamamlayan kahkahası! Cemal Süreyya ağır siyah çantasını konuşurken bile elinden bırakmıyor, onunla gelen Muzaffer Buyrukçu biliyorum Günel Altıntaş’a matrak bir şey anlattırıyor ve de eve döndüğünde satır satır yazacak, çok ilginç Patriyot Hayati ile söz vermiş gibi hep orada karşılaşırdık, yukardan bizi biri çağırıyor, biliyoruz kim: Bertan Onaran, Eptalafos’un terasından bizi çağırıyor; orada oturup çeviri yapardı ve de Geceleri Ruhi Su’nun türkü söylediği Sıraselvi’lerde bir kulübe giderlerdi Fethi Naci filan: Aziz ona bu saatte çay içilmez diyor, yürüyoruz ve sonunda büyük bir kalabalık oluşturup,  Asmalımescit Refik’e gideceğiz ama! Biraz daha ilerlediğimizde Galatasaray’a daha gelmedik; Atlas Sinemasının önü: Kulis’den çıkanlar - Kulis Bar genellikle müdavimleri tiyatrocular olan Atlas Sineması girişinde Mösyo Corc’un - George - çok ünlü bir bar’ıydı arada sırada uğrardık İsmet Ay’ı dinlemek için - : bu saatte erken içkisini almış Ömer Uluç’un Kahkahası Celal Sılay’ı bile bastırdı, onlar Bebek’e Nazmiy’e gidiyorlar ama gecenin bir saatinde yine bir yerlerde karşılaşacağız. Bu barikatı da aştıktan sonra Galatasaray Lisesi önünde Atilla Tokatlı yine elinde ağır bir çanta biriyle konuşuyor, bu portreyi hep görüyoruz ama çok az tanıyoruz: çok titiz giyimli, her zaman yüzünde aşılması olanaksız bir ciddiyet, çok entellektüel dışa vuruş, dik duruşlu elinde meşin bir kitap kabı kanımca her zaman üç yabancı kitap; çaktırmadan baktığımda hepsi fransızca, giyim çok kaliteli, pantalon jilet gibi gömlekle asorti kalınca bağlanmış kravat ve de onu tamalayan hafif bi yelek; onu bir kez ingiliz pardesüyle görmüştüm. Biz selamlayıp yanlarından geçerken Atilla Tokatlı’nın haberi olmadı ama İlhan Şevket gözleriyle bizi selâmladı. Onun bu gizemli varoluşunu bana kimse açıklayamamıştı, genellikle kulaktan kulağa: eski bir solcu dendiğinde Selahattin Hilav buna karşı çıkardı ama belki tanıyor ama anlatmıyordu. Onun kültür aşamasına kimsenin itirazı yoktu; daha önce konuştuklarımız ve de İlhan Şevket anatomisininde bize ulaşanlar bu kadardı. Galatasaray’dan sonra biz takılmadık ve Refik’in bizim takım için özel yaptırdığı, 25 kişinin oturup içebileceği ve de  herkesin birbirini göreceği yuvarlak masaya çöktük. Önce Edip Cansever biraz sonra da Atilla Tokatlı geldi ben zaten bekliyordum İlhan Şevket’le ne konuşuyordu! Daha sorumu yönetmeden masa dolmaya başladı, Cağaloğlu’dan gelenlerle masa doldu! Genellikle daha sonra gelenler sandalye çekip yanaşırlardı ama bu pek iyi karşılanmazdı; Mehmet Ulusoy gibi masadan otlanıp hesaba katılmadan önce çıkıp gidenler için Hayalet Oğuz: “sokak tiyatrocuları” derdi; her yerde oynayabilirler! Bu büyük hengamede Atilla Tokatlı’ya sorumu ilettim: kimdi İlhan Şevket? Bana önemli bir sözlük yazdığını, dört dil bildiğini, şair olduğunu ve de kendisine bir yayınevi için çeviriler önerdiğini ama İlhan Şevket fazla inandırıcı olmayan nedenlerle bunu geri çevirdiğini anlatırken Edip’e baktı, o saat Edip Cansever’in geceyi noktalayacağı kritik bir saatidir; erken içilen içkiler bunda önemli bir rol oynardı, neyse Edip kötü bir şey söylemedi, “… demek Baudelaire’i kendi dilinden okuyor demekle yetindi”! Açıkcası İlhan Şevket dış bir kabukla kendini saklıyordu, ama sığındığı “no men’s land” bana yalnız ve meçhul bir gezegeni anımsatıyor ama o günlerde onun varoluşuna dair edindiğim kıt bilgilerle bir “exoplanète” imajıyla Paris’e gittim.
Kasım 2019, bu kez İstanbul’a gelişim bana başka bir süpriz hazırlamıştı: dostum Sezgin Çevik bana imzalanmış bir kitabı uzattığında, kapakta “Kılıç Artığı” - “Gizlenen Bir Şairin Portresi” başlığı unuttuğum bir gezegen’e tekrar inişi başlattı, bu kitap Zeki Çoşkun hazırlamış ve de Yapı-Kredi yayınlarından 2000 yılında çıkmıştı. Çıkışıyla hemen tükenmiş bu kitapdan hiç haberim olmadı, zaten bu büyük yayınevleri ilginç kitaplarını tüketince yeni baskıları yerine hava basmak için gereksiz yeni yazar izindeler; kendi adıma konuşuyorum: bana genç bir roman, öykü yazarı söyleyin beni şaşırtsın; yok!
Georges'un terasında: Sezgin Çevik, Zeki Coşkun ve Ali'yle

Kitabı hızla okuyup Sezgin’e Zeki Coşkun’la acele oturmamız gerekliliğini söylediğimde bu isteğim hemen gerçekleşti, olur ya herkes benim gibi serbest dolaşmıyor İstanbul’da. Refik’te oturduğumuz o akşamdan 50 yıl sonra Zeki Coşkun anlatıyor: peki kimdi İlhan Şevket? Kitabın arka kapağında “..Haklı kuşku ile paranoya arasında salınan tuhaf duyguların tutsağı: adressiz bir kaçışa dönüşen hayatın kahramanı / Bir fransızca sözlüğü koyup masasına, her gün bir sayfasını çevirecek, sözlük bitince bir avuç kalp ilacı içerek hayatına son verecek kadar kararlı, gizli kalmış bir şair! “
Zeki coşkun’nun araştırmasının zengin içeriği, kitap yayınlandıktan sonra Sanki İlhan Şevket’in labirentine yakışır bir gizemlilikte daha zenginleşiyor, yazar bir dostuna bu son bulguları anlattığıında yanıt:  “bu kadar da olamaz”, işte kitabın tekrar yayınlanması için bir neden ve de buna paralel kim olduğunu çıkaramadım; Internet’de "ortaikidenterk.blogstop.com" da yine İlhan Şevket’in otopsisi, çok ilginç bir yazı: “İlhan Şevket Aykül’ün kendine gizlenişi”
Kanımca İlhan Şevket’in yine en büyük yalnızlık ustası Fernando Pessoa’yı tanıdığını sanmıyorum; 1935 de alkol’den ölen Pessoa’nın fransızca’ya çevrilmesi bile geç. Ülkemizde ise yaptığım bir sergi nedeniyle Neriman Samurçay’la konuşmamızda Pessoa’dan söz ettiğimden bir yıl sonra ilk kitabı çevrildi. 80 yıllarında Lizbon’da Pessoa’nın yaşadığı eve gittiğimde şaşırmıştım; nasıl olur bir hayat üstteki kat’la alttaki kahvede geçer, geride devasa bir şair bırakarak;
Hep içeride yaşadım
Hayata dokunmadan

Hep kendime sordum hayal ya da özlemek, gerçekten daha mı kolay, yaşamak adına o kadar kırılgan mıyız; aşka dair, kadına özgü? Ama yalnızlık ustaları bir süre yalnızlıklarından yoruluyorlar:

 Anlamaktan Yoruldum’da Pessoa şöyle diyor;
“Hiçbir şeye ait değilim, hiçbir şeyi arzulamıyorum” ya da “olduğum şeyle olmadığım şey arasında, hayal ettiğim şeyle hayatın beni yaptığı şey arasında bir BOŞLUĞUM!

Benim bu yalnızlıkların arka odalarında gezinmem belki kendinle “tekdüze” yaşamanın, kendinle hesaplaşmanın, KENDİ ISSIZLIĞININ USTASI olmanın ya da olamamanın gel-gidindeki nedenin genelikle ekonomik yoksulluklarla daha da somutlandığının, parasızlığın gerçek bir pranga olduğunu kanıtlamamdır. Bunun en güzel örneği Macar Şairi Atilla Josef’in kısa yaşamındaki “negatif”, acaba kişi mitolojik bir lanetle mi doğuyor? Çocukluğundan başlayıp 27 yaşında trenin altına atarak ölümüne kadar süregelen bu “negatif” acaba bir “alınyazısı mı? Yıllar önce onun şiiri üstüne çok ilginç bir yazının başlığı: BİR YALNIZLIĞI VARDI, ONDAN DA VAZGEÇTİ!

İlhan Şevket’in yaşamındaki sıradanlık, kaderden öte kendi seçimi ve bir korkuya dönük; “becerememek korkusu” mu, yoksa yaşamın sıradanlığı mı; belki VAZGEÇMEK bilinmez! Onu tüm yaşamında destekleyenler, hala bir umut, belki bir kıpırdanış olacak, şair yeniden dirilecek, sözlük bittiğinde: saklandı ve başardı demek için sonuna kadar uğraştılar diyor Zeki Coşkun! Bunların içinde çok tanıdığım var: Mengü Ertel, Uğur Hüküm vs. Yani o kadar da sağır bir yaşam da değil İlhan Şevket’in ki, ama örneğin kahredici, sıkıcı bir pazar gününün bir türlü geçmez, monotonluğunu belki bir kez yaşayanlar, bu 84 yıl yalnızlığın hesabının çok ağır olduğun belki anlayabilirler; Nietzsche dediği gibi: “ ..eğer o derin karanlığa çok uzun bir süre bakarsan, bilesin ki o derin karanlık da sana bakıyor!” İŞTE IŞIĞIN KIRILDIĞI YER

20 Eki 2019

FIAC YA DA PRİZMATİK BAKIŞ

YAYOI KUSAMA - KABAK / Place de Vandome
Patlama endişesiyle Fuarın birinci günü gösteriden kaldırılan bu devasa balon, beneklerle kafayı bozmuş Japon plasticien Yayoi Kusuma'nın.  Yıllardır bu sanatın baş köşesine oturtulmuş bu bayanın
varoluşunu sorguluyordum: sonuçta Newyork, Londra , Hong Konk galerilerinden sonra Brexit nedeniyle Paris'de yeni galerisini açan David Zwirner çıktı;


Şu anda Paris, Art Contemporant adına dünyanın 10 en ünlü galerisini kendine çekmiş durumda, İngiltere'nin çok yakında Brexit'in uygulanışıyla - gümrük ve taxe - bu pazarı biraz da olsa yitireceğini hesaplayanlar dışa açılımı faydalı görüyorlar. Alman galerici'nin bir beğeni problemi yok, sanat olmayan herşeyi en pahalı şekilde dünya müzelerine sokuyor:

JOSH SMITH'S - İnstallation Peyzage/Galerie David Zwirner

Öncelikle bu fuarların çekim alanı "mediatik bir bombardıman" ve de "auto control", radyo, televizyo ve basının ağzı ve gözü bağlanmış, arkada ekonomik bir eldorado ve buna ters yaklaşan yanar, örneğin Contemporary İstanbul ve Bienal'e karşı, bir eleştiri göremedim; görüşlerine saygı duyduğum kişiler bile suskunluğu seçtiler, bilmiyorum bu çevreden ne bekliyorlardı! Öteki yazılarımda anlattığım perişanlığı tekrar etmiyeceğim ama şunu çok iyi bilin:  ileriye dönük merak alanlarım, beni olabilecek sanat diye satılan bu zevksizliğin global yıkıntısını izlemeye itiyor, yatırımlarının boşa çıktığını, çöpe bile gidemiyeceğini öğrendiklerindeki şaşkınlığı kendi gözlerimle görmek anını yaşamak!

YOYOI KUSUMA - FIAC
Bu büyük fuarların mediatik sloganları sanattan öte "yatırım ve değer" prensibiyle hesaplanmış, örneğin cebinizde 10 bin euro var ve heyecanla Fiac'a  geldiniz, ama çevreniz ve basın sizi daha önce yıkamış; sonuçta sen de "kolleksiyoner" olacaksın, evinde öğünerek: ",, Fiac'dan aldım, göreceksiniz bu Afrika'lı sanatçı yakında dünya müzelerinde.."  Geçenlerde bir işi 25 bin paunt'a Londra'da satıldı!"vs. Yine siz birine danışsanız daha iyi olacak; hemen size bir"Art Advisors" yani "danışman" ya da deynekçilik en geçerli, hızlı para kazanmanın bir yolu; bu konuda expert Philippe Lamy'nin herkese tavsiye ettiği Polonyalı bir plasticiens, Alicia Kwade:
ALICIA KWADE
Açıkca bu danışmanlar satışta %10 alırken galerilerilerin de buna katkıda bulunduğu bir gerçek. Geçende İstanbul'da ünlü bir göz doktoruyla yapılan röportaj da: yaptığı "çağdaş sanat koleksiyonun" "art advisor"nün Hasan Bülent Kahraman olduğunu söylüyordu; şimdi üstadın cep harçlığının kaynağı ortaya çıktı!
27 ülkeden 195 galerinin katıldığı bu uluslararası devasa fuar da Çin'den gelen galeriler çoğunlukta, ayrıca bu fuara ilk kez 18 yabancı ve 57 fransız galerisi var, dış olarak değişik mekanlarda yapılanları da sayarsak yalnız girişin 38 euro olduğu ve de geçen yıl 75 bin görücünün izlediği bir para makinasına dönüştüğü bir gerçek, bunun "moral" bölümüne daha sonra gireceğiz!


Sanatın içeriğiyle katiyen ilgisiz bu "modern sapmalar" Fiac pazarında, uluslararası ün yapmış bir takım isimlere de dalga geçmek fırsatı veriyor, Örneğin Daniel Buren: "La Vache qui Rit" - gülen inek -Fransa'da tarihi eski, bir "porsiyon peynir"  markası, sanatçı bunun kolleksiyonunu yapıyormuş ve de firmayla anllaşarak bunu bir concept olarak kullanıyor! Öbür yandan başka bir plasticien Vivien Roubaud Petit Palais'nin önünde hani fuarlarda çocukların sevdiği "pamuk şekeri" makinelerinin daha büyüklerini yaparak  o da bununla dalgasını geçiyor!
Genelde "panayır" görünümüde, gerçekten tüm olarak "beğeninin en alt düzeyinde" çağımız sanatının bir panoraması niteliğindeki bu fuarın şimdi söz sahibi büyük galerilerine geçelim:

KATHARINA GROSSE / GALERİ GAGOSIAN
Bu 57 yaşındaki Alman plasticien bir boyalı yıkıntıyı sergilerken, Gogosian'nın bunu hangi müzeye sattığını düşündüm, sizi tekrar düşünmeye zorluyacağım: bu esere müzelerinizde bir yer arayın!


GRAYSON PERRY/GALERİ VİCTORIA MIRO
İngiltere'de çok ünlü bu artist, ülkesiyle ve herkesle dalga geçerken, vernisage'larında da travesti olarak Clair adıyla shov yapıyor! Galeri Vivtoria Miro bu işten çok karlı çıkmış durumda, vazo 100 bin euro'ya hemen kapışıldı

GRAYSON PERRY/GALERİ VICTORIA MIRO
ALBERTO BURRI
1995 de ölen Alberto Burri Fransa'da pek tanınmıyor ama Guggenhaim 2015 de bir retrospectif yapmış Newyork'da! Tuvalin ederi 2.5 milyon euro! eserin adı Çatlak!

LAURE PROUVOST/ GALERİ NATHALIE OBADIA
WE WILL KEEP COOL, COOLING SYSTEM 10 ( for global warning )

İngiliz'leri bayıldığı Fransız vidéaste Laure Prouvost Turner ödülünü kazanan nadir sanatçılardan; Tate Modern öyle herkese vermez bu ödülü:

LAURE PROUVOST/ TURNER PRIZE
Daha önce yazmıştım Turner adına yapılan bu şamatayı, ben olsaydım hiç olmaz sa masada oturan kadının baktığı duvara bir Turner asardım!


MICHEL OTHONIEL
Paris Academie de Beaux Arts bizim yaşadığımız 70 yılları sonunda  kabuk değiştirmeye başlamıştı, öğetim üyeleri çaktırmadan "conceptuel" eğilimli ve de piyasada mediatik "plasticiene" kişilere dağıtılmaya başlamıştı, sonuç malûm, Othoniel, Boltansky vs. öğretimi ele aldılar. Sanki bir otoyol miisali bu sanatçı yeşil ışıkta: Villa Medicis, Collection Peggy Guggenhaim, Fondation Cartier yoluyla Louvre'da installation'a kadar geldi. Ne yapıyor diye sorarsanız: "kolya" yapıyor derim!

OTHONIEL/KIN NO KOKORO - TOKYO
GİILLES BARBIER  Jardın de Tuillerie

Yine bir Fransız plasticiene, bu kez Tuillerie parkına büyükçe bir zar atmış! Tüm bunların müzelerin kolleksiyonuna girdiğini unutmayalım!

NEONLA YAPILAN ATRAKSİYONLARI, TÜM ÇÖPLERİ, VİDEOLARI, TAŞ, TOPRAK, ALÇI, KUMAŞ ,TEL, KABLO VS. DA AZ GÖSTERMEYE ÇALIŞTIM AMA GÖRDÜĞÜM KADAR "CONTEMPORARY" AĞINI ÖRMÜŞ, PARA HERŞEYİ YÖNETİYOR VE DE BURAYA AKIYOR HİÇ BİR MANTIK GÖSTERMEDEN, HİÇ BİR HESAP YAPMADAN.  BEĞENİNİN ÖTESİNDE VE DE GÖZÜMÜZÜN ÖNÜNDE YAZILAN 21 YÜZ YIL GÖRSEL SANATI, HER YIL AÇILAN 30 YENİ MODERN MÜZE, O KADAR FONDATİONLARLA BELLEĞE YAZILIYOR. KENDİ VAROLUŞUMLA HİÇ BİR DUYUSAL BİR İLİNTİ BULAMIYORUM. BUNU "MANUPULER" EDENLERİN DE AMAÇLARINDA, SANAT YAPMAKTAN ÖTE FUARCILIK, ALIŞVERİŞ MERKEZİ ARZULARININ DAHA AĞIR BASTIĞI BİR GERÇEK! TÜM BUNLAR DÜŞÜNMEYİ, DÜŞ GÖRMENİZİ ENGELLİYORSA, BİZ YİNE PENTÜRÜMÜZE, ŞİİRİMİZE, YAZIMIZA DÖNELİM, USTALIKLA YAPILMİŞ SİNEMAYI VE DE BAROK MÜZİĞİMİZİ DİNLEYELİM, ZORLA GÜZELLİK OLMAZ!

Unutmadan geçen hafta Christie's de Nicolas des Stael'in bir tuvali 20 milyon euro'ya satıldı.


Geniş spatülle çektiği kalın boyalı abstreler, intiharından bir süre önce".. figüre dönmek istiyorum, olmuyor" diye günlüğünde yazmıştı ve de "Park de Prince" isimli son tablosu figüratifdi; poz vermiş 11 futbolcu! İntihar ettiği güney Fransa'daki deniz fenerinde, daha sona bir süre Abidin Dino oturmuştu.





















15 Eki 2019

KÖPEK BOKU VE MELEKLER

CONTEMPORARY VE ONA ÖZGÜ TÜM ŞAMATAYI RAHAT BIRAKMAKTI AMACIM, KARARLIYDIM VE BENİ YORMAYA BAŞLAMIŞTI BU SİRK! BELKİ SİZE BİR ŞEY DEMİYOR ŞU GÖRSEL, AMA BENİ TEKRAR SÖZÜMDEN CAYDIRDI; BU MİLYONLARA SATILAN VE DE ONU ALMAK İÇİN BU FUARLARA DAHA AÇILMADAN HUCÛM EDEN KOLLEKSİYONERLER, MÜZE YÖNETİCİLERİ, ULUSLARARASI ZENGİNLER LOBİSİNİN AKIL HOCALARI, PARASIYLA BİR ŞEY OLMAK İSTEYEN AVANAKLAR, SANATI MANUPULE ETTİĞİ SÜRECE ONLARI VE ENAYİLİKLERİNİ SERGİLEMEK BOYNUMUN BORCU!  

NİCOLAS POPE - Yahweh and the Seraphime
Geçen haftalarda belki Çağdaş Sanatın en önemli fuarlarından Friez Art Fair Londra, 35 ülkeden 300 galerinin katılımıyla Brexit öncesi inanılmaz bir sonuçla bitti. Devasa Londra galerilerinden Hauser& Wirth'in yöneticilerinden Neil Wenman: "..açılışlarda hiç yaşamadık böyle bereketli bir sonuçu, tüm eserler satılırken, Amerika'lı sanatçı Philip Gutson'nun ( 1913-1980) işi 5 milyona gitti!"

PHİLİP GUSTON - Painting, Smoking, Eating
 Yine tekrar ediyorum: bu "Çağdaş Sanat Histerisinin" belki düşünülemez boyutlarında, sanata, onun varoluşuna, içeriğine, tekniğine, anlamına dair hiç bir endişe gütmeden sanata dair yapılan bir "orgie"! Sanki Sadom ve Gomara'nın son günleri, belki Brexit'le bu fuarlar da yok olur, taxe ve ekonomik sınırlamalar gelir endişesiyle. Ama beklenilmedik bir mucize; Güney Afrika'nın önemli galerisi "Goodman Gallery" bu fuarda en büyük mekanı kaplıyordu, yöneticisi Lisa Essers: "..şu günlerde ülkemizde önemli br ekonomik kriz var, Frieze fuarı bizim her zaman bir kurtuluşumuz oldu, standımızda 20 sanatçı var, genellikle Güney Afrika'nın en önemli sanatçıları, örneğin William Kentridge, Yinka Shonibare; fiatlar 30 bin - 1.4 milyon dollar!

WILLIAM KENTRIDGE - PEYZAGE

YINKA SHONIBARE - WAX GİYSİ
Bu Çağdaş Sanat pazarı o kadar iyi işliyor ki, Freze Londra ve Frieze Masters olarak iki fuar şu anda işlevde ama Tate Modern'nin desteklediği buna özgü etkinlikleri de göz önüne alırsak şunu görürüz, yine bu Contemporary'nin lokomotivi İngiltere; zengin arap ülkelerini bile, "deve ve hurma" içeriğinden çıkarıp bu fuara özgü galeriler ve müzeler açarak contemporary liderliğini elinde tutuyor! Türkiye'de bunlara özenenlerin belki bilmedikleri: katiyen bu pazarın içinde olmadıkları; her şey dolarla ölçüldüğü sürece de olamıyacakları! Sözüm sanat diye yapılanlar değil, modern diye sürülen bir içgüdünün kendi gerçeğiyle bağdaşamıyacağı!
Yine fuara dönersek: Bu konuda tüm kafayı kaçırmış Tate Modern de kendi kolleksiyonunu her yıl bu fuardan sağlıyor; 170 bin euroluk bir bütçeyle girmiş bu yıl, satın aldıklarıdan bir seçme:

SONIA BOYCE

GİORGİA GRIFFA

EDDIE MARTINEZ
Örneğin: bu Amerika'lı genç sanatçı Eddie Martinez'in galerie Timothy-Taylor'da fuarın açılışında ilk saatlerde kapışılmış; çünkü fiatları 26 bin'le, 82 bin euro!

Şimdi gelelim geçen yıllarda ölen Yunanlı Jannis Kounellis'e: bu fuarda yine tüm işlerini aynı gün satan galerici Almina Rech, Arte Povera ve Kounellis'i büyük fiatlara satarken, aklıma ünlü giyim markası Prada'nın Venedik'deki tümüyle Kaunellis'e adanan Prada Fondation geldi; ne garip, bilmem nasıl anlatılır; ama biliyorum anlatamayacağımı ama bu güzelim Venedik saraylarında "çöplük" sergileyip adını çağımız sanatı koyan bu kültür ve sanat yoksunu milyarderlere, kazandığınız paralar yaşamın daha özgün, daha faydalı, insanın ve sanatın gerekliliğini doğrulayan yerlere harcanamaz mı?
JANNİS KOUNELLIS
Şimdi bu görsellerin içeriğindeki gerçek; hayır contemporary pentürü dışlamıyor diyorlar ama sanatın içeriğindeki pentür bu değil ki, can sıkıntılarını boyayla tuvale döksek bile bu kadar karalama ve yalama olamaz! Belki bu çağ insanı bazı konularda "yalama" yapıyor; niçin yazı, sinema varoluşunu kurtardı, çünkü kimseye zorla bir kitap okutamazsınız ya da bir filmi izletemezsiniz, bir olguyu kavramak arkasında bir kültürü içerir ve bir zaman söz konusudur kavrama adına ama bir milyarderin yönettiği ulusararası müzayede salonunda boş bir tuvale biir baş eserdir diyerek onu üst yüzeyde sınıflandırıp size yediriyorlar sa bunu kavramak yerine kabul etmek çok daha kolay; "demek böyle, ne yazık bu çağdaş sanattan anlamıyorum" son söz oluyor, ama yargıcı onlar!


Plastik sanatlara gelince: "bir olguyu ters-yüz etmek" o kadar zor değil, çünkü bu olguları sınıflandırmışşız: figüratif, abstre, conceptuel, installation, graffiti, performance vs. Ne yazık "haramilerin" bize herşeyi "emposer"" ettiği 20. yüzyıl; çok az iyinin yanında bizi bu günlere getiren "nemene" binlerce müzeyi, kolleksiyonları dolduran çirkinlik! Pentürün yaşadığı bu dışlanma bence bir "iconoclasme" geçicidir; çizememek, boyayamamak, tekniği boş vermek pentürü bir kenara itmiş se, Güncel Sanat müzeleriyle, sanat merkezleriyle fuarları ve galerileriyle, milyarder lobileriyle, ülkelerin kültür bakanlıklarıyla, lüks dergi ve yayınlarıyla gerçek kültürü dışlandırmış sa bunda ileriye dönük hiç bir umut ışığı bulamıyorum; çöktüğünde Leo Castelli'nin dediği gibi binlerce çöp bidonu bırakacaklardır! O kadar ki şu gösterdiğim zavalılıklar bir yana, Soulage'ın siyah diye katran sürdüğü tuvallerinden Jeff Koons'un canishe balonlarına dek! Bu "çağdaş Sanatın sonunun" yaklaştığının resmidir!




Frieze kapılarını beklenmedik bir şekilde kapattığından hemen sonra başka bir histeri, FIAC başlıyor bu günlerde, Fuarı gözdesi Japon plastisyen Yayoi Kusama:

YAYOI KUSAMA - Place Vandome
Kafasını beneklerle bozmuş, bu garip plastisyen bugün contemporary'nin bir  yıldızı, Fiac da ona göre davranmış! Tüm kentin alanlarını, bulvarlarını, müze ve galerilerini kapsayan etkinlikler bu kez ekonomik olarak öteki yıllardan daha güçlü olduğunu gösteriyor. Çok ilginç, bu Fiac etkinliklerine çok az da olsa bir kaç Türk galerisi katılırdı ve de İstanbul'dan tanıdık simalar gelirdi ama bu yüzlerce dünya galerisi içinde bizimkileri bulamadım, biliyorum katılmak çok pahalı ama İstanbul'da bu contemporary'nin davulunu çalıyorlar; dolar mı yükseldi yoksa, çaktırmadan!


























4 Eki 2019

BÖYLE BUYURDU PİNOT

JEFF KOONS  ANIT


Biliyorum çağımız bir sürü “Zerdüşt” dolu; varoluşlarında iğreti duranların paranın gücüyle sanata müdahale etmeleri, kendi kanunlarıyla müzeler açıp, yine o beğeninin anıtlarını dikmeleri kimseyi şaşırtmıyor! Fransa’da geçen yıldan bu yana epey gürültü koparan olay: Amerika’lı artist Jeff Koons’un Paris kentine yaptığı bir gönderi; kasım 2015 de Paris’de yaşanan terörizme duyusal bir ilinti taşıyan anıtını zorla hediye etmek etmek istemesi! Jeff Koons projeyi ve maketi yetkili kişilere: Paris Belediye Başkanı Anne Hidalgo ve kültür bakanlığından önemli isimlere sunmak için yapılan yapılan protokolda yanında uluslararası çağdaş sanatı yöneten milyarder François Pinot ve Amerikan Büyük Elçisi’yle geldi, yaptığı söylevde Paris’e olan büyük sevgisini de söylemeyi unutmadı: bu anıt onun kendi ününden öte, demokrasinin bir sembolü, bu törörde yitenlere saygı, Paris’’in kültürel synergie’sine bir katkı olarak nitelenmesini istedi! O sürede yapımı Almanyada gerçekleştiriliyordu bu dev anıtın: 12 metre yüksekliğinde, 8 metre genişliğinde, paslanmaz çelikten yapılmış, 30 ton! Bir lâle buketini tutan el’i simgeyen bu anıtın haberi duyulduğunda, - fotoğrafları - basında yayınlanınca beklenmeyen bir gürültü koptu! Daha önce Fransız kamu oyunda, antipatik, şarlatan ve de yapıtlarının tümünün “kitsch” olduğunu, yine Pinot’nun seçimiyle Versaille sarayında yaptığı installation’la bir polemik yarattığının eleştirisi daha unutulmamıştı! Unutmayalım Versaille sarayını parlak, ışıldayan canishe balonlarla donatmıştı! Fransızlar tarihlerinde ne kadar tutucu olsalar bile, yapılan kuru gürültüye yetkilliler kulak asmadı, Fransız Kültür Bakanlığı direkt olarak milyarderlerin “contemporary” lobisine bağımlıydı, Versaille’dan sonra giderek Louvre Müzesini de “contemporary’ye açtılar.

JEFF KOONS  RABBIT
Geçenlerde Newyork'da Christie's de 91.1 milyon dolara satılan bu sculpture, Jeff Koons'u David Hocney'le birlikte yaşayan ve eserlerini en pahalıya satan bir sanatçı olarak onaylandı. Satın alanın kim olduğu bilinmiyor ama yakında kendi müzesine koyacakmış. Art Price'ın direktörü thierry Erhmann: " her yıl dünyada 700 yeni müze açılıyor, genellikle Orta Doğu ve Asya'da; kanımca bu tavşanı çok yakında bu müzelerin birinde bulacaksınız! - Çok kısa bir sürede Türkiye'de açılan müzeleri düşündüğünüzde katiyen abartılmıyor Art Price!

 Anıt için Trocadéro meydanını seçmişlerdi, ilk proje 60 tonluk daha büyük bir projeydi ve o sürede Donalt Trump’un seçimi kazanmasıyla, Amerika’da  Koons’un art niyeti söz konusu oldu; terörizmden öte kendi reklamını yapmak kaygıları; bu da Fransa’daki karşıtların ilk önce Libération gazetesinde bir sayfa: sanatçı, entellektüel vs. 50 kadar tanınmış imzalarıyla “Jeff Koons’un hediyesine HAYIR” bildiri yayınlandı. Benim de kayıtlı olduğum “Maison des Artistes” -sanatçılar Evi- bir anket yaparak ne düşündüğümüzü sordu; benim yanıtım: -“bu şarlatana hayır” olmuştu ve de %70 sanatçı bunu onaylamadı.
Amerika’nın da söz konusu olduğu bu projeyi kimse anında silkeleyemez di, “..bir düşünelim” dendiğinde ve fırtına dindikten sonra konuşuruz gibi ileriye dönük geçiştirme sadece bir oyundu. Arkada François Pinot bu polemiye karışmadı, bekledi; yalnız Trocadero bu seçim için güçtü; İnsanlık Müzesi, biraz ötede Paris Modern Müzesi ve de Palais de Tokyo!
Bir ay önce proje yeniden yüzeye çıktı, Amerika’yı terslemek bize yakışmaz, Jeff Koons tartışılır ama bugün eserlerini en yüksek fiatlara satıyorsa, tesadüf değil vs. Ve de bugün biraz sönük bir törenle anıt açıldı. İşte bizim 70 yıllarında büyük hayallerle geldiğimiz Fransa değişiyor; kültürüyle, sanatıyla, sinemasıyla, chanson’uyla bizi çağıran havasıyla; “iyi ki yaşadık” diyorum kendi kendime!




















25 Eyl 2019

BİENALLERİN SONU

LYON BİENALİ - Sam keogh / Know Worm

Contemporary İstanbul fuarıyla ilgili yazımın başlığı “ Çağdaş Sanatın Bulanık Sularında 2 “, belki çağrışım yaptı, çağdaş histerinin en uç, en anlamsız biennalerinden biri olan 15. Lyon Bienali de kendine bir içerik olarak : “Bulanık Sularda Geziler”/ "Voyage En Eaux Troubles" koymuş ama başından bu yana kendini soyutlayan, bir kimlik ararken; asıl amacını yitiren bir panayır görünümündeki bu bienalin çok yakında bu bulanık sularda batacağını bir sezgisidir kanımca!

LYON BİENALİ - Leonard Martin / Ucello'nun İzinde
LYON BİENALİ - Mineuk Lim / Eğer Ben Seni Görüyorsan, Ben Seni Görmüyorum


Öteki bienalere göre daha geç başlamış ama bütçesini ve açılımını bu zengin Lyon kenttinden sağlayan, kültür bakanlığının da yardımıyla da uluslararası bir düzeyi düşleyen  ne yazık başaramayan bir contemporary'nın bence ilk kurbanlarından biri olacak!

LYON BİENALİ - Andreas Lolis / Résidence Permenant


 Ne zaman “plastik sanatllar” içeriğinde geleneksel sanat: pentür, sculpture, estamp vs. sınır dışı edildi, sanatçı kabuk değiştirip “plasticien”e dönüştü, önce şamataya dönük her şey; installation, video- audivisuel, graffiti, performance vs. giderek gösterecek bir şey kalmayınca: art sociologique, urbanism, küresel sorunlar olarak yön değiştirip, biennal kavramı kendi kendini yok etmeye başladı. Başlangıcında dört önemli biennal’den hareketle küresel 32 uluslararası bienal’e dönüşünce, bunları yöneten lobilerin yönetimi, bilgi ve krotör dağıtımı ve de kontrölü önemli bir sorun olmaya başlamıştı! Sonuçta akıl hocası Cassel Documanta’nın  60 milyon dolar borçla çöküşü, Venedik dışında ötekileri de sunami misali beraberinde götürdü.
Önce bakışımızı 16. İstanbul Bienal’ne çevirelim: İKSV - İstanbul Sanat vakfını yöneten, Arter’den Salt’a, Borusan’a vs. kadar kendini dış kaynaklı “contemporary’e adamış zenginler klübünün bu lüks düşlerinin bir devamı olarak kurgulayabiliriz bu Bienali. Ama ardında yatan snop kompleksler dışında, içinde yaşadıkları toplumun analizini yapmadan üst düzeyde hava atan; Türkiye’yi tanımayan ama dıştaki lobilerin tavsiye ettiği krotörler’le ( herhalde beleş değil ) o topluma güya sanat adına öğreti yapmak ve onlara gerçekleri göstermek, sanal masallar anlarmak; Örneğin Dolapdere halkını Chantal Akerman’nın filmleriyle sinema adına eğitmek - sözüm Arter’e! -
Şimdiye dek bir envanteri yapılmadı bu tür etkinliklerin, örneğin Bienal’in tanıtma yazısında 25 ülkeden 56 sanatçı, yalnız sekizi Türkiyeli ve bunların ürettiği 220 iş! bu konuların içinde değilseniz bilemezsiniz bir sergi yapmanın ne bela bir iş olduğunu, altını çizeyim bu 220 iş, genellikle installation, malzemeyle yapılan kurgular, devas boyutlar vs. Bu yabancı sanatçıların geliş - gidiş - kalış, diyelim misafirlik ama getirilen tüm malzemenin transportu ve de sanatçılara ödenen nedir? Böyle bir bienale’in ederi ve de giderek amaçı: sanat, kültür ve de moral se bu vision’nun ulaştığı insanın anatomisini tartıştık mı!? Benim önerim: bu biennali yöneten yabacı kürotöre; hanki ülkeye ayak bastığını bilmesi için önce iki türk gazetesini başından sonuna, ilanlarına kadar çevirip okuturum, televizyonu da izlemek şartıyla!
Kendisine Türk basınında pırıltılı bir geçmiş, ışıklı bir gelecek çizilmiş krotör Nicolas Bourriaud kimdir? Bence epey krismatik ve de çok ihtiraslı, kart-visitinde olabilecek her şey yazılı bu kişilik, her yerde varolmak için; önce politika - sosyalist partisinin dümen suyunda, Arnaud Montebourg’un yakın dostu giderek onların açtığı yolda Palais de Tokyo ve Tate Britain, daha ilginç gömlek değiştirip Sarkozy’nin eşi Carla Bruni’nin torpiliyle Akademie de baeux-Arts Paris’nin direktörlüğüne, daha sonra Montpellier Contemporant’nın yöneticiliğine kadar!

PALAIS DE TOKYO'da aktüel bir sergi: Thomas Saraceno/Algo-R(h)i(y)tms
Belki inanmayacaksınız ama gerçekten Paris'de eğlenmek istiyorsanız, gidin görün; işte Bourriaud gibi lafla geçinenlerin sırtının dayadığı, "yeni modernite" ve "altermodern" sapmalarının komikliğini!

 Güzel Sanatlar Akademisi bizim yaşadığımız 70 yılları sonunda, Paris’in tüm pentür galerilerini yok eden “conceptuel virüsüyle yolunu değiştirmişti ama Bourriaud’nun gelişiyle tamamen ters-yüz oldu, bu gün Palais de Tokyo’da gösterilmek istenen “ne-mene” şarlatanlık bu akademinin öğretisi oldu! Bununla yetinmeyip yeni sanat teorilerine, örneğin. Postmodernisme’in sonunu ilan ederek kendi yarattığı akım “Altermodern” yani başka bir modernism’i, çağımıza uygun bir değişimi Tate Britain de “Triennale dArt Modern” sergisini 28 uluslararası plasticienle gerçekleştirdi: Peki yeni olarak ne yapılabilir; ağzınla kuş mu tutacaksın! Yine aynı installationlar, video, neon tüpleriyle yazılar!
Bu biennalde tezi, günümüzün en aktüel konusundan almış göz göre göre yitirdiğimiz planet, geleceğin şüpheli oluşu ve de plastik artıkların oluşturduğu “yedinci kıta”, güzel, belki haberiniz olmadı ama Venedik Bienali’de aynı konuyu içerdi, bir "absürt" olarak bu bienallere özgü!

İsterim ki herkes gitsin görsün, basında, bankaların beslediği lüks sanat dergilerinde ve de onların galerilerinde, snop kokteylerinde konuşulanların gerçek olmadığını, ilgisiz yerlerdeki enayice installationları, minimalist komik happiningler, lüzumsuz söylevler! Yaşadığım bir anı: hangisi olduğunu unuttum, yine Venedik, bizim paviyonda - büyükçe bir baraka - Yüksel Arslan sergisi; önce resimler minuskül ve de kötü asılmış, kanımca büyük etki yapacağını düşlemişler, ben gezdim ve biraz uzun kalmıştım, çıkarken gardiyan bana: -“ çok ilgilendiniz Bienal bitmek üzere ve de siz dokuzuncu görücüsünüz” demişti! Kim niçin gönderdi bilmiyorum, belki yirmi yıl öncesi gerçekten pantür sergilenen bienallerde kalmıştı akılları!

VENEDİK BİENNALİ - Eric Thys / Monde Cane Organ Piece
VENEDİK BİENALİ - Marco Godinho / Written by Water
VENEDİK BİENALİ - İnci Eviner / İci et Ailleurs
Bu cılız ve komik installation biennale bizim gönderimiz, İnci Eviner istediğini yapsın ama onu sürekli bu biennale gönderenlerin onun işlerinden aldığı hazzı gerçekten öğrenmek isterim!

16. İstanbul Bienali'nin başlığı "Yedinci Kıta" ve de bize "Androposen Çağı"nı çağıştırması bizi, "nesli tükenmiş türleri anımsatan"... işte tam bunları yazarken günün haberlerine bakmak için bir ınternet gazetesine göz attım:


"Feral Atlas Collective (Yabanıl Atlas Kolektifi), insanların kurduğu altyapıların öngörülememiş etkilerini incelemeyi hedefleyen yüzden fazla biliminsanı, hümanist ve sanatçıyı bir araya getiriyor. Antroposen’in süreçlerine yönelik disiplinler ötesi bir bakış açısı geliştiren kolektif, plantasyonlar, nakliye yolları, fabrikalar, barajlar, elektrik santralleri ve sondaj makineleri gibi sıradan altyapıların ne kadar ölümcül etkileri olduğunu ortaya koyuyor. Feral Atlas’ın henüz tamamlanmamış en büyük çalışmasının bu küçük bölümü, görsel antropologlar Jennifer Deger ile Victoria Baskin Coffey, mimar Feifei Zhou ve ünlü antropolog Anna Tsing’in küratörlüğünde sunuluyor."

BİENAL'E DAHA GENİŞ AÇIYLA BAKARSAK: kendini tüm "contemporary'e adamış bir gazetecinin yorumuyla bitirelim:

 "Hayal ürünü bir alemin resimli ansiklopedisini hazırlayan Luigi Serafini’nin muhayyilesi ve sabrı ve becerisi de öyle… Heykellerini suya gömüp midye ile kaplamasıyla tanınan Simon Starling’in İstanbul için yaptığı midye kaplı maske ile birlikte bu işlerin tümü, aslında sanatta çokça yapılan bu nedenle belki de artık şaşırtıcılığı kalmayıp etkisini yitiren bir tarzın devamı gibi. Damien Hirst’ün 2017’de Venedik’te de sergilenen devasa midye kaplı heykellerle (Treasures from the Wreck of The Unbelievable) büyük bir şova dönüştürüp tüm sürprizini emip bitirdiği bir tarz…"

ŞAŞIRTICI DEĞİL Mİ?















8 Eyl 2019

ARTER'İN ARKA KAPISI


Fotoğrafta “ultra-modern” bir yapı haberden önce çarptı, sonra Vehbi Koç Vakfı Sanat Müzesi Arter - Dolapdere; Kurucu direktörü  Melih Fereli konuşuyor, “mahalleye sırtını dönmeyen, mahalleyi davet eden bir yapı oluştu, Arter’in yeni binasıyla birlikte tüm halkımızın, özellikle gençlerimizin ve çocuklarımızın sanatla özgürce karşılaşabileceği bir ortamı mümkün kılmanın heyecanı içindeyiz!”
Birden 40 yıllarına döndüm, mahallemizde Halkevlerinin açılış söylevi: babam söylevinde “önüm- arkam sobe” demiyor sayın Fereli gibi; Cumhuriyet’ten, laik Türkiye’den ve de kültürden söz ettiğinde, bizler elimizde mandolinlerle ilk dersi heyecanla bekliyoruz; akşam da herkesin katılımıyla oynanacak bir tiyatro oyunu var. Yine günümüze dönelim: Peki burası neresi: Fereli devam ediyor, “Mahalleye sırtını dönmeyen, mahalleyi içine davet eden, hatta içinden geçip arka taraftan tekrar sokağa çıkabileceğini…” evet şimdi nerede olduğunuzu biraz anladınız, Dolapdere’de siniz, sırtınızı da Kasımpaşa’ya dayamış sınız ama buraların sosyal yaşama, yerleşme, kent sorunlarından bir haberiniz var mı?
Bir kaç yıl önce Tunca Sanat Galerisi’nin bir sergi açılışına davetliydim, Tepebaşı’ndan bir taksiye bindim, adresi söyledim: Bülbül, Paşabakkal sok. -Eskidji İş Merkezi - Dolapdere; bana göre çok yakındı ama şoför Tarlabaşı’dan aşağıya inmek istemedi, Kasımpaşa’dan dolaşacaktı! Anlamadım, açılışa geç kaldığımı vs. anlatırken, şöför, “…burada yaşamadığınız belli, bu sokaklara girmek istemiyorum, bir gece öldüreceklerdi, zor kaçtım!” Peki kimler bunlar..? Adam: “ madem meraklısınız, gidelim” dedi ve aşağıya inen sokaklardan birine girdik. Sanki birden düşte olduğu gibi paradoksal bir mekan değiştirdik, sokağın pisliği, kararmış duvarlar giderek o denli karanlık insanlar; sefalet, sanki hiç yıkanmamış, çul giysiler içinde bir sürü çocuk arabanın camlarına vuruyor, kadınlar kapıların önünde perişan, karanlık adamlar ötelerden topladıkları çöpleri yığmışlar, zorla geçtik, çöp arabalarını özellikle rahatsız etmek için sokağı daraltmışlardı. Sonunda aşağıya indiğimizde tarifsiz, büyükçe depo görünümünde, ön cephesinde ESKİDJİ  yazan yeni bir yapının  önüne geldik. Şöföre, “söyledikleriniz doğruymuş, peki kim bu insanlar, nasıl olur İstanbul’un merkezinde bu sefalet” dediğimde bana yanıtı, “Buralar boştu uzun yıllar, Rumlar gittikten sonra; geçmezdik buralardan ama bu adamlar nereden geldi, Belediye nasıl göz yumdu, gördünüz karanlığı! “ Teşekkür ettim bana gösterdiğine, ona Tarlabaşı’nın tarihini, 6 - 7 eylül’ü anlatacak vaktim yoktu; binaya girdim, galerinin olduğu kata çıkan devasa asansörü gösterdi birisi; ne bileyim ; nedir bu bina diye soracaktım, vazgeçtim, sokağın şokunu atamamıştım! Asansörden çıkınca galerinin uğultusunun olduğu açık büyük kapıdan girdiğimde, kalabalık  ve dört genç ve güzel kızın yaptığı oda müziği; garsonun getirdiği içkiyi içerken beni buraya çağıran Mimar Mehmet gülerek geldi!
Arter yeni binasında yeniden açılırken, günümüzün sanatını tüm boyutlarıyla geniş kitlelerle buluşturmayı misyon ediyoruz diyor Arter Başküratörü Emre Baykal, İstiklal caddesinde sanatseverlerle buluştukları 10 yıl içinde yaklaşık 1300 eseri kapsayan kolleksiyon derlediklerini söylüyor.
Güzel: ne topladıklarının blançosunu yapmadan uzun metraj bir Beyoğlu geliyor gözümün önüne, bir cumartesi Tünel’e doğru yürüyorum, yürümek değil biraz zorlamasam, akıntı beni rahatca Taksim’e götürecek; karşı koymak güç, nasıl olur bu kadar genç adam nereye gider, vitrinlere bakmak, oturup bir şey içmek değil, Beyoğlu’nda yürümek! Yorulmuştum, restgele gördüğüm en dingin bir mekana kendimi attım, çünkü mekan boştu ve vitrinde bir ton karışık kırmızı boyanmış artık malzeme küratör buna “katmanlar” demiş; önce kavrayamadım, geriye çekilip Arter sinyalini görünceye kadar, ben Akaretler’de olduğunu biliyordum ve de orada Sarkis’in bir installetion’nunu görmüştüm bir kaç yıl önce. Nasıl olur bu dinginlik, girdim ve yalnızım, sergi “HER DÜŞENİN KANADI YOKTUR”, vitrinde gördüğüm iş Phyllida Barlow’un, kim olduğunu merak ediyorsanız Darwin’nin torunu, Londra Royal Kolej’de prof. vs. Daha sonra Venedik Biennalin’de gereksizliğin anıtı olabilecek devasa inşaat malzemelerini sergilemişti, sergilediği kolonlar o kadar absürt ve “encombrand” ve komikti! Daha sonra Blog’umda bunu üstüne bir yazı yayınladım. Barlow yalnız değil, başka yabancı katılanlar, etrafa saçılmış oklar, beyaz huniler, aptalca video da ne anlatmak istediğini de anlamak olanaksız! Peki niçin kimse yok? 
Emre Baykal 1300 eseri kapsayan bir kolleksiyondan söz etmişti, bu eserlerin ne olduğu, hanki malzemellerle yapıldığı, zamana dayanıklılığı, yanıcı, kendi kendini yok eden kimyasal kökeni meçhul boyalar, yapışkanlar, plastikler, karton vs. Bu Contemporary’de oynayanlar üç boyutlu gözlükler taktıkları için, dışdaki yalnız parlayan devinimleri  görüyorlar, onlara benzeme isteği ve de özellikle snop, distiller, prizmatik yani onlara akıl verenlerin dümen suyunda olmak. Bu konuda yazdığım. “ÇAĞDAŞ SANATI ANLAMAK SEMİNERLERİ 1 ” - 22 şubat 2019 - blog yazımda, sürekli Fransız basınında skandal olarak ya da alay edilerek manşet olan Kültür Bakanlığının FRACS - Çağdaş Sanat Ulusal Kolleksiyonu - nun tüm Fransa’da 12 Çağdaş Sanat Müzelerine düzenli devlet tarafından satın alınan 30 bin “sanat eseri” nin depolarda “auto-détruiction” çürüdüğünün bilançolarını da gözaltı edildiğinin belgelerini arşivimde saklıyorum. Fransa’nın Çontemporary adına söz sahibi isimlerin Fracs’ı kafa-kola alıp, onu geçim kaynağı ettiklerinin altını çiziyorum; internet’de kolleksiyona bir göz atın, gördüklerinize inanmıyacaksınız, bu sanatçılar eski eşyalarını çöpe atmıyorlar “yerleştirme” adına projelerde buz dolabı, eski halılar ve giderek sokaktan bulduklları ne var sa, isim vermiyorum, çünkü tanıdık biride çıkabilir! Arter yöneticilerin bundan haberi olduğunu zannetmiyorum; olsa da Koç Holding’e söylerler mi, o da meçhul!
Şimdi açılış programlarına gelelim: üstte söz ettiğim kolleksiyondan seçki bir sergi: “SAAT KAÇ? “, eğer depodan çıkarılmış sa kanımca onarılmıştır! Yine bir kolleksiyon sergisi, - çünkü mekân çok büyük - “KELİMELER PEK GEREKSİZ” ; bence “Sözcükler Gereksiz” olabilirdi, tema: - jest, kalıntı ve iz - miş! Giderek: son yıllarda güncel sanatın öncüsü olarak farkına varılan Altan Gürman’nın bir retrospektifi “ ölünün arkasından konuşulmaz” diyerek bir şey söylemiyorum! Erkmen ailesinin böyle bir “biospher” de olması şaşırtıcı değil; Ayşe Erkmen’nin bir retrospektifi: BEYAZIMTIRAK, düşündüm hangi renk olabilir? Daha ilginç: Programda Fransız “plasticien” Céleste Boursier-Mougenot’un bir yerleştirmesi, “ v.2 - dışarıdaki rüzgarın hızı ve yönüyle etkileşim içinde hareket eden üç adet kuyruklu piano “! Açıklayayım: bunu görünce Contemporary’nin çok güçlü bir lobi olduğunu kanıtladım; nasıl olur , nereden bulunur böyle kendi ülkesinde bile “makaraya alınan” birisine bir açılım vermek; herhalde bu şamataları beleş  yapmıyorlar! Bir gün Paris’de, Palais de Tokyo’da - kanımca bizimkilerin hayran olduğu bir mekân -, bu plasticien’nin “ACQUALTA” isimli bir “performance”nı gördüm, yerleştirmeden öte büyük bir mekânı siyaha boyatıp, içine su doldurup, bir büyük havuz misali, görücüleri müzik eşliğinde “siyaha özgü” temasıyla ve kayıkla gezdirmesi, bilmiyorum bu ephemere şamata’nın ederi nedir? Arter’in onun emrine üç Stainway vermesine de ne diyebiliriz! Fazla uzatmadan bu Contemporary yıkamada son gözüme çarpan: sinema gösterilerindeki beğenileri belki canımı en fazla sıkanlar: Agnes Varda, Chantal Akerman - tahammül ötesi-, Laurie Anderson - zûlum - ve de ilk kez bir filmin ilk beş dakikasında salondan çıktığım “Cemetery of Splendour” adlı can sıkıcılığın zirvesi filmini yapan Apichatpong! Giderek bu Contemporary virüsünün içeriğinde bir yadsıma, can sıkıntısına yakın bir sığlaşma görüyorum, aynen “modern”nin yanlış anlaşılmasına özgün “rastlantısal özellik”, soruyorum: DOCUMENTA KASSEL niçin 60 milyon borçla battı? Koç vakfı olmasa bu absürdü yapabilirmisiniz?

İşte Dolapdere, Kasımpaşa semtlerinin günümüz sanatına ulaşmaları için “expérimantale” içeren “performance” önerileri; söz verdiler: mahalleye sırtllarını dönmeyecekler!

28 Ağu 2019

GÜNCEL SANATIN BULANIK SULARINDA 2

Yine eski günleri anımsamamak elde değil: nostaljinin ötesinde, varoluşumuzdaki saflığın hayal bahçelerinde sanatı düşlemek; hiç olmasa da ufuk çizgisinin ötesinde gerçekten sanatın yapıldığı mekanlarda sanal gezintiler yapmak, belki bir gün giderim umuduyla! Demek düş değilmiş, bugün Ağustos’un son günleri, dingin bir sabah ve işte o ufuk çizgisinin öbür yanındayım Paris’de ama ne garip şimdi o eski yılların saflığını özlüyorum; sanalın ötesinde artık dönüş yok!
kafamdaki nehir aynı coşkun akışında, sığlaşmadı; bana ulaşanlar, gördüklerim, okuduklarım eskisi gibi değil ama bugün meraklı olanlara her kapı açık, işte oradan çıkıp sanalın ötesine geçiyoruz! Bu sabah Twitter’de ilgimi çeken iki haber: birincisi Cem Erciyes yakında açılışı yapılacak İstanbul Resim Heykel Müzesinin danışmanlığına getirilen Vasıf Korun’la konuşuyor! - ben bu kişiliği bir inancın çekim alanında örneğin secte’leri “manupulé” eden bir “gourou’ye benzetirim - Şimdi anlıyorum Salt’dan ayrılma nedenini; ona yeni bir mission verildi ve  “puzzle” o kadar zor değil, Ferit Şahenk - Doğuş Grubu - / Galata-Port / Salt / istanbul Resim- Heykel Müzesi - Galata Port projesine bağlı kanımca bir "otoyol"! Tüm hayatını “kavramsal”a adamış bu  futur danışman, Akademi’ye ters düşmemek için bazı örnekler veriyor: “…Güncel Sanatın soy ağacında Füsun Onur, Bülent Erkmen, Gülsüm Karamustafa vs. gibi Akademi’den geçme bir sürü sanatçı var…Altan Gürman ve ardından gelen kavramsal“, işte o zaman "conceptuel"e müzenin kapılarını açmak politikası; çaktırmadan! Şuna dikkatini çekerim dünyadaki "national" müzeler kapsamındadır İstanbul Resim Heykel Müzesi; örneğin Louvre'a  Buren'nin bir işi girmez! Ben duymadım şimdiye dek resim'e olan ilgisini ama mecburiyet ona şunları söyletiyor: "... müzedeki bazı kolleksiyonlar “nefes kesici” örneğin: Zühtü Müritoğlu,Sabri Berkel, Mahmut cuda!" Sonuçta ileriye dönük kurgusunda da: “..kolleksiyonda güncel sanat çok az, ama benim tavsiyem şöyle, şu anda topa girmek yerine, modern zamanlara değer veren, kendi hikayesinde eksiklere eğilen bir kolleksiyon politikası geliştirmek.” Bir Fransız atasözünü anımsattı bana bu atama: “kuzu ağılında bir kurt” misali!

    14'ÜNCÜCONTEMPORARY İSTANBUL (CI )



Yine eleştirmen Ali Şimşek’in “diken.com"dan bulup altını çizdiği: Gülen Çapan’nın 14’üncü Contemporary İstanbul ( CI ) Sanat Fuarının yeni yönetici küratör Anissa Touati’yle yapığı konuşma. Kendini Fransız kürotör olarak tanıtan bu bayan Meksika’lı, güya ülkesi Meksika’yı çağdaş sanatın dümen suyuna katmakla övünüyor ama “çağdaş sanat” kör döğüşü gibi içinde arapların da olduğu açıkca paraya dönük uluslararası bir “şamata”! Bu arada kendisini üç yıl için bu makama getiren “Uluslararası Komite CI Başkanının da Ali Güreli olduğunu öğreniyoruz! Bu büyük lobi, dünyada söz konusu zengin ülkelerde uluslararası “satalit” komiteler kurmuş, örneğin: İsviçre’de Luma Vakfı krötörlerinden Julie Boukobza, Telaviv Contemporary Art Center direktörü Nicolas Trazzi bu bayanla aynı komitede. Tüm bu açıklamalardan anlaşıldığı gibi böyle uluslararası “kuratör”ü oynamak çok zor ve de şimdi anlıyorum, tüm hayatında bienalleri düşleyip de sonunda Ankara’da mütavazi özel bir müzede küratörlük yapan bir bayan aklıma geldi!

Anissa Toutai'nin Meksika'da yaptığı etkinlikler

Çağdaş Meksika sanatı
Şunu da belirteyim 13 yıldır bu işlerin sponsorluğunu yapan da Akbank; hani Bazel Fuarlarında Türkiye’den gelen müşterilerini lüks bir otelin VİP salonunda fuar süresince ağırlayan banka. Bu konuda kürotörlük hoş bir meslek. “..Paris’de yaşayan Touati, bir yıldır her ay İstanbul’a gelip sokak sokak gezdi. Sadece İstanbul’u değil başka kentleri de gezdi. Türkiye hakkında kitaplar okudu.” Giderek Türkiye’nin yurt dışındaki kötü imajını silmek adına sanat dünyasındaki bazı önemli isimleri de istanbul’a getirip bazı sanatçı atölyeleri gezilmiş. Belleği biraz zayıf olan küratör isim değil de sanatçıları yaptıkları işleriyle tarif etmiş, bana biraz komik geldi, conceptuel yapıtların tarifi kanımca biraz güç! Konuşmanın burasına kadar sakin olan Anissa Touati birden görevini anımsıyor: “…Çok iyi sanatçılarınız da var, kötü sanatçılar da var. İyileri doğru dürüst pazarlayamıyorsunuz! İyi sanatçılarınız Güneş Terkol, Argun Okumuşoğlu, leyla Gediz, Deniz Gül, Gülsün Karamustafaoğlu, Tarık Töre, Ebru Döşekçi ve Serkan Apaydın! merakla bekledim kötü sanatçıların listesini, na yazık kendine saklamış. Bana sorarsanız bu bayanın yaptığı üç yıllık kontra fazla sürmez, kötü sanatçılar bunu kaldıramaz, fuarda hesaplaşma olur. Dikkatimi çeken Gülsün Karamustafaoğlu görmeyeli epey yol almış, tüm listelerde başarılı öğrenciyi oynuyor! Kurötör’un bu konuda son mesajı: “..DIRDIRI, KISKANÇLIĞI, DEDİKODUYU BIRAKIP ÇALIŞSINLAR “ mesaj anlaşıldı mı bilmiyorum ama ben yine kötü sanatçılar listesinde israrlıyım!

CI'de bir yenilik de "Artist Residency" programı. Program kapsamında İsviçre'li Gowen Galeri ile işbirliği yapılarak Pakistanlı ressam Waseem Ahmed ve Malta'danAlexandra Pace konuk edilecek.

WASEEM AHMAD
ALEXANDRA PACE
Elsa Sahel'in, Paris'deki FIAC'da Tuilleris bahçesinde sergilenen "çeşme işi" bu kez Boğaz'a bakacak!

ELSA SAHAL
Fuarın terasındaki heykel parkının yanı sıra fuar alanında heykeller konumlandırılacak. Bunların arasında Gülay Semercioğlu'na ait iş ve Renee Levi'nin işleri sergilenecek


GÜLAY SEMERCİOĞLU


RENEE LEVI

Türk galerileri ile sorun varmış, fuara katılmayacaklarmış ama bu beni korkutmuyor diyor küratör; "HER ŞEYİN ALTERNATİFİ OLMALI" bu yılki fuara Romanya, Gürcistan, Avusturya, Filistin, Tayvan, Arjantin ve Fransa'dan gelecek galeriler katılacak. Fuar alanında metrekare hesabının dolarla olması da onu ilgilendirmiyor, giriş ücretinin 75 liradan daha fazla olmasının daha iyi olacağını vurgulayan kürator: "..böylece fotoğraf çekmek için gelenler azalır!"
Sonuçta onun dileği. "..CI yer olarak Nişantaşı değil de merkeze bir saat mesafede bir yerde olsaydı "GERÇEK KİTLE" daha iyi ortaya çıkmaz mıydı?

MORAL:
NE YAZIK GERÇEKLERİ GÖRMEK DE BİR USTALIK: TÜRKİYE'NİN YURT DIŞINDAKİ KÖTÜ İMAJINI KURTARMAK, ONU ÇAĞDAŞ SANATTA ULUSLARARARASI BİR DÜZEYE ÇIKARTMAK; BAHANE OLARAK DA "DÜNYA KAOTİK ÜLKELERDEN ÇIKAN SANATLA İLGİLENİYOR" VE DE SÜREKLİ ÜLKESİ MEKSİKA'YI ÖRNEK VEREN, AMA "FRANSIZ KÜRATÖR" OLARAK KARTVİZİT BASTIRAN VE DE BİZİM GİBİ KAOTİK BİR ÜLKEDE ÜÇ YILLIK İYİ BİR İŞ BULAN ANİSSA TAOUTİ'Yİ KUTLAMAK GEREKİYOR! LÜTFEN BU BAYANIN GÖRÜŞ AÇISINI VE BEĞENİSİNE BİR GÖZ ATIN; SON OLARAK ATÖLYELERİNİ GEZİP DE ONLARI "KÖTÜ SANATÇI OLARAK YARGILADIKLARININ BİR LİSTESİNİ RİCA EDİYORUM, CONCEPTUEL SANATÇILAR KANIMCA!