29 Haz 2019

UTKU VARLIK - ALEX VARLIK /ESQUIRE DERGİSİ / HAZİRAN - RÖPORTAJ : GÜNEŞ UYSALEFE



Utku Varlık, sanatçı

Georges Hotel Galata’nın lobisinde eserleriniz göze çarpıyor; sizin için bir otel veya
müze duvarında asılı olmaları arasında bir fark var mı? Sanat sizce nasıl hak ettiği
değer ve ilgiyi bulur?

Ne yazık ki, oteller için yapılan ya da toplu alınan dekorasyona özgü resimler
konusunda duruşum biraz negatif! Tabii, Alex’in oteline astığı bir, iki resmim,
onun otelini evi gibi algıladığını gösteriyor. Belki biraz da beğenisini başkalarıyla
paylaşmak, babasına bir gönderme yapmak istediği şüphesiz.
Resmin sanat adına mekanları, galeriler ve müzelerdir. Sürekli tekrarlarım,
“Zorla güzellik olmaz!” Saygı ve dinginlik öncelikli gelmeli ancak fuarlar,
müzayedeler ve paraya dönük tüm histeriler sanatın yatağını değiştirdi. “Her
şey sanat olabilir” sloganıyla uluslararası modern müzeler, bienaller ve de
bunu yöneten lobiler bize kendi beğenilerini empoze ediyorlar, inanalım mı?

Yaklaşık 50 yıldır Paris’te yaşıyorsunuz, bir zamanlar öğrenci olduğunuz İstanbul’a
ziyaretleriniz sizde nasıl hisler ve anıları uyandırıyor? Şehrin ve ülkenin sanat
alanında aldığı yolu ve geldiği noktayı nasıl görüyorsunuz?

1970 yılında devlet bursu ile Paris’e giderken, İstanbul’un kapısını kapatmıştım.
Geride tüm dostlarımı bıraktım; yazarlar, çizerler, büyük şair dostlarım
ve de hiçbir dönemde böylesine özgür olmamış bir ülkeyi, yani 1960’lı yılları!
Zaman bir tsunami misali tüm dostlarımı sildi süpürdü... Acı geçer, geride izi
kalır. Sergilerim nedeniyle kısa dönemlerde gelip gittiğim İstanbul bana her
defasında hüzün veriyor çünkü artık bu duygularıma tanıklık edecek bir
dostum yok! Mekanlar da öyle; zamana dayanabilmiş bir, iki yer var ama sanki
bir düş’ün içinde gibi orada da yalnızsınız! Türkiye hiçbir ülkeye benzemez,
kendi küllerinden yeniden doğar, ben buna inanıyorum. Kültürel bir sinerji,
bir kıpırdanış, ne bileyim, bir ışık yansıması olacağına inanıyorum.

Zamanında çok değerli ustalardan, atölyelerinde eğitim almışsınız. Öğretmen öğrenci
ilişkisi sizce baba-oğul ilişkisine benziyor mu? Bir çeşit ‘transmission’
olduğunu varsayarsak, Alex’te kendinizden neler görüyorsunuz?

Alex benim oğlumdan öte iyi bir dostumdur; paylaştığımız ve özdeşleştiğimiz
tüm öğelerle buraya kadar geldik. Örneğin atölyede doğdu ama kimse ona,
“Ressam olacaksın!” demedi, avukat oldu. Şimdi otelcilik yapıyor ama gençlik
yıllarında ona verdiğim Pleiade serilerini, Stefan Zweig’ın tüm eserlerini okudu,
kitap kurdu oldu, yani Alex iyi bir entelektüel, merak alanları da sınırsız. İşte,
oğlunuza ya da başkasına, bunu iletebilmiseniz ne mutlu bana.

Paris’e dönersek... Buradaki atölyenizde bir gününüz nasıl geçer, sizi gözümüzde
nasıl canlandıralım? Paris, 1960’larda uluslararası sanat ve sizin için büyük rol
oynadı; günümüz sanat haritasındaki yeri ve çağdaş sanat arenasındaki iddiası
hakkında ne düşünüyorsunuz?

Sanatta metaforu oluşturan en önemli öğe, değişen zamanla bir denge kurabilmektir; özellikle atölye ya da yaşadığınız mekan sizin hayal bahçeniz olabiliyorsa!
Paris’teki atölyem, André Citroën Parkı içinde çok güzel bir mekan; sanatçılar için kurulmuş bir site içinde yer alıyor. Beni her şey ilgilendirir, resmin yanı sıra Paris’te aktüel olan, sanat ya da kültüre dair aklınıza ne gelirse! Biliyorum ‘zaman’ sığlaşıyor. Akan zamanı nasıl değerlendireceksiniz? Eski günler geliyor aklınıza; café’lerde oturup, gelen geçene bakmak, akşama doğru sinemateke gitmek, kiliselerde barok müzik dinlemek, sonra çıkıp bu yaşadığınız günü bir bistroda kutlamak! Tüm bunları yaşanmışlıklar sayfasına zaten yazmışsınız. Ama bu belleği bir kitaba dönüştürsem, “Belki epik bir diyalog olabilir...” diyerek yazıya başlıyorum. Resmi, yazıyı, okuyup görmeyi 24 saate sığdırmak için daha az uyumak gerekiyor! İşte, böyle doğdu kitabım Zero Hipotez. Resmi özlediğimiz yıllar; resmin bir meta olmadığı, dostlukların imbikten süzüldüğü yıllar! Gelecek yıl yapacağım sergiye paralel ikinci bir kitaba çalışıyorum;  yaşanmışlıkların çekim alanı beni rahat bırakmıyor, anılar sanki kuyruğa girmiş!
Geçtiğimiz yıl Bozlu Art Project’te açtığınız Zero Hipotez sergisiyle aynı adı taşıyor
kitabınız. Hazırlığında olduğunuz yeni bir sergi var sanırım; geçtiğimiz yıldan bu
yana nasıl bir üretim içindesiniz, bizimle paylaşır mısınız?
Sanatı öyle ya da böyle tartışmadan önce içinde yüzdüğümüz ‘imge’ okyanusu,
her şeyi olağan kılmaya başladı. Hiçbir şey bizi şaşırtmıyor, bakıyoruz ama
görmüyoruz, genellikle başkaları bizim beğenilerimizi yönetiyor. Duygu alanlarına
bile giriş ücretli. İşte, burada kendi hayal müzelerimi kurdum, beğenilerimi
ben yönetiyorum, sanatın bir anlamı olduğunu kanıtlamak için...





Alex Varlık, iş insanı

Georges Hotel Galata’nın lobisinde babanıza ait eserler yer alıyor. Onun işleriyle
ilk defa karşılaşan birine Utku Varlık’ı, işlerini ve dünyasını nasıl anlatırdınız?

Ne zaman Georges’un hikayesini anlatacak olsam, kendi deneyimim ve ailemle
bağdaştırırım. Babamın eserleri konu olunca da onun hayatı ve yolculuğunu
anlatırım; nereden geldiği, nasıl bir eğitim aldığı, sanatında neyi yansıttığı...
Ait olduğu Visionnaire akımı, edebiyat, tarih ve klasik müzikten pek çok referans
barındırıyor. Rüyalar görüp, sabah uyanınca birazını çok iyi hatırlamaktan,
çoğununsa sisli olmasından bahsederim. Babamın işleri rüyalarla ilişkilidir;
bunu bir kez anlarsanız, onunla birlikte rüyalara dalıp yolculuk edebilirsiniz.

Başarılı ve ünlü bir sanatçının oğlu olarak Paris’te büyümek nasıldı sizin için? Siz
de hiç sanat üretimini denediniz mi? Hangi alandaki sanata daha çok ilgi duyuyor,
beğeniyorsunuz, bizimle sevdiğiniz yetenek ve adresleri paylaşır mısınız?

Bir sanatçının atölyesinde doğmak benim için büyük şanstı; böyle bir babaya
sahip olmak gerçekten büyük bir keyif. Her iki ebeveynim de, hem babam hem
de annem Genevieve, sanat dünyasına aitlerdi; bu da hayalgücümün zenginleşmesine,
dünyaya ve barındırdığı farklı kültürlere dikkatle bakmama yaradı.
Babam çok entelektüel biridir. Yakın çevresi de öyleydi; Abidin Dino, Nazım
Hikmet’in eşi Münevver Andaç, oğlu Mehmet Nazım, daha niceleri gençlik
yıllarımda bana ilham vermiş, meraklı karakterime hitap etmişlerdir.
Ne yazık ki çizim veya resim alanlarında pek yetenekli değilim ancak sanatsal
içgüdülerimin çok kuvvetli olduğunu söyleyebilirim. Sydney’de yaşayan kız
kardeşim Daphné bir fotoğrafçı; kesinlikle benden çok daha sanatçı. Paris
Barosu’na bağlı bir avukat olmanın dışında, son 15 yıldır konaklama konseptleri
ve iç mimari tasarımları hazırlıyorum. Ve başvurduğum yaratıcı duyularım
için aileme müteşekkirim.

Georges’da sizin Fransız gustonuz hissediliyor; otelcilik sekt.ründe uzun süredir
başarıyla yer alan biri olarak sizce yeni jenerasyon nasıl bir otel deneyimi arıyor?

Georges, marka kimliği açısından kesinlikle bir French touch’a sahip ve
İstanbul’da böyle bir imzaya sahip olan tek işletme biziz. Georges, ben ve
ortağım Kerim Kamhi’nin karakter ve kültürünü yansıtıyor. Her ikimiz de
Franko-Türkleriz ve kendimize benzeyen bir marka yaratmak istedik.
2007’de açtığım ilk işletmeden bu yana otelcilik sektörü çok değişti. Sunduğumuz
butik otel konsepti, butler hizmeti ve evcimen bir enerjiye dayanıyordu.
Şimdi bu, her otelin bir şekilde benimsediği bir trend. Şimdilerde daha ekolojik,
yeşil dostu, açık fikirli, etik ve sorumluluk sahibi bir tavra yönelmiş durumdayız.
Georges ise açıldığı ilk günden bu yana bu prensiplere
sahip. Ancak çatıya enerji için güneş panelleri, meyve-sebze
ihtiyacımız için yeşil bir bahçe kurgulamak ve daha fazlasını
yapmak istiyoruz. Georges’un mümkün olduğu kadar ‘yeşil’
olmasını istiyoruz. Örneğin odalardaki şampuan şişeleri de dahil
olmak üzere plastik kullanımımızı ciddi ölçüde azalttık. Misafirlerimizle
kişisel ilişkiye önem veriyoruz ve Georges’a gelmeyi
ritüel edinen müşterilerimizi görmek bize gurur veriyor. Georges
bir İstanbul klasiği oldu, bu konumunu korumak istiyoruz.

Bu işin bir parçası olarak, İstanbul’un global turizm sekteründe
oynadığı rolün nasıl ilerlediğini düşünüyorsunuz? Sizin seyahat
etmekten keyif aldığınız rotalar hangileri?

Bence İstanbul’un global turizm platformundaki yeri çok özel
ve önümüzdeki dönemlerde daha da iyi performans gösterecek.
Geçtiğimiz 12 aydır pazarda iyileşme gözlemliyoruz ve 2020 için
çok pozitif beklentiler içindeyiz. Özellikle Avrupa ve Amerika’dan
gelen turist sayısında artış var. İstanbul öylesine özel bir coğrafyada
seyahat imkanı sağlıyor ki, eşi benzeri yok.
Otel sahipleri olarak misafirlerimiz gözünde bizler İstanbul’un,
Türkiye’nin ve Türklerin asıl elçileriysek, bu işi en iyi şekilde
yapmalıyız.

Sizi Cannes’a yolcu ettik; yeni bir projeniz var, Domaine Fiesole. Nedir
hikayesi, bizimle paylaşır mısınız? Georges’la ilgili veya farklı girişim
planlarınız var mı?

Evet, heyecanlıyız. Domaine Fiesole, iş ortağım Kerim Kamhi ile
bundan birkaç ay önce start verdiğimiz bir girişim. Cannes’ın
merkezinde, Californie bölgesinde 8.500 metrekarelik bir arazide
konumlanan dört lüks villayı renove ettik. Cannes La Croisette’e
beş dakikalık sürüş mesafesinde, çok değerli bir adres. Farklı
organizasyonlar ve tatil için müşterilerimize kiralamaya başladık
ve çok iyi geri dönüşler aldık. Bu projede lüks otelcilik alanındaki
deneyimimize başvuruyoruz ve lüks bir otelde aldıkları hizmetin
aynısını sağlıyoruz. Havaalanı transferi, yerel mutfağa özgü
gastronomik seçeneklerin yer aldığı bir menü, temizlik, concierge
ve farklı pek çok hizmet daha sunuyoruz.
Şimdilerde Georges Residences adını verdiğimiz yeni bir konseptin
hazırığındayız.

30 Nis 2019

EDEBİYATIN SATIR ARALARINDAN UTKU VARLIK’IN TUVALİNE YANSIYANLAR



Haluk ÖNER

İnsanlığın girmiş olduğu değişim süreci ve bu sürecin hızı bireysel, toplumsal ve sanatsal alandaki bütün dinamiklerin birbirini beslediği, desteklediği bütünlüklü akışın birer parçasıdır. Hızlı değişim sürecinin Rönesans, Reform, Sanayi İnkılâbı, Fransız İhtilali gibi durakları tek başına toplumsal bir hareketliliğin görünür hamleleri değildir. İnsanlık tarihinin değişim sürecine girdiği bu hareketlilikler varlığını sanatta, gündelik yaşamda, politikada da göstermiştir. Bilhassa 19. yüzyılın başından beri sanat, akımlar merkezli bir mecradan ilerleme sürecinde olduğu için, sanat disiplinlerinin birlikteliği ya da farklı disiplinlerin benzer metaforlarla kendini ifade etmesi eş zamanlı bir seyir izlemiştir. Realizm, Sürrealizm, Empresyonizm gibi akımlar etkili oldukları dönemlerde sanat ortamının oluşmasını sağlayan atmosferi yaratabilmiştir. Bütün sanat disiplinleri bu akımların temsilini bazen birbirini destekleyecek kimi zaman birbirini etkileyecek biçimde üstlenmiştir. Çoğu zaman bu temsiliyetin öncülüğünü edebiyat ve resim sanatları yapmıştır. Bu bakımdan bu iki sanatın süreç boyunca aynı metaforlarla, imaj ve sembollerle birbirini etkilemesi de kaçınılmaz olmuştur. Realist yazarlardan Stendhal’ın“roman sokakta gezdirilen aynadır” sözü, realist resmi de açıklayan
bir yaklaşımdır.


Realizm sonrası süreçlerde, Natüralizm Sürrealizm,Yeni Gerçekçilik gibi akımlarla, gerçeğin yeniden ele alınması ve sanatın doğasına uygun içkinliğiyle yeniden üretilmesi, bu tür yaklaşımların Modernizm sürecini hazırlaması, edebiyat ve resim sanatlarında eş zamanlı ve birbirini besleyen reflekslerle görünür olmuştur. Toplu değişim olgusunun bir parçasını oluşturan ve kendi içerisinde de farklı alanlara ayrılan sanat, değişim sürecine ayak uydurma konusunda avangard (öncü) bir rol üstlenir. Değişimin haberciliğini gerçekleşmeden önce yapar. 20. Yüzyıldan itibaren sanat disiplinleri arasındaki sınırın esnemesi hatta bütün sanat üretimlerinin ‘metin’ kavramında birleşecek noktaya gelmesi sanatın bu değişime verdiği öncü ve bütünlüklü tepkinin en yakın örneğidir.
Edebiyat ve resim sanatları arasında sınırların kalkması bu iki sanatın ürettiklerinin ‘metin’ adıyla birleştirilmesi şimdilik gerçekleşmiş gibi görünmemektedir. Ancak bu iki sanat disiplininin birbirinden beslenme biçimleri ve bilhassa Modernizm sonrası süreçte kalıp metaforlardan sıyrılıp birey merkezli imgesel bir anlatıma yönelmesi, malzemeleri farklı olsa da, anlatma biçimlerinin ortaklaşmaya başladığını gösterir.

Edebiyat ve resim sanatlarının birey, toplum ve genel olarak sanattaki değişimleri izleme süreci, birbirlerini etkileme konusunda gösterdikleri yapıcı yaklaşım Türk sanatında da somut örnekler üzerinden incelenebilir. Minyatür sanatı ile Klasik şiirin oluşturdukları yapı birbirine benzer. Her iki sanat dalı da yerleşik bir geleneksel anlayışın yeniden üretimi üzerinden ilerlemiştir. Minyatür sanatı, benzer renkler, figür çizimleri ve atmosferleri kompozisyonuna yerleştirmiştir. Klasik şiir de mazmunlar ve gazel, kaside, mesnevi gibi aynı türler üzerinden ilerlemiştir. Yenileşme döneminde de edebiyata roman, modern hikâye gibi yeni türlerin girişi ile Batı tarzı resim sanatının başlangıcı eş zamanlıdır. Toplumsal tarihimizin her döneminde görülebilecek bu benzerlik ya da yakınlaşma üzerine yapılan incelemelerde çoğunlukla edebiyat disiplini merkeze alınmıştır. Bu bakımdan edebiyat ortamını yahut şair ve yazarlara esin kaynağı olan resim sanatının varlığını hiç olmazsa izlerini bulmak daha kolaydır. Ara Nesil döneminde başlayan ancak Servet-i Fünûn döneminde aynı zamanda ressam olan Tevfik Fikret’le görünür hale gelen -en azından akıllarda kalan bir pratik-, bu etkileşimde edebiyatın ön planda tutulduğunu gösterir: Resim altına şiir yazma. Cumhuriyet sonrası dönemde de bu etkileşim çoğunlukla edebiyat merkezli bir mecrada ilerlemiştir. Örneğin beslendiği kaynaklar arasında resim ve musikiyi ön planda tutan Ahmet Hamdi Tanpınar, Eren ve Bedri Rahmi Eyuboğlu gibi çağdaşı olan ressamlardan etkilenmiş onların sergileri hakkında yazılar yazmıştır.

Batılı ressamlardan Heronimus Bosch’tan da etkilenen Tanpınar ‘Adem ve Havva’ hikayesinin bütün alt metnini ressamın ‘Dünyevi Zevkler Bahçesi’ adlı resminden aldığı ilhamla oluşturmuştur: “Hikâyede dünya, Tanrı tarafından insana (Âdem ve Havva) kendi hükümdarlığına benzer bir hükümdarlık sürmeleri için seçilmiştir. İnsanın hükümdarlığındaki bir dünyada kural koyucu ve karar verici insandan başkası değildir.



Tanrı’nın murat edip var kıldığı budur. Edebi eserin söylenmeyeni olarak, böylesi bir dünyada yasaklar, günahlar, insanı çepeçevre saran kısıtlamalar olmayacaktır. Hikâyeyi Bosch’un tablosuna bağlayan köprü de buradadır... Çünkü bu ilişki hikâyeyi yazılı bir metnin oldukça nadir sahip olabileceği, görsel bir arka plan zenginliğine kavuşturmuş; bu da ihata edilmesi güç bir çağrışım değeri, yorum alanı ve ilişkiler ağına imkân tanımıştır. Tanpınar’ın bir resimden ilham alarak oluşturduğu hikâye dokusu resim ile edebiyatın birbirinden etkilenme, beslenme biçimlerinin de özeti gibidir. Bu iki sanat, alt metinde oluşturulan metin ruhu yahut sezdirilmek istenen duygular bağlamında bir etkileşime girer. Zira kullandıkları malzeme kuşattıkları alanlar –birinde görsellik diğerinde yazının esas olduğu- bu tür bir etkileşim biçimini de zorunlu kılar. Edebiyat sanatının resimden etkilenme ya da beslenme biçimlerinin örneği olarak İlhan Berk, Bedri Rahmi Eyuboğlu, Metin Eloğlu, Oktay Rifat gibi aynı zamanda ressam; Edip Cansever, Turgut Uyar, Ece Ayhan gibi poetikalarında ve dizelerinde resim etkisi belirgin olan şairler de gösterilebilir.

Bu etkilenmenin görünür hallerinden biri de İkinci yeni şairlerinin Paul Klee’ye gösterdikleri özel ilgidir. ‘Paul Klee’de Uyanmak’ adlı bir şiiri de olan İlhan Berk harf sevgisinin Klee’den geldiğini söyler: “Bana harf sevgisini düşünüyorum da, Klee verdi diyorum. 6 yıldır Klee’nin Ad Marginem’i karşımda durur; bakmaya doyamamışımdır. İlk o, galiba V’de, U’da, r’de, L’de plastik bir güzellik olduğunu bulmuş; onları tablosuna saçmış.
Ben harflere resimden başka bir gözle bakamam oldum bittim. Alfabelere doyamam. Latin alfabesinde, en sevdiğim harfler: A, f, M, U, r, C, e. Bu harfler resimden başka bir şey düşündürmez bana.’41 sözleriyle belirtiyor. A’lar V’ler U’larla olmak Paul Klee’de uyanmak’42, ‚E sesinde yüzlerce trenler yürürdü Galile’de’43, ‚Böyle bütün gece konuştu bütün gece f bütün gece bindi on/bindi yüz bindi baktık’44,‚Sonra büyük bir T çizdi ne güzel çizdi büyük bir T büyük/kuşlar geçiyordu’45, ‚A harfinden bir Galile Denizi’”
Cemal Süreya’nın şiirinin odağında yer alan ironik yaklaşıma Modigliani’yi de dâhil etmesi de ayrı bir ironidir:
“Bir senin gözlerin var zaten daha yok
Ya bu başını alıp gidiş boynundaki
Modiglianı oğlu Modigliani”

Edebiyatın resimle olan münasebetinin merkeze alındığı okuma ve gösterme biçimlerinin yanı sıra ressamların yazar ve şairlerden etkilendiği üzerinde de durmak gerekir. Bu noktada en yetkin örneklerden biri Utku Varlık’tır. Sanatçının metinleri ile kendi tecrübeleri arasında kurulan bağ literatürde biyografik okuma olarak adlandırılır. Utku Varlık’ın biyografisi incelendiğinde sanatçının edebiyatla temasının iki boyutu olduğunu görürüz. Birincisi İkinci Yeni Şairleri –Edip Cansever– başta olmak üzere dönemin önemli şair ve yazarları ile kurduğu doğrudan iletişim hatta arkadaşlıktır. Aynı zamanda bir şair olan Bedri Rahmi Eyuboğlu atölyesinde ders aldığını da unutmamak gerekir. İkincisi de Utku Varlık’ın nitelikli bir okur oluşudur. Fernando Pessoa’dan, Borges’e; Kwabata’dan Edip Cansever’e uzanan bir genişlik ve zenginlikle beslenen Utku Varlık, hem resimlerinin ortaya çıkışında asıl kaynak olarak edebiyatı kullanır hem de poetikasını oluştururken edip ve şair dostlarıyla aynı noktada buluşacak derinliği yakalar.


Utku Varlık’ın resimlerinde ‘ışık ve kırılma’ yalnızca teknik boyutlarıyla önemsenmez. Sanatçı ‘ışık’ı içerdiği metaforik ve imgesel anlamlarıyla da değerlendirir ve bu unsuru resmin içeriğinin de bir parçası hâline getirir. Bu yaklaşımın temelinde edebiyat dünyasında ışığın yarattığı kavramsal yansımanın Utku Varlık’ta karşılık bulmasının payı yadsınamaz. Kendisiyle yapılan bir söyleşide ışık unsuru üzerinde durmasının temelini Bedri Rahmi Eyuboğlu ile birlikte attığını anlatır: “Bir gün Bedri Rahmi ile renk konusunda konuşuyorduk: Sen üstad camın kırıldığı yerdeki maviyi gördün mü? dedi. `Işığın Kırıldığı Yer` adlı bir sergi yaptım sonra” diyen Utku Varlık, 2004 yılında açtığı ‘Son Bakış’ adlı sergisini, yirminci yüzyılın önde gelen Japon yazarlarından Kawabata’nın 1934’te kaleme aldığı Matsugo No Me (Son Bakış) adlı öyküsünden esinlenerek yaptığı 30 eserden oluşturmuştur. Bu etkilenme biçimini de yine kendisiyle yapılan bir söyleşide dile getirmiştir: “Bu ışık alanı nerdedir? Ben neredeyim? Kawabata’yla paylaştığım işte bu soru! Velasquez ve daha birçokları ile yaptığım diyaloglarda, hızlı bir şekilde bugün kaybolan değerleri, o figürlerle tartışıyor, resmi, şiiri, hüznü, yalnızlığı anlamaya ve anlatmaya çalışıyoruz.”

“Son Bakış” sergisindeki 30 eser Utku Varlık’ın edebiyattan etkilenme biçiminin doğrudan örneğidir. Ancak sanatçının asıl etkilenme biçiminin temelinde edebiyat sanatıyla kurduğu organik bağlar, anlatım tercihinde edebiyatın verdiği çağrışım gücünü özgün bir görselliğe dönüştürmek, elbette yazar ve şairlerle imgesel, estetik akrabalıklar, dostluklar kurabilmek yatmaktadır. Borges’in kelimelerle yarattığı dünya ve dünyayı anlama biçimindeki derinlik, masalsılık Utku Varlık’ın onunla bütünleşmiş bir anlayışla resim yapması bu durumun bir örneğidir.

Sanatçı Borges’le kurduğu dostluk ilişkisini ve bu ilişkinin resimlerine yaptığı doğrudan etkileri kendisi de dillendirir: “Hiçbir zamana sığmamak, ya da bütün zamanlarda bulunmak.. .Borges, Utku’nun düşsel komşusu, yakın arkadaşı olmuştur. Her ikisi de “Öteki” (Autrui) olmayı bilmektedir. “Bilge Borges beni yıllardır düşünü kurduğum bir evrenle tanıştırdı. Algı ötesi boyutların, frekans dışı alanların rehberliğini üstlenen Borges aracılığıyla kendimi kaydedip yeniden bulduğum mekânları keşfettim. Aynalar, koridorlar, labirentler, düşsel varlıklar; Batan uygarlıklar; Gaipten gelen sesler, illüzyon, insanın zaman içinde yolculuğu ve maske. Borges’i tanıdığımdan bu yana, onun bilinci bana yol gösterdi. Evrenle ilgili büyük bilmeceyi belki de birlikte çözmeye çalışıyoruz.” Varlık’ın Borges’le bu yakınlığının ve benzerliğinin birkaç noktada birleştiği söylenebilir. Birincisi kendisinin de bahsettiği gibi Borges’te ‘öteki’nin yaşamda bir konumlanma biçimine dönüşecek kadar önemli oluşudur.

Diğer bir neden de soyut resimler yapmasına rağmen Utku Varlık ve Borges’in, zaman ve mekân sınırlarını aşmış bir masalsı/rüya dolu havanın yahut metinlerindeki büyülü şiirsel atmosferin birbirine benzemesidir. Utku Varlık’ın hemen bütün resimlerinde Varoluşçu etkiler hissedilir. Yaşam bütün çıplaklığı ve varoluşuyla tuvale yansır. Bilinçaltı, tuvaldeki renk atmosferine eşlik eden bir yaşam- insan hali olarak resme yerleşir. Bütün bu duygulanmalar Varlık’ın resmini kendiliğinden soyut bir noktaya taşır. Ancak bu soyutluk onun tuvallerinde kompozisyonun ihmal edilmesine engel olmaz. Çünkü sanatçı, resimlerinin buğulu atmosferine yerleştirdiği imgelerle resmi içerikle birlikte yarattığını okura gösterir. Bu yaklaşım İkinci Yeni şairlerinin şiirde yaptığına benzer. İkinci yeni şairleri anlamsızlığa uzansa da soyut bir anlam alanı olarak gördükleri şiirde kalın çizgili bir tercihten yana olmuştur. Ancak şairler tercih ettiği soyut anlatımı imge tercihleri ile bazen çağrışım zenginliği yaratan somut ama geniş bir noktaya taşıyabilmişledir. Utku Varlık’ın da İkinci Yeni şairleri gibi aynı kaygıları taşıdığı söylenebilir. Ancak onun tercih ettiği anlatma biçiminin tuvale yansıdığı noktada kullandığı imgeler izleyiciyi zengin bir çağrışım dünyasına götürür. Sanatçının, 1996 yılında Paris, “La Cite Internationale desArts” galerisi için hazırladığı davetiyenin metni tam da bu noktaya götürür. Bu metin, Portekizli şair Fernando Pessoa’nın bir şiirinden alıntılanmıştır: “Ben, dış dünyası, içsel bir gerçeklik olan kimseyim” ve sonra devam ediyor: “Dünkü” havailiğim bugün, hayatımı kemiren devamlı bir nostaljidir.” Onun hemen bütün resimlerinde renklerin tuvale hâkim olduğu, (bazı tuvallerde tek renk bazılarında da birden fazla) rengin buğulu bir atmosfer yaratacak titizlikle hem tuvale yayıldığı hem de tuvale fon olduğu görülür.




Utku Varlık bu fonun üzerine bazen aynı renkler bazen aynı tonlarla ince bir zar ya da resim perdesi yerleştirir. Bu ince tabaka resimdeki alt metnin de o perdenin önündeki ya da altındaki ayrıntılardan anlaşılabileceğine işaret eder. Resimlerde fonun, bizim adına perde dediğimiz buğulu yapılanmanın ardında kimi zaman çıplaklığı, bazen karışık nesneler kompozisyonunu görebiliriz. Utku varlık resminin imgeselliği resmin her ayrıntısına hatta dokusuna yerleştirilen bu ayrıntıların ördüğü yapılanmadan anlaşılır. Bu yapılanma modern şiirin doğasıyla bire bir örtüşür.



Diğer bir neden de soyut resimler yapmasına rağmen Utku Varlık ve Borges’in, zaman ve mekân sınırlarını aşmış bir masalsı/rüya dolu havanın yahut metinlerindeki büyülü şiirsel atmosferin birbirine benzemesidir. Utku Varlık’ın hemen bütün resimlerinde Varoluşçu etkiler hissedilir. Yaşam bütün çıplaklığı ve varoluşuyla tuvale yansır. Bilinçaltı, tuvaldeki renk atmosferine eşlik eden bir yaşam- insan hali olarak resme yerleşir. Bütün bu duygulanmalar Varlık’ın resmini kendiliğinden soyut bir noktaya taşır. Ancak bu soyutluk onun tuvallerinde kompozisyonun ihmal edilmesine engel olmaz. Çünkü sanatçı, resimlerinin buğulu atmosferine yerleştirdiği imgelerle resmi içerikle birlikte yarattığını okura gösterir. Bu yaklaşım İkinci Yeni şairlerinin şiirde yaptığına benzer. İkinci yeni şairleri anlamsızlığa uzansa da soyut bir anlam alanı olarak gördükleri şiirde kalın çizgili bir tercihten yana olmuştur. Ancak şairler tercih ettiği soyut anlatımı imge tercihleri ile bazen çağrışım zenginliği yaratan somut ama geniş bir noktaya taşıyabilmişledir. Utku Varlık’ın da İkinci Yeni şairleri gibi aynı kaygıları taşıdığı söylenebilir. Ancak onun tercih ettiği anlatma biçiminin tuvale yansıdığı noktada kullandığı imgeler izleyiciyi zengin bir çağrışım dünyasına götürür. Sanatçının, 1996 yılında Paris, “La Cite Internationale des Arts” galerisi için hazırladığı davetiyenin metni tam da bu noktaya götürür. Bu metin, Portekizli şair Fernando Pessoa’nın bir şiirinden alıntılanmıştır: “Ben, dış dünyası, içsel bir gerçeklik olan kimseyim” ve sonra devam ediyor: “Dünkü” havailiğim bugün, hayatımı kemiren devamlı bir nostaljidir.” Onun hemen bütün resimlerinde renklerin tuvale hâkim olduğu, (bazı tuvallerde tek renk bazılarında da birden fazla) rengin buğulu bir atmosfer yaratacak titizlikle hem tuvale yayıldığı hem de tuvale fon olduğu görülür.

Utku Varlık bu fonun üzerine bazen aynı renkler bazen aynı tonlarla ince bir zar ya da resim perdesi yerleştirir. Bu ince tabaka resimdeki alt metnin de o perdenin önündeki ya da altındaki ayrıntılardan anlaşılabileceğine işaret eder. Resimlerde fonun, bizim adına perde dediğimiz buğulu yapılanmanın ardında kimi zaman çıplaklığı, bazen karışık nesneler kompozisyonunu görebiliriz. Utku varlık resminin imgeselliği resmin her ayrıntısına hatta dokusuna yerleştirilen bu ayrıntıların ördüğü yapılanmadan anlaşılır. Bu yapılanma modern şiirin doğasıyla bire bir örtüşür.

    Ne var ki, Utku Varlık’ın resimleri, “Koch Ağaç Testi”nden çok daha detaylı, çok daha anlamlı analizler yapmamıza olanak sağlamıştır. Test sadece, mühür rolünü gerçekleştirmiş gibi geliyor bana.”

 “Ve bizim en güzel öldüğümüzdür bu: Yaşamak” (Edip Cansever, Nerede Antigone).



Utku Varlık Modernizm sonrası Türk resminin önemli temsilcilerinden biridir. Onun insanı, yaşama anlama biçimi, oluşturduğu kompozisyonların arka planında bütünlüklü bir sanat perspektifi vardır. Sanatçının resim anlayışının temellenmesinde ve ifadesinde edebiyatın yaşamı anlama biçimi ve yaşama bakışının derin etkileri vardır.

TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI BÖLÜMÜ EDEBİYAT-KÜLTÜR-SANAT E-DERGİSİ SAYI II
 Utku Varlık-Bakış Açısı’ndan
Utku Varlık: 1942’de Bolu’da doğan Utku Varlık, sanatsal eğitimine 1961 - 1966 yılları arasında Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Sabri Berkel atölyelerinde başlayan Utku Varlık daha sonra oyma baskı (gravür) ve taş baskı (litografi) atölyelerinde devam etmiştir. 1970 yılında Paris ́e gitmiş, 1971 - 1974 yılları arasında Güzel Sanatlar Ulusal Yüksekokulu ́nda George Dayez ile, 1973 - 1975 yılları arasında da Cachan Atölyesi ́nde taşbaskı çalışmıştır. Sanat çalışmalarına halen Paris ́te devam etmektedir. İlk önceleri dışavurumcu anlatımla figürlerini biçimlendiren Utku Varlık, 1960 ve 1970 ́lerde dönemin politik yaşamından etkilenerek yaptığı resimlerinde de bu anlatım biçimini kullanmıştır. Sanatçı özellikle 1975 ́ten sonra dışavurumcu anlatımdan uzaklaşmış ve düşsel bir anlatım biçimine yönelmiştir. Sanatçı için figür, sürekli ve asal olan doğanın yaşayan öğelerinden biridir ve yansımasını doğada bulur.
 
         

10 Nis 2019

GÖZ BOYAMA


Dengemiz nasıl bozuldu, bilmiyorum ama gün geçmiyor Paris'de sanatın üst yüzeyinde bizi yıkamak adına "contemporary mafiasının" yaptığı etkinlerinleri izlemeye kalkarsanız yorulursunuz! Eskiden sanatı yönetenler genellikle meydanı başkalarına bırakırlardı; kültür bakanları, müze yöneticileri, kürotörler, ünlü galeriler ve de basın. Dada'yı, kübistleri, Picasso'yu giderek "modern"i vs. giderek 20. yüzyıl sanat  tarihini "alnımıza yazanlar" pentüre değer biçenler ve pazarlayanlar genellikle tablo satıcıları ve de onlarla çalışan ( complice/işbirlikci ) ünlü eleştirmenler, sanat tarihçileriydi;  kolleksiyonerleri görmezdik çünkü zenginlik, para bugünkü gibi sergilenmezdi, genellikle musevillerin ilgi alanında olan sanat ticareti, ikinci dünya savaşıyla el değiştirdi; onların kolleksiyon ve sanatsal tüm varlıkları önce Almanlar tarafından talan edilirken, çok önemli para ve beyin göçü sanatın çekin alanını Amerika'ya yönlendirdi. Bu aşırı zenginlik, Amerika'nın - özellikle pentürde - kendi hegomonyasını dünyaya impose ederken, merkezi Avrupa olan sanatı da Amerikan müze ve kolleksiyonlarına kaydırdı. İlk kez müze ve kolleksiyon adına yeni concept'ler yaratarak, örneğin: Houtson Menil kolleksiyonu, Guggenheim Müzesi vs. Bu kısa geçmişten sonra bugüne doğru yol aldığımızda, Contemporary markalı günümüz sanatını yöneten akıl hocaları, sanatı yine aynı markezden yönetilen ama daha küresel bir biçimde paylaşılmasının daha geçerli olduğunu, parası olan her ülkenin de kendi sanatçıları, modern müzeleri, kolleksiyonerleri ve de biennallerinin çok daha atraktif ve onlar adına kazançlı olacağına karar verdiler: Türkiye buna çok iyi bir örnektir! Örneğin bu lobinin en önemli markası Saatchi, bir adım geri çekilip, topu iki fransız milyardere verdi; Bernard Arnaud - fondation Vuitton -ve François Pinot: Malûm sanatın alım-satım merkezi Sotheby's ve Christie's nin patronu kendi fondationu da Venedik'tedir. Ulusal Modern Sanat müzeleri de tümüyle onların kontrolü altındadır. Danışmanları eski kültür bakanları, modern müze yöneticileri ve teknotratlar aynı zamanda Fransız kültür bakanlığının sanat fonu FRAC'ın da satın alma sektöründe de söz sahibidir.

François Pinot ve Brad Pitt
Bu günlerde Paris Modern Sanat müzesinde Thomas Houseago'nun ilk kez bir retrospektif  sergisi açıldı, bu İngiliz asıllı ressam ve yontucu 72 doğumlu ve Los Angeles'de yaşıyor. Sanat çizgisi Malzeme olarak ağaç, alçı, metal ve bronz kullanıyor genellikle; Henry Moore ve Baselitz'in çizgisinde olduğunu da katalogda yazmışlar! Kolleksiyonerlerin gözdesiymiş; Tate Modern'den Gogosian'na sonra da Venedik François Pinot Fondation'nuna otoyol misali ulaşım onun aynı zamanda mediatik ününün de, yakın dostu aktör Brad Pitt'den kaynaklandığı; aktör onun atölyesinde saatlerce "thérapeutique" ivmede bakarak ve çalışarak sanatı öğrenmeye çalışıyor ve de kolleksiyoner olarak işlerini alıyor, yaptığı sergilere katılıyor. İşte bu Paris Le Musée de L'Art Moderne retrospektivine François Pinot ile katılan aktör, serginin albenisini basında ikiye katladı!



Sergide müze kolleksiyonlarından gelen devasa işler var, dört salonu dolduran işleri değişik malzemeler ve boyutlar içeriyor, müzenin havuzuna kadar ama ilk kez kendilerine sanatçıyı abartma görevi verilen katalog yazarları bu beğeniye katılmakta zorluk çekmişler; zor durumda bazı sözcükler kullamışlar, okuyan anlamasın ve de baksın gitsin, demek buraya kadar getirmişlerse Brad Pitt'in hayran olduğu, kolleksiyonunu yaptığı bir bu adam önemli bir sanatçıdır! Sözcükler ve cümleler: "yontu ve dökümlerin yapımındaki "grotex" abartma", Hulk, sculptures anthropomorphes, gigantisme et a la noirceur! Türkçe naif bir step dili olarak günümüzde kullanılan bir çok terimine yanıt vermiyor ama bu gereksiz çirkinliği güncel sanat olarak yutturmak isteyenlere bize özgü sözcükler yok değil! Hani yontu atölyelerinde ahşap ve metal structure'e alçı sıvıyarak bir form vermek isteyen ama bir türlü figüre dair bir estetik oluşturamıyan, yarım bırakıp atölyeden çıkan izlenimin veriyor.

atölye
 Gördüğünüz gibi abartmıyorum, ama ona bu ünü yakıştıranlar; yani satıcıları için büyük sanatçı yakıştırması, örneğin: Picasso'nun son devresi, cübist, primitif vs.
Aynı sürede Paris'de başka bir yontucunun: Alman Thomas Schütte'ün işleri "Monnaie de Paris" de sergileniyor. Yine François Pinot'nun sahneye koyduğu, bilinçli olarak ötekine paralel bir gösteri: bu iki sanatçıyı müzeler ve kolleksiyonerler paylaşamıyormuş!

Thomas Schütter

Gerhard Richter'in öğrencisi, 2005 de Venedik Biennali " Lion d'Or ", en ünlü müzeler: Stockholm vs., Fondation Beyeler, Bale, Centre Pompidu...Yontu'yu yeniden keşfetti diyerek bize öğretide bulunuyorlar güya yaşadığımız toplumu eleştiren yapıtları insana başka bir boyut getiriyormuş!



Uzun süre önce gördüğüm ama çirkinliğinde ötürü dışladığım, belki anlatılamıyak kadar naif ve çarpık bu işin Schütte tarafından yapıldığını yeniden gördüğümde sevindim, birini al ötekine vur!


Dilim dönmüyor  arapca "heykel" demek için, ne yazık "yontu" tam karşılamıyor çünkü teknik o kadar çok yönlü ki yontmadan da bir şey yapabiliriz, geçelim; her iki sanatçı da varoluşlarında aktüel, en gözde, tüm müzelerin, kolleksiyonların kapıştığı ama benim için "HİÇ"; bu manupulation paranın ve ona bağlı sanatı yöneten güçlerin körcesine bize yutturması! İşte bu kez "dünyada heykelin sefaleti". Düşündükçe aklıma Oktay Akbal'ın bir kitabını adı geliyor: "ÖNCE EKMEKLER BOZULDU"







22 Mar 2019

ART DUBAİ



Hiç ayırım yapmadan, bana ulaşan özellikle sergi haberlerine bir göz gezdiririm, sonra içerik ilgimi çekmiş se galerinin ya da serginin kısa bir analizi yapıp; özellikle günümüzde sanatın albenisinin nerelerde dolaştığına dair kafamda kısa bir gezinti yaparım! Sürekli sergi haberlerini gördüğüm bir galerinin nemene bir galeri olduğunu çıkaramamıştım; Anne Laudel, belki bir Alman galerisi olabilir ama İstanbulda ne işi var? Bu kez araştırdım: sonuçta takma bir isim ve de arka plan yine bir textile ajansı! Peki güzel ama bu kez  Art Dubai'ye katılıyor; Ramazan Can'nın işleriyle:




Dubai'ye gidecek işlerinden bir tanesi de bu, ben çıkartamadım ne olduğunu, kanımca artık bizim sorunumuz değil, yargıyı Araplara bırakalım! Ramazan Can 2016 yaptığı bir söyleyişinde konusunun "şamanizm" olduğu söylüyor ve de konuşmasında, "...bulunduğumuz yüzyıl ve bundan önceki yüzyıllarda bu topraklar üzerinde hüküm sürmüş imparatorluğun izlediği politikalar neticesinde Anadolu Halkının ümmetciliğe ve Araplaşmaya doğru itilmesine gönderme yapmak için kullanabilecek en iyi dilin bu olduğunu düşünüyorum!" Ne yazık bir sanatçı ileride ne yapacağını bilemez ama Araplara tere satmak için Dubai'ye gitmek, eski ön yargılarından vazgeçtiğini kanıtlar.


Küratör Lauréne Perrave Sultan Al Qassemi
İngiliz "contemporary lobisinin" sıkı yönetiminde, onların Dubai'de açtığı galerilerin dümen suyunda organize edilen bu tür fuarların tek amacı para kazanmaktır; tanıdığım bir ingiliz avukat: "..sistemin ne kadar güçlü olduğunu, sanata yatırımın, tamamen küresel bir oyun olduğunu, ama bir türlü araplara kolleksiyonculuğu öğretemediklerini, yine zorla da olsa onlara "modern sanat müzelerinin" turist çekmek adına önemini yavaş yavaş öğrettiklerini" söylemişti!



Ne olursa olsun paranın olağanüstü birikimi, dekora bir kaç kolleksiyoner ismini koyarak, genellikle arab ve de birkaç müslüman ülkeden topladıklarını "çağdaş arab sanatı" olarak dışa tanıtmaları, kendilerin bir kabuk edinmek ve batı müzelerine girmek arzusu kanımca gerçekleşecek. Bu kolleksiyonların en önemlisi Sharjah Emirat Arabs-Barjeel Art Fondation, sultan Al Qassemi'nin!


Sultanın kolleksiyonu 2017 de Paris'de "L'Instıtut du Monde Arabe'" da "100 başeser" olarak sergilendi; gördükten sonra belleğinizde sultan portresiyle sergiden çıkıyorsunuz. Bu adamları manupule edenlerin kendi ınternet sitelerindeki satışa sundukları gariban boyamalar, enayi objeleri yine üstüne büyük fiatlar koyarak tekrar sultan sattıklarını bilmeyen yok! Unutmayalım bu "başeser" damgası, bizim müzayedecilerin de çok kullandıkları bir terimdir; argo ismi "keriz silkelemektir!



Sultan aAl Qassemi

Hayatını sanata adayan artist ve kürotor Zaahirah Muthy
İstanbul'dan malûm bir kaç galerinin "Eldorado" gibi gördüğü ama deneyleri sonucu umduklarını bulamadığı bu tür Araplara özgü fuarların "göz boyama" olduğunu anlatamadım! Daha önce Çin'lilerin "Shangai Contemporary Fuarı"nı Paris "FİAC" karşı açtıklarından bir süre sonra amaçlarının yabancı sanatçıları satın almak değil, kendi sanatçılarını pazarlamak olduğunu ve bu fuarın balon gibi söndüğünü 2015 de izledim! İngiliz lobisi fuarın ciddiyetini yitirip "arabesk" bir şamataya dönüşmesinden şikayetci, sanatın açıkca bir kültür olduğunu, Emira'nın milyarderlerine pentürü öğretmenin deveye hendek atlatmak olduğunu çok iyi biliyorlar. Dubai'nin bu kahrı çekmesinin arkasında "turizm" olduğu bir gerçek; belki herşey bir "SHOPİNG"! Onları ayaklandırırak Osmanlı İmparatorluğunu düşüren ve petrola el koyan İngiliz Empire'nin asırlardır manupule ettiği bu ülkeler,  genel kültürü dışlayıp, "art contemporary" ve "futbol" a yatırım yaptılar; kanımca bunları kavramak için bir bilgi gerekmiyor!

                                                    BENİM ÖNERİLERİM


Bu fotoğrafı bir kaç yıl önce İstanbul'da Cevahir alışveriş merkezideki bir mobilya mağzasından çekmiştim ve amacım bunu olduğu gibi İstanbul Bieenali'nde sergilemekti! Ne yazık Sultan Al Qassemi'yi tanımıyordum o zaman, şimdi gelecekte Art Dubai'ye katılacak bir Türk galerisine proje öneriyorum: "Salon turc modern 2019"

İşte yaşadığımız "absürt"

Kısaca anlattıklarım çağımızda artık "absürt" ün giderek  gerçek ve normale dönüştüğünü  ve de artık yargılarımızı da ona göre yapmamızın bir çevirisidir. Geo-politik bakışla bu ülkelerin petrolle aşırı zenginleşmelerini izleyen bundan payını alan , danışmanlığını yapan yine başında bu ülkelere bağımlı özgürlüklerini veren İngiltere , onlara sanatın gerekliliğini nasıl oldu da "empose"etti , bilinmez ! Transcontinentales dergisinde Ami Moghadam bunu "bu ülkelere batı sanat eserlerini sokarken , ne-mene bir alış-verişten kimsenin haberi yoktu , bir süre sonra sanatın önemli bir para yatırımı olduğunu öğrendiklerinde, kendi expert'lerinin de olması için Londra'ya burs verdiler." 2002 de William Laurie Dubai uluslararası yatırım merkezine "Christie" yi açıyor , beraberinde on galeri de buraya yerleşiyor . İngiliz'ler şunu çok iyi biliyorlar ki "contemporary" bir sirktir ; kültür gerekmez lüks bir araba alırken , kendi geleneklerinde "misyonerlik" ya da "sömürgecilik" deneyimlerinden gelen birikimle , bu insanları kendi komplekslerinden arındırıp ama deveyi terk etmeden modern sanat'ın çekim alanına sokabilmekti .













2 Mar 2019

HERKESİN KENDİ MÜZESİ

Bir süredir Arte Tv. de pazar günleri izlediğim ilginç bir belgesel seri: "Büyük Müzelerin Sihiri", ilginç çünkü alışılmışın dışında. Önce seçilen dünyaca ünlü bir müze, bu müzenin en "albenisi" olan eseri, bu eseri algılayacak bir davetli; örneğin uğraşımında önemli bir isim, arka planda bu eseri kendilerince yorumlayan yine uluslararası ünlü sanatçılar: Norman Foster, Olafun Eliason, Marina Abrahamovic - bilinmez, nasıl bir "notoriété" dir bu hanım?  Üstelik botox yaptırarak gençleşmek umutları yüzünü silmiş, kanımca performans yapamaz bu maske ile! - vs. Çok gizemsi bir merkezden yine bir sanat tarihçi Matt Lother, örneğin tabloyu ve yorumcuları sihirli cam kürelerden izliyor ve onları yönetiyor. Matt Lother'in kendisi de görülmeye değer: görebildiğimizce her yanı döğmeli, olabilecek kadar kalın siyah gözlüğü ve yüzündeki deliklerle -percing cheek- içinde olduğu mekandan daha gizemsi, garip bir kişilik!
Şimdiye dek Alte National Galeri Berlin'de Caspar David Frederich, Musée Edvard Munch- Oslo, Floransa, La galerie des Offices; Botticelli - Venüsün Doğuşu vs. Son izlediğim Guggenheim- Newyork: müzenin genel anlatımından sonra seçilen tablo Vassily Kandinsky, compozisyon: no. 8
Guggenhaim 1916 da dünyadaki ilk non-figürativ müzeyi kolleksiyoner olarak başladıktan sonra açmış ve müzenin yönetimini 1937 yılında yine İsviçre kökenli ressam Hilla Rebay'a vermişti.  Yeni müzenin projesini 1943 de mimar Frank Lyoyd Wright'a ısmarlanıyor ve müze 1959 da açılıyor. Tüm bu süre içinde Hilla Rebay'ın özel kontrolüyle Avrupa'yı dolaşarak aldıkları çok zengin bir koleksiyonla ve de 40 yıllarının Amerikan pentürü: özellikle Jackson Pollock'la ; 20 yüzyılın sanat tarihini yazıyor. Yüzyıllardır sanat tarihi ekonomik güçlerin yönetiminde oluşmuştu ama onu yöneten "mesena"nın kültürel farklılığı günümüzdeki milyarderlerle, örneğin Medicis'ler. Onları sanata yönlendiren faktörlerin değişik olmasıdır, Salamon Guggenhaim, değerli madenlerin sahibiyken kazandığı servetle, içinde sakladığı bir hobi onu sanata yöneltmişti, hiç bir kendi özel beğenisi ve de müze yönetecek kültürü yoktu ve onun sanat kurgusu her zaman Hilla Rebay' ın elindeydi. Daha sonra amacasının izinde bu işe soyunan Peggy Gouggenhaim, karşısında kendisinden nefret eden Hilla Rebey'ı buldu, kendini bir kolleksiyoner olarak kanılamasının katiyen Newyork'daki müzeyle bir ilgisi yoktur. Ama ne garipdir ki o da kendi adına bu çağın sanat tarihini yazan ikinci Guggenheim'dir. Yine filme dönersek: müzenin koleksiyonunda Kandinsk'nin 37 işi var, yani müzenin gözdesi. filmin içeriğini yapan compozisyon no:8,

Kandinsky/kompozisyon no:8
Bu kez tabloyu yorumlayacak davetli: kadın ressam Julie Mehretu, Amerika'da gözde bir sanatçı, raslantı sonucu çağrılmamış, Kandinsky ve özellikle bu tablo onu hep yönlendirmiş, bu müzenin de gözdesi! Kökeni Ethobia ve Amerikan, 50 yaşlarında ve eş cinsel, atölyesini paylaşdığı bayan da çok ünlü bir ressam: Jessica Rankin.
Şimdi gelmek istediğim , ya da kendime sorduğum: Arte'nin bu ilginç serisinden öte, çağdaş sanat ve conceptuel bir yana; sanatın çekim alanları, beğeni ve onu yöneten güçlerin kararlı yargıları: işte resim budur, bu bir başeserdir, büyük sanatçı diyorlar ve o ilahi kapıdan giriyorsunuz sonsuza dek! Çünkü bu bayan. 2005 de McArthur büyük ödülünü alıyor, 500.000 dolar, MoMa kolleksiyonunda, Goldman Sache Bankası Giriş holüne 25 metrelik bir fresk yapmış ve de tüm kolleksiyonlar ve önemli galerilerde!

Julie Metrehu/ fresk
"Körle yatan şaşı kalkar" sevdiğim bir sözdür, 2005 yılında bu 25 metrelik fresk -teknik olarak fresk değil- sanki Kandisky'nin bir analizi! Bunu da geçelim, söz döndü dolaştı sanatçının şu günlerde ne yaptığı sorusuna yanıt: "San Francisco Museum of Modern Art -SFMOMA- nın siparişi iki tuval üstüne çalışıyorum" dediğinde gayet mütevazi omuzlarını silkti!


 Julie Mehruti SF MOMA için çalışıyor.

Amacım hesaplaşma değil, bir tuval karalansa, çiziktirilse, kirletilse de onu yapan sanatçıya bizim yargımız değil, o tuvalin değerinin: bu işi meslek edinmiş milyarderler, onların çekim alanındaki tüm zengin ülkelerin kültür sektörleri, onlara bağımlı teknotratlar, uluslararası alım satım sistemleri, "fantomatique" müzeler, ünlü galeriler, onların eksperleri, krotörler -Türkiye'de ise müzayedeciler- belirlerler; bunu açıklamak güç, anlatmakla çıkamayız bu labirentten! Bir "virtualité" yaşamıyoruz, pentür tekniğini, deseni, kalem ve fırça tutmanın öğreti ustalığını okullardan, akademilerden silen kafası "modern'le yıkanmış bu zavallılık bize durmadan öğretide bulunuyor, varoluşlarında iğreti duranlar bize pentürü öğretiyorlar, kendi beğenilerilerini artık paralarıyla açtıkları müzelere koyuyorlar; resim tarihi kendiliğinden yazılıyor, o zaten alnımıza yazılmış; bir diktatörün anıtı gibi yıkamazsın çünkü tinseldir!
Sözüm yine ileriye dönük, gelecek:hiç bir kendi beğeni kriteri gözetmeden sürekli toplanan tuval, objet vs. müzelerin, kolleksiyonların, devasa mekanlarındada biriktirilip, depolandıktan sonra acaba yüzde kaçını aktüel sergilemeye sunacaktır müze? Oysa kolleksiyon devinimini sürdürüyor; işte karşımıza çıkan çok önemli bir sorun: "accumulation", birikim, yığmak, tepeleme doldurmak; size bir fiction senaryosu: örneğin 2050 yılında -fazla uzağa gitmiyorum- gelecek kuşakların yaşamından bir kesit:
"...yer sorunu nedeniyle MoMa Newyork kolleksiyonundaki 50.000 eser, noter gözetiminde yakıldı!"

                                                           TÜRKİYE

Kader mi diyeyim; dünyada hiç bir ülkeye benzemeyen ülkemiz, tüm yaşantımda izlediğim kadar, "paradoksal bir düş" yaşıyor, dingin başlayan bir düş hızla kendini bir karabasana bırakıyor; hep sabahlar bulanık; sersem uyandık ve de uyanıyoruz. Korkuyu yöneten güçler sanki sözleşmiş gibi sürekli yönetimi ele alıyorlar, mevsimlere özgü, yattığınızda, lüks alışveriş merkezleri, villalar, yatlar,  modern müzeler, uyandığınızda kilometrelerce kuyruk; ellerinde fileler bir kaç kilo sebze, meyva almak için saatlerce bekleyenler! Tüm bu ekonomik ve sosyal kararsızlık içinde yine beni şaşırtan sanat yatırımlarındaki absürt genleşme, belki haberiniz yok, sizi bekleyen futur müzeler:

1- ABDULLAH GÜL /MÜZE VE KÜTÜPHANESİ-
Kayseride açılacak bu müzenin içeriği kanımca kendisi, Arap ülkelerine özgü müze sevgisinden esinlenmiş olabilir! Kanımca Gül'ün Cumhurbaşkanlığı süresince eşinin de Aydın Gün kolleksiyonu yaptığını duymuştum!
2-DEVRİM ERBİL ÇAĞDAŞ SANATLAR MÜZESİ/BODRUM
Çözemiyorum: neyi kanıtlamak, nasıl bir duygu, kendini nasıl bir aynada görmek- belki egosentrik - hangi synergie Devrim Erbil'i böyle aktif kılan? Başka müzeleri de var!
3-ENDER GÜZEY MUSEUM ARThill-BODRUM
Müzenin adından nemene bir müze olduğunu tasarlamak güç, sanatçı da o denli meçhul! Baktım ne yaptığına: boş fonlarda bizon silütleri vs.
4-ODUNPAZARI MODERN MÜZE
Servetini Türkmenistan'da kazanmış İsmi kadar krismatik Erol Tabanca'nın Eskişehir'de ünlü Japon Mimarlarına projesini yaptırdığı bu müzenin kürotorü Haldun Dostoğlu. Erol Tabanca'nın sanata nasıl baktığını, kolleksiyonunun ne olduğunu, seçtiği krotöründen açıkca belli ama Eskişehir'liler başka bir müze olmayan kentlerinde, bu beğeninin öğretisiyle kafaları yıkanacaktır.
MÜZE EVLİYAGİL
Ankara'da açılan bu müze, yine bir kolleksiyonun müzeye dönüşümü; hangi boyutta bir kolleksiyon bilmiyorum ama gördüğüm kadar, bu müzeler yollarını arayan krotörlere - ya da bir kenara itilen - bir iş olanağı sağlıyor kanımca!
İSTANBUL MODERN
Aynı mekanda mimar Ezo Piano'ya projesini yaptırdığı müzenin inşaatı sürüyor.
VEHBİ KOÇ MÜZESİ
Tasarımcı Kirsten Lees'e  projesi verilen bu müze Dolapdere'de yapılıyor.
DEMSA
Mimar Zaha Hadid'in projesini yaptığı bu müze de Haliç Sütlüce'de açılacak.
İSTANBUL BÜYÜK ŞEHİR BELEDİYE MÜZELERİ
60 yıllarına dönersek, İstanbul'daki iki galeri: önce Beyoğlu Şehir Galerisi ve Alman Kültür Derneği Sanat Galerisi. Bizim kuşak öncesi ve sonrası bu galerilerde sergillemeyen yoktur, ben 1970 de yeni açılan Taksim Şehir Galerisinde sergilemiştim; bu galeri de fazla yaşamadı. Belediye her sergileyenden bir resim alsaydı, bugün en önemli bir kolleksiyona sahip olacaktı ama o yılllar resim satılmazdı, 70 lere kadar!
İSTANBUL RESİM VE HEYKEL MÜZESİ
Akademi rıhtımından Karaköy'e uzanan eski gümrük limanının müzelere dönüşmesini eski yıllarda düşleyemezdik. İnşaatı sürmekte olan bu müze, İstanbu Modern'le yan yana. Beşiktaş'daki tarihi müzede yıllardır rutubet ve nem -ısı- sorunlarıyla yaşayan pentür ve kağıt işlerin sağlığını merak etmemek elde değil!
Bursa'da da önemli bir müze açılmak üzereymiş; Paris'de yaşayan Ömer Kaleşi bu müzeye 30 tuvalini hediye etmiş!
Daha önce açılan müzeler. Sakıp Sapancı Müzesi, Borusan Contemporant, Salt Galata, Elgiz Müzesi, Doğançay Müzesi, Hüsamettin Koçan Baksı müzesi, Marmara University Museum and Art Gallery, Cern Modern, Arter, Pera müzesi, Mustafa Ayaz Vakfı Plastik Sanatlar Müzesi vs.

Ömer Uluç'un son tablosu/ Artam müzayede
1970 lerin ortalarında başlayan ve daha sonra 80 yıllarında Turgut Özal'ın liberal politikasının ekonomik genleşmesi sonucu sanata özgü bir "sunami" yaşanmıştır, yalnız İstanbul'da yüzlerce galeri açıldığında ona paralel müzayedeler dolayısıyla kolleksiyonerler, sanat fuarları ve sonuçta İstanbul Modern'le başlayan özel müzecilik hobisinin yukarıda çizdiğim son görüntüsü; gerçekten bir "vertigo"! Burada durmuyoruz; eğer Oğuz Erten'nin "kolleksiyonerler" çok kapsamlı kitabına bir göz gezdirirsek, daha derinde bir çok önemli kolleksiyon gün ışığına çıkmayı bekliyor. Bilmiyorum ne yapacaklar ya da müze açmak aşkı ne kadar sürdürecek! Bir kaç conceptuel müze hariç, genellikle tuval resmine yani pentüre dönük müzeleşmenin sırtını dayadığı Türk Resmi gerçekten var mı? Tüm bu müzeleri dolduran ressam sayısının ne olduğunu biliyor musunuz? Resim sanatını nereden öğrendik, Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun bize sorduğu gibi: "ustan kim?" Farkında mısınız - bu soru müzecilere - her ay yapılan on'u aşkın müzayede: kaşıklar, mühürler, şamdanlar, meçhul Ermeni nocturn ressamları, kopyalar, göstere göstere suyu çıkmış yorgun tuvaller ve de tekrar kolyeler, ibrikler, tekrar on tane pentür vs. Elde satacak resim yoksa atölyelerine giderek ressamlardan müzayede için resim ısmarlamak, hiç dikkat etmiyor musunuz her müzayede evinin satışına en az beş resim verenlere? Önümüzdeki günlerde yapılacak bir müzayede kataloğunda Jeff koons'un caniş balonlarını gördüm; koons bunları ufak boyutta üretip "bonbon misali bilemedin 10 bin dolara satıyordu, demek biz de ona bir pazar olduk; insaf!  Şunu da tartışmakta fayda var: bu açılan ya da şu günlerde gerçekleştirilecek olan çok kapsamlı dört müzenin mimarları dünyaca tanınmış aktüel isimler; aynı sürede yine başka yabancı kentlerde müze projelerini gerçekleştiriyorlar, herkes onların peşinde. Peki bu arada Türk mimarisini unuttuk mu; niçin bu projeler Türk mimarlarına verilmedi,? Bu zengin projelerdir biraz da mimarinin çekim alanına giren; bilmiyorum merâk ettim, bir snopluk söz konusu mu? Yaşarken kendi müzesini açanlara da bir sözüm var: Fransa'da yaşayan ünlü bir tek ressamın müzesi var, o da Soulage. Kendi açmadı bu müzeyi, doğduğu kent Rodez'in -Averon- belediyesi gerçekleştirdi. Kendini mumyalamak gibi bir "sandrom" kendi müzesini açmak, bunu Burhan Doğançay başlatmıştı kanımca. Erdal Alantar anlatmıştı: Bir gün yolu Cenevre'ye düşer, gelmişken Birleşmiş Milletler Ofisinde çalışan bir arkadaşını görmek ister ve beraberce bu çok görkemli sarayın kafeteryasına inerler. Erdal'ın gözü kafeteryanın duvarların asılı tablolara ilişir; ne görsün; bu üç tablo Burhan Doğançay'ın, arkadaşına bunların nasıl oraya geldiğini sorar, arkadaşı da "kanımca satın almışlardır" diye yanıtladığında Erdal, belki ben de satabilirim umuduyla Kafeteryanın direktörünü bulur, konuyu açtığında direktörün yanıtı: "efendim bu ressam tablolarını getirdi kafeteryaya asmamız için ricada bulundu, Türk Delegasyonuna sorduk, tanıyorlarmış biz de astık, burası gördüğünüz gibi çok enternational bir makân, belki biri görür alır diye düşünmüş olabilir."

Yine müze konusuna gelirsek: bir kaç yıl önce Paris'de açılan Pinokotek'i önce Münih'deki bir uzantısı olarak düşünmüştüm; sonra bir göz boyama özel bir müze ortaya çıktı, amaç para kazanmak! Tematik sergiler yapmaya başladılar, kaynak: tümüyle özel kolleksiyonların kiraladıkları sergilerden oluşuyordu; bu da bir sistem örneğin: nasıl müzeler kendi aralarında anlaşmalı kolleksiyonlarını dolaştırıyorlar sa, bir takım organizatörler de daha küçük çapta bunu yapıyorlar ama sergilenecek olanlar güncel sanat değil; eski resim ya da çağımızın önemli isimleri. Kaynak tükenmeye başladığında dümen çevirmeye başladılar, örneği Büyük bir Afiş Munch Pinokotek'de



bu müzeye giriş'in pahalı olduğunu da unuttum söylemeye; ama gerçekte belki Munch'un bir iki tuvali, gerisi aynı çağı içeren ama toplama bir sergi. Sonuçta iflas ederek kapılarını kapattı. İşte gerçek: müzecilik kolay değil; bir müzenin eclectic olabilmesi; kolleksiyon sahibinin beğenisi, onu yönetenlerin kurgularından öte özellikle sanat kültürüdür. Türkiye'de belki en kaygan alan: bize özgü "özenme", batıda pırıldayan her şeye atlama, yargılamadan; biennal, conceptuel, contemporant, modern, performans, intallation, küratör dilimize girmiş se kültürümüze de girmiştir!













22 Şub 2019

ÇAĞDAŞ SANATI ANLAMAK SEMİNERLERİ 1



FRAC - Fransız Kültür Bakanlığına bağlı 23 bölgenin Çağdaş Sanat müzeleri ve fon'u; şimdiye dek 5700 sanatçıdan satın alınan 30.000 eser, her yı 500 sergi, 1300 action, tartışma ve "şamata" benim deyişimle! Blog'da "Öttüğüm Düdük" te Frac'ı anlatmıştım; hiçbir ön  yargı gütmeden satın alınan contemporary eserlerin depolarda "autodetruction" la eriyip, yapışıp yok olurken; mediatik anlamda kimsenin bunu eleştirememesi, "..ben anlamam dediklerine göre çağımızın sanatıymış..." gibi saptamalar sonuncunda, ortada dönen paradan kimse hesap sormaması, buna aracılık eden galeriler, müze danışmanları, kürötörle ve tüm değnekçilere yıllardır önemli bir "rand" sağlamıştır! İşte yukarıda, ağzımızı bozmadan türkçeye çevirdiğimizde: "...canınızı sıkmak için elimden geleni yapıyorum!" diyen sanatçı: ressam Philippe Mayaux, işlerini Frac'a bolca satan bence hiç önemsiz biri, biliyorum ki onu bu raya oturtan galerici Hervé Loevenbruck, sistemi iyi biliyor ki, Frac yargılamadan onları yaşatıyor.
P. Mayaux

Özellikle bunu anlatmamın nedeni, Fransa'da geçen gün önemli bir gazetede kendisiyle yapılan bir röportaj'da sanatçı kendini: "dolapçı", "aşağılık bir sanatçı" olarak tarif ederken, burjuva düşüncenin de karşıtı olduğunun altını çiziyor! Bu 58 yaşındaki "gösterişsiz"liği oynayan Mayaux 2006 yılında çok önemli olarak kabul edilen Duchamp ödülünü kazanmış ama atölyesindeki bu konuşmada sephanın üstündeki hala çalışmakta olduğu işini gösterirken de işini bir "rezalet" olduğunu da belirtiyor.

P. Mayaux
"Önemli Müzeler benim gibi artisanal endişeyle çalışan ve de gizemsi sanatçıları sallamıyorlar, belki figürü seçtiğim için, belki çok "littéraire" olduğumdan! Tek yapmak istediğim: "burjuva düşünceye karşıtlık, belki biraz kötü niyetli; yok, kötünün kötüsü!" "Duchamp ödülünü "Cheddar"  peyniriyle pentür, pastayla heykel yaparak kazandım; Dali'nin dediği gibi: "..21 yüzyıl sanatı yenebilir olacaktır!" haklı olarak dediği gibi! Marcel Ducahamp da şunu ekliyor: "Sanatta şanslı olmak, yetenekden daha önemlidir." Bana söylemeden Paris'deki galerim, Hervé Loevenbruck, oradan buradan değişik dönemlerimi içeren 30 işimi satın almış; "...bak, senin bir sergini yapacağım ama sana ihtiyacım yok! Bir de ne göreyim, ta okulda yaptığım resimlerimi de bulup almış, sonra da bunu  Frac'a satmış!"



Ülkemize gelirsek: benim de kötü niyetten öte, gözüme çarpan ya da batan haberler, konuşmalar, sanat olaylarını izlerken, dikkatimi çeken daha çok "bilinçdışı" ya da absürt olaylar var, örneğin:



Peki neyi anlamak; durmadan örnek verdiğim "düzmece" contemporary'yi mi, çürümekte ve yok olmaktaki anlamsızlığı mı? Bu müzeleri dolduran, "gadget"  objeler, tekdüze resimler, bit pazarına özgü birikim mi anlatılmak istenen? Anlatım ne kadar sıradışı ise, onu bir bilince oturtmak endişeleri yani "ŞEY"i sanat yapmak çabaları o kadar gülünçtür.


           
                                                  KAVRAMSALI KAVRAMAK

Blog'umda sanata özgü güncel "sürtüşmeler", farkında olamadığımız yanlış öğretiler, bizi "manipulé" edenler ya da albenisiyle bizi şaşırtanlar, yol gösterenler vs. konuları kendi görüş açımla yazarken, o güne dek farkında olmadığım "conceptuel" markalı "Art Unlimited" - lüks bir dergi ve Internet sitesi - içeren bu yayıların yönetmeninden gelen teklife önce şaşırmadım; Blog yazılarımı ilginç bulduklarını, gerekirse onları yayınlayabilmek isteğini içeren bu dostca yaklaşım, biraz da ön yargılarımı ters çevirdi! Internet'de dergiyi izlediğimde, grafik tasarımından baskısına dek çok lüks bir yayın organı ancak Türkiye'de olabilir; "şaşırt beni", sordum soruşturdum arkasında hani Basel'de lüks bir otelde VİP salonunda fuara gelen Türk müşterini ağırlayan, satın almaları için onlara kredi veren bir banka var ya işte o banka çıktı; ayrıca bunun uzantısın da yine  "conceptuel"i kendine bayrak edinen bir galeri de var. İlk yazımı  -"Dediğim Dedik"- gönderirken uyardım: "yazılarımı yayınlamak isteğinize saygım var ama "kuzuların olduğu bir ahıra kurt'u da davet etmek" sizin için bir risk olmaz mı? Hayır, görüşlerimiz her düşünceye açıkdır diye yine dostca yanıtladılar. Ben bu lüks dergide yazımı beklerken, Internet sitelerinde karmaşık bir çümbüş içine yayınlanan yazımı kanımca kimse okumadı. Birinci yazımın devamı "Öttüğüm Düdük" çekmecede unutuldu, benim alın yazım: "zorla güzellik olmaz" bir kez daha haklı çıktı. Kendi Blog'umun dışında "Kolajart"da da paralel yayınlanan yazılarımı daha da başka çevrelere okutmaktı amacım, biliyorum ki bu konular bir tabudur, sesini çıkaranın parmaklarına inecek cetvelin korkusudur bunların kanunu, çıkarları olanlar özellikle ama nice güvendiğim kişiler: Ali Şimşek dışında ağızlarını bile açmadılar, İşte Dolapdere'de oynan "kavramsal" oyunun birinci partisi.
Şimdi "Art Unlimited" dergisine beleş Internet'den bakıyorum ve de beni eğlendiyor; sayfa sayfa açıldığında lüks ilanlarla yaşadığınız boyut birden değişiyor: örneğin, "Life is Outside" giderek saatinizi değiştirmek isteği: "İngineered for men, Who Leave Feet Steps in the Sky", başka bir espace size "Less is More" diyor ve inanıyorsunuz. Grafiğinden içeriğine her şey "stérilise" edilmiş, kişiler sanki fictif, sanat ortamı Dolapdere değil; penceren baktığınızda Newyork' da Soho' da ultra modern snop bir sanat ortamınında, örneğin bir vernisage'dasınız; sizi kâle almıyorlar, içkinizi içerek onlara bakıyorsunuz gibi bir duygu kaplıyor; farkında olmadan "Valvet Buzzsav" filminin çekim alanındalar, İstanbul değil Miami'desiniz! Sayfaları açtıkca başka bir kompleks kapınızı çalıyor; sanki sizden banka hesabınızı soracaklar gibi! Bu dergide söz konusu sanat değil, uzaktan yönetme, çaktırmadan ukelâlık, üstten bakma ama daha çok özendirme; boş'u ve şey'i pazarlama, biliyorum ki durmadan mekân değiştiren bir galerinin dergisi gibi gözükse de bir bankanın vitrini olmak kolay değil. Şimdi daha iyi anladım dergideki "Kavramsalı Kavramak" denemesini alıcı gözle okuduğunuzda, galerinin ve de ona bağımlı olan derginin sanatsal tutumunu, anlaşılması zor da olsa biraz çıkartabiliyorsunuz; örneğin: "..Bir manzara resminin aksine, kavramsal sanatın huzur vermek gibi bir amacı olmadı pek." yazarını bulamadım ama sanki Pessoa'dan -Huzursuzluğun Kitabı- dan hareketle yazılmış gibi! Benim yanıtıma gelirsek: "şeytan azapda gerek" diyorum ama daha sonra "huzursuzluk", Duchamp'ın "Pisuvar"ı ve de Manzoni'nin "bok"u nun analitik açıdan ele alınmasıyla İstanbul Biennaline geliyoruz: "..Türkiye'den ve yakın geçmişten örnek verecek olursak: Ali Elmacı'nın 2. Contemporary İstanbul'da sergilenen 2016 tarihli metaforik düzeyde konuşabilen hayli kavramsal işi "Ben Senin Duygularına Karşılık Veremem Osman", Manzoni'ninkine benzer bir önermeyle, sanat toplayıcısına "beni alma" dedi. Bir başka yazıda Evrim Altuğ, "Güncel İstisnalar Kaideyi Bozuyor": daha önce İstanbul Biennali'nden ve Salt'a yaptığı projelerinden tanıdığı bir performans sanatçı Michael Rakowitz'in, İşid'in yok ettiği antik Asur heykeli Lamassu'ya hurma şerbeti ambalaj malzemeleri üzerinden "geri dönüşümlü" kültürel bir gönderme vs. Tüm bunlar sanatı saptırmadan öte gereksiz detaylar ama biliyorum petro-dolar'ın kokusuna uyanıyorlar bizim çağdaş galeriler, daha doğrusu "Galerist".

İmran Qureshi / Upon the land of my love/ Biennale de Shajah

3. Şharjah Biennali ve de ona paralel onun Türkiye ayağı Bahar; ben anlamadım ne döndüğünü ama bizimkiler de şunu daha anlayamadılar: güya Art Dubai'yle çekişmeli -arap saçı- misali bu tür etkinlikler Çağdaş Sanatı Orta Doğuda pazarlayan kaynağı İngiliz uluslararası önemli bir lobidir, sana "göz dağı" verirler ama seni orada otlatmazlar! Amaçları kendi Arap sanatçılarını İstanbul'daki etkinliklere yollamaktır! Kendi varoluşunda, kafasında "reform" yapamayan bu arap ülkeleri Louvre'u, Vinci'yi, çağdaş sanatı ayağına getirerek mi 21. yüzyıla varacak?
Bu kısa gezintiden sonra başladığım konuyu bitireyim: çağdaş Sanat adına -müze, kolleksiyon vs.- adına biriken tüm artıklar (nükleer artıklar misali) bir gün başımıza belâ olacaktır.





































6 Şub 2019

VELVET BUZZSAV-ÖLDÜRMEK SANATI/film



Yakında ölümü beklenen "ART CONTEMPORAINE" üstüne Pierre Lamaire'in yazdığı çok ilginç bir roman "L'ART DES INTERSTICES" kanımca türkçeye çevrilmedi; bence çevrilmesin çünkü biliyorum kimleri rahatsız edeceğini. Dünyada da öyle, bir moda: parasını nereye transfer edeceğini bilmeyen milyarderler, parasını aklamak isteyen bankerler ve de komplekslerine yatırım arayan snop bir sınıfın, öncelikle kültürü politikanın rayına oturtup, modern müzeler, galeriler, tarihi mekanları babalarının malı gibi bu anlamsızlığa açıp, çağımızın sanatı yapmışlar. Bir "sunami" misali örneğin Paris'de ünlü pentür galerilerini de götürdükten sonra yalnız milyarderlerin fondation'larında "her şey sanat olabilir; bununla kafamızı yormayalım" sloganıyla sanatı yönetiyor. Sanat cıvımaya "undergraund" markasıyla 60 yıllarında, bir galerici İrving Blum, Washington National Gallery'de Andy Warhol'un  30 tablosu "Campbell Domates Çorbası" sergileyerek başlamıştı. Ne zaman Louvre tapınağına, örneğin Wim Delvoye, dövmeli domuzlarıyla, bok makinesiyle, Enselm Kiefer sökümüş beton blokları vs. girdiğinde şunu gördük: Fransız Kültür Bakanı bu lobiye teslim olmuştur. Sonunda Versaille Sarayı, Grande Palaise, tüm zevzeklikleri daha önce yazdık söyledik. Şimdi bunlar 21 yüzyıl sanat tarihine maloldu, geriye dönüş yok! Öyle düşünüyorduk diyelim ama, tüm bu "conceptuel"in akıl hocası "Decumenta Kassel"in 2017 de 17 milyon euro borçla çöküşü - çok garip, hiç konuşulmadı ve unutulup gitti!-, bu şamatanın sonunun geldiğinin birinci sahnesiydi ama biliyorum bu can çekişme kolay olmayacak; sanki kitabın başlığı gibi: ışık ne yapıp yine bir aralıktan sızacak!



The Squar filminden sonra "L'art Contemporant"nı konu alan bence çok ilginç bir film. Fransa'da sinema eleştirmenleri çağdaş sanatı ti'ye alan filmleri fazla sevmiyorlar; normal, çünkü bağımlı olduğu dergi ya da gazete patronlarının çağdaş'a olan beğenilerine dokunabilir! Dan Gilroy genç bir sinemacı konu ve senaryo da kendisinin. Art Basel-Miami fuarında başlıyor; gidenler, görenler bilir ne denli bir züppeliktir bu fuarlar, üstelik zengin ve şımarık, böylesini avrupada bile zor göreceğimiz bu amerikan galerilerinin patronlarından, sekreterlerine kadar, aynanın içine giriyoruz. Ünlü olmak bir an işi, para kazanmak ta öyle, tesadüfler, bir galeriden ötekine transfer edilen sanatçılar ve de onları parmağında oynatan sanat eleştirmenleri. Dekor alabildiğine lüks, her şey "sansüel", seks bir silah ama duyusal bir ilinti, unsur yok, galerilerle ilişkinin odak noktası bu! Film gerçekten bir belgesel tadında başlıyor, portreler çok ilginç: örneğin John Malkovich'in oynadığı, hayal gücünü yitirmiş o çevrede ünlü bir ressam, ne yazık devasa bir atölyede kendini yitirmekte ve gözden düşme tehlikesiyle başbaşa. Başka bir açıdan filmin yine belgesel bir yanı. bu galerilerin müzelere olan inanılmaz otoritesi; galeriler, besledikleri sanat eleştirmenleri ve düşünürleriyle baskı yapıp müzelerin kolleksiyonlarını "manipule" ediyorlar. Dünyanın her yerinde böyle ama burada sanki içindeyiz! Filmin bize sunduğu başka bir moral: sanat eseri ikinci planda: vernisajlarda eserlerden çok moda, giyim, sansüalite ön planda. Bir tablo içeriğinden önce bir matah, hemen alınıp satılan; sanatçı da öyle, standart bir dekorun içinde, bir obje sanki!
Böyle bir filmin ticari bir işleve girebilmesi sinema pazarının kanunlarına göre, bu belgesele mecburen bir entrika koymak zorundaydı, yoksa malûm. İkinci planda bu ünlü galeride çalışan bir sekreter, yaşadığı binadaki komşusunun intiharına şahit oluyor. Hiç dışarıya çıkmayan yaşlı ve gizemsi bu adam, aslında eserlerini de gün ışığına çıkartmamış çok ilginç bir ressam. Genç ve güzel sekreter ressamın atölyesinde yüzlerce pentür, desen vs. bulduğunda bunları değerlendirmek için, kendisiyle flört eden biseksüel ünlü eleştirmene gösteriyor. Resimler figüratif, dışavurumcu, -art brut ve violant, "psychique yaralar"  içeriği yönetiyor. Ressamın özgeçmişini araştırıyorlar; görüyorlar ki resimlerindeki dram bir hayalden öte, ressamı yönetmiş bir karabasan. Genç ve güzel sekreterin yardımına sığındığı ünlü eleştirmenle bir altın madenini bulduklarının farkına vardıklarında, galerinin de bunu farketmesi olayı dışa duyuruyor. Galeride sergilene resimlerin yarattığı "sensation", mediatik bir bomba misali öteki galeriler, müzeler, kolleksiyonerler yani "altına hücûm". Bu detay bence negatif değil çünkü "contemporary" adına ters-yüz edilen ve de yatağı değiştirilen gerçek pentüre bir özlem, düşünün önünüzde "Contemporary İstanbul" diyerek ithal edilen bu fuarda gördükleriniz; işin kolayına kaçıp, "ne üretirsek o kadar satarız" ve de göz boyama! Sonuçta filmin ticari boyuta girmesi adına yönetmenin yaptığı en önemli hata: bu "lanetli" ressamın, tüm resimlerini gün ışığına çıkaranlardan öç alması, "ilenme" biraz abartılarak da olsa bu tür galerilerilere bence meheldir. Kendi kendilerine yapay bir piyasa yaratıp, sanatın varoluşunu bir "promotion" gibi kolay para kazanma, her ay onlarca müzayede yapanları da unutmayalım. Sonuçta moral: özenmenin tehlikesi; sanatı bir sirk niteliğinde kapitalizmin kanunlarıyla dünyaya export edenler bugün yine aynı güçte bizi yıkamaya devam ediyorlar. Ekonomik olarak çöküşe geçmiş ülkemizde bu Miami misali galericiliği Dolapdere'de oynamak isteyenler, bankalara sırtını dayayıp lüks dergilerle "conceptuel" biosphére'de ukelâlık yapanlar, karanlık paralarla fantome müzeler kurarak kompleks giderenlere dir sözüm.