25 Kas 2020

ÇAĞDAŞ SANAT BİR CAN SIKINTISI / KONUŞMA: UTKU VARLIK - CEREN ÇIPLAK DRILLAT / ARTDOG DERGİSİ 2020

 




SORULAR
 

*Bugünkü çağdaş sanat nasıl dinamikler üzerine kurulu? 

kinci Dünya Harbi sonrası, Amerika’nın komünist bloguna karşı dünyayı kontrol arzusu, öncelikle “Marchall Planı”yla başlamıştı; parçalanmış, yıkık Avrupa’yı doyurmak, kurmak adına. Öte yandan bu yıkıntıda hala Paris Çağdaş Sanatın kontrolünü elinden bırakmamıştı; bir çok dünyaca ünlü Fransız sanatçısı harbin başlangıcında Amerika’ya sığınmış ve orada çok etkindi: Zadkine, Mondrian, Lipchizt, Chagall, Tanguy, Masson, Dali vs. 1947 yılında CIA’ nın yönettiği “National Security Act”, Sovyetik Blog’a karşı, “ Soft Power”; pentürü bir silah gibi kullanma amacıyla Jackson Pollock, Robert Motherwell, William de Kooning, Mark Rothko gibi abstre sanatçılar üstüne bir promotion yaparak sanki bir rönesans prensi’nin buyruğuna özgü, Abstre’yi daha doğrusu “Dışavurumcu Abstre Amerikan Pentürü’nü” dünyaya duyurmak üzere saldırıya geçti. Ama gerçekte Amerika’lılar Abstre’yi sevmiyorlardı, giderek Başkan Truman’nın abstre bir pentür üstüne söyledikleri epey gürültü kopartmıştı: “ ..eğer bu sanat sa ben de bir Hottentot’um!” - Honttentot: Güney Afrika’lı yerli demek - Daha doğrusu Amerika, soğuk savaşa bir tek sloganla giriyordu “Özgürlük” yani entellektüel özgürlük, yaratma özgürlüğü ki o sürede Rusya tamamen bunun tersi, komünzmin ideolojik labirentinde yitik bir durumdaydı! 1950 yıllarında dünyada 35 ülkede CIA’nın “Congresse for Cultural Freedom” her türlü basın ve yayınla devreye girince “Yeni Amerikan Pentürü”, “Amerika’da Modern Sanat”, “20 yüzyıl’ın Şahaserleri” vs. Sergileri dünyayı dolaşmaya başladı. Giderek milyonerler devreye girdi: Nelson Rockefeller - Museum of Modern art New York - William Paley - CBS Broadcasting - aynı zamanda CIA’nın kurucularından. Başka bir milyoner; bu sergilerin Tate Gallery ve Paris’de sergilenmesini finanse eden JuliusFleiscmann, kendi fondasyonu “Farfield Foundation” bir süre sonra CIA’nın bir vitrini olduğu ortaya çıktı! Öbür yandan Peggy Guggenheim servetiyle Avrupa pentürünün bir mesen olarak kontrol altına almıştı.Bu “kominizm’e” karşı “özgürlük” slagonıyla kazanılan en büyük başarıdır ve giderek yoluna yeni “mesen”ler ve ünlü “art dealer” Leo Castelli ve İleana Sonnebent’le devam edecekti; Pop Art, Op Art, Mimmalist, Art Concept, Art Contemporant vs. 

*Çağdaş sanat dünyasında lobicilik var mi? Ve bu kavram nasıl işliyor ? 

Geçen aylarda Blog’umda çok ilginç bir araştırma içeren: Jean Gabriel Fredet’in “ Sanat Milyarderlerinin Gizli Savaşı”/ Pinault, Arnault yeni Medicis’ler kitabından öğrendiğimiz Çağdaş Sanatın paranın sığındığı yer ve manupulation üstüne şaşırtıcı bilgiler edindik. Unutmayalım dünyada Çağdaş Sanata adanan müze ve Fondation sayısını tam söyleyemeyiz çünkü her yıl 3o yeni modern sanat müzesi açılıyormuş!
 


*Eğer yukarıdaki soruya cevabınız evet ise, size göre, uluslararası çağdaş sanat lobisini kimler yönetiyor? Ne amaçla?


Şu anda ipler üç Fransız Milyarderinin elinde: François Pinot, François Arnauld ve Patrick Drahi. Bu lobiyi elinde tutmak, onun ticari yolunu kendi adına kesmek gibi bir şey; işte bu yol Sothesby’s, Chiristy’s ve Philips gibi sanatın promotion’nunu yapan alım-satım evlerinden geçer. 90 yıllarında Sotheby’s satın alan Pinot, geçen yıl, kendi payını elinde tutarak, Partrick Drahi’ye 1 milyar Euro’ya sattı. 


*Sanat bir anlamda manipülasyon mudur?
 

Açıkça: bu ticari gücün arkasında bu milyarderlerin kendi fondasyonları, müzeleri ve de bunların promotion’nunu yapan kültürün ünlü isimleri var: eski kültür bakanları, müze yöneticileri, tüm bir teknokrat ordu! François Pinot’nun Venedik’deki “Punta Della Dogana”, François Arnault’nun Paris’deki “Louis Vuitton” fondasyonu vs. Tüm bu kurgudaki öteki büyük isimler: Saatch, Fride Burda Çağdaş Sanatın dünyadaki manüpülasyonun Modern Müzeler adına kontrolünün önemli isimleridir. Yalnız müzeler değil, ünlü galeriler, Art Dealer, tüm sanat fonları, onların yönlendirdiği sanatçıların çekim alanındadır. 


 

*Milyonlarca euroya satın alınan eserleri kimler alıyor?
 

Sanatın bir “ayrıcalık” olduğunu kabul edersek; bunu edinmek adına hiç bir kültür, bilgi ve duygu gerekmez, çünkü onun adı bir “yapıt”dır, “sanat eseri”dir! “Artık Para”nın sığındığı yer de diyebiliriz ya da “yatırım” ; ne olursa olsun nüfusu 8 milyara varan dünyamızda ona paralel o ölçüde milyoner yetişti! Servetinizle Bach’ı, Bergman’ı Joyse’su anlayamazsınız ama rahatça bir Jeff Koons satın alabilirsiniz! 


*Alınan eserler nerede muhafaza ediliyor? Ya da sizin deyiminizle "her türlü malzemeden üretilen" sanat eserleri nasıl “istismar" ediliyor?

 

Bugün dünya “plastik” sorununu çözemiyor, “biospherimiz” tehlikede; sorun bir “accmulation” yani “yığılma”! Ben buna örnek olarak Fransa’yı veriyorum: 1982 de Kültür Bakanı Jacques Lang Çağdaş Sanat adına FRAC’ı kurmuştu - Çağdaş Sanat Bölgesel Fonları -, bu 32 bölgeden oluşuyordu ve de her bölge kendi Çağdaş müzesini kuracak ve müzeler için sanatçılardan yapıtlarını alacak! 40 yıl sonra önemli bir gazeteni yaptığı bir anket sonunda: bu müzelerin arşivindeki yapıt sayısının 380 000 olarak belirtiliyor ve de her türlü malzemeden üretilmiş örneğin: plastik, kağıt, alçı, beton, akrilik boya, un, şeker. metal, ip, ağaç, Tutkal, sentetik aklınız ne geliyorsa; bir Auto destruction yani - çürüyerek kendi kendini yok etme - tanık olmuşlar. Kültür Bakanlığı bir scandal olasallığına karşı sesini çıkartmıyor, bunun deynekçileri yani devlete bunu satanlar, galeriler, art dealer, yani bundan çıkar sağlayan media, kanımca bu scandalı ört-bas etti bir çok kez neden çünkü SANAT/ HERKES ANLAYAMAZ! Eğer kimin ne sattığını merak ediyorsanız. Frac’ın her yıl yayınladığı koleksiyon kataloglarına bakın; içinde donunu bile satanlar olmuş 


*Her yıl yaklaşık kaç tane sanat mekani ya da modern müze açılıyor? Bu müzeleri kimler
fonluyor?


Dedim ya saymak güç olur bu Çağdaş Sanat’a adanan müze ve fondasyonları, her yıl 30 müze diye duymuştum ama “covid” belki biraz kırmıştı bu histeriyi. Asya yı saymıyorum, Çin bu konuda başlı başına bir fenomen; işte size iki örnek, kanımca hiç duymadınız: Yunanlı Milyarder Dakis Joannou çok ünlü bir koleksiyoner, koleksiyonu son yıllarda Cenevre ve Paris’de sergilendi. Jeff Koons’un hayranı ve dostu ve de her yıl sahibi olduğu Ege’deki Hydra adasında, dünyanın bu konuda en ünlü kişilerin davet ederek bir Çağdaş Sanat şenliği yapıyor; ne yazık bu yıl Jeff Koons’un onuruna yapılacak bu şenlik virüs nedeniyle ertelendi! Avrupa’ya bin milyar euro borçlu bir ülkede oluyor bu şamata! İkinci bir örnek İç savaşla yıkılmış, Arap kapitaliyle tekrar kurulmuş her türlü etnik sorunlarıyla önemli bir çıkmazda olan Beyrut’daki “AISHI FONDATION” ülkesinin gerçekleriyle bir paradoks görünümünde. Çok alttan popüler bir kesimden gelerek çok zengin olan Tony Selame’nin sanki bir kompleks anıtı gibi bir şey; ne var mı içinde: tüm kollleksiyonlarda olanlar; artık bıkmak sınırlarına yaklaştığımız bu işleri satanlar da yine yukarıda sözünü ettiğimiz mesenler; burayı gezenler ne düşünüyor bilinmez! Ama bence Dolapdere- Kasımpaşa aksındaki Arter’den daha absürt değil! 


*Yakın geçmişte bir muz ve bir paket bandı kullanılarak üretilen ve hatırı sayılan bir rakama satılan enstalasyon çok konuşuldu. Benzer örnekleri sıralamak mümkün. Günümüz çağdaş sanat üretimlerinin sanatsal anlamda değerini ölçmek için bir başvuru kılavuzu var mı? Maddi olarak milyon dolara alıcı bulan bir işin, sanatsal değerini belirleyen nedir? Kimdir? İyi sanatı ve kötü sanatı ayıran-belirleyen bir kurum-sistem, kişi-kişiler ya da değer mekanizmaları mevcut mudur? 


Size daha net bir yanıt: Yıllardır bu absürt mekanizmayı, “pentürü bulandıran” ya da sanat olarak meçhul histeriyi Blog’umda ve dergilerde yazdım; bir tek yanıt gelmedi; sanki “köpek havlar, kervan geçer” misali! Bu konuda “karşıt” yüzlerce kitap yok ama unutulmaya terkedilmiş çok önemli araştırmalar var, açıkça kimsenin ağzını açmak istemediği bir TABU.Çağdaş Sanat bağımlılığı, genellikle duyusal bir ilintiden gelmiyor; buna sahip çıkanlar genellikle İstanbul Kültür Vakfında çalışıp, biennal, fuar gibi organizasyonların, bankaların yönettiği galeri ve mediatik sistemin çalışanları, bir SEKT misali. Ruben Oslund’un “The Square” filmi, Contemporary’yi 

vurduğu gibi onu yaşatan toplumu da açımasız eleştiriyordu; çok ilginç, bazı çevreler tarafından farkına varılmamış ya da “olur böyle şeyler” diyerek, komik olarak gösterilmeye çalışıldı ve de unutuldu; erken ölümüyle nasıl Jean Baudrillard’ı unutmuş sak! 


*Çağdaş sanatın, “uluslararası büyük bir sirk” olduğuna değiniyorsunuz ve “Sotheby’s, Christie's gibi dev müzayede evlerinin her gün bir kabuk bile olamayacak “HİÇ”ler milyonlarca dolara satılıyor. İşte bu bir politik; uluslararası para dolaşımı, para aklama!” diyorsunuz. Çağdaş sanat sadece bir para aklama sahası mı? 



Daha çok bir “CAN SIKINTISI”, nasıl bir esere değer biçeriz, hangi yargılarla; beğeni mi, farklılığı mı bilmiyorum! Bırakın conceptuel’i; pentür’de bile düzmece, yıvışık boyaların aktığı tuvallere yüzbinler ödeyenlerin kanımca bu konuda bir görgüleri yok ama örneğin Tracey Emin’nin “The My Bed” yatağına milyon’lar ödeyenler üstüne bir analiz yapmak gerek. Bu nedenle “artık para”nın sığındığı bir yer’den öte, paranın verdiği bir “bunaltı”, o çevrelerde olmanın bir pasaportu, snopluk, kaygan bir zaminde hava atmak!
 

*Çağdaş sanatı yöneten ülkenin Fransa olduğunu söylüyorsunuz? Neden?
 

Çünkü yanıtını yukarıda verdiğim gibi: “parayı veren düdüğü öter”, Sanatı değerlendiren, tecim’e özgü sistemin ve bu dinamizm’in el değiştirişi; örneğin Sotheby’s daha önce İngiliz, sonra Amerikan. 1996 da François Pinot 900 000 dolara satın aldı, geçen yıl %60 nı Patrick Drahi’ye 1 milyar Euro’ya sattı. 


*Boş tuval, dev çantalar, devasa lale buketi, kocaman balonlar gibi enstalasyonlar size göre neden sanat değil? Siz nasıl tanımlıyorsunuz bu işleri? 


Bu anlattıklarınızı hiç bilgi içermeden siz de yapabilirsiniz ama geçmişte Joseph Beuys’la başlayan, hiç olmaz sa bir kurgu getiren obje’ye özgü eksenler, anlam sınırlarımıza dayanmıştı! Sonuç beklenmedik bir şamataya dönüştü; kendi varoluşundan habersiz kim varsa Performance yapmaya başladı; hiç unutmam: jean Pierre Raynauld, çocukluğunun geçtiği ev yıkılırken, 40 kovaya bu evin molozlarını doldurup Grand Palais’de sergilemişti, şimdi bu kovalar Frac’ın koleksiyonunda, yine aynı mekanda “Monumenta” sergisinde Ensalm Kiefer’in tonlarlarca blog betonunu unutmayalım; geçenlerde bir yazımda “sanat”ı şöyle tanımladım: Şu sanatçı sözcüğünün bir tarifini yapalım öncelikle: SANAT bir dildir; “düşünceler üreten”, YAZI, RESİM, YONTU, MÜZİK, F OTOĞRAF, SİNEMA. Sanatın içeriğine giren bir takım olguları katarsak sonuçta bir dışavurum, insana dair saptama bilgi ve bilinçle içerik bağlantısını “hayal”den alan ve de beğeniye özgü bir yolculuk diyebiliriz. Ama bu iç yolculukta sanatçı bireydir, ressam atölyesinde tek dir, guruplaşma gerektiren öteki sanatlarda yine kendi kurgusunu kendi yönetir; imza onundur. Sanatın belki görünmeyen yüzü ne kadar tecimsel olsa bile, onu pazarlayanların dümen suyuna girmez/ SANAT SYBYLLIN’LERİ KONUŞTUĞU BİR DİLDİR, BİLEN KONUŞUR

 

*Geçen yıl, çağdaş sanata yön veren dünyanın en önemli fuarlarından Paris FIAC’ta Türkiye’den galeri yoktu. Türkiye, neden uluslararası sahaya giremedi? 


İşte başka bir baş ağrısı: FIAC; biliyor musunuz Türkiye sanatta - ekonomik - olarak kaçıncı kümede oynuyor? Bizde bu gibi dış etkinliklere katılacak özel galeri kalmadı; Dolapdere’deki snop galeriler New York’u düşledikleri için dertleri başka; birden anımsadım: geçen yıllarda Basel Fuarı nedeniyle bir Türk Bankasının lüks bir otelde, Fuarın Türk alıcıları için VİP salonu açtığını biliyor musunuz?

 

*Cağdaş sanatın, pentürü dışladığını iddia ediyorsunuz? Neden? Biraz açıklar mısınız ?
 

Özdemir asaf’ın bir kısa şiiri vardı: “ Bahçesinde dal bile olamamış / Bahçeme girmiş ağaçlık taslıyor! “ Kanımca dışlamadan öte, Contemporary virüsü, Paris’de %80 pentür sergileyen galerinin kapanmasına neden oldu! 1982 de başlayan FRAC misali sanatı ters-yüz etme ya da bulandırma, Modern, Conceptuel vs. Ne yazık pentür’de bir sığlaşma yaşandı; 80-90 yılları; eski 

pentürü özlediğimiz yıllar değildi ne yazık ama kanımca bu bir “BURN OUT” daha doğrusu bir “depresyon” du, Modern’nin dümen suyuna takılıp, boyasını, paletini çöpe atmayanlar, yeni bir pentürün doğuşuna katılacaklar, iç deniz daha kurumadı! 


*Jeff Koons, Damien HIrst gibi sanatçıların eserlerini milyonlara satmalarının sebebi sadece lobi midir?

Açıkça, bir helium “Balloon Dog” balon 58,4 milyon dolara satılmış sa, arkasında ne olabilir? 


2 Kas 2020

SAHNEDEN ÇIKMAK

 



Uzun süredir izlediğim, sanatta “kökleşme” onun getirdiği “hırslaşma” giderek “yapışma” daha ötesinde “bunama”nın akıntısında, insana dair “egocentrique” - benmerkezci “ tüm dışa vuruş, gerektiği gibi yargılanmıyor! İnsan yaşadığı sürece, onun gölgesi gibi sürdürülmek istenen “sanat tavrı” çok önce başını alıp gitmiş se, bunun farkına varamayıp hala 80. Sanat jübilesi için müzelerin kapılarını aşındıran sanatçılar, 15. Kitabını yayınlamak için uğraşan yazarlar, bunadığın hala farkına varamayan düşünürler vb. üstüne bir eleştiri görmedim! Yalnız  bizim ülkeye özgü: sanatçının “kendi müzesini açma megalomanisi niçin başka ülkede yok” bunun üstüne de “psikolojik” bir araştırma da yapılmadı! Niçin söylüyorum bunları, sataşmaktan öte, belki dünyanın en gıcık Galerilerinden Paris’deki Lelong& Cie de David Hockney’in şu günlerde yaşadığı Fransa’daki Normandiya peyzajları sergisi. "Benim Normandiyam" sergisinde 11 tablo sergiliyor, her tablonun fiatı 5 milyon dolar.



                                                 Paris'deki aktüel sergi Lelong Galerisi

Yaşayan ve hala resim yapan David Hockney krismatik kimliği dışında Pop ötesi yaptığı resmi, 70 yıllarından beri izliyorum. Parelel olarak yaptığı desenlerde gerçekten usta bir ressam, resim boyaya dökülünce hemen grafik bir arınma geçiriyor; boyanın her zaman satıhta kalması, afiş tekniğinin ağır bastığı, açıkça o ilk yılların İngiltere’de çok örneğini gördüğüm ama hiç bir zaman ne içeriğine ne de tekniğine katılmadığım bir ressam Hockney! Onu izledim çünkü: merak alanları, resmin teknik gizemini soran, araştıran ve de bunları belgesel olarak TV. İçin arkadaşı Martin Gayford’la  seriler yapan bu kişilik; hayran olduğu eski resmin teknik labirentlerinde dolaşırken, bildiklerini niçin kendi resminde uygulamadı? 



                                          IPAD'la yaptığı desenleri içeren Tachen'nin kitabı


Geçen yıllarda meraklı olarak gitmiştim, Paris’deki Fondation Cartier L’Art Contemporain’da ilk kez İPAD’la bir performance yaptı; duvarlara asılı 70X100 ekranları tuval gibi kullanarak, İPAD’da boyadığı peyzajları tek tek ekranlara aktardı; sonuç çok ilginç, çünkü boyanın “suptlité”si olmayınca resim tadsız bir meyve gibi oluyor, boyanın transparan derinliği, tonların birbirileriyle diyaloğu resmin sihiri; nasıl olur da onu kolayca dışlayabiliriz!

Normandiya'da yaşadığı için ünlü "tapiserie de Bayeux'den esinlenerek bu anlamsız desenler yapmış!
      
              Normandiya'da yaşadığı için, ünlü "Tapisserie de Bayeux" den esinlenerek yaptıkları


 Onun resmini milyonlara satanların resimden ne anladıkları tartışılır ama o günden bu yana Hockney’ın yaptığı resim, o İpad’la yaptığı resim gibi oldu, tadsız bir “armut” gibi; biliyorum o bunun farkında, yaşar sa daha da basit, anlamsız şeyler yapacak, aşama çizgisini geçeli çok olmuş, iç deniz sığlaşmış sa rengini de beraber götürmüştür, ona milyonlar yatıranların sorunu bundan sonra! Daha önceleri Munch’un Çığlık tablosunun 120 milyon dolara satıldığını duyunca: “resim pazarı kafayı kaçırmış” demişti ama bir kaç yıl sonra kendi tablosu “Portre of an Artiste” 90.3 milyona satıldığında da suskunluğu seçti!

 


                                      "PORTRE OF AN ARTISTE"  90.3 milyon dolar

Kendi resmindeki içeriğin derinliği olmadığın söyleyenlere de “ ..beni image ilgilendirir, fotoğraf da bunun içinde.!” diye yanıtlıyor, Royal Academy ve de tüm önemli mekanların kapılarının açık olduğu bu sanatçı, günümüzde  pentürü ters yüz eden "contemporaty"le da ilgisiz, POP markası ona yetiyor. 

Moral olarak geldiğimiz yer: "plastik sanatlar"; günümüzde sanat adına yaşadığımız bir boşluk adına çift yönlü kuşatılmış durumdayız: kendisiyle özdeş olmayan bir sanat kavramı, nitelik ve nicelik giderek duyu içeriklerinde büyük sapmalar, beğeninin ters-yüz oluşu; geçmiş, gelecek ve de şimdiki zamanda bunama belirtileri, değer adına yine büyük kırılmalar. Neyin gerçek neyin düş olduğunu bana bir anlatsalar; kim, ne gibi bilgi ve beğeniyle böyle bir değer yargısı oluşturur? Sanatı parasal bir "yüksek atlama" gibi kullanarak astronomik değerlerler oluşturur, çocuk resmi bile olamayacak karalamalar milyonlara kapışılır; uluslararası modern müzelerin harika mekanlarında bu komik, acemi Normandiya görüntülerini izleyenlerin birbirlerine diyecekleri - "işte resim böyle olur!"













22 Eki 2020

INSTALLATION – YERLEŞTİRME / SANATTA BİR BAŞKA DOLANDIRICILIK

Önsöz: Şair dostum Levent Karataş'ın bana ilettiği  bir soruydu: "niçin İnstalattion'a karşısın"? Ayrıca buna benzer "çapraşık" hep "plastik Sanatlar" dediğimiz, gerçekten ne olduğunu da yapanların bile anlamadığı, nedenini benim sezdiğim, anlattığım ama yanıt beklerken hep karşımda bulduğum  "sağır bir duvar"! 


Her şey sanat olabilir mi? Olamaz! Şimdi nereden çıktı bu tartışma? SANAT; yok öyle bir şey! Eğer ben resim yapıyorsam bu, kendimle bir diyalogdur. Güzelliğin geçiciliği gibi, özlediğimiz resim de başını alıp gidince, geriye tarifsiz bir can sıkıntısı kaldı…



Bloğumda sanata özgü güncel sürtüşmeler, farkında olamadığımız yanlış öğretiler, bizi manipulé edenler ya da albenisiyle bizi şaşırtanlar, yol gösterenler vd. gibi konuları kendi görüş açımla yazarken, o güne dek farkında olmadığım conceptuel ayağıma takıldı. Geçen yıllardaki “abstre-figüratif” kavgası henüz bitmeden suyu daha da bulandırdılar. Kavramsal etiketiyle, milyarderlerin yönetiminde resmin yatağını değiştirip “ephemer” şamata yapmak, 70li yıllarda başlayarak ve performans olarak nitelenerek ne mene “happening” şeklinde ilk kez Paris’teki ilk yıllarımızda, daha sonra CIA ajanı olarak tanıtılacak İleana Sonnebent Galerisi’nde 10 dakika süren happening gösterisinde gerçekleşti. Amerikalı sanatçı ortada tebeşirle bir daire çizip içinde sessiz bir şekilde 10 dakika durmuştu. İlginçtir ki, bu galeriyi Sarkis yönetiyordu! O yıllar pentürün en güzel yıllarıydı. Quartier Latin’de tüm galeriler dünyanın dört bucağından gelmiş ünlü ressamları sergiliyordu. Bizse bu gösteriyi önemsemedik, farklılaşma deyip geçtik.



İnstallation: sanatçının bir mekâna herhangi bir şekilde müdahalesi, bir objeyle ya da farklı elemanların boşluğuyla ilişkide bir dil aramak. Güzel ama o zaman bana boş bir mekân gösterin! Ne yazık sizin boş olarak gördüğünüz mekanların da bir belleği var. Sanki yaşadığımız meyhanelerin belleği yok muydu? Belki bilmiyorsunuz; suyun da bir belleği olduğu ortaya çıktı.       -Rakı kendini kurtardı böylelikle.-




Plastik sanatlar içerisinde geleneksel sanat olan pentür, sculpture, estamp vs. sınır dışı edildi ve böylelikle sanatçı kabuk değiştirip plasticiene dönüştü. Önce şamataya dönük olan her şey (installation, video- audivisuel, graffiti, performance vs.) giderek gösterecek bir şey kalmayınca farkında olmadan bir boşluğa çıktı. Önce arınmak gerekiyordu ve ben de öyle yaptım. Açıkçası uzun yıllar dışta yapılan buna benzer hiçbir şeye alıcı gözle bakmamıştım. Ne zaman ki Grand Palais’de Jean Pierre Raynaud’nun 40 kovaya moloz doldurup sergilemesi, çocukluğunu yaşadığı ev yıkılırken, evin anısına yıkıntı molozlarıyla yaptığı göndermesi ve Frac’ ın kolleksiyonu diye okudum, o zaman installation’nun ciddiyetini kavradım. Düşünün, müze bu 40 kovayı içinde molozlarla kendi koleksiyonunda saklıyor! Bence “enayiliğin ucuna yolculuk” ama daha neler! Arşiv elimde.



 


Peki nedir bu Frac? Les Frac (fonds régionaux d’art contemporaine), 1981 yılında Sosyalist Parti’nin yönetime geçişi sonucu kültür Bakanı Jacques Lang’ın önerisiyle Fransa’nın tüm bölgelerinde kurulan modern sanat merkezlerinin ismidir. Bunların görevi günümüz ve çağımız contemporain sanatını toplamak, yani sistemli bir şekilde satın alıp -tüm Fransa’da- sergilemek, sonra da depolamak, yani gelecek kuşaklara iletmek. Giderek devletin yönetiminde varlığı hissedilen kültür bakanlığının misyonu. Amacı çağdaş sanatı ve sanatçıyı desteklemek.



İçinde para olan her şey gibi hızlı bir şekilde amacından saptırılıp müze teknotlarını yöneten büyük galeriler, onların da bağımlı olduğu zengin koleksiyonerler, uluslararası lobilerin dümen suyuna giderek amacından uzaklaştı. Her müzenin sahip olması gereken empoze büyük isimler, hiç tartışmasız varılan fiyatların üstünde alınıp gösteriye geçerken, arka planda, ismi olmayanlara da bir göz dağı vermek için satın alma komisyonlarını pazarlık ederek toplamaya devam etti. Mutlak bir gözlemden uzak, bit pazarı anlayışında, 5700 sanatçıdan toplanan 300.000 objet ki contemporary’nin içeriğinde, her şey sanat olabilir mantığıyla, ileriye dönük hiçbir kaygı gütmeden yapıldı.








Bu acınacak, perişan görünümün bilançosu her yıl gazetelere konu oldu. Geçen yıllarda Fransa’nın en popüler haftalık mizah gazetesi Canard enchené (zincire vurulmuş ördek) gizli bir raporu açıklamıştı. Depolarda toplanan eserlerde, auto-destruction yani çoğunlukla, kullanılan malzemelerin zamanla eriyip, dağılıp solup, birbirine yapışarak yanındaki işleri de beraberinde yok ettiğini ve bunun sebeplerinin başında, sanatçıları kullandığı malzeme listesinde görülen, çoğunlukla aklınızı almayacağı şeyler (şeker, yağ, un, video filmleri – yanıcı özelliği çok fazla- sentetik yapıştırıcılar, basit malzemeler; plastik, bez, moloz, kum, taş) yani tüm zamana aykırı olarak düşünebileceğimiz en absürt kurgu araçları olduğunu belirtmişti. Yine sosyalistlerin sipariş verdiği belki çok daha absürt olan -hayır ileride gereksizliğin bir kalıntısı olacak- Daniel Buren’nin Buren’nin sütunları, Paris’in en önemli mekanlarından Palais Royal’in cour de honneur’e 260 siyah-beyaz mermer sütunu, büyük bir masraf sonucu dikildi. Ne düşündü bilinmez, sütunlar aynı boyutta olmadığı gibi hepsi değişik boyutlarda kırılmıştı. Sanatçıya göre bu happening idi.



Her can sıkıntısı bir happening olabilir mi? Daha önceleri hayalimde gerçek bir can sıkıntısı anıtı nasıl olur diyordum; sonuçta başardılar. Kimler; sosyalistler. Önemli bir kavga patladı, eleştirenler çoğunluktaydı. Hesap soruldu, yanıt verilemedi. Zaman bunun üzerini de yavaşça örttü…



İnstallation’nun klasiklerinden Beuys, bu eylemde, yapanla bakan arasında bulunan tiyatroya özgü bir ilişkiden söz eder. Kendi yaptıklarını Documanta’da her ne kadar önce statik daha sonra gösteriye özgü tavırla göstermişse de -bir bahçede toprağa saplanmış kazmalar- hızla unutuldu, ve ardındanDocumanta battı. 2010 yılında ondan ilham alan Chiristian Boltanski Grande Palais’de “Monumenta” installlation sergisinde, tonlarca eski giysi yığınını vinçlerle oraya buraya taşırken mekân ısıtılmamıştı, ışık yalnız malzemeyi aydınlatıyordu. SHOAyı hissettirmek için bu kadar masrafa değer miydi? Yine aynı mekânda daha önce 2007 yılında Anselm Kiefer, bu projenin başlangıcı olarak Yıldızların Düşüşü adıyla tonlarca yıkık betonu sergilemişti. Bu installation projesi için -kanımca- günümüzün en önemli sanatçılarını seçerek, sınırsız olanak ve para sunarak neyi göstermeyi amaçlamışlardı; bizi şaşırtmayı mı? Görmeye gidenlerin tümü; hangi güç bu tonlarca betonu bu mekâna soktu, sergileme bittikten sonra bu installationu nasıl saklayacaklar, düşüncesiyle giderken biz, bu projeleri kimin ürettiğini, hangi lobinin, bir ülkenin kültürünü nasıl sarstığını bilmeden bir robot gibi eve döndük.




2011 yılında aynı projede ve mekânda Anish Kapoor Leviathan adıyla hemen hemen Grand Palais’nin ölçeğine yakın bir kırmızı bir balon sergilemişti. (Leviathan Tevrat’ta iki başlı devasa bir deniz canavarıdır.) Kapoor’un bu mitolojik gönderiminde arzulanan, bir öyküden yola çıkarak görücüyü etkilemektir; yani bir başka boyuta sokmaktır. Tüm sanatta da arzu bu değil mi? Yazının gücüyle, sinemanın olağanüstü teknik aşamasıyla ve diliyle, pentürün düş gördürücü boyutuyla bu daha kolay ve sanata özgü yapılamaz mı? O balonu gerçekleştirmek için harcanan emek ve para yine ephemer, yine gereksiz. Bir müzenin rezervinde kendi kendini yok ederek unutulan bu canavara acıyalım. Tüm bu “şamataları” yapanlar çağımızın en önemli sanatçıları olarak yine sanatı “bulandırmaya” devam etsin.




Geçenlerde yine şunu yazmıştı; okumayanlara: “Neonla yapılan atraksiyonlarla, tüm çöplerle, videolarla, taşla, toprakla, alçıyla, kumaşla, telle, kabloyla, betonla, şifonla vs. sanatı bulandıranlar kanımca sadece bir şeyden haberdar değiller, o da SANAT! Gördüğüm kadarıyla contemporary ağını örmüş, para her şeyi yönetiyor ve buraya akıyor; hiçbir mantık göstermeden, hesap vermeden. Beğeninin ötesinde ve gözümüzün önünde 21. YY görsel sanatı her yıl açılan 30 yeni modern müzeyle ve bir o kadar güzel fondationlarla belleğe yazılıyor. Kendi varoluşumla hiçbir duyusal ilinti bulamıyorum. Bunu manipüle edenlerin amaçlarında ise sanat yapmaktan öte fuarcılık, alışveriş merkezi arzusu ağır basıyor, gerçek bu. Tüm bunlar düşünmeyi, düş görmeyi, varoluşu engelliyorsa biz yine pentürümüze, şiirimize, yazımıza dönelim. Ustalıkla yapılmış sinemayı görelim ve barok müziğimizi dinleyelim. Zorla güzellik olmaz!”


 


10 Eki 2020

LÜTFÜ DAĞTAŞ'LA KONUŞMA - 2020 - SANRI SERGİSİ /BOZLU ART PROJECT - İSTANBUL

 İstanbul’da “Sanrı/Illusion” başlığıyla resim sergisi açan Utku Varlık:

“Paris Bienali’ne resimlerim gönderilmiş ama ben davet edilmemiştim!”

        Lütfü Dağtaş  

              1965 yılı Haziran ayının sonları. Hiç bu denli şaşırmamıştır Utku Varlık, kendisini Kunsthistoriches Müzesi’nin kapısında bulduğunda. Otostopla, cebinde topu topu 10 dolar, yemeden içmeden gelmiştir Viyana’ya. Bu Avrupa’ya ilk çıkışıdır. Kötü röprodüksiyonlarla dolu kafasını yıkamak, belleğini yenilemek, meraklarına yanıt bulmak adına çıkmıştır onca güçlüğe karşın ve bunun adı, “umut gezisi” dir. Güçlüğün adı ise, parasızlık!



              Kunsthistoriches Müzesi’ne giriş parasızdır, tam biçilmiş kaftan! Bilemez ne kadar süre durduğunu Müze’de sergilenen Brughel’in Karda Avcılar adlı tablosunun önünde. Zaman akar gider, farkında değildir. Derken İsa’ya benzeyen Müze bekçisinin uyarısıyla kendine gelir. “Sanki tablonun içine girdin!” der bekçi. Doğru düşündün, der Utku Varlık. Sonrası artık upuzun bir filmin şeridi. Ressam Utku Varlık’ın baş rolünde yer aldığı bu filmden birliklikte tat almaya bakalım sayın okur, buyurun! 

Sevgili Utku Ağabey, 2020’yi dünya ölçeğinde kasıp kavuran Covit 19 salgını hemen herkesin proğramını alt üst etti.  Sizin de salgın öncesi İstanbul Bozlu Art Sanat Galerisi’nde, Sanrı/Illusion başlığıyla açtığınız resim serginiz yarıda kaldı. Şimdi yeniden açıldı.

Serginizden önce sizi konuşmak istiyorum. 1942 yılında Bolu’da doğdunuz, Akademi’de öğrencilik yaptınız ve ver elini ressamların düşlediği kent Paris. “1965 yılı, harp sonrası beni karşılayan Avrupa dingin ve büyülüydü” sizin tümceniz.



Burasını biraz anlatır mısınız?

Çok erken yaşlarda başladı dış’ın çekim alanı, 50 yıllarında John Steinbeck’i okurken Amerika’ya, Salinas’a gitmek isterdim. Akademi Yıllarında, Akademi’yi Florance’da okumak düş’üne kapılıp, Italyanca öğrenmeye başlamıştım, Sonuçta Akademi’den sonra iki yıl askerlik yapıp özgür olunca, Devlet Bursunu alarak Paris’e gittim; demek yaşam bir su gibi akıyor düş’leyince! Paris’i seçmem nedeni: o yıllarda Türk sanatçıların uğrak yeriydi; genellikle politik, askerlik problemleri dışında Türkiye’ye dönemeyenler ve de oraya bağlananlar; işte çok ilginç: benim de yaşam çizgimin gelip oraya bağlanması; şunu kabul edelim, o yıllar Paris öncelikle sanatın merkeziydi; yalnız Türkler değil, 72 millet oradaydı; sanki resim yalnız orada yapılabilir inancıyla! 1970 de Paris Akademisine girdiğimde, Litographie atölyesinde 21 ayrı ülkeden gelmiş öğrenci vardı. Bu benim ikinci Avrupa’ya çıkışımdı, birinci kez - 1965 yılında - otostopla dört ay, cebimde 10 dolarla, otostopla Avrupa turuna çıkmıştım, nedeni: Türkiye, Paris Bienali’ne benim resimlerimi göndermişti ama beni Bienale’e kişisel olarak davet etmediler. Ben de kendim giderim dedim ve çıktım! Avrupa kentlerini, Müzeleri, beni etkileyen sanatçıların orijinal eserlerini görmekti amacım. Söz ettiğim “harp sonrası Avrupa”, pişmanlığın ötesi insan kendi yasalarına, kendi kültürüne dönünce, bir kez daha “renaissance” sı görüyorsunuz! daha kültürel turizm başlamamış; müzelerde, tarihi mekanlarda yalnız dolaşırken; yirmi yıl önce bu ülkelerin kan-revan olduğunu düşünmek güçtü, savaşın izine rastlamıyordunuz, yine başka bir düş’deydim ve tarif edilmez bir huzura kavuşmuştum! / Kitabım “ZERO HİPOTEZ” de bunu anlattım.



Akademi’ye kaç yılında girdiniz, kaç yılında mezun oldunuz? O dönemin Akademisini biraz anlatır mısınız? Hocalarınız, öğrenimleri sonrası yetkin ressam olan öğrenci arkadaşlarınız?

          Akademi’ye 1961 yılında girdim, 60 ihtilalinin histerik dışavuruşu; marşlar, söylevler, duruşmalar dinmiş, hemen hemen 10 yıl sürecek demokratik ılımlı bir düzenin başlangıcıydı bu yıllar. Akademi’de öğrenim 5 yıldı: birinci yıl, “Galeri” dediğimiz desen atölyesiydi, bir yıl desen öğrenilir, kalem, füzen, pastel vs. kağıt, karton üstüne; boyaya el sürmeden. İkinci yıl pentür atölyelerine geçilirdi; beş atölyeden kendinize bir atölye seçerdiniz, ben Bedri Rahmi Eyüboğlu’nu seçmiştim. Öteki atölyeler: Cemal Tollu, Nurullah Berk, Zeki Faik ve Ali Çelebi ayrıca Sabri Berkel’in yönettiği gravür ve litografi atölyesi. Bu dönemde Akademi; resim, heykel, dekorasyon, mimarlık olarak hemen hemen aynı binada, Fındıklı’da barınırdı ama okulun zamanla büyümesi, ayrıca dekorasyon bölümünün dış binalara taşınmasıyla bazı sorunlar oluşmuştu. 



       

              Galeri'den sonra dört yıl çalışmak üzere seçeceğimiz pentür atölyelerinin hocaları: Cemal Tollu, Ali Çelebi, Nurullah Berk, Zeki Faik İzer, ve Bedri Rahmi Eyüboğlu; bu arada atölyesi olmayıp da sırasını bekleyen Neşet Günal; yani beş pentür atölyesi vardı. 

               Bedri Rahmi Atölyesinin farkı

               Genellikle 30 yıllarında Paris'in en popüler özel okulu "Academie de la Grande Chaumiere'in hocalarından Andre Lhote'un atölyesinde çalışıp ve de onun resim öğretisiyle Türkiye' ye dönüp, Akademi'ye öğretim üyesi olarak girmişlerdir. Andre Lhote, o yılların resim akımı "Kübizm'in" etkisinde yaşadı, bugün Fransa'da pek tanınmaz! Ötekilerden tek ayrıcılığıyla Bedri Rahmi, başka bir ressamı severek dönmüştü Paris'ten, Raould Dufy; bu da onun resmine İstanbul ve de folklorun karıştığı - kendisinin deyimiyle bir "cümbüş" - getirdi; merak alanları, şairliği, yazarlığı gibi ötekilerden farklılığını da sonuna kadar yaşadı. Ya ötekiler: onlar da yaşamlarının sonuna kadar Lhote'un öğrencisi olarak kaldılar! Bazen kendime soruyorum: müze kültürümüz, köklü bir sanat tarihi kültürümüz, resim tekniğini iyice kavrayacak atölyemiz onu bize öğretecek de bir öğretim yoktu; kütüphanemiz vardı ama o güne özgü bir kaç dergi: L'Oeil, sanat kitapları; örneğin Skıra gibi kaliteli röprodüksiyonlar olan yayınlara zar zor ulaşabiliyorduk ama genelde sanatı ve pentürü yöneten Fransa'nın dikta yönetiminden çıkmak çok zordu (bugün de öyle değil mi?). İşte bize resim öğretenler beyinleri, yaşadıkları o 30’lu yıllarda dondurulmuştu; onları yargılamıyorduk çünkü Akademi eski demokrasilere özgü başlıbaşına bir "biosphere"di, işte pentür de; deseni bil ya da bilme, atölyede senden daha kıdemli bir öğrencinin çalışmasına bakarak yapılan; figüratif-abstre kaygılarından uzak bir başlangıç içerirdi. Yalnız kürsüden ve de hiç bir görüntü aygıtı kullanılmadan dinlenilen sanat tarihi, ikinci plan derslerden biriydi! Giderek herkesin iyi niyetine kalmıştı öğrenmek! Bu durumda açıklanması gereken tek nokta yaşadığımız o yıllar, sanatın giderek pentürün bir "meta" olarak hiç bir varoluşu olmayan, kendini bir amatör gibi kaygısız, ne yaparsan "fena değil" yanıtıyla sonuçlanan belki daha güzel yıllardı. Bugün hemen hemen Türk resminde söz sahibi olmuş kim varsa bizim dönem, yani 68 dönemi çoğunluktadır.





          “Bedri Rahmi’den resmi değil, ressamlığı öğrendim!”  

          Burada hemen özel bir soru sormak istiyorum: Özel olmasının nedeni; Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun resimlerine duyduğum ilgiden, hayranlıktan kaynaklanıyor.

          Bedri Rahmi Atölyesi’ni seçiminiz bilinçli miydi? Bedri Rahmi’nin resminize olan katkılarını özetler misiniz?

           Bedri Rahmi Eyüboğlu, benim dört yıl atölye hocam oldu. Akademi'ye girmeden önce, Yüksek Matematik'te okurken, Sanat Tarihi Fakültesi'ndeki konferanslarda ağabeyi Sabahattin Eyüboğlu'nu tanımıştım - uzun öykü .- İşte bu 1962-66 yılları; bence Akademi'nin ve Türkiye'nin en güzel yıllarıdır. Hoca-çırak ilişkisinden öte arkadaşlık ve dostluğa uzanan keyifli yıllar geçirdik. O süre içinde Rockfeller bursuyla Amerika'ya gitti, kafası karmakarışık döndü. Öteki atölye hocalarından ayrıcalığı şudur: onlar gibi memur değildi, ressam, şair, yazar, serserilik taşıyan bulunmaz apayrı bir kişilikti. Hiç bir zaman bir konuda hem fikir olmadık, sürekli tartıştık; onun Rothko sevgisi yüzünden daha derinleşti bu uçlaşma. Ben her zaman söyledim: " BEDRİ RAHMİ'DEN RESMİ DEĞİL, RESSAMLIĞI ÖĞRENDİM"

             Türkiye’den ayrılıp Paris’e gidişiniz başlı başına roman, hatta roman ötesi film. Heyecan ve zorluk dolu. Ama yılmıyor, geri dönmeyi düşünmüyor, pişmanlık duymuyorsunuz. Bunu, Sayın Özlem İnay Erten, “Zero Hipotez Fragmanlar” adlı kitabınızın sunuş yazısında pek güzel özetliyor: “Utku Varlık’ın hayatı yazılmayı bekleyen bir şiir gibi durdu yıllarca karşımda.” 



                Bu süreci sizden dinlemek istiyorum. 


                Yaşadığımız ülke: coğrafya konumunda belki dünyanın en güzel, bereketli, dört ayrı denizle çevrili, dört mevsimi ve de Asya’dan Avrupa’ya uzanan sanki bir utobia! Kadere mi inanalım? 28 yaşında Paris’e giderken mutluydum; niçin: geride yaşadığımla sonra yaşadıklarımda hiç bir dönem bu ülke mutlu olmadı, daha ötesi, 70 yılları ve sonuncunda orada olmadığım da bir mucizedir! Kimdir bizi ele- güne muhtaç eden, düşüneni hapse tıkan, toprağını kıraç, ağacını kurutan, aydınını kaçırtan? Bu nedenle ben bu ülkenin adını “Ceza Sömürgesi” koydum - 

                Kafka’dan alıntı -, Fikret Muallâ “Leblebistan” derdi! Bu ikinci kez gidişimde burs süresi dört yılın sonunda Akademi’ye Özgün Baskı atölyesine dönecektim, Hocam Sabri Berkel emekli olacaktı, beni bekliyordu. O yıllar yine bu ülkenin “parodoxal” yanı, diğer üniversiteler de bu devlet bursuyla değişik konularda gönderdikleri doktora öğrencileriyle Paris’de bir Türk öğrenci topluluğu oluşmuştu. Ayrıca söz ettiğim uzun yıllardır orada yaşayan ve çoğunlukla Türkiye’ye dönemeyen ressam, yazar , entellektüel vs. Malûm en ünlüleri Abidin Dino, Selim Turan, Avni Arbaş, Hakkı Anlı vs. Tüm bunları kısa öykülerle kitabımda anlattım. O yıllar ülke büyük ekonomik ve politik çıkmazlar içinde, burs paralarımızı ödeyemez duruma düşmüştü ve de 1972 de iyice karardı; dış güçlerin hazırladığı tuzağa yavaşça kaydı ülke. Bu süre içinde ister istemez kendimizi “karşıoluş”a hazırlamıştık; Paris’e de alıştığımız için yaşamak büyük bir sorun değildi; işte ben politik içerikli resim tavrımı o günlerin bana yansıması olarak aldım; bu tür “angaje” sanat, gününde işleve girmezse ileriye dönük de bir şansı olamaz, zaten olmadı, yaptığım tüm özgün baskıları daha sonra yakarak yaşamımdan sildim. 


        Avrupa’nın sanat ortamı sizin sanat yaşamına nasıl yansıdı? Kazanımlarınız ne oldu?

                  Bakın bu soru çok ilginç: o kadar yıl ne kazandık, acaba bir Bilge’ye şu sorulabilir mi: ..bu varoluşunu nasıl edindin? “bakarak… görerek, gezerek, okuyarak vs. Dışa özgü bize kültür adına dokunan her ivme, beynin kendi işlevinde arşivlenir; hemen kullanın ya da ileriye saklayın ama Vinci’nin şu sözü bence daha net anlatıyor bunu: “SAPER VİDERE” - “GÖRMEYİ BİLMEK”    

                 Bir istatistik yapmak güç. Bu bursun olanaklarını özetlersek: önce bir başka dil kazanmak, o yıllarda ülkemizde bir lüks olan “kültür”ün, sanatın merkezinde aktüel olanı izlemek, müzeleri gezmek yani merak alanlarının her mevsim yeşerdiği bu ülke örneğin Fransa, kendi yolunu bulmakta seni yönlendirecek, sana bir “eksen” kazandıracak! Gelin görün. Bu bursun yarattığı alternatifi görmek zor; ben dönmedim - nedenleri çok - ama dönen o dönem burslular, gitmeden önce ne yapıyorlarsa aynı resmi yaparak döndüler; çoğu dört yıl sonra yaşadığı ülkenin dilini doğru dürüst konuşamadan döndü, giderken hemen evlenerek gidenler daha da perişan oldular, burs ödemeleri geçirerek yapıldığı için çocuğu olanlar daha da perişan oldu. 



                Sanatı basitleştirme çabası

           Blog yazılarınızda uluslararası resim piyasasına hayli “sert” muhalefet ediyorsunuz? Sıradan sanatseverlerin bilmeleri açısından o piyasada neler oluyor? Niçin muhalifsiniz?

                     Banalité bu sözcük yine Türkçemize tam oturmuyor ama “Çağdaş Sanat” diye bir fenomen yaratanların amacı; sanatı basitleştirmek, gizemini yok edip, olağanlaştırmak; yani bir nehrin yatağını değiştirmek! Niçin Modern; yine aynı tuval üstüne boyayla, kağıt üstüne kalem vs. ile çalışıyorsak niçin boyayamadığımız, bir desen çizemediğimiz, kirlettiğimiz zaman bu çağın sanatı oluyor. Binbir bahane bulup bizi yıkayanların amacı her zaman ekonomik; kendi kurallarıyla sanatı yönetenlere bir bakın; büyük çapta milyarderler ve de onların dümen suyunda sanatla hiç bir ilişkisi olmayan değnekçilerden başka kimseyi göremezsiniz. Özetlersek: Ülkemizin 70 yıllarının sonunda başlayan resmin bir meta olmasıyla açılan galeriler ve süreçte buna uyanan antikacılıktan dönme pul kolleksiyonerleri, Kapalı Çarşıda Tömbekçiler, şüpheli bankerler, emlakçıların açtığı müzayede evleri, önce küçük kolleksiyonerleri yarattıktan sonra, asıl paranın olduğu sınıf yani  ülkenin en zenginlerini önce koleksiyonculuğa sonra müzeciliğe yönetti! Hızla resim alım satımının bir histeriye dönüşümüyle onların yargıları giderek varoluşu şüpheli bir “Türk Resmi” ya da “Paris Ekolü” gibi batıdan dersini almış olanları da toparlayıp, birbirlerini ilmekleyen bir sinerji ya da “albeni” yaratıp, lüks satış katalogları bastırarak, kendi beğenilerini “olağanüstü” ve “bir baş eser” yargısıyla satışa sundular! Ortada bir para dönüyordu ama nasıl olur da hayatında sanatın S’inden habersiz bu sınıfı kolleksiyonculuğa yönlendirirsin; işte bu birikim sonuçta genellikle yabancı mimarların kurduğu müzelere dönüştü! Resim Tarihini yöneten ve yazan bu müzayedecilerdir. Contemporary’e soyunmak; yine bir milyarderin bankasının, zengin ülkelerde bile göremeyeceğiniz bir kompleksi örneğin - Arter - zorla “emposé” etmek adına, Dolapdere, Kasımpaşa’nın gerçeğine gözünü kapatıp sanki sihirli bir dernekle orasını NewYork-Chelsy yapmak adına önemli bir yatırım oluşturdular;  onların desteklediği galeriler, lüks yayınlar kanımca kendi kendini eğlendirme; görüntü olarak alınıp satılacak bir şey olmayınca, paranın hükmü de bir yerde “efemer”dir. Örneğin Fransa’da bu tür Conceptuel’e özgü Çağdaş Kültür Merkezleri’nin kaderini biraz merak ederek gelip görselerdi buna soyunmazlardı; Paris’in genellikle  popüler bir banliyosunda yıllar önce açılan ve de bugün içinde bir tek “kedi” bile göremeyeceğiniz: “Centre d’Art Contemporain d’İvry “LE CREDEC”, 60’lı yıllarda komünist belediyelerin, göçün sürüklediği Magreplilerin yaşadığı bu banliyöler şimdi Çinlilerin kontrolünde, yani bir başka conseptüel! Bizimkilerin kompleksi biraz NewYork; snop olmak bir gereklilik onlarca! Bu bankanın yayınladığı “UNLİMİTED” dergisine bakmanız yeterli! Tekrar ediyorum: bu “virtüel” varoluşun amacını bana açıklayacak, evet biz geleceğin sanatını yapıyoruz, diyebilecek biri var mı? Herşeyin ekonomik olduğu bir dünyada, o akan musluk akmazsa, işte o zaman gör “conceptuel” nedir! Belki müzayedecilerin zorla sattığı Türk Resmin’den bıktılar; işte o zaman haklılar!



                 “İkinci kitabımı yazıyorum”

      Karikatürcülerimizden Semih Balcıoğlu’nun yayımlanmış kitaplarından birinin adı, “Önce Çizdim Sonra Yazdım” dır. Siz de önce resim yaptınız sonra yazdınız. Yazılarınız blogu aştı, Bozlu Sanat ve Yayıncılık AŞ’den kitaba dönüştü. Anılar, denemeler… İyi ki yazdınız. Peki, yazmasaydınız ne olurdu?

               Türkçe, ne kadar yabancı dillerin karşıtlarını tam veremiyorsa bile kendine özgü tanımları bir harikadır: soru: ..evet yazmasaydım ne olurdu? Yanıt: “İÇİME ATARDIM”, ACABA BU GÜN ÜLKEMİZDE HER ŞEYİ İSTEDİĞİMİZ GİBİ YAZABİLİYOR MUYUZ? Nice anılar, yaşanmışlıklar, güzellikler; onları yaşayanların suskunluğu yüzünden beraberce gittiler. Biliyorum “yazmak” bir marifet, zaman; yayınlamak o denli zor ve de okutmak da bir bela; benim gözlemim: yakın dostlarımın çoğu okumadı, belki vakitleri yoktu, onlardan bir yanıt alamadım ama tanımadığım okurlar bana şimdi ikincisini yazmam için epey bir güç verdi, şimdi yazıyorum.

          Fransa’da açtığınız sergilerin zaman aralığı nedir? Son yıllarda başka ülkelerde sergileriniz oldu mu? En son Türkiye’de ne zaman sergi açmıştınız?

                    Fransa’da, 90 yıllarında çıkan “Conceptuel”, tüm pentür sergileyen galerileri altüst etti; ben önceleri Almanya’da ve İsviçre’de çok sergiledim. Daha sonra Türkiye’den gelen istekler beni buraya yöneltti. Şimdi Bozlu Art Project’de her iki yılda bir sergi yapıyorum. Şu anda bir sergim var orada, mart ayında virüs nedeniyle durdurulmuştu.

               “Paris’teki atölyem”

         Biraz atölyenizden söz eder misiniz? Ne zamanlar resim yapıyorsunuz? Her gün atölyede olur musunuz? Kimler gelir gider?

                   Atölyem Paris Belediyesince sanatçılar için yapılan bir “Cite des Artistes” de, Andre Citroen parkının içinde, atölye ve lojman. İşte Fransa’nın öteki ülkelerde olamayan en önemli avantajlarından biri; sanatçılar için yapılan mekanlar! Günüm, örneğin sabah 9 dan akşam 18 arası gün ışığının olduğu sürede Atölyede geçer. Orası benim “biospher”imdir. Genellikle sabah 4’de de yazma ve kitap eylemini sürdürürüm. Erken yıllarda çok hızlı yaşadık, şimdi biraz yavaşladı, günün sonunda her zaman “RİTÜEL” bu ülkenin güzel bir şarabını içmeden perde kapanmaz.

     İstanbul Bozlu Art Galeri’de toplam kaç resminiz sergileniyor. Sergi temasıyla ilgili bilgi verir misiniz?

              İstanbul Bozlu Art Project’deki sergim “SANRI”, hemen hemen 30 resimden oluşuyor: pentür ve karton üstüne siyah-beyaz desen’e özgü çalışmalarım.






    Yanılmıyorsam İzmir’e en son üç yıl önce gelmiştiniz. Yakında seyahat söz konusu mu? Anadolu’da resim çalışmak istediğiniz köşe, köşeler var mı? 

             İzmir’e bir çok kez geldim ve iki sergi yaptım, epey eski. Ege, dünyanın belki en güzel iklimini içerir, kent te öyle; konuşmamın başında da söylediğim gibi bu doğanın albenisi de bize kalmış, yaşamda en önemli şey “ FARKINDA OLABİLMEK”. Sürekli etnik mozağiyi kırılmış bu ülke, bir “Arabistan” özentisiyle varoluşundan çok şey yitirdi ama İzmir kendini hâlâ savunuyor. İşte bazı nedenlerle tedirgin olamayacağım bir Anadolu kalmışsa niçin olmasın ama atölyem dışında hiç bir yerde çalışamam; gerçek de şu: belleğimizde kalmış ve yavaş yavaş bizden uzaklaşan bir mavi, şimdi onu doğada değil, gerekirse atölyemde yakalıyorum! 

  Utku Ağabey, güzel söyleşi için teşekkür ediyorum. Sizin eklemek istedikleriniz? 

           Şunu unutmayalım: “SANAT BİR AYRICALIKTIR, YAŞAMAK DA BİR USTALIKTIR”





17 Eyl 2020

80 yılları sergileri/ EMİN ÇETİN'LE KONUŞMALAR



Son Marx'siz Emin Çetin'nin yıllar boyu "gazete kültür sayfalarına" verdiği emeği, kanımca çoğumuz bilmez, bugün giderek daha sığlaşan yazılı basında bu kültür sayfaları, gazetenin verdiği parayla kimseyi yaşatamıyacağı için bu genellikle "gönüllü" yapılan bir iş görünümündedir. Gazetenin politikasına göre, kendi görüş açısınızı da sergileyemezsiniz, nedense yazının tutacağı alan her zaman kısıtlıdır, gerekirse konuşma kırpılır, saldırganlık varsa çıkartılır; kendi adıma bu sayfalar için yapmak istediğim yapıcı yaklaşımlarım genellikle dargınlıkla bitti. Bence, Urart Nişantaşı Galerisinde yaptığım iki sergi süresinde yaptığımız bu konuşmalar epey ilgi çekti, çünkü resimden öte onu yöneten kültürü konuştuk.

 



Sanat ne olursa olsun, her şekilde "manupulé" edildiği için, ne zaman "parasal" yanı ortaya çıktı; mertlik bozuldu. Naif duygular içinde resmini satıp yaşamak kalenderliği, şaşırtıcı sayıda özel galeri ve resimle ilgili onlarca müzayede evi tarafından "mal bulmuş Magrep'li" misali "görücüye çıkıp, astronomik fiatlara alıcı bulunca, erken yıllarda var olan "güzellik"de başını aldı gitti. Resimle ilgili yazı yazmak, eleştirmen işlevinde bulunmak, açıkça resme severek bakmak gibi kendiliğinden yok olurken, ülkenin bir kaç milyarderi bu işi de kurumlaştırdı; yerli, yabancı krotörler, boş gezen çağdaş düşünürler, maskeli çağdaş "art dealer"ler, emlakcılıktan çağdaş sanata dönüşüm yapanlar, onların deynekcileri şimdilik bu işi sürdürüyor. Tüm bu şenlikten payını alan ressamlar kendi müzelerini kurarken, müze adına varolanlar da yabancı mimarlara daha da modernini yaptırıyorlar. Demek istediğim bugün Emin Çetin'le konuştuğumuz gibi, başka bir duygusallıkta konuşmak biraz zor olur kanımca!






















14 Eyl 2020

12 EYLÜL

                                                         CEZA SÖMÜRGESİ

            12 Eylül faşizminin resmi bilançosu


BELKİ İNANMIYACAKSINIZ, TEK TEK OKUYORUM  AMA BİR KURGU YAPAMIYORUM, ABSÜRT MÜ, KARABASAN MI, - uyanınca “ sonuçta kötü bir düş’müş” diyebileceğiniz - YANLIŞLIKLA YAYINLANAN ORTA ÇAĞA ÖZGÜ BİR “ENGİSZİSYON RAPORU MU?


“12 Eylül Darbesi veya 1980 İhtilali, resmî isimlendirmeleriyle 12 Eylül 1980 Harekâtı veya Bayrak Harekâtı,[2] Türk Silahlı Kuvvetlerinin 12 Eylül 1980 günü emir-komuta zinciri içinde gerçekleştirdiği askerî darbe.[3] 27 Mayıs 1960 darbesi ve 12 Mart 1971 muhtırasının ardından Türkiye Cumhuriyeti tarihinde silahlı kuvvetlerin yönetime karşı gerçekleştirdiği üçüncü ve son başarılı açık müdahalesidir.[3][4] Bu müdahale ile Kenan Evren devlet başkanı oldu, Süleyman Demirel'in başbakan olduğu hükûmet görevden alındı, Türkiye Büyük Millet Meclisi lağvedildi, 1970 sonrasında değiştirilen 1961 Anayasası uygulamadan kaldırıldı ve Türkiye siyasetinin yeniden tasarlandığı bir askerî dönem başladı. Bu dönem yaklaşık dokuz yıl sürdü. 12 Eylül 1980 ardından partiler lağvedildi, parti liderleri önce askerî üslerde gözetim altında tutuldu, ardından yargılandı. Darbe sonrası; resmi rakamlara göre 650.000 kişi gözaltına alındı, 230.000 kişi askeri mahkemelerce yargılandı; cezaevlerinde ise işkence sonucu 171 olmak üzere, yaklaşık 300 kişi hayatını kaybetti, 50 kişi idam edildi, 1.683.000 kişi ise fişlendi.”


Zero Hipotez kitabımda " FOTOĞRAF", bir ressam dostumun - genç bir öğrenci olarak - o yıllarda gerçekten yaşadığı öyküyü anlattığımda, çok ilginç, kimseyi şaşırtmadı ya da bana bir tepki gelmedi! Bu konuya değinen - yaşanılmış - kitap sayısı çok az: Erdal Öz “Yaralısın”, Tarık Akan “ Anne Başımda Bit Var” vs. Kanımca belki anımsamak istemiyoruz ama çok yazık unutmak: başka “preteks”ler bize bunun bir “ayrıcalık” olmadığını örneğin “15 temmuz” adına başka “argument” var göstererek aynen geri dönebileceğini gösterdi. Demek bir demokrasi’de hiç yaşamadık, her gün evinden alınıp bir yargı sisteminde “varoluşunu” yıprattırmaya alıştık! Tekrar ediyorum: Bize her dönemde bu “apocalypse” yaşatanlardan hesap sorulmadı, emekli, evinde çiçek resimleri yaparak, huzur içinde ölen Kenan Evren, öteki generaller, en basit işkence örgütündeki polis, asker kim varsa, “matronlar” , iş birlikcileri, gizli polis örgütüne kadar, emekliliklerini huzur içinde Akdeniz güneşinde yaşadılar, LANET OLSUN!

* Gözaltına alınanlar: 650.000 


* Fişlenenler: 1.683.000 


* Açılan dava sayısı: 210.000 


* Sıkıyönetim mahkemelerinde yargılananlar: 230.000 


* Bunlardan 141-142-163. maddelerden yargılananlar: 71.500


* Sivil mahkemelerde açılan davalar (1980-88 yıllar arası): 9,508 


* Yargılanan 'örgüt üyesi': 98.404


* Hüküm giyen 'örgüt üyesi': 21.764 


* Vatandaşlıktan çıkarılanlar: 14.000 


* Pasaport verilmeyenler: 388.000


* Faaliyetten men edilen dernek: 23.700


* Toplam 644 cezaevindeki hükümlü-tutuklu : 52.000 (1990'da kalanlar) 


* Açlık grevinde ölenler: 14


* Kaçarken vurulanlar: 16 


* 'Çatışma'da öldürülenler: 74 


* Doğal ölüm raporu verilenler: 73


* 'İntihar' ettiği bildirilenler: 43 


* İşkence sonucu öldürülenler: 171


* Açılan işkence soruşturma veya davası: 9.962 (1982-1988 arası) 


* İşkence yaptıkları suçlamasıyla yargılanan güvenlik görevlisi : 544 


* 1402 Sıkıyönetim yasasına göre yapılan işlem : 18.525


* Hakkında işlem yapılan memur: 7.245 


* Hakkında işlem yapılan öğretmen: 3.854


* Hakkında işlem yapılan güvenlik görevlisi: 988


* Hakkında işlem yapılan din görevlisi: 266


* Hakkında işlem yapılan öğretim görevlisi: 120


* Hakkında işlem yapılan mülki amir: 35


* Hakkında işlem yapılan hakim-savcı: 47


* Bölge dışına sürülenler: 7.233


* Görevlerine son verilenler: 4.891


* Cezaevlerindeki gazetecilerin aldığı ceza toplamı: 3.315 yıl 3 ay


* İstanbul gazetelerinin yayın yapamadığı gün sayısı: 300 gün


* Gazetecilere istenilen hapis cezası: 4.000 yıl


* Cezaevlerindeki gazeteciler: 31


* Polisçe aranan gıyabi tutuklu gazeteciler: 13


* Silahlı saldırıda öldürülen gazeteciler: 3


* Yalnızca 1989'da 16 günlük gazeteye açılan dava: 394


* Tazminat davalarının sayısı:211


* İstenilen tazminat miktarı: 12 milyar 848 milyon


* Yakılarak yok edilen gazete, dergi, kitap: 39 ton


* Yok edilmek üzere depolarda bekleyen yayın: 40 ton


* Basın özgürlüğünü kısıtlayan yasa sayısı: 151


* Yasaklanan yayın sayısı: 927


* Yasaklanan film sayısı: 927


* Haklarında idam cezası istenenler: 7.000


* Ölüm cezası verilenler: 517


* Askeri Yargıtay'ın onayladığı idam cezası: 124


* Dosyası Meclis'te bulunan idam hükümlüsü: 259


* İnfaz edilen idam cezası: 50


* İnfaz edilen sol görüşlü idam mahkumu: 18


* İnfaz edilen sağ görüşlü idam mahkumu: 8


1980 – 1985 yılları arasında... 


* 22.912 kişiye 0-1 yıl ceza verildi


* 10.784 kişiye 1-5 yıl ceza verildi


* 6.186 kişiye 5-10 yıl ceza verildi


* 2.396 kişiye 10-20 yıl ceza verildi


* 939 kişiye 20 yılın üzerinde ceza verildi


* 630 kişiye müebbet hapis cezası verildi


* 420 kişiye ölüm cezası verildi















7 Eyl 2020

TUZ RUHU

 - Bilmiyorum hanki “imbik”den geçirilmiş bir kültürdür, israrla bir takım çok “snop” uçlarda, duygu alanlarımızı sığlaştırıp, bizi boşluğa itmek isteği! Nasıl kendimizi, varoluşumuzu; şimdiye dek bizi yöneten, zar zor edindiğimiz bir kültürü, paranın gücüyle Dolapdere’de kurulmuş bir değirmende öğütüp, Kurucu Direktörü Melih Fereli’nin dediği gibi:

“..sessizlik, belirsizlik ve rastlantısallığı bir arada kullanan deneysel yaklaşımı..” adına John Cage’in müziğine, Flaxus sanatçılarını referansına sunulalım bu masum ruhumuzu! Eğer inanıyorsak “..galeri alanında hakim olan sessizliğin içinde yapıtlardan yükselen “sesleri” keşfetmeye ve hayal etmeye” bizi davet ediyor! “

 



Kanımca bu çağrı aynı zamanda Dolapdere ve Kasımpaşa sakinlerine de iletilmiştir: ne yazık kendi içinde olduğu bir paradoks’u modern’nin kaygan zemininde John Cage hayranlığına saptırmak, basit  Cage’in felsefesi: “..bırakın, birinin canı sıkılıyorsa; sıkılsın” ya da “geleceğin müziğini” araştırırken: “..çevremizde duyduğumuz bir gürültü var; işte bundan hareketle geleceğin müziğini yaratacağız”! Modernlik fenomeniyle algımızı robotize etmek, Tonal’i saptırıp, olguyu ters-yüz etmek, “dérision” yaratmak - dalga geçmek -, elektroacoustique ve de “kaos’un kaos’u” bir “burne out”! 70 yıllarında kaldığım Paris’deki Cite Des Arts’da aynı zamanda Pierre Boulez’in kurduğu “Çağdaş Müziği Araştırma Kurumu - IRCAM -‘ın yöneticileriyle kurduğum dostluk giderek bir kaç kez - merak adına - onların işlevini izlemek olacağını vermişti. Boulez’de Cage misali bu konuda çamura saplanmış, “zorla gürültü” olgusuyla kafayı bulmuş, yapamıyacağını bildiği halde israrla ve de çok agresife, çevresiyle çatışma içindeydi. Melih Fereli misali yönettiği sistem ona sınırsız olanaklar tanıyordu; kendi buyruğunda çevresine zorla impose ettiklerini, Fransız Kültür Bakanlığının ona kapısını açtığı her olanağı  kendi inançlarına kullanıp doğrusal yolda gittiğini inandırmaya çalışıyordu. Öldü ve şimdi ismini yalnız ansiklopedilerde görüyoruz.


“ Dinleyen Gözler” adına, cevremizi kuşatan görsel dünyayla nasıl ilişkilendiğimizi sesin perspektifinden düşünmeye, sesin sanatın ayrılmaz bir parçası olduğu konusundaki farkındalığımızı artırmaya odaklandıracağız diyerek, David Tudor tarafından tasarlanan ve Composers Inside Electronics, Inc. tarafından gerçekleştirilen Yağmur Ormanı V (varyasyon 3) başlıklı etkileşime açık yapıt ise “Sesli Dizi”nin dördüncü sergisi olarak yine Melih Fereli’nin küratörlüğüyle Karbon’da deneyimlenebilecek! Giderek, Yerleştirmede şamandıra, plastik fıçı, bakır kova, saksı ve raket gibi çeşitli gündelik kullanım nesneleri havada asılı şekilde mekâna yayılırken, farklı biçimlerde müdahale edilip birleştirilmiş bu nesneler önceden kaydedilmiş ses dosyalarından gelen sinyallerle titreşiyor, yağmur ormanlarının doğal seslerini hatırlatan bir ses ortamı meydana getiriyorlar. Dinleyen Gözler!


- Beni niçin şaşırtıyor; biliyor musunuz: ARTER sanatı bulandırmak adına bir “guru” misali belleğimize bir sarsıntı getiriyor; nasıl olmuş sa kendi başarılı bir geçmişini Wikipedia’ya yazdırmış Melih Fereli’nin belki kendisinin de farkında olmadığı, daraltılmış bilinç alanına kurulmuş bir “sıkıntı tüneli” giriyoruz! Bir beğeni her çağda paranın gücüyle “imposer” edilmiştir, anladık ama müzik adına öne sürdüğünüz: sessizlik, belirtsizlik ve rastlantısızlığın, daha çok kendi rahatsızlığının kompozitörü John Cage, yaşantısında kendini yöneten - Zen ve Ready Made -  giderek “ humour et la DERİSİON “ arasında ve de bence başka bir can sıkıntısının “psikanalitik” çözümlesini bile yapamıyacağımız “Flexus”'ün çekim alanında Dolapdere’de kapılarını açmış sa demek farkında olmadan bir çağ atladık diyorum! Bu akımın son temsilcilerinden Yoko Ono’yu da çağırırlar kanımca.


“1968 yılında koreograf Mercel Cunningham tarafından, besteci David Tudor’a bir dans gösterisi için sipariş edilen Yağmur Ormanı, daha sonra CIE’den (Composers Inside Electronics, Inc.) John Driscoll ve Phil Edelstein tarafından kendi kendini icra eden bir ses yerleştirmesine dönüştürüldü. Yerleştirmede şamandıra, plastik fıçı, bakır kova, saksı ve raket gibi çeşitli gündelik kullanım nesneleri havada asılı şekilde mekâna yayılırken, farklı biçimlerde müdahale edilip birleştirilmiş bu nesneler önceden kaydedilmiş ses dosyalarından gelen sinyallerle titreşiyor, yağmur ormanlarının doğal seslerini hatırlatan bir ses ortamı meydana getiriyorlar. Dinleyen Gözler İçin ve Yağmur Ormanı V (varyasyon 3) sergileri birbiriyle yakından ilişkilenerek ses ve sessizlik kavramları üzerinden tek bir sergi gibi de işliyor.”




- Kendimizi dinginliğe özgü daha da soyutlarken, “bir ses yerleştirmesiyle” aniden uyandırıldık; nasıl olur Fereli tapındığı Cage’ı besteci David Tudor’la aldatır. Şamandıra, kova , raket sesleriyle, sessizlik ve belirsizliği ters-yüz ettik! Oysa, hayatının sonunda yazdığı en ünlü yapıtında, Cage Budismin yönetiminde en ünlü eseri: 4’35” de piyanist başladıktan hemen sonra ellerini piyanodan çeker ve 4 dakika 33 saniye bir saygı duruşu, sizi sessizliği davet eder ve sonra tekrar başladığında salonun pencereleri açılıyor; çevrenin tüm gürültüsü Cage’ın müziğiyle buluşuyor! Ben yine Arter’de bu eserin icra edildiğini ve de pencerelerden Dolapdere’nin gürültüsünü düşlemiştim. SONUÇ OLARAK BEN YİNE KENDİME “ ŞAŞIRT BENİ DİYORUM AMA KENDİ KÜLTÜR VE DUYGU ALANLARIMDA; CAGE, CUNNİGHAM, TUDOR, CHANTAL AKERMAN, ALTAN GÜRMAN, NUR KOÇAK, VS. İLE DEĞİL!

Bir soru: Bu sezon PHYLIDA BARLOW installationu'nun malzeme ve objeleri  Londra'dan mı gönderildi?