25 Kas 2013

OXYMORE / PEMBE BULUTLAR-İSTANBUL KASIM 2013

Bankaya girdiğimde fazla beklemedim; danıştığım genç memur sorularımı yanıtlarken Paris'de oturduğumu öğrendiğinde ne iş yaptığımı sordu, ressamım deyince gözlerindeki bir ışıldamayla konumuz resme yöneldi. Genellikle doktorlar çok ilgilidir resimle; çok az doktor gördüm bana soru sormayan, deneyimlidir bu konuda; banka memuru daha ağzını açmadan bir hafta önce yaptığım serginin kataloğunu önüne koydum. Önce şaşırdı, belli ki cuma sabahı 11 de böyle bir adamın karşısına çıkacağını düşünmemişti. Kataloğu iki kez karıştırıp; ben de çok seviyordum resmi ama ..ne yapalım kadermiş.. şaşırmıştım ne kaderi, peki kaderle ne ilgisi var resim yapmanın soruma yanıtı hem düşündürücü hem de hüzünlüydü: "..orta okuldaydım, resim dersi öğretmenimiz sınıfa hayalden bir doğa tasviri çizip boyayın demişti; ben de "pembe bulutlar " boyadım. Ödevi verdiğimizde öğretmen önce bir süre resme baktı ve benimkini ötekilerden ayırdı; şaşkındım, beğenisini nasıl anlatacak diye meraklanıyorum. Yerimize oturduk ve öğretmen benim "pembe bulutlar" resmimi alarak sınıfa gösterdi, bir eliyle de beni işaret ediyordu, arkadaki öğrenciler bile yaklaşıp dikkatle incelediler ve birden sınıfta kahkahalar vs. büyük bir şamata koptu, birbirinin kulağına bir şeyler söyleyip beni gösteriyorlerdı ama bir türlü anlamıyordum ne olup bittiğini.. ne zaman öğretmen yaptığım resmi yırtarak parçalarımı önüme koydu; bir suç işlemiştim evet ama neydi hala çözemiyordum.Ders bitiğinde hala benimle alay ediyorlardı, dışarıya çıkmak için yöneldiğimde bir arkadaşım kulağıma bağırdı : .." demek sen de öylesin"!


                                       
                                      SİZİ ŞARAP İÇMEYE ÇAĞIRIYORUM
Ülkemizde olumlu değişimlerden belki en önemlisi devletin Tekeli özelleştirmesi olmuştu. Oysa bu devlet sektörüyle büyüdük, 40 yıllarında okullarda "yerli mallar haftası" yapılırdı, masaları genellikle meyvalarla süslerdik ve de tek övüncümüz bu devletin ürettiği; kumaş, ayakkabı vs. olmasına rağmen tekel'den söz edilmezdi; o babalarımızın , o yılların dingin Anadolu kentlerinde unutulmuş aydınların "nostalji" masalarının içkisini yapardı, bilmiyorum ötekileri ama babamın tek çıkış yolu kitaplar ve bir kaç kadeh rakı ! Tekel'in şaraplarının gözde olmamasının nedeni açık; bugüne göre çok daha laik bu cumhuriyet yılları bile "islam"ın bu kutsal içkiye yaptığı baskıyı silememişti, şarap; bektaşi'nin kafayı bulduğu, sarhoş'un içkisiydi. 50 - 60 yıllarında içtiğimiz tekel şaraplarının içinde en popüler olan "Güzel Marmara"ydı; bu şarabı tarif etmek gerekliyse : Fransız'ların " piquette" dedikleri, en ucuz, kötü bir şarap olarak tanımlamak doğru olur, o yıllarda kim içmemiştir bu şişesi depozitli ve ederi bir lira olan şarabı.İşte bu özelleşmeye kadar elimizden geleni yaptık bu kutsal içkiyi lanetlemek için. Son yıllarda şarap sektörü kaliteye varmak için ne yapsa, devletin bunu engellemesi için sürekli olarak koyduğu taxe'larla başedebilmesi güç. Türkiye dünyada çok az ülkenin sahip olabileceği; iklim ve toprak olarak, Fransa'ya benzerliğiyle, çeşitlilik olarak, şarabın gerçek ülkesi olabilirdi. Ne yazık göçerek geldiğin, yerleştiğin bu bereketli toprakların ne tarihinden ne de onun nimetlerinden hiç bir zaman haberin olmayacak! Hitit Lykia kenti ( İ.Ö. 8 yüzyıl ) kaya kabartmada; bereket tanrısı kimliğinde, fırtına tanrısı Tarkhun/Sanda, Tuwana beyi Warpalawas, tanrının başında ve kemerinin arkasındaki yazıt: "..ben küçük bir çocukken, buraya asma fidanları dikmiştim, tanrı onları korudu, şimdi üzüm veriyorlar."


İvriz kaya kabartması / Tanrı Tarkhun ve Tuwana beyi Warpalawas  İ.Ö. 8 yüzyıl

EN ESKİ ŞARAP KÜLTÜRÜ İ.Ö.2 BİN  HİTİT-HATTUŞA
Erken çağlarda fermantasyonu çok ağır, Porto, Rivisalt benzeri şeker olarak yüklü şaraplar içilirdi;
belki bu antik içki bugün içtiğimiz şaraptan biraz değişikti ama onun evrimini değil, gizeminden yola çıkarsak çok uzun bir gezi olur; şarap yolunu sürersek dünyayı dolaşırız.Tüm bu şarapların içinde, renk ve tad olarak bizim tam olarak farkına varmadığımız bazı şaraplar vardır: Her toprak şaraba başka bir renk, başka bir tad verir; Bir zamanlar Tekel'in ürettiği Buzbağ, Elazığ, Öküzgözü üzümlerinden yapılırdı ve de bugün özel sektöre geçerek kalitesi de yükselen bu şarabın tadı kadar renginin tarif edilemez olması onun gizeminin bir simgesidir. Geçen aylarda Münir, Semra ve Genévieve'le Nemrut dağına iki şişe Buzbağ'la çıkıp Fırat'ın ötelerinde Elazığ'a "Öküz Gözü " bağlarına baktık.



Geçen yıllarda Sicilya'yı dolaşırken önce Yunan Mabetlerinin en görkemlisi Segeste'ya yolumuz düştü :


mabetin önündeki zeytin ağacı 2 bin yıllıktı, mabetin olduğu tepenin yamaçlarındaki bağları merak ettim; rehberin dediğine göre bağlar da zeytinler gibi beraberce zamanı aşmışlar, tarihe bir yolculuk yapmak istersem; yamacın arkasında gözükmeyen köye gitmemi ve de onun küçük kahvesinde bulabileceğim Segeste şarabını tadmamı önerdi. Köylüler kendilerine ve de benim gibi oradan geçen meraklılarına yaptıkları bu şarabı yaşamların bir simgesi gibi almışlar, çok ilginç; bağların kimliği hiç değişmemiş, toprağa el değmemiş, onun üzüme verdiği "nektar" sizi sanal bir yolculuğa çıkartıyor, anlatılamaz bu. "Esrik şarap gezisi" Etna'ya kadar sürdü:


Etna volkanı denize önemli bir kent olan Catane'la bakar ve de bu kıyı boyunca yolunuz Teormina'ya düştüğünde, başka bir antik kentle karşılaşırsınız. Etna'nın öbür yüzü; volkanın ucuna kadar korkusuz yerleşmiş köyler ve onun bereketli toprağındaki bağlar, size bu antik Etna şarablarını sunar. Bu volkan şarabının tadı tarif edilmez. İşte "irreel" bir anı: bu kıyıda bir motelin limon bahçeleri içinde bir gece, yıl 1994 ; Etna o gece gerçekten çıldırmıştı, her patlamanın ışığı bir alarm fişeği gibi bahçenin limonlarını akıl almaz ışık oyunlarına, fantastik görüntülere büründürürken, o gün o köylerden aldığım Etna'nın en güzel şarabı "La Vigna Bosco" içiyordum, nasıl anlatılır; üstüne giderseniz bir gün hayalleriniz gerçekleşir, o gece "gerçeküstü" gerçeğe döndü ve bu nadenle bir gün ölürsem "gözüm Etna'da kalacak"










































2 Kas 2013

OXYMORE / KASIM 2013-İSTANBUL / NASIL BİR ISSIZLIKTAYIM BİLEMEZSİN

Ankara sergisine gitmeden bir kaç gün İstanbul ; hüzünlü ama geriye kalan bazı dostlar, masalar, kitapcılar; ve bir kitap: "Leylim leylim" - Ahmet Arif'den Leyla Erbil'e mektuplar, 1954 - 1959 süresince yazılmış ama ne yazık Leyla Erbil'in yazdıkları bulunamamış. Önceleri bunların yayınlanmasına karşı çıkan Leyla Erbil, ölümüne yakın kabul ediyor, normal; herkes daha sonları yaşantılarını kurup, başkalarıyla paylaştıklarında, aşktan paramparça, sürgünlerdeki bir ses ters de anlaşılabilirdi. Aşk her zaman bir tabu, nereye gelirsek gelelim, sevmek; bilinmez bir yasak, hep saklanır nedense! Ahmet Arif sürgünde, düşünün o yılları, o Anadolu'yu, parasızlığı, tümüyle lanetlenmiş bu yazar, çizer, üniversite frofesörlerine kadar kimin niçin hanki nedenle! Burada duruyorum; absürt bir soru; bugün de aynen belki de daha acımasız hapishaneleri doldurmuşsak bence bir yazgı, karabasan çökmüş üstümüze
        Yangınlar, kahpe fakları,
        Korku çığları.
        Ve irin selleri, aç akbabalar,
        Suyu zehir bıçaklar ortasındasın,
        Bir cana bir başa kalmışsın vay vay…..
        Pusatsız, duldasız, üryan.
        Bir cana bir de başa….
        -Seher vakti leylim leylim-
        Cellat nişangahlar aynasındasın.
        Oy sevmişem ben seni…..
60 yıllarında Leyla Erbil'i tanıdığımda bu yaşanmışlıktan haberim yoktu, belki çok yakın dostları? zannetmem , mektupları nasıl saklamış sa Ahmet Arif'i de böylece unutmuştu, bu mektupların hemen başında Leyla'nın evlenme haberiyle gelen yıkıntı, nasıl anlatılır bu:
       NASIL BİR ISSIZLIKTAYIM BİLEMEZSİN

Bir başka ıssızlık da "resim" konusunda yapılan bitmez tükenmez "manipulation"lar:




Eğer konumuz "parayı veren düdüğü çalar" ise; sayın iş adamı Zafer Yıldırım Dubai'den alır resmi evine asar. Ama iş bununla bitmiyor; mega alış-veriş merkezlerinin sahibi, derici, Kasımpaşaspor  kulübü başkanı çaktırmadan Türk Resim Tarihini'ni de yazıyor: Christe's verdiği demeç elbet bunun "hamasi" bir nedenle yapıldığı; Raffi Portakal'ın telefonla gerçekleştirdiği satın alma operasyonu; 5 milyon ödeyerek Cumhuriyet'in 90. yıl dönümünde bu tablonun ülkesine dönmesi! Ben çok korktum bir yabancı alır diye ama korkulacak bir şey yok; bu İngilizler çok iyi bilirler "keriz silkelemesini"!
İster istemez eski anılara döndüm: 70 yıllarında Paris'de Galerie Katia Granoff'da Fahrrelnisa Zeid'in sergisindeyiz. Tüm Ortadoğu , Rus , Osmanlı prens ve prenseslerinin katıldığı bu vernissage'da kızı Şirin Devrim bana sergilenen bir sürü tabloda kendisin de " boyamak adına" bir payı olduğunu anlatmıştı ve de inanmamıştım; 1994 de yayımlanan "Şakir Paşa Ailesi" anı kitabından bir alıntı:
 Noel'den sonra kardeşim, ailesi ve kocam, Lech'e hareket ettiler. Hem Ürdün veliahtı Prens Hasan'la buluşacaklar, hem de kayak yapacaklardı. Ben anneme bakmak için Viyana'da kaldım, biraz iyileşirse yılbaşını onlarla Lech'de geçirmeyi umuyordum.
Annem elime kalın bir fırça tutuşturdu. "Ne olur bana yardım et, şu arka fonu kırmızıya boya, kendim yapacak olsam yorgunluktan ölürüm, oysa portreyi bu gece bitirmek istiyorum" dedi.
                 
Fahrelnisa Zeid/portre
          Bütün ömrümce yaptığım gibi, onu memnun etmek için resmin önüne bir tabure  çektim ve beyaz tuvali kalın fırçayla kırmızıya boyamaya başladım.
Herkes resim yapmakta serbesttir; Lübnan sarayı, Londra, Capri, Paris vs. mekanlarında canı sıkılan bir prenses'i "olmayan bir   Türk Resminin" en pahalı, en önemli bir ressamı diye yutturmanın alemi yoktur.
Zeid'den sonra bir başka haber: Art Rewiew dergisi "güncel sanatın en güçlü 100 ismi" listesini güncellemiş ve de Salt'ın programlar direktörü Vasıf Kortun 86 dan 68'inci sıraya yükseliyor; belki anımsamadınız ama açıklıyayım; hani Beyoğlu'nda tünele giderken kimsenin girmediği Salt diye bir mekan var, işte orada "performance" yaptıran "kabuki maskı" gülüşlü meçhul adam, öğünüyoruz üstelik bu listenin ilk sırasında Katar Emiri nin kardeşi Sheikha Al-Mayassa'nın olması da milyarderlerin çağımızı nasıl "manipulé" ettiğini resmidir.