29 Haz 2013

ÇAĞDAŞ TÜRK SANATI AVRUPA DA 4



Celal Çalışlar'ın iyi bir niyetle gerçekleştirmek istediği sanatçılarla karşılaşma ve yemek deneyimi bu büyük skandalla sonuçlanınca Ankara'dan bunun unutulması üstüne gelen telgraf ve emir üstüne olay gerçekten unutuldu ve Paris'den bu yemeğe katılanların çoğu sergiye kabul edildiler , Fikret Mualla' yoktu sergide , nedeni elçiye hakaret mi  bilinmez ? Aynı yıl bir felç geçirerek Madame Angles tarafından Alp dağlarında bir köye yerleştirildi, 1967 de akıl hastanesine kaldırıldıktan bir süre sonra öldü.
Nurullah Berg sergi komiseri olarak bu serginin batıda ilgiyle karşılandığını yazıyordu :
Çağdaş Türk sanatı Avrupa da/Nurullah Berk-Akademi Dergisi 1964
Daha önce de belirttiğim gibi ; bu konuyu yazmamın nedeni Bora Gürdaş'ın Genç Sanat Dergisinde bu sergiyle ilgili yazdığı çok ilginç bir araştırmayı - Brüksel , Paris , Viyana , Berlin ,Roma : 1963/64 Çağdaş Türk Resim ve Heykel Sergisi- okuduktan sonra Paris'de bana anlatılanları ; özellikle Erdal Alantar'ın anlattığı Büyük Elçilik 'deki fantastik yemeği de bu araştırmaya eklemek ya da anımsatmaktı. O gece yaşanan aslında gerçek olandır ,  sanat tarihcilerinin görmek istemedikleridir ; onlara göre bir sanatçının açlığı bile romantikdir, sürekli vitrine bakarlar onlar , bir süre sonra Paris Ekolü olarak bu ressamlara ticari bir anlam kazandıranların işine gelmez bu sürtüşmeleri anlatmak.
Sergi sonucu ufak hesaplaşmalar , serginin dökümü ve de batı'da nasıl görüldüğü az da olsa yazılmaya ,konuşulmaya başladı . Biz de izledik , bu yıllarda Akademi öğrenciliğimiz yılları , Bedri Rahmi Eyüboğlu Atölyesinde Asistan Devrim Erbil bu yazıda Ulusal Niteliği anlatırken hocalarına ve onların yaptıkları penture ve sergi yankılarına çaktırmadan sataşıyor :
Ardirekt Dergisi/Devrim Erbil-Türk Resminin ulusal niteliği 1964
Evet Akademi'de bize resmi öğretenler de 1920-30 yıllarında André Lhote'dan atölyesinde öğrenmişlerdir pentürü ve deseni , hocalarını taklit ederek . Benim en şaşırdığım olay bu ressamı kimse tanımıyordu Paris'e geldiğimizde. Lhote mütavazi , o günler için modern ama demode , içeriği olmayan , anlamsız bir resmin temsilcisiydi . Çok garip 1971 de Paris Güzel Sanatlar Akademisi Litografi atölyesinde hocam da Lhote'un arkadaşıydı , yaptığı resim de ona çok yakındı .


Georges Dayez

Cemal Tollu/ Keçiler
Zeki Faik İzer
Nurullah Berk


André Lhote /Çıplaklar





eleştiri
Basında yavaş yavaş bir hesaplaşma başlamıştı ; serginin ederinden tutun da , bizi komik duruma düşürmesine kadar ne istersiniz : genellikle Brüksel ve Paris'de çıkan eleştiriler , Almanya'da Die Presse
acımasız vuruyordu:



Gerekçe olarak harcanan para ; yalnız katalog için 45 000 lira ve daha çok sanatçıların seçimindeki
tutarsızlık eleştirilerin odak noktasıydı.




Giderek sergi bir fiyasko , Fransız'ların dümen suyunda gerçekleştirilmiş bu sergi ve de bazı kişilerin kendi çıkarına boşuna harcanmış emek ve para diyerek eleştirenlerin ötesinde bilerek harcanan ressamlarda bu ateşi körüklediler. Şu bir gerçek ki bence bu sergiden alınacak ders sanat bir köşe kapmaca oyunu değildir , 50 yıl sonra aynı ressamların aynı resimlerini müzayedelerde çığırtganlar  "tekrar bir baş eser"! diye büyük paralara satıyorlar , ünlü bir Türk politikacısının söylediği gibi "..dün dündü bugün bugündür " !
















  


27 Haz 2013

ÇAĞDAŞ TÜRK SANATI AVRUPA DA 3

Celal Çalışlar sanatçıları gerektiği gibi ağırlamak için gereken son kontrolü de yaptıktan sonra konuşmasını gözden geçirdi ; ilk kez batıya çıkacak bir serginin  önemini onlara tekrar açıklamak gereksizdi , Paris'de yaşıyorlar ve bugün varılan sanat değerlerini herkesten iyi bilirler diye düşündü , evrensel bir açılım gerektiğinde de Türk sanatının elbette söyliyecek bir sözü olduğu ve de bu açılımın onun için bir sınav olacağını da noktalamak gerektiği düşündü . Fazla da kafa yormamalıydı buna sonuçta kendisi bir aracıydı ve amaç iyi bir gece geçirmekti sonunda. Her ne kadar resmi bir evliliği olmasa da beraber yaşadığı İspanyol eşini tanıştırmak istememişti , servis yapan bir hanım olarak görülmesi daha makuldu , mutfağa gitti , mezeleri kontrol etti  ; onları biraz ülkenin havasına sokmak fena olmayacaktı . içlerinde askerlik nedeniyle dönemiyenler çoğunlukdaydı.
Davetliler birer ikişer gelmeye başladılar , kendilerini tanıyorlardı ama bir çok ismi hiç duymamıştı , şaşırdı biraz , Türkiye'de ne kadar ressam varmış , burada nasıl yaşıyorlar diye düşündü .  Gelenler büyük salonda toplanmaya başladılar , içki servisi de başlamıştı , önce çekingen , mekanın ihtişamına hayranlıkla bakanlar hızlı bir şekilde muhabbete girdiler, ses yükseldi , kahkahalar , bilmiyordu ne anlatıyorlardı aralarında ! Bir süre sonra daha yaşlılar Avni , Hakkı Anlı , Selim'le Remzi Raşa sonra Abidin ve Fikret Mualla teşrif etti . Celal Çalışlar onları karşılamak için konuştuğu guruptan ayrıldı yanlarına gitti. Abidin insan ilişkilerinde , karşılaşmalarda çok ustaydı , en güzel sözleri bulurdu , Celal bey de öyle olduğu için çok güzel kaynaştılar , Fikret Mualla daha Abidin tanıştırmak için sözü almadan ona dönerek "bu beyfendinin polis olup olmadığını" sordu , eyvah tam gününe çattık diye düşündü Abidin ne yapsın ;  bunu matrağa alarak Celal beye dönüp "..hayatımda hiç böyle muhteşem bir karakol görmedim , Fikret karıştırdı galiba " diyerek  lafı değiştirdi , duvardaki bir Polonya prensesinin portresini gösterdi ; mekanın demirbaşı olan bu resmin gizemini , ressamını açıklarken İçeriye Mübin girdi , etrafı selamlarken çevreden biraz rahatlama oldu , Mübin bu belli olmaz , içkili de gelebilirdi , sonuç olarak herkes gelmişti , Celal Çalışlar kısa bir konuşma yaparak bu toplantının önemini , Çağdaş Türk Sanatının Avrupa'ya çıkışının gerekçesini ve de tüm ressamların ne yazık, katılmasının olanaksızlığını anlatırken ; kimsenin buna karşı bir çıkış yapmaması dikkatini çekti , galiba haber Türkiye'den daha önce gelmişti , masaya davet etti sanatçıları .
Masa gerçekten bir harikaydı , o yıllar Paris'de rakı , yiyecek , Türkiye'yle ilgili fazla bir şey yoktu , rakı servisi yapılırken kısa masa öyküleri anlatılıyordu , güzeldi her şey. Celal Çalışlar'ın çevresinde yaşlı ressamlar, karşısında Fikret Mualla , biraz ötede Mübin , Oktay vs. İspanyol hanım servis yapıyordu ama Celal beyin bir gözü ondaydı , ne olur ne olmaz . Bir süre sonra konuşmalar yavaş yavaş serginin konumuna doğru kaymaya başlamıştı , önce Nurullah Berk'e masanın öte yanından bir sitem geldi , hafif bir küfürleşme oldu , eleştiriler daha çok Türkiye'dekilere yönelikti , Celal bey kadehini masanın sağlığına kaldırdı , biraz konuyu dağıtmak için ama ne mümkün Mübin hızlı bir şekilde kafayı bulmuştu -demek gelmeden önce içmişti- fransızca küfür ediyordu ,  İhsan Şurdum - güreşci ve halterciydi- ona susmasını ihtar edince Oktay Günday girdi tartışmaya, ne söylemişse aralarında hafifce bir dalaşma oldu, yanındakiler müdahale ettiler . Bir yerden şöyle bir öneri geldi : lütfen önce bu sergiye kim katılmak istiyor ? bir görelim ; Yaşar Yeniceli parmak kaldırdı , ben katılmak istiyorum deyince gelen yanıt da o kadar naif değildi " ha ..siktir sen kim oluyorsun " masa birden dağıldı , Celal bey şaşkın, hayatında böyle bir şey görmediği  ya da kişilikleri yeteri kadar tanımadığı için bir şeyler söylemesi gerekiyordu azarlayamazdı ya "..beyler burada toplanmamızın amacı..." derken karşısında oturan fikret Mualla Celal Çalışlar'a gözlerini kısarak ".. biz sizin ananız si...riz " sözü bardağı taşırdı , çevreden lütfen ağzını bozma Fikret , yatıştırma sitemlerine Celal bey espri gibi aldığını göstermek için "..belki bir bildiği vardır " yanıtıda ortalığı yatıştırmadı . Masada itişme kakışma daha da yoğunlaştı ; bazıları çaktırmadan ayrıldılar, yumruklaşmalar olurken servis yapanlardan biri Celal beye gelerek bazı tiplerin arka tarafta hanıma sarktıklarını söyleyince , " Büyük Elçinin dünyası karardı , şömine maşasını alarak garsonla gittiler , masadaki kavgadan kimse görmemişti ne olduğunu , koridorlarda koşuşmalar ve küfürler yansırken Celal Bey elinde maşa salona girdi ; o kibar adam değildi , çıldırmıştı , eline kim geçerse sürükleyip "..defolun saygısız adamlar diye bağırıyordu , hızını alamadı masanın üstüne çıkarak "..yazıklar olsun , utanmaz adamlar.." , herkes korkudan dağıldı ve sıvıştı . Bu arada kaşkolunu unutan Erdal Simitciler dönmek gafletinde bulundu , bahçeye girdiğinde elinde maşayla Celal beyi görünce kaşkolu unutup kaçtı.
Daha önce söylediğim gibi ; serginin gerçekleşmesi adına bu "absürt" yemekten kimse söz etmedi , Fikret Mualla'nın dışında hemen hemen tümü sergiye katıldı . Çok ilginç , Luis Bunuel'in "Viridiana" filmiyle  bu yemeği çok yakın bulurum :


Zengin bir kadının yolda rasladığı 12 kör dilenciye evinde verdiği bir akşam yemeğidir. Leonardo da Vinci'nin "Son Akşam Yemeği" resminden etkilenen Bunuel'in anlattığı öykü, Çelal Çalışlar'ın yemeğine çok yakın , ben burada İsa'nın yerine Fikret Mualla'yı yerleştirdim .










22 Haz 2013

ÇAĞDAŞ TÜRK SANATI AVRUPA DA 2


Ankara'dan gönderilen sergiyle ilgili organizasyon mektubu gelmeden haber daha önce duyulmuştu ; aralarında bir seçme yapma konusunda , kendine güvenenle, nasıl olurda ben de bu sergide olsam diyenler düşündüklerini açıkca ortaya koymaları olanaksızdı . Cafe Select'de  tartışmalar da olmuyor değildi ama yine o malum "hiérarchie" var ya ; bazı ressamların yaş ya da ün olarak dokunulmazlıkları söz konusu olduğunda ;  arayı açan fazla da bir şey yoktu , hemen hemen, aralarında ün yapan olmasa da , kapıyı aralayan bir kaç ressam olmuştu örneğin Mübin ; 60 yıllarında ünlü tablo satıcıları Zerbib kardeşlerle bir yıl çalışmış , genellikle Poliakof'un satıcısı olan bu galeri Mübin'e bir yıl dayanabilmişti ; gerekce de Mübin'in  akşamları Montparnasse'da kafayı çekip resimlerini galeri fiatının çok altında satmasıydı , bir süre de  galeri  Lucien Durand'la sergiledi ama sonuç her zaman aynıydı. Abidin'nin komunist partisi ve Aragon'la yakın ilişkileri , o yıllarda Fransa kültür ortamını tüm elinde tutan bu partinin himayesindeki bazı galerilerde  yaptığı bir kaç  sergiyle hiç olmazsa ekonomik durumunu ötekiler göre biraz kurtarmıştı . Avni Arbaş ve Selim Turan tüm yaşantılarında inişli çıkışlı , resim yapmanın hevesini kesen günlük bir kaç kuruşun eksikliği , ve de genellikle çoğunun asıl sorunu ; askerlik yapmadıkları için Türkiye'ye dönme umudunun yitirilmesiydi.
Tanpınar'ın mektupları/Dergah Yayınları
 Ahmet Hamdi Tanpınar 50-60 yıllarında sürekli olarak İstanbul - Paris arasında gidip geldiği için ,Paris'dekilere para vs. getirmek görevini hiç aksatmıyor , İstanbul'da resim satılmasa bile , Adalet Çimcoz'un Maya Galerisi ve geniş çevresi yardım için gerekeni yapıyorlardı . Nejat Devrim  annesi Prenses Fahr-el Nissa Zeid 'le kavgalıydı ve hiç bir zaman barışmadı bu nedenle zenginlikten uzak ve de her zaman parasızdı ama konaktan geldiği için bunu saklamaya çalışırdı . Bu arada Hakkı Anlı 'yı unutmamak gerekir, dostları arasında -Çingene Hakkı- , belki bu gurubun en renkli kişisiydi ; Fikret Mualla'dan sonra diyebilirim. Paris o günlerin en gözde kentiydi , kısa bir süreye kadar hepimizi çekti  ; sürekli gelen giden genç ressam sayısı : 62 yılında otuza yakındı . Bir otelde yaşıyan Çihat Burak , meşhur kavgacı oktay Günday, Remzi Raşa , Yaşar Yeniceli , Rasim Arsabük , Erdal Alantar , Erdal simitçiler , Atila Bayraktar , Ferit Edgü , Tiraje Dikmen , Müzehher , Bayram Küçük , Adnan Varınca , Omiros , Eli Yağcıoğlu , güneş , İhsan Şurdum , Aloş Germener , Kuzgun Acar , Adnan Çoker vs.
1962 yılında Paris Büyük Elçisi Bülent Uşaklıgil önemli bir nedenle görevinde değildi , makama kendi gibi Büyük Elçi olan ve emekliliğini beklerken Paris sevgisi dolayısıyla kısa bir süre Konsolosluk görevine atanan Celal Çalışlar bakıyordu. Kadim dostum Aziz Çalışlar'ın amcasıydı ne yazık tanımak fırsatını bulamadım . Kültürlü , Baudelaire hayranı ve şiirlerini ezbere okuyan ,
Berri Nadi'nin Anıları

bir gün görevi dolasıyla tanıştığı İspanyol bir bayanla yaşayan - diplomatlar yabancı uyruklularla evlenemezlerdi o yıllar-. Celal Çalışlar Ankara'dan gelen habere çok sevindi , sonuç olarak bir türlü karşılaşmak fırsatı bulamadığı bu ressamlarla bir masada beraber olmak , çok güzel bir fırsattı . Önce Ankara'ya telefon ederek "mission"u iyice öğrenmek : " evet sergi kontenjanı Türkiye'dekilerle birlikte kısıtlı ; burada bir jüri kuruldu bunu Paris'de yapamayız , kendi aralarından seçsinler / güzel ama böyle bir sergiye herkes katılmak ister / efendim hiç olmazsa bir saygı var ; yol büyüğündür ". Sonuç olarak durumu iyice kavramıştı Celal bey , güzel bir rakı masası ve iyi bir muhabbet ve de konumuz Türk sanatı elbet herkesin diyecek bir kaç lafı olacaktır. Gün seçildi ki herkese uysun - tarihi tam belli değil-zaten kimse paris'den kımıldamıyor , böyle bir davet dostlar başına.
Davetiyeler ulaşmadan herkesin haberi olmuştu yemekten ,".. galiba devlet sanatçılarına sahip çıkıyor , belki askerlik affı bile çıkarırlar !" Bazıları karamsardı ;" bu fırsatta bizi yakalayıp askere göndermeseler diye düşünenler oldu ama yaşamanın güçlükleriydi bu tedirginlik . Beraber buluşup gidelim diyenler , gitmeden ne olur olmaz bir şeyler içelim , belki dilim açılır diye düşünenler guruplaşarak elçiliğin olduğu Avenue de Lamballe'e doğru yola çıktılar. Türkiye Büyük Elçiliği , Prenses Lamballe'in yaşadığı Paris'in tarihi bir mekanıdır , bakımlı bahçeleri bir zamanlar Seine nehrine kadar inermiş , binanın tarihçesi çok ilginçtir ; bunu bilenler önce binaye bakıp sonrada biliyormusun burası 1890 larda Dr. Emile Blanche'ın kliniğiydi , kafayı kaçıranları buraya kapatırlardı ; Baudelair , Guy de Maupassant vs. bu duvarların kulağı olsa da anlatsa !
Fikret Mualla'yı ikna etmek güç oldu , bu davetin arkasında muhakkak bir polis parmağı vardı ; yaka- paça Türkiye'ye göndereceklerinden emindi , Abidin ona tekrar tekrar anlattı , beraber gidelim göreceksin Celal bey bir centilmen , kültürlü bir kişi , resim de alabilir senden vs. sonuçta beraberce yola çıktılar .
Fikret Mualla'nın "paranoïa" krizinin etkin olduğu günlerde üstüne gitmemek gerekirdi , günlük krizler yaşarken alkolün de etkisiyle kendisine yönelik "komplo teorileri" absürt boyutlara ulaşıyordu . Kendisini iyi gününde görmek olanaksızdı , Tanpınar'ın mektuplarında ; bu ressamlara İstanbul'daki dostlarının gönderdikleri üç beş kuruş da kavgasız hiç bir zaman ellerine ulaşmamıştır :

Tanpınar'ın mektupları/ Dergah yayınları
Fikret Mualla

Tüm ressamları tek tek analiz etmek olanaksız , yaşama zorlukları morali de bereber götürdüğünde yaşamak , resim yapmak bir düş oluyor ;



Bu da Oktay Günday'ın kısa öyküsü , kavgacılığı nedeniyle ismi "boksör Oktay" , işte bu gecenin davetlileri vakt-i kerahette bir kadeh içip , Türk Sanatı Avrupa'da projesini konuşmaya Avenue de Lamballe'le geldiler.

















































19 Haz 2013

ÇAĞDAŞ TÜRK SANATI AVRUPA DA 1

Genç Sanat dergisinin 56. sayısında Bora Gürdeş'in çok ilginç gelgesel bir yazısı , benim de yer yer tanık olduğum , unutulmuş " Brüksel , Paris , Viyana , Berlin , Roma : 1963-64 ÇAĞDAŞ TÜRK RESİM VE HEYKEL SERGİSİ'ni yeniden gün ışığına çıkardı . Bu konuyla ilgilenmem daha çok geçen yıllarda Paris'de dostum ressam Erdal Alantar'ın tanık olduğu bu sergiyle ilgili ; Paris'de yaşayan ressamların aralarında , sergiye katılacakları seçmek üzere Büyük Elçilikte verilen "fantastik bir yemeğin" öyküsüdür. Alantar tek tanık değil hala yaşayanlar var ama nedense kimse yazmak ya da anlatmak zahmetinde bulunmadı . Ne yazık Büyük Elçi Celal Çalışlar'da anlatmadı yazılı olarak , bilmiyorum belli yakın dostlarına anlatmış olabilir ! O gece masada olanlar ; bazılarının,  işine gelmemiş olabilir ama bir kişi var ; "Paris Ekolü" adına bazı ressamları olduklarından fazlaca " mystifier " eden ve de bundan çok para kazanan bu kişinin işine gelmezdi o gece yaşananları anlatmak .
Bir zamanlar resimden para kazanmanın tek yolu ya da daha doğrusu biraz isim yapmanın diyelim ; Devlet Resim Heykel Sergi Yarışmalarına katılmaktı . 1939 da başlıyan bu konkur öncelikle sergi jurisinin verdiği ödüller ki o zaman için resimden para kazanmak bir mucize olduğu için bir ödül almak maddi ve manevi kurtarıcı bir nitelikti diyelim . Jüri üyeleri genellikle Akademi hocaları ,  Ankara'da yaşıyan ve kültür Bakanlığı çerçevesinde sözü geçen , müze müdürlükleri yapan sanatçılar ve bazı entellektüel kişiliklerden oluşurdu. Önce "hiérarchie" sisteminin getirdiği düzenle Akademi Hocalarından başlayan büyük ödüller giderek eşe dostta daha da sonra herkese verildiğinde işin tadı kaçtı. Devlet , müzelerine bile bir ödenek veremez hale gelmişti. Bunun en güzel örneği 60 yıllarında Sabahattin Eyüboğlu'nun kardeşi Bedri Rahmi Eyüboğlu'na yazdığı bir mektupda anlatılmış :

Kardeş Mektupları/Bilgi Yayıevi 1985

Sanat adına  "routin" - tekdüze ve hiç bir ekonomik işlevi olmayan bu hayatı yadsımanın iki yolu vardı 1. Akademi'ye öğretim üyesi olarak girmek , 2. Paris'e gitmek , nasıl olsa parasızlık her yerde aynı ama Paris'de hiç olmazsa bir umut var . Bundan yola çıkarak 1962 yılında Paris'de yaşıyan sanatçı sayısının otuzun üzerinde olduğu bu sergi nedeniyle ortaya çıktı.
1960 la gelen iyimserlik rüzgarlarını en iyi yaşadığımız yer belki Güzel Sanatlar Akademisi'ydi ; dışa açılım adına yabancı ülkelerin bir kültür mekanı olmuştu ; sergiler konserler vs. bu ikilem dışa dönmeyi özlemiş ülkemiz görsel sanatının yaşaması adına biraz moral getirdiği söz götürmez. Bir şey yapma gerekliliğini , sanatımızın Avrupa'ya açılımı olarak gerçekleştirmenin tek yolu ; evet bir Türk Sanatı var ve bunu Avrupa'da göstermeliyiz ! İşte Nurullah Berk'in büyük bir övünçle söz ettiği bu görkemsel

Akademi Dergisi / sayı 2 -1964
Türk Plastik Sanatları sergisinin organizasyonunun arka planda dışarıya göründüğünün tam aksine ; eleştiriler , kavgalar , çekişmeler , kıskançlıklar vs. büyük güçlükler sonucu gerçekleştirilmiş ve bir yerde , sanatımız boyunun ölçüsünü uluslararası düzeyde almıştır. 2. dünya savaşı sonucu yenice kendine gelen Avrupa , sanat merkezi odaklığını hala sürdüren Fransa'nın , az gelişmiş ve bir askeri darbe geçirmiş Türkiye'yi iki anlamda ciddiye almaları ;  harp sonrası  yeni bir kültür emperyalizmi ve Almanya'nın kapılarını açtığı "işçi göçü"'yle güçlenen Avrupa'nın ekonomik hegomonyası ve onlara bağımlılığımız . O günlerin ülkemiz sanat ortamına dönersek ; Akademi'nin dışında canlı bir ressama rastlamak çok güçtü , Nuri İyem'in dışında belli başlı sanatçılar uzun yıllardır Paris'i mekan seçmişlerdi. Nurullah Berk'in mondain ilişkileri gereği , böyle bir sergiye akıl verenler arasında ünlü Fransız sanat tarihçisi ve eleştirmen Raymont Cogniat  , sergi için seçim gerektiğinde Türkiye'ye gelerek jüriye katılabileceğini ama Paris'de yaşıyanların aralarında 10 ressamın seçimine kendilerinin karar vermesini tavsiye etmişti , ayrıca iyi biliyordu bu işin kolay olmayacağını.
Sergi seçim duyurusu / Sanat Dünyası 15 ekim 1962
Türki'yede  Resim ve Heykel Müzesinde toplanan jüriye Raymont Cogniat gelemediği için yine onun gibi ünlü bir sanat tarihci ve eleştirmen Jacques Lassaigne başkanlık ediyordu. Dışişleri Bakanlığından Hamit Batu , Heykeltraş Yavuz Görey , Ressam Cevat Dereli ve Nurullah Berk'den oluşan jüri , üç gün süren elemelerden sonra 102 tablo , 14 gravür , 12 heykel seçmişti . Paris'e gelince , asıl sorun buradaydı çünkü nedeni bilinmez , bu kentte yaşamaya çalışan Türkiye'li sanatçı sayısı ülkeden daha fazlaydı . Benim bu konuyla ilgilenmem , serginin gerekliliğinden ve sonucundan daha çok , bu önemli sergiye o yıllarda Paris'de yaşayanların kendi aralarında 10 sanatçıyı seçmek üzere Ankara'dan Paris Büyük Elçiliğe gönderilen belgede ; serginin önemi açıklandıktan sonra , "nasıl olsa isim yapmış ressamları açıklamaya gerek yok ama bize sorulmadı demesinler  ,  kendilerine danışıldı desinler,  lütfen gerekeni yapın."
Bu sergi öncesi İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'nde Paris'de yaşayan 20 ressamın toplu sergisi acaba  raslantı mı bilinmez ;  ama bir yanlışlık yapmamak için bir görelim ne yapıyorlar ? provası olması bence daha akli . Akşam gazetesinin sanat eleştirmeni ; naïf ressam Fahir Aksoy yazısının devamında "..tabloların hemen hemen hepsi soyut ; figürü andırır belirtiler bu gerçeği değiştirmiyor. Eh , Fransa'da köylü , öküz , Boğaziçi , Galata resmi yapacak değillerdi ya ! Gelgelelim çoğundaki o kararsız , tedirgince düzen , kişiyi düşündürüyor ; acaba , diyorsunuz bu gördüklerimiz şu 20 sanatçının en son , en seçkin ürünleri içinden mi derlendi ? " diyor .












































17 Haz 2013

ART BASEL - NETAMETLİ BANKALAR ÜLKESİNDE SANAT KIYAĞI

Le Monde gazetesinin Art Basel üstüne yazdığı makalenin başlığından da anlaşılabileceği gibi , dünya  "para aklamanın yeni yolları" nın farkına varıp , bu entrikanın  analizine giriyor . İsviçre bankaları uzun süredir Fransa'da günün konusu olmakta devam ediyor ; önce bir Bakan'nın parası derken İsviçre'den gelen bir haberle 15 bakan ve politikacının da paracıkları orada özenle saklanıyormuş . Kim olduklarını bilemiyeceğiz ama bir portakal çalanın fotoğrafını tüm gazetelerde ve de internet'te görmek olağan. Art Basel'in kurotörü Marc Spiegler bu lobinin önemli bir ismi , daha önce " Fondation Beyeler " in yöneticisi. Sanki yeni duymuş gibi ; dünyanın her yanından gelen paranın yatırım adına bu fuara nasıl sığındığını ve de ne gibi dümenlerle vergi kaçırıldığını açıklıyor. Ona göre "Offshor" bir şirket kurarak yani bu hayalet şirketin vergi cenneti ülkelerdeki virtüel hesapları ve İsviçre'den çıktığı gözüken sanat eserlerinin hayali bir trafiği .


Amacım bu konuya girmek değildi ama aynı sayfada okuduğum ikinci makale daha ilginç bir konuya değiniyordu : Roxana Azimi'nin yazısının başlığı "Venedik'te görüldü Basel'de satın alındı ? Kolay değil", galerilerin ve satıcıların bu iki fuarı önce gösterip sonra satmak gibi kullandıklarını anlatıyordu birinci planda . örneğin Venedik Bienali ticari bir anlam taşımıyor ama Belçika'lı sanatçı Berlinde de Bruycker'in  "Kurumuş Karaağaç" adlı eseri 950 000 euro olarak gösterilirken, bu eserin ayrı bir versiyonu Basel'de 250 000 euro'ya satılıyor

Berlinde de Bruyckere / L'Orme Calciné
Bu sanatçı bana İpoustuguy'yi anımsatıyor ; anatomik bir acı , hırpalanmış kadın vücutları , korkutucu ve rahatsız edici bu dünya bir kaos ortamının imgesi gibi belki fuarın en anlamlı sanatçısı .

Berlinde de Bruyckene


Berlinde de Bruckene
Hızlı kazanılan ün, sanatçının burada gördüğümüz işlerinin gücünü aynı hızla tersine çevirecek , daha kolaya gitmek galiba en kestirme yol ;

Berlinde de Bruckene
Yazıda başka bir sanatçıdan , Mark Manders'den de söz ediliyordu :

Mark Manders

,

Mark Manders

Daha önce NewYork MoMa'da önemli retrospektif yapmış bu sanatçının da sorunu ötekiler gibi yorulup "Minimal" bir boşluğa girmesiyle sonuçlanacaktır.


Yüksel Arslan/ Art Basel

Roxana Azimi yazısın sonunda Basel'deki  daha önce Venedik Biennalinde görülenlerin etki adına aynı sonuçlar getirmediğini ve de Dirimart Galerisinin sergilediği ve işlerini yüksek derece "sexué" bulduğu Yüksel Arslan'dan söz ediyor. Tüm bir duvarı kaplıyan ressam kolleksiyonerlerin fazla ilgisini çekmemiş oysa galerinin yaptığı "solo show" da galeri yöneticisi Tankut Aykut'un anlatımıyla "..show'a iki bilemedin üç kişi geldi , onlarda Venedikte'de görmüşler , biz yalnız Türk'lere sattık , zaten onlar da ressamı biliyorlardı ! " Sonuç olarak bu adamların Basel'e gidip,büyük masraflarla ve de bu fuarın aşırı taxe'larını ödeyerek fuar sonucu zaten İstanbul'a dönecek bu resimlleri almaları , Akbank Private Banking'in orada özel kokteyler vermesi kadar snob ve absürt . Kanımca sanat öğretisini boşlamış yalnızca "complexe" giderici" bir "thérapie" olmuş haberimiz yok.

































9 Haz 2013

HAYAL MÜZELERİ 16 / GECE KAÇIŞLARI - JAMES DE LOUTHERBOUG

Nedense sanat tarihi her asırda bir başka türlü damıtılmıştır ; bilmeden üzerinden geçtiğimiz , unutulmuş bazı ressamlar benim "hayal müzeme" tesadüfen girmiyorlar , sanatın anlamı gereği ; vision'larına yaklaşmamız belki bir başka duygu ve görmekten yorulmayan gözlerimizin öğretisinde bizi elimizden tutup fantastik bir "gece" gezisine çıkarttıklarında , 18 yüzyıl'ın inanılmaz boyutunda "ışığın öğretisine bir yolculuk " oluyor bu.
Bazı meraklıların dışında unutulmuş bir ressam Loutherboug ; Fransız ama İngilter'de yaşamış ; önce Théatre Royal de Drury Lane' da dekoratör ve daha sonra  tamamen automatisé minyatür tiyatronun bulucusu ; örneğin oyunun içeriğinde denizde geçen bir fırtınayı ya da güneşin batışının en fantastik anlatımını gerçekleştiren bu buluşa "Eidophusikon"sözcüğü bulunmuş , sinemanın öncüsü olarak kabul ediliyor , Méliés'den çok önce bu sihir kutusunu düşünmesi çok ilginç .  Yaşamının sonuna doğru kendini resime adıyor ; inanılmaz bir enerjiyle , peyzaj , marine , savaşlar , genellikle nocturne , hep geceye ve ona yer dokunan ışığına dair . Akademik belki tekrarlı ama ışık arayışlarında şaşırtıcı ; doğanın tüm şiddetini , belanın en olmazını hayal ediyor Loutherbourg . Çağının onu izliyenleri içinde genç Turner , Thomas Gainsbourg , Joshua Reynolds vs. gibi daha sonra kendisinin üstünden geçecek ressamlar olduğu gibi , Diderot'nun da ilgi alanı içinde : "..onun pentürü doğanın enfes bir kopyası , ne kadar bakarsam o kadar sanatın sonsuz olacağına inanıyorum " diyor.

James de Loutherboug/Coalbrookdal by night
Gerçek yaşamında bir sanatçıdan daha çok sosyetenin ;- Paris ve Londra -, çok popüler bir kişisi , evlilikler , paraya düşkünlüğü , cynique kişiliği ,  mysticisme ve garip inanışlara düşkünlüğü ve onları içeren çok önemli bir kitaplık ve mücize taşlar kolleksiyonu , daha sonra "franc-maçon"'luğa katılışı onu daha da ünlü ediyor .

Loutherbourg / Naufrage

Bu simya ve garip inanışları ;  örneğin "philosophale taşlardan" kader okumak ve tüm gizemsi merakları onu akıl-almaz ilişkilere , belalara sokuyor örneğin bu konuda Cagliostro kontuyla ilişkileri , sonunda başına gelenler tek başına bir kitap olur. Bilmiyorum bu kişiliğe paralel başka bir ressam var mı? Doğduğu kent Strasbourg'da yapılan bu rétrospectif ; ona ikinci kez yapılan önemli bir sergi , birincisi 1973 de Londra'da olmuştu ve bu sergiyi görmüştüm ; ilgimi çekmişti ama tekniği dışında içeriğini alışılmış bulmuştum , benim ressamım Turner'di o yıllar . Şunu unutmamak gerekir ; baktığımız her tuvalin arkasında bir ressam gizlidir ve her ressamın da hayatı başkadır.

Philippe-Jacques de Loutherbourg

Loutherbourg / Neufrage 1769

Loutherbroug / Storm

Loutherbourg / Shipwreck


Loutherbourg / Avalanche 1802

Loutherbourg / The Great Fire of London 1799

Loutherbourg / Attack by Robbers at night 1781

Turner / Nocturne

JosephWright of Derby/ A Lime kıln at coalbrookdale

John Martin / The Destruction of Sadom and Gamorrah 1852

Joseph Wright of Derby / Vesuv from Portici 1774