14 Kas 2019

YALNIZLIĞIN ARKA ODALARI

Yaşantımdaki insan manzaraları içinde çok ayrıcalık taşıyan, en yakınlarımı bile unuturken, onun imajı sanki albümdeki tek fotoğraf gibi belleğinde silinmemişti: ilhan Şevket!


60 yılları, Arnavutköy’den dolmuşla Taksim’e geldiğimizde Aziz Çalışlar, susamış, takılmadan gidelim diyor ama mümkün değil nedense ilk guruplaşma Fransız Kültür merkezi civarında olurdu, ters yönden gelenlerle olan karşılaşma epey bir süre alırdı, ne bileyim demek anlatacak o kadar şey vardı! O süre içinde karşılaşmasanız bile biraz ötelerden sesler, kahkahalar gelirdi. Özellikle Celâl Sılay, bariton sesi ve onu tamamlayan kahkahası! Cemal Süreyya ağır siyah çantasını konuşurken bile elinden bırakmıyor, onunla gelen Muzaffer Buyrukçu biliyorum Günel Altıntaş’a matrak bir şey anlattırıyor ve de eve döndüğünde satır satır yazacak, çok ilginç Patriyot Hayati ile söz vermiş gibi hep orada karşılaşırdık, yukardan bizi biri çağırıyor, biliyoruz kim: Bertan Onaran, Eptalafos’un terasından bizi çağırıyor; orada oturup çeviri yapardı ve de Geceleri Ruhi Su’nun türkü söylediği Sıraselvi’lerde bir kulübe giderlerdi Fethi Naci filan: Aziz ona bu saatte çay içilmez diyor, yürüyoruz ve sonunda büyük bir kalabalık oluşturup,  Asmalımescit Refik’e gideceğiz ama! Biraz daha ilerlediğimizde Galatasaray’a daha gelmedik; Atlas Sinemasının önü: Kulis’den çıkanlar - Kulis Bar genellikle müdavimleri tiyatrocular olan Atlas Sineması girişinde Mösyo Corc’un - George - çok ünlü bir bar’ıydı arada sırada uğrardık İsmet Ay’ı dinlemek için - : bu saatte erken içkisini almış Ömer Uluç’un Kahkahası Celal Sılay’ı bile bastırdı, onlar Bebek’e Nazmiy’e gidiyorlar ama gecenin bir saatinde yine bir yerlerde karşılaşacağız. Bu barikatı da aştıktan sonra Galatasaray Lisesi önünde Atilla Tokatlı yine elinde ağır bir çanta biriyle konuşuyor, bu portreyi hep görüyoruz ama çok az tanıyoruz: çok titiz giyimli, her zaman yüzünde aşılması olanaksız bir ciddiyet, çok entellektüel dışa vuruş, dik duruşlu elinde meşin bir kitap kabı kanımca her zaman üç yabancı kitap; çaktırmadan baktığımda hepsi fransızca, giyim çok kaliteli, pantalon jilet gibi gömlekle asorti kalınca bağlanmış kravat ve de onu tamalayan hafif bi yelek; onu bir kez ingiliz pardesüyle görmüştüm. Biz selamlayıp yanlarından geçerken Atilla Tokatlı’nın haberi olmadı ama İlhan Şevket gözleriyle bizi selâmladı. Onun bu gizemli varoluşunu bana kimse açıklayamamıştı, genellikle kulaktan kulağa: eski bir solcu dendiğinde Selahattin Hilav buna karşı çıkardı ama belki tanıyor ama anlatmıyordu. Onun kültür aşamasına kimsenin itirazı yoktu; daha önce konuştuklarımız ve de İlhan Şevket anatomisininde bize ulaşanlar bu kadardı. Galatasaray’dan sonra biz takılmadık ve Refik’in bizim takım için özel yaptırdığı, 25 kişinin oturup içebileceği ve de  herkesin birbirini göreceği yuvarlak masaya çöktük. Önce Edip Cansever biraz sonra da Atilla Tokatlı geldi ben zaten bekliyordum İlhan Şevket’le ne konuşuyordu! Daha sorumu yönetmeden masa dolmaya başladı, Cağaloğlu’dan gelenlerle masa doldu! Genellikle daha sonra gelenler sandalye çekip yanaşırlardı ama bu pek iyi karşılanmazdı; Mehmet Ulusoy gibi masadan otlanıp hesaba katılmadan önce çıkıp gidenler için Hayalet Oğuz: “sokak tiyatrocuları” derdi; her yerde oynayabilirler! Bu büyük hengamede Atilla Tokatlı’ya sorumu ilettim: kimdi İlhan Şevket? Bana önemli bir sözlük yazdığını, dört dil bildiğini, şair olduğunu ve de kendisine bir yayınevi için çeviriler önerdiğini ama İlhan Şevket fazla inandırıcı olmayan nedenlerle bunu geri çevirdiğini anlatırken Edip’e baktı, o saat Edip Cansever’in geceyi noktalayacağı kritik bir saatidir; erken içilen içkiler bunda önemli bir rol oynardı, neyse Edip kötü bir şey söylemedi, “… demek Baudelaire’i kendi dilinden okuyor demekle yetindi”! Açıkcası İlhan Şevket dış bir kabukla kendini saklıyordu, ama sığındığı “no men’s land” bana yalnız ve meçhul bir gezegeni anımsatıyor ama o günlerde onun varoluşuna dair edindiğim kıt bilgilerle bir “exoplanète” imajıyla Paris’e gittim.
Kasım 2019, bu kez İstanbul’a gelişim bana başka bir süpriz hazırlamıştı: dostum Sezgin Çevik bana imzalanmış bir kitabı uzattığında, kapakta “Kılıç Artığı” - “Gizlenen Bir Şairin Portresi” başlığı unuttuğum bir gezegen’e tekrar inişi başlattı, bu kitap Zeki Çoşkun hazırlamış ve de Yapı-Kredi yayınlarından 2000 yılında çıkmıştı. Çıkışıyla hemen tükenmiş bu kitapdan hiç haberim olmadı, zaten bu büyük yayınevleri ilginç kitaplarını tüketince yeni baskıları yerine hava basmak için gereksiz yeni yazar izindeler; kendi adıma konuşuyorum: bana genç bir roman, öykü yazarı söyleyin beni şaşırtsın; yok!
Georges'un terasında: Sezgin Çevik, Zeki Coşkun ve Ali'yle

Kitabı hızla okuyup Sezgin’e Zeki Coşkun’la acele oturmamız gerekliliğini söylediğimde bu isteğim hemen gerçekleşti, olur ya herkes benim gibi serbest dolaşmıyor İstanbul’da. Refik’te oturduğumuz o akşamdan 50 yıl sonra Zeki Coşkun anlatıyor: peki kimdi İlhan Şevket? Kitabın arka kapağında “..Haklı kuşku ile paranoya arasında salınan tuhaf duyguların tutsağı: adressiz bir kaçışa dönüşen hayatın kahramanı / Bir fransızca sözlüğü koyup masasına, her gün bir sayfasını çevirecek, sözlük bitince bir avuç kalp ilacı içerek hayatına son verecek kadar kararlı, gizli kalmış bir şair! “
Zeki coşkun’nun araştırmasının zengin içeriği, kitap yayınlandıktan sonra Sanki İlhan Şevket’in labirentine yakışır bir gizemlilikte daha zenginleşiyor, yazar bir dostuna bu son bulguları anlattığıında yanıt:  “bu kadar da olamaz”, işte kitabın tekrar yayınlanması için bir neden ve de buna paralel kim olduğunu çıkaramadım; Internet’de "ortaikidenterk.blogstop.com" da yine İlhan Şevket’in otopsisi, çok ilginç bir yazı: “İlhan Şevket Aykül’ün kendine gizlenişi”
Kanımca İlhan Şevket’in yine en büyük yalnızlık ustası Fernando Pessoa’yı tanıdığını sanmıyorum; 1935 de alkol’den ölen Pessoa’nın fransızca’ya çevrilmesi bile geç. Ülkemizde ise yaptığım bir sergi nedeniyle Neriman Samurçay’la konuşmamızda Pessoa’dan söz ettiğimden bir yıl sonra ilk kitabı çevrildi. 80 yıllarında Lizbon’da Pessoa’nın yaşadığı eve gittiğimde şaşırmıştım; nasıl olur bir hayat üstteki kat’la alttaki kahvede geçer, geride devasa bir şair bırakarak;
Hep içeride yaşadım
Hayata dokunmadan

Hep kendime sordum hayal ya da özlemek, gerçekten daha mı kolay, yaşamak adına o kadar kırılgan mıyız; aşka dair, kadına özgü? Ama yalnızlık ustaları bir süre yalnızlıklarından yoruluyorlar:

 Anlamaktan Yoruldum’da Pessoa şöyle diyor;
“Hiçbir şeye ait değilim, hiçbir şeyi arzulamıyorum” ya da “olduğum şeyle olmadığım şey arasında, hayal ettiğim şeyle hayatın beni yaptığı şey arasında bir BOŞLUĞUM!

Benim bu yalnızlıkların arka odalarında gezinmem belki kendinle “tekdüze” yaşamanın, kendinle hesaplaşmanın, KENDİ ISSIZLIĞININ USTASI olmanın ya da olamamanın gel-gidindeki nedenin genelikle ekonomik yoksulluklarla daha da somutlandığının, parasızlığın gerçek bir pranga olduğunu kanıtlamamdır. Bunun en güzel örneği Macar Şairi Atilla Josef’in kısa yaşamındaki “negatif”, acaba kişi mitolojik bir lanetle mi doğuyor? Çocukluğundan başlayıp 27 yaşında trenin altına atarak ölümüne kadar süregelen bu “negatif” acaba bir “alınyazısı mı? Yıllar önce onun şiiri üstüne çok ilginç bir yazının başlığı: BİR YALNIZLIĞI VARDI, ONDAN DA VAZGEÇTİ!

İlhan Şevket’in yaşamındaki sıradanlık, kaderden öte kendi seçimi ve bir korkuya dönük; “becerememek korkusu” mu, yoksa yaşamın sıradanlığı mı; belki VAZGEÇMEK bilinmez! Onu tüm yaşamında destekleyenler, hala bir umut, belki bir kıpırdanış olacak, şair yeniden dirilecek, sözlük bittiğinde: saklandı ve başardı demek için sonuna kadar uğraştılar diyor Zeki Coşkun! Bunların içinde çok tanıdığım var: Mengü Ertel, Uğur Hüküm vs. Yani o kadar da sağır bir yaşam da değil İlhan Şevket’in ki, ama örneğin kahredici, sıkıcı bir pazar gününün bir türlü geçmez, monotonluğunu belki bir kez yaşayanlar, bu 84 yıl yalnızlığın hesabının çok ağır olduğun belki anlayabilirler; Nietzsche dediği gibi: “ ..eğer o derin karanlığa çok uzun bir süre bakarsan, bilesin ki o derin karanlık da sana bakıyor!” İŞTE IŞIĞIN KIRILDIĞI YER