21 Ağu 2011

Wermeer nasıl kopyalandı

1995 aralık ayında , Télérama dergisinde çok ilginç bir haber okudum ; Han Van Meegeren'in Wermeer adına yaptığı tablo " Cene " ,  Hotel Georges V 'de ünlü satış komiseri Jacques Tajan tarafından açık arttırmayla  satılacaktı . Uzun yıllardır her türlü detayını , simyasal gizlerini okuduğum , araştırdığım ve de bütün bu verilerden edindiğim ön yargılarımı sonuçta gözlerimle çözecektim. Dergide ayrıca benim arşivimde olan aynı roprodüksiyon " Cene " 'ye tekrar baktım ; hayır olamaz , Wermeer böyle komik bir tablo yapamaz ; figürler "menhus " ruhlar gibi rahatsız, tüm yüzler tek bir yüzü içeriyor ,biraz karikatür , detay hemen hemen yok , renk çok az ; bitüm, ocre ve kırmızı vs. Bir ressamın erken dönemini de içerse , o ressamdan hiç bir iz yok. Tablo üç gün sergilenecekti satıştan önce  gittim ve girdim sahte gazeteci kartımla . Evet  Van Meergeren'in  1940 yılında Fransa'da Nice kentinde yaptığı " A LA MANIERE " " Cene " gözümün önünde.  Bence her şeyin bir belleği vardır , madde yaşadığı süre içinde eskimişlik adına zamanı kendi bellek katmanlarına kaydeder. Bu gün ADN dediğimiz bir süre sonra renk ,ses ve koku olarak daha kolay detekte edilecektir. Ben tablonun "tinsel " romanını " okumaya başladım ; örneğin : Van Mergeren 14 Wermeer yapmış yaşamında . Cene'den önce " Le Christ et la femme Adultere  o güne göre çok büyük bir fiata satılmıştı . Giderek tüm tablolar önemli müzeler ve kolleksiyonlara alındı ama bu tablonun öyküsü çok ilginç : önce Hollanda'nın en ünlü sanat tarihcisi ; Dr Bredius  -80 yaşlarında- " Bulingto " dergisinde yazdığı yazıda , bu " başyapıtı " Hollan'da adına selamlıyor.   " La societé Rembrandt " tabloyu ülkeye mal etmek için büyük bir kampanya açıyor . ünlü Wermeer  expert'leri Dr. Martin ve Dr. Schneider , Rijk müzesinin müdürü Jonkheer Roell çok büyük bir parayı gözden çıkartmanın zamanı geldiğini vurguluyorlar. Tablo Rotterdam " Boymans " müzesine alınıp , Kraliçe Wilhelmine'nin de katıldığı açılış görkemli oluyor. Müzenin kurucusu M.Van Beuningen bu tabloyu almak için müzedeki bir Goya, bir Tintoret ve de bir Watteau'yu elden çıkartmış. Bu tablo da ötekiler gibi Wermeer'in gününe rastlayan , kolay bulunabilen ressamların tuvalleri üstüne calışılıyor. Örneğin Van Meegeren Cene için Fransız ressam Houdin'in " av sahnesi " tablosunu bir antikacıdan sayın alıyor. Unutmayalım 1932 den bu yana teknik adına epey deneyi var ; önce tuval ince bir zımpara ile üst katmandaki boyanın düzeye indirilmesiyle çalışabilir duruma getiriliyor , 17 yüzyıl da kullanılan tüm malzemeninde bulunması gerekli. Pigment , bezir yağı , damar verniği , bitüm vs. Mavi renk için Wermeer'in kullandığı Lapis- lazuli Londra'ya ısmarlanıyor. Boyanın ve verniğin kuruması,başlı başına bir sorun ; zamana bırakırsak çok uzun , Meegeren bunu fırınlayarak yapıyor , bunun için çok zahmetli denemeler yapmış , boyaların ısıya dayanabilme oranları, renklerin ışığa karşı daha çok gün ışığına karşı hassasıyet dereceleri değişik. örneğin bugün ünlü boya markaları , yaptıkları boyayı güneşe bir yıl boyu sergileyerek denerler. Bu teknik işlevler becerildiğinde iş , son olarak uzmanların eski bir tablonun kimliğini bulmak için yaptıkları çok basit teste kalıyor , bu da tablonun bir köşesine bir damla alkol damlatmak ; eğer boya taze ıse alkol boyayı eritir , üzerinden bir iki asır geçmiş bir boya buna dayanır. Meegeren bunun da çaresini bulmuş ; " bakalite ", o günlerde bulunan mücizevi bir alışım , plastik öncesi diyebiliriz. Genellikle ev eşyalarında , radyo vs  her türlü elektronik eşyayı kaplıyan sert bir alışım . Bakaliti toz haline getirip boyaya karıştırıyor , sonra tuval fırınlandığında bir bileşim oluşuyor ki kuruduğunda alkol testine eski bir boya gibi dayanıyor. Bence olağanüstü bir kişilikle karşı karsıyayız ,  " sanata her çağda bulaşan akıl hocalarına , deynekcilere" iyi bir ders . Kader onun bir resmini de Goering'in almasıyla tarihe daha iyi mal etti. Ayrıldığı eşi , çılgınca para harcaması , kendini ele vermesine neden bir takım veriler  sonucu 1947 de yargılandı , bir yıl hapis cezasını hapishanede kurduğu atölyesinde geçirdi. Dünyanın her yanından o kadar sipariş gelmişdi ki hepsini yapması olanaksızdı , çıktıktan kısa  süre sonra öldü. Paris'deki  satışda "Cene " yi kimin aldığını bilmiyorum ama Maitre Tajan 'ın şu sözleri aklımda kaldı :  " bu tuvali alacak olan bir taşla üç kuş vurmuş oluyor
1-Wermeer 2- Meegeren 3- üstüne Wermeer yapılan tuvalin asıl ressamı , wermeer'in çağdaşı , önemli bir ressam Hondius .

                                               

20 Ağu 2011

HATTUŞA' DAN MEKTUPLAR 2

M.Ö. 2000 hitit duvar kitabesi

                           YAKARI
     

TANRIM BENİ YAVAŞLAT.
SAKİNLEŞTİR AKLIMI Kİ YÜREĞİM DİNLENSİN

HIZIMI DENGELE ZAMANIN SONSUZLUĞUNA.
GÜNÜN KARMAŞASI İÇİNDE BANA ŞU ÖLÜMSÜZ TEPELERİN DİNGİNLİĞİNİ VER.

GÖRÜNTÜMDEKİ GERGİNLİĞİ , BELLEĞİMDEKİ AKARSULARIN EZGİSİYLE YIKA.
UYKUNUN BÜYÜSÜNDE ARINAYIM,

BANA AN'I , YAŞAMAYI ÖĞRET ;
BİR ÇİÇEĞE BAKMAK İÇİN YAVAŞLAMAYI,
BİR GÜZEL KEDİYİ YA DA KÖPEĞİ OKŞAMAK İÇİN DURMAYI,
BİR YAZITTAN BİR KAÇ SATIR OKUMAYI ,
BALIK TUTMAYI , HÜLYALARA DALMAYI .

HER GÜN BANA KAPLUMBAĞA İLE TAVŞANIN ÖYKÜSÜNÜ ANIMSAT
ANIMSAT Kİ YARIŞI HER ZAMAN HIZLI KOŞANIN BİTİRMEDİĞİNİ
YAŞAMDA ACELEDEN DAHA ÖNEMLİ ŞEYLER OLDUĞUNU.

GÖRKEMLİ MEŞE AĞACININ DALLARINDAN YUKARIYA , ÖTEYE BAKABİLMEYİ
GÖREYİM NEDENİNİ GÖRKEMİNİN, GÜCÜNÜ NEREDEN ALDIĞINI .

KÖKLERİMİ YAŞAM TOPRAĞININ KALICI DEĞERLERİNE DOĞRU
DERİNE GÖNDERMEME YARDIM ET.
YARDIM ET Kİ KADERİM YILDIZLARA DOĞRU SAĞLIKLA YÜKSELSİN.










15 Ağu 2011

Re adasına dönüş

Bir kaç gün de olsa , okyanusa doğru açılmak iyi geldi . Paris'e bütün yaz yağan
 yağmurların giriş kapısı diyebiliriz , zaten onsuz düşünülemez ada.
 Bağ bozumu daha yapılmamış , eylülü bekleyen bağlar üzümle yüklü .
 Göçmen kuşlar da gitmek üzere  ama asıl hüzün onlar gibi iki yıl önce çekip giden
 bir dostunuzun boşluğu , yine güzel şaraplar içerek onu andık .
Tekrar döndüğümüzde bilmiyorum bizi kim bekliyecek ?

11 Ağu 2011

tarifsiz sıkıntılar içinde

2010 yılının mayıs ayında Bodrum'dan karşıdaki Kos adasını dolaşmaya gittik.
 Yunanis'dan bir kez geçmiştim ama merakım ;  bu adalarda nasıl yaşıyor , karşı kıyıları nasıl görüyorlar vs.  Biliyordum ki haftanın belli günlerinde Bodrum'a alışverişe geliyorlar , tarihi alış veriş sürüyordu ama ne yazık bu iki toplum açıkca beraber yaşıyabilirdi , şu karanlık inançlar olmasa . Ada turistik tarihi kalıntılar ve Osmanlıdan kalan izler de silinmemiş , adadaki esnafın çoğunluğu da Türk asıllı , konuştuk biraz ,o zaman Yunanistan daha büyük ekonomik krize girmemişti.Adayı merakla dolaşırken , deniz kıyısındaki gazinonun arkasında , şimdiye dek insan dehasının böyle bir montajı biraz zor yapabilir yargısıyla karşılaştığım " makina ", adadaki bütün gördüklerimi sildi süpürdü. 60 yıllarında Kafka'nın " Ceza Sömürgesi " hikayesini sinemaya aktarmayı düşlemiştim,hikayede baş rolde işkence için kullanılan makineyi  gerçekleştirmek olanaksızdı , Kafka mekanikle insanı birbirine monte etmişti . Sonuç olarak Kos ' daki bu " Kafkayen motör " biraz da benim " halet-i ruhiyemin " bir  görüntüsüydü sanki . Ne işe yaradığını kimseye soramadım , haziran 2011 de sırf tekrar görmek için Kos'a döndüğümüzde yerinde yoktu , aradım bulamadım.



8 Ağu 2011

atölye / FRANCIS BACON

Sanat bir ayrıcalıktır . elbette bir fenomen yaşanmalı ki bu ayrıcalık bir olağanüstülük taşısın. Bu başka oluş , sanatcının da kimliğini oluşturur. "Marginalité " yapay, oynanan bir rol değildir. Kişilikte oluşur, insanın tanımıdır . Nevrose' un burada bir ölçü olması , sanat tarihinde bir çok sanatcıyı  deli kimliğine sokarak , yapıtlarındaki yargılanmayı , ruhsal sarsıntıların sonuçları olarak görmüştür. Elbette ne Boch'dan ne de Richard Datt'dan elimizde resimlerinin dışında , deli olduklarına dair bir kaynak var , olağanüstü tekniklerine baktığımızda da bir delinin yapabilmesi olanaksızdır. Van Gogh'a geldiğimizde de karşımıza "depressif" bir kişi çıkar, deli değil. 1971-72 de Paris Grand Palais ' de izlediğim Francis Bacon retropektivi , beni çok şaşırmıştı onu izliyen günler içinde, Akademinin sokağı Rue de Beaux-Arts ' da , aynı ismi tasıyan otel 'de kaldığını duymuştum , bu otelde Borges'de uzun yıllar kalmıştı. Nitekim Bacon'ı  civar kahvelerde gün boyu, çevresinde bir gurupla sürekli görüyorduk ki daha sonra öğrenecektim bunların arasında önemli bir kişilik, Bacon'ı keşfettiği söylenen ve de üstüne epey kitap yazan Michel Leiris de varmış.Bu kişilik beni ilgilendirmişti , varoluşun da hiç bir yapay , yapmacık bir tavır olmayan , nevrose ' unu bagaj gibi heryere taşıyan bu ressamın yaptıkları açıkca beni ilgilendirmeye başlamıştı. 1972 yazında Londra'da bir gazetenin hafta-sonu ekinde Bacon 'la ilgili bir skandal görmüştüm, demek başka bir kişilikle karşı karşıya idik. 1992 deki ölümüne kadar sanatı ve yaşantısıyla ilgili kitap okuyup , o meşhur " Reece mews " atölyesinin de bir kaç fotoğrafını görmüştüm . Ne zaman bu atölye ressamın doğduğu Dublin'e olduğu gibi götürülüp, montajına karar verildikten sonra bu mekana girmiş nadir kişilerin tanıklıklarını içeren bir kaç makale ve kitap yayınlandı . Richard Cork yazısında bu atölyeyi Bacon ' ın  deyimiyle ; " cinayetin işlendiği yer " olarak değerlendiriyordu. Örneğin mekana girdiğimizde Bacon'nun bu ufacık yerde nasıl bir " triptique " tuval çalıştığını kabullenmek güç , mekan bir çöplük görünümündeydi , o kadar çok objet ; dergi ,kitap , gazete küpürleri , zamanla kurumuş boya , fırça , oraya buraya saçılmıştı ki bu "accumulation " açıkca bir nevroza yani resmin çıkışına paralel malzeme olarak görmek biraz zordu. Bacon canlı modelle çalışmaktan nefret ederdi , resminin kaynakları, dergiler ve kitaplardan edindiği fotoğraflar , özellikle tıp kitaplarından gelişi-güzel kopartılmış sayfalar , Amerikalı fotoğrafcı Eadweard muybridge 'in ünlü, insan vücudunu eylem anında çektiği seriler Bacon'ın etki alanındaydı . Beraber yaşadığı arkadaşlarından Ron Belton ' un anlattığın göre ; 1959 da ilk kez atölye dışına çıkıp Cournouailles 'a üç ay için giderken Bacon çuvallara bütün bu dökümantasyonu doldurup götürmüştür . Kendi tanımıyla " evimde bir kaos içindeyim " sözü , ölümünden sonra bu evi olduğu gibi Dublin' e taşınmasına karar verildiğinde, yönetici Barbara Dawson ' un yazısında daha iyi görülür ; " arkaologlar bütün bu birikimi tek tek elden geçirip kaydettiler . 
Bu objet ve malzeme yıkıntısı yine Bacon'nın deyimiyle " cadavre exquis " , toplam 7500 toplanabilen , o kadar da zamanla  çürümeye , yokoluşa terkedilmiş resim malzemesi , fotoğraflardan görebildiklerimiz ; Rembrandt pastel seti , kutu açık , üstünde akla gelebilecek her şey , kurumuş bir boya tabağı , kahve kavonozlarında terabantine yatırılmış fırçalar , zamanla unutulmuş ve de yaşamına giren dostlarının fotoğrafları , lettraset sayfaları , bir kutu winstor marka yağlıboya renk mavi . masanın üzerinde Goebels , Baudlair , Rembrandt 'ın portreleri , eşcinsellerin ünlü dergisi Physique Pictural , yerlerlerde Velazques ' in roprodüksiyon kitabı göze çarpanlardan.
Kütüphaneye  baktığımızda , yerlerde sürünen sayfaların kitaplarını görürüz . Bu arada
Cardinal Pilippo Archianto 'nun portresini de unutmamak gerekir. 
Grand Palais retrospektivi sırasında , düşünür Gilles Deleuze ' le bir radyo konuşması yaparken kaldığı otelden gelen bir telefondan , beraber olduğu dostunun intahar haberi geldiğinde de Bacon 'nun yanıtı ; " hayatın kendisinden başka daha korkunç başka bir şey var mı ! " olmuştur.









2 Ağu 2011

bir sergi anısı


60 yılları , çok az galeri var istanbul’da , daha çok sergiler yabancı kültür merkezlerinde , şehir galerisinde , akademi de ya da bu fotoğrafta olduğu gibi , Resim -heykel müzesinin galerisinde olurdu.  Günümüzdeki doymuşluk , çok görmüşlük çok bilmişlik olmadığı için açılışlar kalabalık , ilgi çekici ve neşeli olurdu . Kokteylde verilen şarap da çok sayıda Akademi öğrencisi çekerdi . Ressamlar Cemiyetinin yıllık sergi açılışlarından biri , 1966 olsa gerek , Şadi Çalık ‘ın sağında Aliye Berger , solunda ben , önde  Sevim Burak , Umbor Mehmet ‘in eli Ömer Uluç’un omuzunda , arkada Alaeddin Aksoy.


Hattuşa ‘ dan mektuplar 1


CİNSEL GÜÇSÜZLÜĞE KARŞI BÜYÜ/ HİTİT İMPARATORLUK DÖNEMİ /  İ.Ö. 1344  - akatca-  

EĞER BİR ERKEĞİN CİNSEL GÜCÜ  » NİSANNU  » AYINDA TÜKENİRSE ; BİR KEKLİK YAKALA, KANATLARINI YOL  BOĞAZINI KOPAR VE ONU YASSILAŞTIR , ÜZERİNE TUZ SERPEREK KURUT.
DOĞA BİTKİSİ  » DADANU  » OTU İLE BİRLİKTE EZ . BİRA İLE İÇMESİ İÇİN ONA VER . SONRA O ADAM CİNSEL GÜCÜNE KAVUŞACAKTIR. EĞER ÖYLE İSE , ERKEK KEKLİĞİN PENİSİNİ , BİR BOĞANIN SALYASINI , BİR KEÇİNİN SALYASINI SU İÇİNDE KARIŞTIRARAK ONA VER , SARILMIŞ KUYRUK KILINI VE KOYUNUN APIŞ ARASINDAN ALINMIŞ YÜNÜ KALÇASINA KOY , O CİNSEL GÜCÜNE KAVUŞACAKTIR .


öteki Freud

Bazı sanatcılar vardır ; kendi varoluşlarından taviz vermezler , günün moda akımları ,  » médiatique  » çekim alanları paranın ve ünlü olmanın dayanılmaz albenisininin , yaptıklarıyla ters orantılı olduğunu çok önce kavramışlardır.  Lucien Freud ‘ un bir başka sorunu da dedesiydi , ünlü bir kişinin gölgesi , gerçekten onu izleyen kuşakların ,- ne yaparlarsa yapsınlar- , her zaman bir sakıncası olmuştur. İzlediğim kadar Freud ismi ona biraz da « desavantage »   yaratmıştır , sürekli araya kurulan köprüler ;  onu daha da kendine dönmeyi , Londra’da Notting hill ‘deki ı8 yüzyıldan kalma küçük evinden çıkarmamıştır. Bu kendine çok özgü kişilik , resimlerinin satıcısı William Acquevella’nın dediğine göre :  kendini şöhrettten   » isolé  » etmesi kadar, paraya karşı da o  kadar   » püriten  » kılmıştır. Resimleri uzun yıllardır müzelerde ve kolleksiyonlarda , satış evlerinde 30 milyonlara  ulaşması kafasındaki  » kaosu  »  değiştirmedi , harp sonrası  » Londra ekolü  » olarak  tanınan bir grup ressamın ; Francis Bacon , Frank Aurbach vs. ortak noktaları figüratif bir yol çizmeleri , daha ilginç , o yıllar  öteki sanat merkezlerinde genellikle  » abstre  »  ye  ve ona paralel yenilikler , bu ressamları değiştirmedi . Bu demek değil ki Lucien Freud  hiç kimseye bakmadı ; ilk yıllar Paris’de ilişkide olduğu Giacometti , bence kendi  öznel kişiliğine  çok etkin  olmuştur , dikkat edersek  , para ve ün sirenlerinin çağrısı bu iki sanatcıyı da mütevazi yaşamları ve modest kisiliklerinden uzaklaştıramamıştır.Amacım tekrar bu ressamın sanatının analizini yapmak değil beni ilgilendiren bu resmin yapıldığı mekan , ressamın yaşadığı ortam . Bu nedenle sanatçıların  » auto-portrait  »  si kendi yaptıklarıyla , fotoğrafcıların gözüyle olsun çok ilgilendirir . Mekan, yaşanmışlığın bütün belleğini kendine saklar , onu gizemi ancak orada yapınlanla çözülebilir . Lucien Freud ‘ ün Nottig Hill ‘ deki mekanını çok uzun yıllardır izlerim , Francis Becon’ un atölyesi  üstüne çok yazı yazıldı , dağınıklığı  o kadar akıl – almaz bir  » absürt  » görüntülülüyordu ki bir gün anlatmak isterim. Freud ‘ ün  mekanını daha çok tablolarından tanıyoruz , düşünüyorum da benim atölyemin yanında ufak bir oda. Chavelet , bir sandalyenin üstünde temizlenmemiş , giderek kurumuş ve de fırçalılıklarını yitirmiş  » fırça  » ormanı , boyalar ne yazık ne gibi malzeme kullandığını göremiyoruz . Şunu söylemek gerek sanat tarihçileri , resim eleştirmenleri , vakanüvistler bu konulardan o kadar uzaktır ki , sanatcının teknik ve « meterial «  dünyası onlar için  » karanlık İbranice  » dir. Evet atölyeye  dönersek   ; o meşhur kanepe ,  » ocre- jeune  »  , üstünde  » et  » lerini algıladığımız çıplakların uzandığı obje. Dede freud ‘de meşhur  » psychanalyse  » kanepesi , üstünde bir türk halısı , sanki birbirine gönderme yapıyor. Freud ‘ün tüm resimlerinde kendinden , yaşamından , mekanından onu çevresindeki tüm dekor gösterilir , yani günlük yaşadığına gönderi yapar sanatçı . Nasıl çalıştığını adım adım görürüz ; modeliyle konuşuyur mu bilmiyoruz ama arada sırada verilen molalarda herhalde bir bira içiyorlardı işte o sıradaki  yapılan dialog ! Resim ilerledikce , tansiyon da yükseliyor ; boyayla o  » et  » in transprence  » sına varabilmek, fırçaları temizlediği elindeki bez doymuş vaziyette , arkadaki pencerenin perdeleri ne işe yarıyor ,şöyle bir göz attığımızda , perdelerdeki boyayla tuvallerdeki boya aynı kalınlıkta , Freud soyunmuş , terlemiş , sinirli resmin gerçekten bitip bitmediğinden kararsız .



salyongozların maviye dönüştüğü bahçenin bir köşesi

Bahçenin yaşadığı güzel günler , çocukluğumun da günleridir , yakın köylerin birinden gelen Recep uğraşırdı mevsimlere göre yapılacak işleri.Eşeğini çiçeklerden uzak bir yere bağlar ,kendisine gösterilen işleri yapardı.Örneğin bağları budamışsa,ertesi sabah babam erken kalkar , robe de chambre ‘ nın cebinde kitaplar , elinde bir kadehle , bağların budandığı yerlerinden akan öz sularını toplardı , güya bu iksir onu ölümsüz kılacakmş , ama 47 yaşında öldü. Babaannemin’de mucizevi bitkisi  »  yerelması’  » idi  . Bahçe kış uykusuna yattığında , toprağı biraz eşelediğinizde , kırmızı yerelmalarını bulmak çok şaşırtıcıydı. Kışın saksıların konduğu , ortadaki köşkün arkasında , kırık saksı , kesilen bir ağacın gövdesi , bir araba tekerleğinin dibinde bulduğum salyongoz kabukları da benim aklımı çelerdi ; bu kabuklar maviydi , eskimiş bir çivirt mavisi, Bugün kimse  » çivirt  » in ne olduğunu bilmez , bilenler ise bir kare çivirt saklarlar dolaplarında ki bu mavinin ismi  » cobalt mavisidir, Yves Klein ‘ın babasının malı gibi kullandığı mavi budur.kendisi mavi olan çivirt , çamarşırları daha beyaz yıkamak için kullanılırdı. Giderek, niçin bu salyongoz kabukları mavi ötekiler değil ! Bulamadım ama yıllar sonra okuduğum bir makalede ; İngiltere ‘de , kömür madenlerinde çalışan işçilerin geldiği çok popüler bir pub’un arkasında ; müşterilerin bira tüketimi sonucunda çokca gittikleri bir açık hava tuvaletinin toprağında, garip bir mavileşme olmuş , bu birikimin süresi yine bir yarım asır alıyor , açıklama olarak da asit üretikle topraktaki bir mineralin bu maviyi yaptığını söylüyordu . Bedri Rahmi Eyüboğlu , bir gün atölye ye  Yenikapı’dan, o günlerde nesli tükenmekte olan bir  Ermeni yazma ustasını çağırmıştı , bize kullandığı kök boyaları ve yazma tekniğini gösterirken, hocanın gözüne bir sarı renk takıldı ; – bu ne zalim sarı, reis , peki bunu nereden buldun ? diye sorunca yazmacı yanıt vermek istemedi , kem küm , hoca israr ediyor derken, yazmacının kafası attı ,- ..şu, bilmem ne otu var ya içine biraz « siyeceksin » , adama zorla söyletiyorlar , olacak iş değil ! –  Böylelikle sırrı öğrenmiş olduk. Tekrar  » mavi  » dönersek ; bence mavinin gizeminin en ilginç  öyküsü : yahudi erkeklerinin tapınırken » dua  » için giydikleri  » TALLET  » denilen şalın dokumasında, bir tel  » MAVİ  »  ip  bulunur . Bu mavi albenisi çok zor, sözle anlatılması çok güç bir mavidir ; bu  » erselik  » salyangozun  » salgısından elde edilen sıvının , bir süre sonra maviye  dönüşmesenin sırrı ; salyangozun « erkek » den « dişi » ye dönüşme döneminde ki salgısının havayla temas etmesi sonucu oluşur yani salyangoz henüz dişi değildir. Pamuk yumaklar bu sıvıya batırılır sonra ışık ve hava gerekeni yapar ve mucize oluşur . Sonuç olarak « salgı bezlerinin » , hormonların değişiminden bu simya yaratılıyor . Ne zaman bir tavus kuşu görsem ; doğanın bir mavi değil bin maviyi  bu yaratığa sunduğunu , bir albeni için niçin böyle cömert davrandığını düşünürüm . Nasıl olur da  jenetik bir rengi oluşturuyor  ;  bu  » pigment  »  varoluşun adına,  » tinsel  » bir  »pigment »  , kendini kamufle eden bir « bukelemun » un bir saniyede mavilerin ,yeşillerin , kırmızı ,turuncu ,sarıların en gizemsi olamamazlığına bürünmesi ! Başka bir gizem  » lapis-lazuli  » mavisidir  ; hemen hemen tüketilmiştir doğada ,İncas’ ların Peru’da kutsal mavisi, giderek pentürde , boya olarak renaissance da , ilaç olarak ortaçağda , süs taşı olarak bugün hala aranıyor.Gördüğüm bir belgeselde , kuzey Afganistan’da kuş uçmaz-kervan geçmez , çıplak,yüksek bir dağın dibinde bir köyün geçim kaynağı lapis-lazulis. Köylüler iki saat süreyle tırmandıkları dağın tepesinde asırlardır , tırnaklarıyla oydukları mağramsı bir delikten sürünerek ,en ilkel şartlarda çıkardıkları taşlar , suyla temizlenince birden o kutsal mavi doğuyor , soruyorum ; ne yapıyordu o karanlık mağarada ?






günlerin köpüğü

Bu kez Boris vian’ı anımsadım , zihinsel geziler , bellekte , örneğin  » 100 soruda  » gibi saklanabilecek bilgileri betonlaştırır. Geçende modacı Alex geldi ziyaretime , Paris’den İstanbul’a döneli epey oluyor , anılarını yazıyor , bu nedenle kazılara Paris’den başlamış. 1976 yılında geldiğini söyledi , şöyle bir panoromasını yaptık o yetmişli yılların ; unutulmayan renkli kişilikler su üstüne çıkmaya başladığında , en ilginç kişilik galiba Cornail ‘ le, bereber yaşadığı Selahattin Kuzuoğlu’ydu. Cornail, İstanbul mozayık ‘ının kırılmadan önceki döneminin çok orjinal bir kişisiydi. « Restaretör » olarak çalışırken ,anadoludan  gelmiş  genç işçi Selahattine aşık olur. 6-7 eylül olaylarından sonra kapı-dışı edildiğinde Paris’e gelir , yerleştiğinde Selahattin’i de çağırır yanına.1970 yıllarında tanıdığımda, ikisi de Sonnabend galerisinde çalışıyorlardı.Bu galeriyi Sarkis yönetiyordu , kanımca Sarkis onlara bir iyilik yapmıştı, Cornail galeri sorumlusu , Selahattin ise boyacılık ve de teknik işlerde.Gelelim bu galerinin önemine ; Ileana Schapira , Romanya’da doğar , genç yaşta Amerika’ya göç eder, 1931 de Leo Castelli’le evlenir  ve harp öncesi Paris’de Vandome meydanında Galeri Droin’i açarlar . Harp nedeniyle kapanan galeri ve tekrar Amerika’ya dönüş , Leo Castelli’den boşanıp Michael Sonnebend’le ikinci evliliğini yapar.Asıl ismini bundan sonra  » avat-gardisme  »  adına « Sonnebend  » galerisiyle başlar. Bugün pentürü bir kenara itip , kavramsal sanat diye kafa yoranların , gerçek   »renaissance » sı bu galeridir. Gelmek istediğim konu ; 60 yıllarında Paris’de bir şubesi açılan Sonnabend galerisine yönetici olarak Sarkis’in nasıl girdiğini bilmiyorum ama bir süre sonra , o zaman için  özellikle çok yeni olan  » performance  » vs. etkinliklerinde isim yapmaya başladığı bir gerçek. Geçen yıl Boltanski bir konuşmasında, kendisini Sarkis’in bulduğunu söylüyordu.Biz 1970 yılında bu galeride bir « HAPPENING »  e  katıldık ; bir amarikalı sanatcı galerinin ortasında, kendi çevresine tebeşirle  bir daire çizdi , içinde 5 dakika durdu ve happinig bitti. O günden bu güne ,Joseph Beuys , Fluxus , anti-art .narratifs  vs. başlayan « conceptuel  »  , Biennaller , modern müzelerin uluslararası  » lobi  »  ve ekonomik güçlere sırtını dayayan bir güç , 21 yüzyıl resmi sanatı olmak üzere. Benim dikkatimi çeken tek isim Marina Abramoviç , yapacağı her çılgınlık için bütün kapılar açık ona , O da sırtını Newyork – MoMa ya dayamış , sürekli « performance lar yapıyor ,kendini sergiliyor,örneğim bir masanın üstü aklınıza gelebilecek her türlü kesici alet- edevetla dolu , siz geliyorsunuz masadan aldığınız jiletle suratınızı kesiyorsunuz , video sunu görmenizi tavsiye etmem. Abramoviç tüm çıplak , karşısında yine bir erkek, aynı vaziyette, MoMa da özel yapılan dar bir kapıda duruyorlar , davetliler içeriye girmek içim bu iki « nü  » den sürtünerek geçmeleri gerekiyor , işte sorun burada başlıyor : bilmiyorum siz nasıl geçerdiniz ? Ne yazık Cornail yok artık , yaşasaydı sorardım .



gecenin ucuna yolculuk

Celine’ den ödünç aldığım bu başlık, gördüğüm, tinsel olarak beni son yıllarda etkileyen en somut olay, şimdi herşeyin bir belleği olduğuna , özellikle « mekanların  » belleğine çok inanıyorum.Kısa bir süre önce  İstanbul’a geldiğimde , dostum Ali Hatemi ,kendi merak kutularından birini açtı ; büyük bir organizasyon yaparak bizi  » gecenin ucuna götürdü  » , Büyükada Rum Yetimhanesi.Çok kısa bir süre önce , Avukat Kezban Hatemi ,Prof. Hüseyin Hatemi ve Avukat Ali Hatemi , Avrupa İnsan Hakları Mahkemesindan ( AIHM ) , binayı Rum Patrikhanesine geriye verdiler , unutmamak gerekir ; dünyanın ikinci » çok katlı ahşap binasıdır  » ötekisi Japon’yanın Nara kentinde Todaji tapınağı , görmedim ama nasıl özenle korunduğu üstüne hiç şüphem yok. Bu bina önce büyükada’nın Hristo tepesinde ,1898 – 1899 yıllarında Fransız Mimar Alexandre Vallaury’nin  planıyla, 5 katlı , 206 odalı , ahşap olarak kuruluyor ve de 1902 de otel ve eğlence yeri olarak , Prinkipo Palas adıyla açılıyor . Ne yazık , 2. Abdülhamit ‘ in ve dönemin hışmına uğrayarak hemen kapatılıyor. 1. dünya harbinde Kuleli Askeri Lisesi gelir , taşındıktan sonra da bir rum bankerin eşi , Eleni Zarifi tarafından 10 bin sarı liraya satın alınıp patrikhaneye bağışlanıyor. Daha önce Balıklı rum hastanesindeki yetimhaneyi buraya taşıyorlar. Bu binanın kaderi bu kez tekrar değişiyor ; ne kadar yetim çocuk geçti bilmiyorum ama , herkese nasip olmayan bir ayrıcalıkla yıkılmak üzere olan bu harika binayı , alt katındaki koridorlar ,tiyatro , mutfak ; daha sonra unutulmamak üzere belleğinize yerleşiyor. Çocuk ve hüzün mekanın dekoru ;   ne bahçesi  ne  olağanüstü manzarası ne de yeşil ve mavi bunu  silemiyor .Buraya getirilen her  çocuğun senaryosunu yazıyorsunuz , kader bu kadar acımasızmıydı ki bu devasa binayı yetim çocukla doldurdu , nasıl avutuyorlardı bu çocukları , hangi masallar , ezgiler ,oyunlarla ? İlginç tiyatro salonu hala ayakta , dikkatle baktığınızda ; oynanan kostümlü bir müsameriyi düşleyebilirsiniz ! Dekor o kadar dışavurumcu ki ister istemez İspanyol fantastik sineması geliyor aklınıza , bu dekordan neler çıkarabileceklerini düşünün ,  » Orphelinat  »  -Yetimhane – filmini yapan Juan Antonio Bayona ‘ ve kendimle çok paralellikler bulduğum Guillermo Del Toro , bence bu dekorun yöneticisi olabilirdi,  » Pan Labirenti  »  ,  » L’ Echine de diable  » atmosfer olarak düşsel ve gerçek mekanda yaşanan sanrı , çocuk gözüyle bakar kamera,yaşanmışlık çoğu kez pişmanlık ya da olamamanın , hani düşdeki gibi bir türlü ulaşamamanın fragmanları , karabasan geceye özgü ,karanlığı kesen çığlıklarla dolu ; binanın bekcisi Erol , geceleri çocukların ağlamalarını işitiyorum diyor, haklı, hiç bir mekan boş değildir yaşanmışlık kolayca silinemez mekandan, ne de bellekten ,  » YÜRÜDÜM ACIYA  ÖZÜMÜ KATTIM  » diyor Pir SultanAbdal , İster istemez Edip Cansever ‘ in de bir dizisini anımsıyorum ;  » bu bulutlar çocukluğumun bulutları ,hiç bir yere gitmiyorlar  » . Ayrılırken sanki çocukluğum burada geçmiş bir duyguyla ve hüzünle gittim.



çinli olmak bu çağda

Yirmi yıl önce Paris’deki   » artist atölyeleri  » olarak , Paris belediyesinin sanatcılara verdiği atölyeme girdiğimde çinli bir sanatcı tanımıştım ; Wang Du , o da eşi ve üç çocuğuyla sitenin alt bölümünde ufak bir atölye edinmişti. Aradan bir kaç yıl geçti ,duyduğuma göre Wang Du , eşini ve çocuklarını terk edip gitmişti . Üç yıl sonra  Palais de Tokyo ‘ da  bir  sergiyle ortaya çıktı , aynı zamanda  » Connaissance des Arts  » dergisinde fotoğraflarla birlikte önemli bir ropörtaj yayınlandı . Başlık  » wang Du , media- adam  »  ve de  devasa bir atölyede   » papier maché  » tekniğiyle yapılmış , karnaval espirisinde , el ayak , kafa vs. detaylarla günün aktüel kişiliklerine bir gönderme yapıyordu.Sergisini gördüğümde de kendime sorduğum ; ,tamam,kabul ama kim alır ve de nereye koyar , hangi mekana , hangi estetik kaygıyla ? Daha doğrusu zamana nasıl daya-nacak  ?  Şunu unutmamak gerekir ; bizim kuşak gibi her iki çağın inişli çıkışlı tüm politik ve ekonomik değişimi yaşayanlar bilir , değişim hiç bir zaman gelişim değildir ,ileriye dönük bir ışık yakmak , bu değişimi istemekle ters orantılıdır,bugün özellikle bir nostaljiyle yaşıyorsak ,  » modernism  » adına yapılanların kendi varoluşları içinde uyuşamamalarıdır.  Açıkca kimse aldırmıyor buna ,  » conceptuel  »  başını almış gidiyor , hızlı bir şekilde Çin de  buna ayak uydurdu, bir süre önce tanıdığım Wang Du gibi tüm « plastisiyenler »  arka arkaya açılan ; shanghai Art  Museum , Guangdon museum of art  vs. de kendilerini buldular. Ama bütün bu isimlerin içinde dikkatimi çeken garip bir  » personage  » var , son günlerde ismi çokca geçen  Ai Weive . 1983 de Amerika’ya göç ederken, uçağın inişinden 20 dakika önce , Çin de aldığı tüm öğrenimden arınmış ve de yeni bir insan olmuş  , « massumiyetini  » yeniden bulmuş . Bugün Çin’e gidip kafa tutacak kadar uluslararası bir üne kavuşmuş ve de yaptığı projelerde   » mégolamene  » tavrı da kendisine ister-istemez bir dokumazlık getiriyor. 2007 de  Kassel « Documenta » ya davet edilen Ai Weive , gerçekleştidiği  projede ; 1001 çinlinin Çinden Kassel’e  getirilerek , Kassel’de   »Almanların günlük yaşantılarını fotoğrafla görüntülemek ki bu bir haftalık sürelere her kez 100 erkek , 100 kadın olarak başlıyor , büyük mağzalardan ,sokak tuvaletlerine kadar her şey görüntüleniyor , tek sakınılacak konu o kentteki çinle ilgili yaşantılar.  proje, Documanta ‘ya  3,1 milyon euroya mal oluyor , çinliler bu beleş seyahatten çok mutlu , Ai Weive ise umduğu   » görsel tayfunu  »  gerçekleştirdiği için daha ünlü . Moral olarak buradan çıkaracağımız sonuç , galiba sanat adına büyük bir yanılgı içindeyiz. İnsan bilim , sosyoloji – toplum bilimleri, kendi analizleri bakışında insana yönelirler, sanat ise bir ayrıcalıktır , bu karmaşadan  çıkan sonuç ise   »hiçbir şey » dir . Teknik aşama fotoğrafı olağan bir düzeye  getirmiştir , göz ise bir kültür aşaması sonucunda görür , bunun farkında değilsek  ya da olsak bile bir  » imge  »  okyanusunda boğulmak kaderimiz olacaktır.kendisine bütün  » kapıların  » açık olduğu    Ai Weive ‘ nin son işlerindenTate Modern ‘ de yaptığı  » Sun Flower Seed 2010  »  kurgusundan söz etmeden bitirmiyeceğim yazıyı ; biliyorum ki  bu konuda ya çok az kişi paylaşıyor  düşüncelerimi ama gelin -görün ki bir müzeyi tonlarca « ay çiçeği çekidekleriyle » doldurarak  sanat adına bir mesaj vermek , tüm onu izliyenlerle  » dalga geçmektir  » ,ülkemizdeki bunun taklitcilerinden sakının.



gergedan olmak bu çağda

Uzun bir süredir korumaya alınmış , yaşama sınırları sürekli daralan , sayıları gerçekten çok azalmış gergedanların stresse nedeniyle üreme sorunlarının üstüne, bir başka bir sorun daha eklendi , böyle giderse gelecek kuşaklar yalnız görüntüsüyle yetinecekler . Gerçekten  » absürt  » ;   güncel haberlerin konusuna o kadar girdi ki , Kafka ‘nın dünyası yanında hiç kalır. Haber ciddi ; Brüksel  » Doğa Bilimleri  » müzesinde sergilenen bir « gergeden kellesi  » çalınmış . Avrupa parlementosunun   yanı başındaki bu müzeyi gayet iyi biliyorum , bu tür müzelerin , içerdikleri tüm yaşanmışlıklar , yok olup giden bu « ephemer  » dünyamızın sırları dökülmüş bir aynasıdır. Vitrinler içinde çoğu asırlık ,eski vitrinlerde , zamana ve ışığa artık karşı koyamaz , bilmem kaçıncı kez ölümlerini yaşıyan , bu sonsuz evrende varolmuş  » herşey  » ; taş, toprak börtü , böcek , ot , çiçek , kavonozlarda , formol içinde her türlü yaratık , iskeletler , mumyalar  tozdan geliyorlar ve de toz oluyorlar. Çok ilginç, bu olaydan bir ay önce yine Belçika’ da Liege  »  hayvanat  bahçesinde  » sergilenen , saman doldurulmuş – empaillé- bir gergedan kellesinin boynuzu , bir adam tarafından testereyle kesilirken , gardiyan tarafından tarafından görülüyor.alarma rağmen hırsız  » lacrymogéne  » gazıyla gardiyanı tesirsiz hale getirip , boynuzla kaçıyor  ama müze sorumluları daha sonra Hollanda plakalı , içinde iki polonyalı ve de boynuz olan arabayı sınırda yakalıyorlar .Boynuz müzeye götürülüp , kelleye yapıştırılıyor . Yapılan soruşturma sonucu ; bu boynuz tanımadıkları biri tarafından sipariş verilmiş ve de Hollanda’da bir anıt’a bırakacaklar, karşılığı olan 3000 euro’yu orada bulacaklar, polisiye romanlara taş çıkartacak gerçek bir vaka. Müzelere dadanmak belki yeni bir olay  ama gelin görün ki bu satırları yazarken,gözüme ilişen yeni bir haberde ; WWF organizasyonu yeni yıldan bu yana Güney Afrika ‘da kaçak avcıların öldürdükleri gergedan sayısının 200 aşkın olduğunu ; geçen yıl ise 300 gergedanı boynuzları için katlettiklerini okudum . Nedeni  çok basit ; hızlı bir şekilde kapitalizmin uç sınırlarını zorlayan Çin ‘ deki milyarder sayısının da tavana vurması sonucu , birtakım batıl inançlara çok inanan , giderek uzun yaşamanın, birtakım otlaradan , pasifik okyanusundaki büyük köpek balıklarının yüzgeçlerinden , en nadir , bulunamaz olan gergedanların boynuzlarındaki   » keratin  »  özdeğinden kaynaklanacağını zanneden ve de bunun için inanılmaz paralar harcayan bu zavallılık doğayı alabildiğine sarsıyor . Philippines’lerdeki  girilmez büyük mağaralara da dadanmışlar ;30 ya da 40 metre yükseklikteki  kırlangıç yuvaları da Çinliler için uzun yaşamanın en pahalı iksirlerinden biri , bu yuvalara erişmek için bambu merdivenlerinden düşen köylülerin sayısı, yok edilen yuvalarla hemen hemen aynı.Sonuç olarak hiç bir istatistik yok ; acaba bu iksirlerin etkileri ne durumda ? Gergeden boynuzunu tozu , hangi « erotik » bir açılımı yaptı ?Çinlilerin bu  » absürt  » iştahı yalnız bununla bitmiyor . Sotheby’s müzaye merkezinden bildirildiğine göre ; üç haftalık satışın sonuçlarnda çinlilerin aldıkları sanat eseri  100 milyon euro yu geçmiş. Yalnız 21 eser tanesi 1 milyon euro dan gitmiş, Kanımca uzun yaşamakla, satın almak  birbirine uyuşuyor.



Cy Twombly öldü ama boş tuvallerde kırıntı karalamalar sürüyor

Şunu önce açıklamak istiyorum ; Cy Twomby ‘ le hesaplaşmak değil sorunum : bunun gibi nice ressamların, nasıl resmin tüm teknik,içerik sorunlarını dışlayıp – belki dalga – geçmek adına uluslararası bir üne ve  de  » notarité  » ye şöylece  kavuşmalarıdır. Elbette sanat önce bir  » albenidir  » , görücüye çıkan bir  işin görevi önce  ,   » dialog  » a dönüşecek bir çekim alanı yaratmaktır ; sevdim , sevmedim ya da  » belki  »  diyerek bir tavır göstermekle başlar  bu alış veriş ,sonra galeriler , tablo satıcıları, sanat tellalları, deynekciler. kolleksiyonerler, müze danışmanları, kurotörler,bunu tarihe mal edecek eleştirmenler ,sanat tarihcileri girer oyuna.Sanatın her zaman kapısı açak olduğu için nereden geldiğiniz önemli değildir. Giderek bugün resim yapamamak bir avantaj oluyor , Saint -Exupéry ‘ nin  küçük prensinin sorduğu gibi -bana bir koyun çizebilir misin ? – çizemem ne yazık diyenlerin çok olduğunu görüyorum,sanat öğretimi yapan okullarda bile   » desen öğrenimi  » kalktı.Kavramsal ortaya çıkalı sanki  » lafla peynir gemisi yürüyor  »  , bir sergiye ne olursa olsun , bir slogan ,örneğin  » ben bir galeri ressamı değilim ! » gibi  » ad  » verildiğinde , orada ne sergilediğiniz önemli olmuyor ,isterseniz bienallerde  » çağdaşlık adına Venedik kanallarının kirli suyunu arıtırsınız bu da sanatın   » actuel  » olduğunu kanıtlar. biz yine tuval ressamlarımıza dönelim.Cy Twomby ‘ e dönersek ; boş bir tuvalin herhangi bir yerine ,çaktırmadan aklına o anda gelen bir cümleyi yazmak , sanki bir sloganla bir sergiyi götürmek , boşluğu ya da boş olanı sergilemekle  üstelik sanatın bir düşünürü olduğun ortaya çıkıyor . yine o boş tuvalin bir yerinde ; sanki fırçanı temizlerken kalan boyayı oraya sürtmüşsün , Londra ‘ da Dulwich galerisinden çıkarken kafamdaki karmaşıklık , bir süre sonra , 2007 de Avignon ‘ daki  Lambert kolleksiyonunu gezerken Twomby’nin yine bir boş tuvaline çaktırmadan bir öpücük konduran , kendisi de sanatcı Rindy Sam , kırmızı dudak boyasının tuvalden temizlenmesi için   »restauration  ücreti dahil  » masum bir tuval’e  » saldırmak suçundan epey bir para ödedi, Galerici Lambert mahkemede 2 milyon euroluk bir dava açmıştı. Yvon Lambert ‘i adını gaçenlerde yine duyduk ;  » Mucizeye inanıyorum  » adında yaptığı bir sergideki  Andres Serrano ‘ nun  » İsa ‘nın siydiği  »  adlı ( kendi siydiğinin içinde sergilediği çarmığa gerilmiş İsa  fotoğrafı ) İsa ‘ya hakaretten saldırıya uğradı , bilmiyorum ,  Mr. Lambert böyle uç işlerle uğraşmanın riskinin farkında mı ,Twomby ‘ nin belki Louvre müzesine önemli bir çağrıyla ne yaptığını görmediniz ! Fransa ‘ nın son yıllardaki kültür  ve sanat adına sığlaşmasın açık örnekleri , büyük para babaları , büyük sanat vakıfları , çok ünlü Amerikalı galericilerin pompalaması sonucu en önemli saraylar , müzeler , kutsal mekanların tüm şarlatanlara açılması sanki onların  yaptıklarını tanımlamak için her sözün başında kullandıkları « CONTEMPORAIN »  mekanlar yokmuş gibi , buna karşı olanlar hızlı bir şekil püskürtüldü. Evet  Twomby  Louvre! un « Bronz Salonunun  » kubbesini resimledi , resimlemek biraz fazla onun için, boyadı diyelim.  » The Ceilling  »  kubbe hızlı bir şekilde maviya boyanmış ve de  sanatcı alışılmış şekilde bazı notlar iliştirmiş sağa sola, örneğin Praxitele , phidas , Myron , polyclete vs. Atıf yapıyor  bu gök kubbede olanlara. Buradan gelmek istediğim nokta : bizde de başladı bu moda , geçenlerde aldığım bir davetiye  Ankara  »  Anadolu Medeniyetleri müzesinde  »  bir sergi davetiyesiydi . Bu sergiyi düzenleyen ,o müzeyi alıcı gözüyle gezseydi acaba buna cüret  edermiy di ? İstanbul Dünya Kültür Başkenti  adına nice kutsal mekanları peşkeş çektiler. Çok doğru « .. zorla güzellik olmaz !



keriz silkelemek

İlk duyduğumda epey güldüm , İstanbul Borsasında « manipulation » yapanlara ithafen, kullanılan bir eylemi içerdiği için.Polis tarafından yakalanıp,cezalandırıldılar,pasaportlarına el konuldu , borsaya girmeleri yasaklandı. »göz dağı » verdiler,ikinci kez yine oldu , « silkeleme »  acaba yalnız bu olaya özgü mü ?  yaşadığımız şu gün , Çamaşır suyundan tutun, politikaya kadar « silkelenenleri  »   »beyazdan daha beyaz  »  yıkamaktır. Gün geçmiyor ;  » absürt  » ayrılcalığını yitirdi, olağan, şaşırtmıyor artık  ART BASEL  malum, her zaman sanatı paraca yönlendiren , bir zamanlar herkesin kolayca girip  »boy-gösteremeyeceği » , bir fuar olarak tanınırdı. Sanatın, günümüzde olduğu gibi  » conceptuél  » adına daha  kanatlanmadığı 70 yıllarında gezmiştim, dediğim gibi o yıllar hala pentür yapılıyordu.Bu yıl  ART-BASEL 42  üstüne okuduğum bir yazıda; konu olarak  Türklerin, bu fuara  olağanüstü  ilgisinden söz ediyordu : uçaklar dolusu , kolleksiyönör , meraklı , BASEL’i  işgal ediyor , BMW- vip   bu misafirleri  » CAMPARİ BAR  » dan fuara , fuardan    BEYAZ-ART’ ın Grand Hotel Trois Rois » da verdiği unutulmaz bir « reception » a taşımaktan bir hal oluyor . AKBANK  PRIVITE BANK ‘da bu trafiğin içinde ,Fuara katılan Türk galerilerinden yine sergiledikleri Türk sanatcılarının eserlerini  alan Türk kolleksiyonerlerine kanımca « kanat  geriyor » , unutmayalım İsviçre’deyiz . Yine yazıda en ilginç bölüm ; fuara katılan Türk sanatcılarla , yine onların çevresindeki bazı galeri yönetcilerinin  » yaşadıkları bir fantasme »  sonrası konuşmaları : – evet daha önce  DUBAİ’deydik  sonra  ART HONG KONG , doğru  ABU DHABİ’ yi  unutmayalım, bizi izliyorlar, ha FRİEZE NYC – Art Show vs. Hepsi çok güzel ; alan mutlu satan mutlu , ama sorarım ; ne sergileyip ne satıyoruz ? Hangi « performance »  la , hangi  » critere  » bu  çekim alanını   oluşturan , yeni zenginlik mi , yeni kapitalism’ in yeni kuşağı mı ? Bence yeni bir  » CAN SIKINTISI  » , hani bir zamanlar bir sergiyi görmeye giderken , garip bir duygu yaşardım, müzede de aynı   » VERTIGE  » , kitapcıya girerken ,o   »merak balonunun »  sizi götürdüğü uçurukluk , şunu söylüyorum , peşlerinden bizi sürükleyen o dönemin ressamları , yazarları , müzisyenlerinin çekim alanları ,yaşadıkları ,yarattıkları kendi  MEKANLARIYDI   » VİP BARLARI  » değil, ve de katiyen ne  ABU DHABİ  ne de böyle fuar olayları. İstemeden aklıma çevirisi güç bir fransızca sözçük geliyor ,  "enfoiré "


koku /2

Edebiyat öğretmeni ve de çok genç bir yaşta ölen babamla ilgili anılarım sınırlıdır.  Romantik kişiliğini,şairliğini, öğretmen ve eğitici, halkevleri yöneticisi yani  ilk   »cumhuriyet »  kuşağının anadolu’daki  yalnızlığını daha sonra çözdüm. 1951  de öldüğüne göre ülkesinin başına geleceklerden habersiz, belki de mutlu gitti. Belleğimdeki anı gelip yine resime dokunuyor.Bir pazar günü, okuldan  arkadaşı,   resim öğretmeninin  evine  ziyarete gittik ;bilmiyorum belki resime eğilimimi sezmişti,Atölye olarak kullanılan küçük bir odaya girdiğimizde,  ilk kez resim yapılan bir mekanın; ne kadar  gösterişsiz olursa olsun; tüm eşyalarının, resim sephası ve üstünde bitmemiş bir « natürmor » un ,masanın üstünde modelini, taburenin üstünde de palet ve fırçalar , duvarda ise bir portre ve ufak bir şasi ‘den önce tüm yaşamımda benim için kokuların en anlamlısı olan, bir boya tüpünün kapağını açtığımızda burnumuza gelen kokuydu.Unutmalım yıl 1948 olsa gerek ve de ilk kez bir yağlı boya tüpüyle karşılaşıyorum. Onlar konuşurken ben bu kokunun gizemine; bir kutunu içindeki tüpleri tek tek açarak, önce renklere bakıp, sonra da sanki her rengin kokusu başkadır inancıyla.Tüplerin üzerinde  » talens  » yazıyordu ve de tüm renklerin kokusu aynıydı.Bir kaç yıl sonra kırtasiyecide bulduğum başka marka boyalar da aynı kokuydu, bir süre sonra da  kaynağını ;  » bezir yağından  » geldiğini öğrenecektim . Toz boya         »pigment  » , mermer üstünde, bezir yağını yavaş yavaş yedirerek , spatülle ezerek karıştırılır sonuçta elde edilen bu  karışım,- akıcı olmamalı –  ve tüpe girdiğinde asırlık bir ömür kazanır. Paris’deki yaşamımda tanıdığım bazı yaşlı ressamların ölümlerinden sonra bana geçen asırlık tüpleri büyük bir özenle saklıyorum ; bazen kapaklarını dikkatle açıp, kokladığımda ; bu beni « virtuel » bir geziye çıkarır , aynı boya o günün ünlü bir sanatçısın fırçasından belki bir müzede kendini savunuyor zamana karşı. 60 yıllarında Güzel Sanatlar Akedemisine girdiğimde, Türkiye çok önemli bir ekonomik krizin içindeydi . Değil boya bulabilmek , resim malzemesine özgü hiç bir şey yoktu.Resim Tekniği hocamız Salih Urallı , bize « tuval » nasıl hazırlanır konusunu kürsüden anlatırdı,kanımca pratik yapılmadan ve de malzemeleri denemeden, en önemlisi gereken kaliteyi bulmadan iyi bir tuval yapılamaz ki genellikle resim alanlar hiç bir zaman tuvalin arkasına bakmazlar. örneğin o yıllar ; bir tuvalin asıl malzemesi « keten » bezi bulunamadığı için  Pamuklu bez kullanılırdı,dokusu  basit , en ucuzundan. Gelelim « şasi » ye : tuval bezinin gerilebilmesi için ağaçtan yapılan bir kasnak resmin boyutuna göre hazırlanıp,bez bunun üzerine gerilir. Sorunlar  genellikler bundan sonra başlar , önce   »gesso » dediğimiz, resmin alt yapısını hazırlamamız gerekiyor ki o yıllarda plastik kökenli boyalar daha ülkemize   gelmemişti ,o zaman eski formülü uyguluyorduk ; örneğin bez gerildikten sonra bezi doyuracak bir altlık , « arap zamkı »sürülür ama doz biraz fazla kaçarsa pamuklu bezi alabildiğine gerdirir, bez de derme çarpma şasi bozuntusunu bir davul gibi gerer,sonra da alabildiğine çarpıtırırdı.Hiç unutmamalı ,bu kasnak,en az on yıl dinlenmiş ve de kurumuş çam ağacından,geçmeli,gerekirse gerilebilen, kakmalı vs.Bence usta bir marangozun elinden çıkmışsa tek başına çok güzel bir « objedir ». İşte o günler tüm olmamazlıkla savaşırken,Bedri Rahmi Eyüboğlu Atölyesindeyiz ; Akın Aksoy , Bursa’da iyi bir Marangoz tanıdığını ve de bizlere düşlediğimiz şasileri yaptırabileceğini söyledi.Onbeş gün sonra da atölyeye büyükce , ağır bir paket geldi,beklediğimiz şasilerdi gelen.Merakla ve özenle açtığımızda ; gördüğümüz objenin güzelliğinden önce paketten hiç duymadığımız , belki doğada kokladığımız , kökenini hiç düşünmediğimiz gizemsi bir koku yayıldı.hem  ağacın olağanüstü rengi , marangozun ustalığı bizi o kadar büyüledi ki , ağaca dokunuyor ve de kokluyorduk. Akın sonra bir açıklama  yaptı ; babası marangoza o kadar işlemiş ki, adam bu ağacın yalnız   » selvi ağacı  » olabileceğine karar vermiş, bilmem bugün bulabilir miyiz ?  Bana düşen şasiyi kullanmadım, atölyedeki  mekanımın duvarında, alttaki deniz ve karşıda Üsküdar , daha ötede  de « Karacaahmet » mezarlığını, içeriğinde kokusuyla ve güzelliğiyle tamamladı. Daha sonra da Arnavutköy’deki yalıda sürdürdü varoluşunu . Paris’e giderken duvarda bıraktım  istemiyerek , daha doğrusu Alaeddin’e söylemeyi unuttum,göz kulak olmasını. O da bir yıl sonra Paris’e  geldi ,bir süre sonra da alttaki meyhaneden çıkan bir yangın  bizim yalıyı yuttu , kanımca şasiyle birlikte.



koku

Bilinmez ; belleğin seçeneği algılarımızda bazı öncelikler tanır .Örneğin kokuya karşı özgün kişiliğim,bana tarifsiz bir yaşama biçimi getirmiştir. Tüm yaşamımda kadınların kullandıkları « ağır » parfümlerle savaştım ki bunun nereden gelğini çok iyi biliyorum; 40 yıllarının yaşamı bir sinema gibi aklımda. Evlerde « misafir » odaları vardı, nedense bu oda sürek-li yaşanmadığı için, koltuklar ve mobilyalar  toza karşı beyaz örtülerle kaplı, pencerelerin ağır perdelerinden yanlışlıkla giren ışığın dokunduğu büfenin üstünde fotoğraflar, değeri tartışılır bir iki vazo, önde de bir kolonya şişesi olurdu. Kolonya genellikle « limon » kolonyası olsa da, zevke göre ağır kokular da sürünülürdü.Benim sorunum anneme gelen misafirlerdi.O yılları popüler kokuları  ;  » le soir de Paris » ,  » chat noir « , « gonca », « bourjois », « baghari » vs. sürünmüş bir sürü kadının sizi öpmek , başınızı okşamak ve de o kokulardan kaçıp, bahçede saklanmak, bu « kabusu » halen yaşarım. Bu konuya Simonetta Greggio’nun « İncir ağacının kokusu » kitabından dolayı girdim, kıskandım diyebilirim, kitaba ismini veren bu koku benim « sanrı bahçemin » ağacının kokusudur. Antik kentlerin « fon » kokusudur bu, eski İstanbul sokaklarının yıkık duvarların, eski konakların, yanı başında her türlü « zülüma » katlanan bu ağacın kimliğidir, değişik iklimlerde gövdece değişik ama tarifsiz kokusu aynı, benim « iyi düşümün » ağacının kokusu. Patrick Süskins « parfüm » romanıyla da -1985- beni gerçekten şaşırtan bir yazardır. Romanın « bestseller » olması ve de sinemaya kötü uygalanması belki bugün yazarını biraz unutturmuştur. Şu da bir gerçek ki şimdiye dek bir romanın asıl gerçek kişiliğinin « fictiv » olarak temayı öylesine sürüklemesi çok azdır, nasıl koku, değişik kimliklerle -déguisé- konuyu başından sonuna dek götürüyorsa,kendi yaşamımda da koku benim bir « repaire » noktamdır. Bu denli « temizleyici » ürünlerinin olmadığı o yıllarda İstanbul’da her mekanın bir kokusu vardı, gözüm kapalı da olsa kimin apartmanına girdiğimi söyliyebilirdim.örneğin en ulusal kokulardan biri Beyoğlu « Tünelin » kokusuydu. Cenevizliler zamanında yapılmış  tünel, daha sonra « finuculer » olarak kullanıldığında, vagonları çeken yorgun kayışın yağıyla, kanalizasyon, rutubet ve da tarih bileşiminden kendine özgün bir koku oluşmuştu.Yıllar sonra Cenova’da hemen hemen aynı tarihlerde yapılmış tünelin finuculerinde aynı kokuyu buldum. Malum eğer koku bir « kokulu molécule  » se , hangi kimya mucizesi, kendine özgü bir koku yaratıyor örneğin: antikite, tiksinme, hayvan,mutfak, küf,ölü vs. Ölümün kokusu bir başkadır; Mallaparte « kaput » da, 2. dünya harbinde  »reporteur » olarak Romanya’da yaşadığı bir olayı anlatır; Ölü bir kısrağın gece dolaşan kokusu, bence ölüm böylesine anlatılmamıştır. Sonuç olarak yine günümüze geleceğim. Sanat pazarının en pahalı isimlerinden Damien Hirst, Sothebs- in en iyi pazarladığı sanatcıdır. Genel olarak eserleri büyük akvaryumlarda « formol » içinde sergilenen kendi ergen boyutlarında akla gelen yaratıklar, örneğin « altın dana » : boynuzlarının arasında Mısır Apis tanrısına gönderme olarak 18 carat altın bir daire taşır. Fiatı ise 13milyon euro dur. Şimdi bilmiyorum hangi müzededir? Geçenlerde Damien Hirst’in başına beklemediği bir felaket geldi; yine formole yatırdığı « köpek balığı » , büyük kolleksiyönör Francois Pinot tarafından alındıktan sonra ortalığa dehşet bir koku salmaya başlıyor, nedeni araştırıldığında yanlış yapılan bir işlem nedeniyle oluşan bir gaz,akvaryumu patlamak üzeredir  ve köpek balığının formol’e rağmen kokuşmakta olduğudur. Nasıl kurtarıldı  bilmiyorum ama olaya tanık bir kişinin söylediği ; « çağdaş sanat hiç bir zaman bu kadar kötü kokmamıştı ! »



göz boyama

1950 yıllarına dönersek, bir başka bir Türkiye görürüz. Bolu’da geçen çoçukluğum ,dingin olduğu kadar da kendi içine kapanık (autarcie), geleneklerine bağlı bu kentin çok renkli anılarıyla doludur. Her yıl Eylül ayında, bir ay süreyle, kentin ünlü karaçayır mahallesinde çok büyük bir alana  » panayır  » kurulurdu. Tüm dükkanlar, lokantalar, Bolu’nun kendine özgü, yöresel ne varsa bu çadırlara taşınır, bir ay süreyle orada yaşanırdı. Ama asıl « variété » dışarıdan gelen, kimin,nasıl organize ettiği meçhul, « atraksiyon » ; yani : çadır tiyatrosu – İstanbul barlarından toplanmış , ikinci sınıf   »konsomatris » ve de şarkıcı, dansöz-, sihirbaz,canbaz – Fellini’nin « la Strada » filmindeki kişiliğin ta kendisi- , Hint okyanusundan yakalanmış dünyada eşi olmayan « siren » deniz kızı Zühre, hayaletler tüneli, belkemiği olmayan adam « Cemal » vs. Ayrıca da aklınıza gelmeyecek, para çekici her türlü oyun ve üç kağıt. Amaç her çağda geçerli bir « syndrome »  u  kullanmak, bir başka boyuta sokmak, şaşırmak söz konusu değil, daha önce görülmüş de olsa sizin « meraki » duygunuzu bir kez daha « istismar » etmek. Buradan hareketle daha önce söz ettiğim Paris « grand Palais » deki « monumanta 2011″  de Hint kökenli İngiliz « artist Anish Kapoor’un 100 metre uzunluğunda, 17 metre yüksekliğinde, 73000 metreküp, içine de girebileceğimiz bir balonumsu « objesi » « Leviathan ». Yapımı için 22.000 metrekare PCV kullanılmış. Bu da sanatcının Londra’da « Camberwell » deki atölyesinde 2o asistanıyla iki yılda gerçekleştirilmiş. Bir kez daha   »çağdaş sanat » adına « megolomani »nin sınırları zorlanıyor, sergi komiseri; bunun bir nevi bir « hint tapınağı », yaşanmışlığın ilk mağarası, kutsal kitaplardaki bir canavarın « ana karnında » hissettirmek görücüyü vs. diye ekliyor . Nedeni bilinmez,buna bakarken « deniz kızı » Zühre’yi anımsadım!



cinler


Bir kaç yıl önce Taksim’den Tarlabaşı’na doğru inerken,bir vitrin dikkatimi çekti,vitrinde Ömer Uluç’un bir süredir borulardan yaptığı « heykel-objet » diyebileceğimiz bir iş sergileniyordu,yaklaştığımda « inşaat malzemeleri satan bir dükkan olduğunu gördüm;gerçekten adam çaktırmadan bir   »ÖmerUluç » yapmıştı,metresine 6 lira verir,doğruca bir galeri ya da müzeye taşınabilirdi,dükkan sahibine de;Marcel Duchamp,ready-made ve de objets usuels exposeé ‘den söz etmek gerekirdi ama vaktim yoktu.Bu fotoğrafı Doğan Paksoy’a dergisine koyması için göderdim ama koymadı Ömer’in hışmına uğramak istemiyordu kanımca.Bu olaya değinmem ,Paris’de « Grand Palais » deki « Monumenta » sergileri ki şu günlerdeki « Anish Kapoor » sergisinden daha sonra söz edeceğim,nereye doğru gittiğimizi ve de « absürt » sınırlarını zorlıyan,bizim « enayiliğimizle » dalga geçen,aynı mekanda gördüğüm Anselm Kiefer’in gösterisi,gösteri diyorum çünkü bunun « sanat »la hiç bir ilgisinin olmadığı gözümüzün önünde.Kiefer « Sonnenschiff »- güneş gemi » adını vardiği 8 metre yükseklikte,7metre uzunlukta « beto bir blok » sergiliyordu,Megolomani mi bilmiyorum ama merak ettiğim bu beton bloklar şu anda hangi müzede ya da kolleksiyonerde? Bir gün « açık arttımaya » çıkar mı?

bir sergi anısı



  • 1970 yılında Paris’e gitmeden önce ,yeni açılan Taksim Belediye Galerisinde bir « veda » sergisi yaptım.Sergi son çalışmalarım;litografi,desen ve gravürlerde oluşan 22 resmi içeriyordu. serginin teması « içenler » di,o çok güzel yaşadığımız bir başka İstanbul’un akşamı, yani « vakt-i kerahat », Arnavutköy- den Bebek’e doğru sizi çağıran « erguvan » bir ses,Yalnız o değil tüm İstanbul ,örneğin « kör Agop’un ölü balık meyhanesi » sergi davetiyesinin de resmiydi bu.Bilmiyorum belki ben gidiyorum diye,serginin tüm resimleri satıldı,o günlerde resim satmak,belki  bir iki ama katiyen tüm sergi değil.Galeriyle Divan oteli arasındaki parkta, köşk misali çok güzel bir meyhane vardı ki galerinin bir kapısı da buraya açılıyordu,sanki galerinin özel meyhanesi gibi.Serginin satılması gücüyle meyhanede veresiye hesap açtırıp,gelen dostlarımızı orada ağırlamaya başladık,gerçekten anlatılmaz kefliydi.
  • Sergi sonunda sevgili Aziz Çalışlar’la resimleri verip paraları topladık ; 22 resim 230 lira etti,oysa meyhane ise bize 260 lira çıkardı,kalan 30 lirayı da topladık.Şu günlerde dostum Münir Göker, « Cinius » yayınlarından ilk kitabı « Yenikapı Hikayeleri » ni çıkardı,kitabın kapak resmi de benim bu sergimin davetiye deseni,geçmiş gün;bilmiyorum kim almıştı bu deseni? Hiç belli olmaz bir « müzayede »de çıkar,o zaman görürüz.

Dingin bir pazar günü







3 nisan 2011 / Paris
Bugün dostum Ali Hatemi’yle  » Grand Palais’de « Artparis-Justart » salonunu gezdik.Önemli « megolo / galerilerin yanı sıra, tam « çağdaş »sözcüğünün arkasına gizlenmiş ; »turistik obje/gadget, luzumsuzluğun gerçek tanımına özgün zevksizlik ve ukelalık,kardeş salon FIAC özletmiyecek laubalilikle günümüz çağdaş sanatını iki saatte özümledik. Chagal’ın  17×23 boyutunda çini mürekkep bir deseni 150 bin euro, yanındaki Redon’un 40x 30 pastel çalışması 900 bin euro, biraz daha yakın;Alijensky’nin eski bir atlasın sayfalarına çiziktidiği 18×24 yapıtı da 35 bin euro.
Yaşasın sanat !

Beatrice