22 May 2013

UZAKTA FIRAT

Sanki buralarda yaşamışşım gibi bir duygu var içimde , sürekli o ikilemi yaşıyorum ; zaman silememiş taşların belleğini , kil , granit ya da mermer :


sonra o ağacın altına oturup uçsuz bucaksız Fırat ovasına bakıyoruz ; ufuk tarifsiz bir mavi , bereket de mutluluk gibidir bir gelir bir gider ama o berekete kimler gelmedi , ne hesaplaşmalar oldu bu topraklarda ,


Argisti'nin oğlu Sarduri anlatıyor :
Fırat durgundu ama oradan karşıya geçen hiç bir kral yoktu şimdiye dek.
Tanrı Haldi'ye yakardım , Urartu tanrıları Teişeba'ya Şivini'ye içimi döktüm ;
          Tanrılar béni dinlediler , bana yol açtılar , Tümeiski önünde

           askerlerimle karşıya geçtim .

Amaç aslında eski bir düşü gerçekleştirmekti , bir türlü gidemediğimiz Nemrut dağı ; daha önce gidenler ; katırla , eşkiyayla , gece - gündüz , sıcak - soğuk ; dostlarımın izlenimleri tüm imgelerini toplayarak yola çıktık , göz alabildiğine boşluk, çıktıkca Fırat  çok uzaklarda ışıldıyor , olağanüstü bu peyzaj başka bir gezegende olmak mı acaba ?


Gözleriniz Fırat'la yolculuğa çıkıyor , ufuk yok ; Assur , Sümer , Akkad , Babil ta uzaklarda Kral 2. Sargon'un sesi kulaklarınızda :
Ben Assur , Sümer , Akkad Kralı 2. Sargon , dünyanın dört yanının egemeni Kral , ben eşşiz Kral ; tanrılarla yapılan anlaşmayı bozup , vergisini vermeyen Melid kralı Tarhunazi'ye karşı ordularımı gönderip kentini bir vazo gibi ezip, kırdım yıktım

     

Nemrut bir " mythe " bugün , duymayan yok , kolay gidilemez olması belki bir avantajı , gördükten ve onu yaşadıktan sonra I. Antiochus'u ve onun hayal dağını daha da iyi düşlüyorum . Osman Hamdi Bey oraya gidene dek , yöre halkının , o çağda bunu nasıl algıladıkları , nasıl korkuyla o dağdan indiklerini ve dağla ilgili anlattıkları masalları bilmiyoruz belki lanetli bir dağdı , kralın da dediği gibi "..kim gelip mabetimi yıkarsa tanrılarımın gazabına uğrasın ."


Daha sonra 1890 da bir Alman  arkaolog ,  Karl Sester geliyor , bu anıt mezarın gerçek autopsie'sinin yapılması , gizeminin çözülmesi kolay olmuyor ; Mısır'da , Azdek'te vs. olduğu gibi , Antiochus 1 mezarını kolay ele vermemek için ; mezarı çakıllarla kaplı devasa bir tümülüsle örtüyor . Anıt mezar tümülüs ve teras kayaya oyulmuş ve doğuya ve batıya bakıyor . Kralın gerçek mesajını doğunun ve batının inançlarını tek bir dinde bağlamak :


                       
Seleucides dynastie'den  (mö 281-261) gelen  Antiochus Theus 1. ( kurtarıcı )  Seleucos'un oğlu , annesi Apama asil bir Persan . İpsos savaşına babasıyla katılıyor ve "satrapies-doğu" y'a yönelmesi bununla başlıyor .


Antiochos 1.
     Babasının öldürülmesiyle başa geçen Antiochos 1., Kapados Kralı Ariaratha 3'ü bir meydan savaşında yenerek  Fırat'ın yolunu açıyor .


     
Gerçek statü 9 metre olmasına rağmen bügün 2 metrelik bir baş kalmış , beş büyük statü her iki yanında arslan ve kartal figürlerini içeren heykeller : Apollo - Minfhras , Jupiter - Oramasde , Helios - Hermes Artagnes - Herkül/Ares ve bereketli Ülkesi Commagene :


Bu mayıs ayında doğa bir şenlikti , yaşadığımız iki fenomeni ben çözemedim ; tepeye doğru yalnız bir bitki örtüsü yer yer heykellerin çevresinde görülen aşağıya doğru daha sık , yeşil değil kırmızıydı :



Bu Coccinelle (coccinus écarlate) göz alabildiğine Nemrut'u kaplamıştı . Bir "métamorphos" ama nedeni bilinmez , ikinci fenomen ise bence akıl-almaz güzellikte bir kuş da , bence Antiochos'un ruhunun ona geçtiği Huppe Fascie :

Abubilla
dikkatli bakın Antiochos1.'in ta kendisi , tepede gördüğümüz tek kuştu !































14 May 2013

İSTANBUL 2


İstanbul bir süre sonra size başka kapılarını açar ve bir tiyatro misali 2. perde başlar yani dekor değişmiştir ; ilk izlenimler ve hüzün bir "routine" olarak sürmesine rağmen yakın dostlarınızın  bu görüşmediğiniz sürede oluşan "Çohov" vari küçük öyküleriyle ya da dramatik bir tiyatro oyununun bir perdesinde bu oyuna yani kente girersiniz

Ali Hatemi
Ali Hatemi'nin şu günlerde yaşadığı küçük bir öykü değil , "epik" bir tiyatro , kendini bir yazgıya bağlatan kurallara baş kaldırışın , çok iyi bildiğimiz , insanın hiç bitmeyen öyküsü : " yasak aşk " ! Bilinmez hep kadere bağlanmıştır bu ; hep kötü biter nedense. Ali ve Zeynep'in öyküsü bence Orhan Pamuk'un "massumiyet müzesine" girebilecek kadar dürüst  , bir " arınma" , "bahar vurdu başıma " gibi  , işte öyle bir şey . Bunu Modest Moussogski 'nin "Bir sergiden Tablolar eserindeki dördüncü öyküyü  müziğiyle düşlüyorum ;   yaşlı cadı "Baba Yaga" yı bu kez Sayın Kezban Hatemi oynuyor , bir anne olarak değil de bir avukat olarak oğlunu diz çöktürecek tüm "argument"ları kullanıyor ; polis zoruyla Lape Hastanesine yatırıp deli raporu aldırmak , Ali'nin büyük bir özenle kurduğu Mim Art-Antique sanat galerisini de para güçlerinin kendisi olması nedeniyle kapatması , tehditler yani Baba-Yaga'nın söylediğinin aynısı  "..eğer söylediğimi yapmazsan , seni yutarım " . Gerçekte Ali'nin avukatlığı bırakıp sanata yaklaşması , bir "art-dealer" olarak kendini tanıtması çok yeni , bu başlangıçlarda sizi çevreleyen kişileri ölçüp biçmeniz çok güç ; örneğin bu galeri işinde kendisine ortak olarak gözüken kişiden tutun da sanata ilgili gibi görünen nice kişilere dek.Şimdiye dek çok şey söylendi ; bence en ilginç olanı : "..parayı bulan taze beden arıyor " diyor Kezban Hatemi ve yanılıyor eğer konumuz " aşk " sa bu  şiiri bilmemek bir suç değil bence bir cürümdür , giderek "aşk" sözcüğü tinsel'dir bunu érotisme'le karıştırmakdır bence suç olan . Sevmek nedir ? Bir sihir, bir gizem , bir büyü  vardır bu içerikte.  Üçüncü perde daha başlamadı , bilmiyorum zaman bunu nasıl değerlendirecek ; yargı  gerçekci bir romanın sonu mu yoksa bir aşk filminin öğretisi mi ?
                   



ANNE , BEN BARBAR MIYIM ?  Hayır değinmek istediğim başka bir konu ; uzun süredir sanatın akdığı suyun yatağını değiştirmek için yapılan parasal güçlü uluslaraüstü lobilerin bitmek tükenmez  , anlamsız  , "absürt" Biennalleri , yüzleri ve beyinleri Botox'lu küratörleri ve de aptalca " sloganları " , sonuçta ne yapılmak istendiği , bu işin içinde sanat ve sanatçının yerini , bu paraların hangi amaçla harcandığını , bu sponsor geçinenlerin paralarını hangi amaçla verdiğini , öğretilmek  ve gösterilmek istenilenin kime yöneltiği ? 13.  Biennal  duyurusu basın açıklaması çok ciddi başladı ; gazetelerde " Kamusal Sermaye ve Sanat Pazarı " , " kamusal Simyanın üçüncü Etkinliği " vs olarak  Bienalle Kürötorü Bayan Fulya Erdemli tarafından açıklandı :

Fülya Erdemli
10 mayıs Marmara Otelinde tartışmaya açık oturum "Vermeir&Heiremans'ın sanat evi Endeksi" adlı sunum ve performansıyla başlayacak diyordu okuduğum haber , ben ne yapılmak istendiğini ve bu "endeks"si anlamadım ama Panele katılacakarın ve konuları başlık olarak çok çiddi ve derindi , "ekonomi ve  toplum bilim , kamusal kurum , güncel sanat sorunları " ; yabancı ve yerli bir takım " isimlerin içinde Vasıf Korun ve Haldun Dostoğlu gibi iki "cynique" kişinin  olması   da Biennali daha anlamlı kılıyordu. Ertesi gün aynı gazetede "Biennal protestosu karakolda bitti" haberini görünce
şaşırdım çünkü bu "evrensel işlevli" kürötör bayanın bir kameramanı karakola sürükleyeceğini düşünmemiştim ! Kamusal Direniş Platformu'nun bize sanatı "dictée" ettirmek isteyenleri sarsması bence çok önemli , hiç olmazsa şunu belki anlarlar , böyle Biennale sirklerinin modası çoktan geçmiştir .
Alexandre Gutke/ Garabet 2010 -12. İstanbul Biennali




































11 May 2013

İSTANBUL

Albert Camus ' nün " Yabancı " adlı romanının ilk cümlesi "...Bugün annem öldü , dün de olabilir ; bilmiyorum ! " , dünya edebiyatı baş yapıtlarının en etkin ilk cümlelerinden biridir şüphesiz . Çok ilginç ; İstanbul'a geldiğimin ikinci gününde  annemin ölümüyle ilk anımsadığım  ve de o sürede içinde yaşadığım kurgunun  benzerliği şaşırtıcı . Benim de anneme ,  bu çok uzun geçen zamana , anılara yabancılaşmam da başka bir benzerlik oluyor ; sonuçta yaşanılan sanrı hep aynı , sanrı ; " ölüme dair "


yatan kadın / mermer yontu-Sabancı Müzesi Parkı Emirgan

Yaşlandıkca hayatın anlamı da değişiyor , paralel ; eski hüzün de içeriğini değiştirdi nostalgie gibi , kent başını almış gidiyor , eski yaşanmışlıkların adresini ararken karşıma çıkanlara bir soru "..hala burada mı yaşıyor ? "

Başka bir nedenle yazmıştım ; Her kez geldiğimde ,  üçüncü gün bana tarifsiz bir hüzün verir bu kent ; buna Baudelaire'e özgü " Spleen d'İstanbul "diyorum , yeni değil  ; tüm yaşantımda yalnızlık bir gölge gibi bırakmadı peşimi . Vakt-i kerahat 'ı beklemek ve dostlarla paylaşmak bu sıkıntıyı dağıtmanın tek çaresi ama ölüm bir sünami gibi geçti İstanbul'dan , çoğu gitti dostlarımın, kalanlar mı? Onlar " büyük burunlar , Gogol'un " Perspektif Nevsky Bulvarında "müzayedeci dostlarıyla tur atıyordur.
Bu kez karşılaştığım iki yabancı galeri ve de sanatçı Meray'ın atölyesini görmek üzere Karaköy'e doğru iniyorum Taksim'den , işte Karabaş mahallesi , park biraz düzenlenmiş ama aynı keşmekeşlik , Bedri Rahmi'nin meşhur Tophanesi ; çınarlar , kahve ve o kasaba havası İstanbul'un tam göbeğinde :


60 yıllarında Akademi'den atölye olarak buraya gelir desen çalışırdık. O yıllar İstanbul'da ne kadar gariban varsa burada yaşardı ; esrar derdik ama başka uyuşturucu bir bela , parkda yerlerle sürünürdü de kimse ne oluyor demezdi . Daha yakın bir zamanda Gürdal Duyar'ın "Güzel İstanbul" heykeli de burada kırılmıştı , Geriye dönüşlerde arkaolojik kazılar gibi çok derinlere inebilirsiniz ; bütün geçen yılların kent olarak değişimi bir yana , Darwin'e taş çıkartırcasına bizim insan değişmiyor , Karabaş mahallesinin dekorundaki insan  50 yıl sonra da aynı , garibanlığı , bakışı , giysisi , zaman durmuş bunu hep izledim : Bir zamanlar Almanya'da yaptığım sergiler nedeniyle Türk'lerin o ülkedeki günlük yaşamlarını izlerdim ; direnirlerdi o topluma "assimilé" olmamak için ,  Fransa'da yaşayan Magrep'liler daha da beter , din mi bilmiyorum ama insan bu meçhul ! Gerçek İstanbul'lular ; köpek ve kedilerden söz   ediyorum , işte onlar değişmiyorlar :


Karaköy yeni bir kent aşama projesine girmeden önce bence bunun kokusunu alan sanat galeri ve sanatçı atölyeleri büyük bir cesaretle gelip buralara yerleşmiş , bunların içinde şaşırtıcı yatırımlar ve mimari kalitesi olanlar bunun tesadufi olmadığını gösteriyor örneğin Galeri Ma'na , bir yabancı galeri Steven Riff vs. İstanbulModern ve Tophane-i Amire gibi resmi olanlar da bu çekimi güçlendiriyor.


Meray'ın atölyesi bir iş hanının üçüncü katı , bir zamanlar NewYork'da unutulmuş , 70 yıllarından sonra sanatçıların ucuz , terkedilmiş mekanları işkali sayesinde şimdi gözde bir semt olan Chelsea'nin atölyeleri görünümünde ; ortamının olağanüstü dağınıklığı sanatın kendine buyruk özgürlüğünün ta kendisi. Yakında yapacağı bir sergiyi konuşuyoruz ; sergisinin içeriği " Botox " muş , yani genellikle kadınların o güzel anlamlı yüzlerine inen bıçakla , anlamsız maskelere dönüştüren "métamorphose",
Bu konuyu " L'art Corporel " tanımıyla kendi yüzünü ve vücudunu "performance" olarak kesip biçtiren Orlan'ı herhalde tanımayan yoktur :

Orlan / Omniprécence - 1993
Contemporary'nin tahammül sınırlarına , bir ruh hastasının çok ünlü bir artist olarak oturmasına şaşırmamak gerekir ; bu çatının altında ünlü sanatçı tanımıyla o kadar şarlatan var ki belki Orlon'nun kendini buna kurban etmesi, ötekilerin yaptığı şamatadan daha anlamlı.
Ölümünden bir süre önce bir dostumun evinde karşılaştığım doktor André Rouveix bunu dünyada ilk başlatanlardı , sinema oyuncusu Martine Carol'la evliydi bir zamanlar. Hemen hemen dünyaca ünlü sinema , varyete vs. sanatçıları onun elinden geçmişti. Bu cerrahi ona akıl-almaz bir servet getirmiş olmalı ki  bana bütün gece paha biçilmez araba kolleksiyonundan ve bir türlü vakit bulup yaşayamadığı dünyanın dört bucağındaki evlerinden söz etti. 
Meray'ın bu konuyu değişik sur-face'lar üstüne yaptığı portrelere, alttaki malzemenin desene sahicilik katkısı olarak yorumlayabiliriz ..



Sanatçının kendi portresini mi yaptığı resimde imaginer bir "botex'e" uyguladığını sormadım , kanımca kendini de katıyordur buna. Daha sonra aklıma takılan ve de unutamadığım ; Roma Ulusal Müzesinde gördüğüm bir heykel Meray'ı daha önce nerede gördüğümü kanıtladı :



Atölyeden çıkınca Karaköy'ün ara sokaklarında dolaşırken aklıma belleğimde kalan en fantastik sokağın hala var olup olmadığını ararken, tesadüf tam önünden geçiyormuşuz ; meşhur Karaköy genel evi : Kadem Sokağı


Kadem sokağı halen genelev olarak yaşıyor ve bence 60 yıllarında mesleklerinin sonuna gelmiş , en fazla yıpranmış , obèse kadınların olduğu bir genel evdi . Fellini " Kadınlar Sitesi " filminde kadına özgü fantasmında ne yaparsa yapsın Kadem sokağı kadınlarına ulaşması güçtü , bilmiyorum görseydi ne yapardı diye !