28 Mar 2015

RESİM DERSİ / MARK LANDIS

Çağımızda iletişim ve bilgi yönünden yapılan aşamayı yadsıyamayız; çok kısa bir süre önce bize verilenle ve de onu alabilme gücümüzle yetinirken, bugün kendi merak "fenomenleri" de kapılarını açtı; bir sanatçının gizemine, doğanın albesine, uzayın derinliklerine ulaşabilmek için onu düşlemek gerekmiyor, "virtuel" gerçekle eşleştiğinde, belki sözü edilen 5. boyuta ulaşacağız, sonuç ne olur bilmiyorum! Bu tüm aşamaların tersine, resim sanatını kendini ele vermemekte direniyor. Son gördüğüm bir belgesel, bana, sürekli kendime sorduğum bir soruyu tekrar anımsattı; resim tekniğini niçin dışladık? "Contemporary" adına tüm gereçlerinde silkelenip, "conceptuel" olduktan, bu sanatı öğreten okullarda desen, resim tekniği gibi öğretinin kaldırımasıyla bu sanatı yapan bilincin yok edilmesiyle, sanat nasıl "mediatique" bir şamata oldu.



Bu belgesel film: "Art and Craft", çok ilginç bir kişiliğin anatomisi; 46 Amerikan müzesine ünlü ressamlardan yaptığı kopyaları yutturmuş Mark Landis'in kendi gerçek rolünü oynadığı çok ilginç bir resim sanatı öğretisi. Landis bugün 60 yaşlarında, öyküsü tüm amerikan filmlerini anımsatan, baba bir deniz subayı, görevi dolayısıyla Nato'da görevli. Brüksel ve Paris'de uzun yıllar ailece kalıyorlar. Anne, sanata meraklı güzel bir kadın.

Mark landis annesiyle

Yaşadıkları tüm bu kentlerde müzeleri gezerken aldıkları kitaplar, katologlar çocuğun ilgi alanına girip, seçtiklerini renkli kalemlerle kopyalamak ve de annesinin ilgisini seçmek. Önce walt Disney'den başlıyan kopyalamalar giderek müze kitaplarına yöneldiğinde, yılların birikimi; merak , bilgi ve resim tekniği, onu orjinaldeki sahiciliğe ve "virtuosité"ye varabilmeye yönlendiriyor. 17 yaşına bastığında babasının ölümüyle, güzelliğine hayran olduğu annesiyle yaşamaya başlıyor Bazı rahatsızlıkların su yüzeyine çıkışı, örneğin babasını acımasız yargılaması; önce farkında olmadığı varoluşundaki bu sarsıntının "schizophrénie" ve de "bipolair" olduğunun farkında olmayışı, kendi içine kapanıp, yaşamını resme yöneltiyor. "Art İnstitute of Chicago"'ya bir süre devam ediyor. Bu okulu bırakıp "restauration" çalışması da fazla sürmüyor. Açtığı bir galeri de iflas ediyor. Rahatsızlıkların aşaması onu iyice kendine kapatırken, başka bir hesaplaşma "kompleks" de ona başka bir kapı açıyor; bir gün Laurel kasabasında annesiyle yaşarken, Maynard Dixon'dan yaptığı bir kopyayı sanki gerçekmiş gibi annesine hediye ediyor,


Maynard Dixon
Yaptığı kopyalardaki sahicilik, işi daha da önemsetmeye, kalem , füzen' den hareketle "aquarelle" ve pentüre yöneltiyor. Daha çok ufak boyutlar onu hızlı çalışmaya iterken hastalık da tüm aşamasında ona başka bir maske takıyor; 2007 de Oklahoma City Müzesine Louis Valtat'ın bir aquarellini, yakın bir sürede ölen kız kardeşinin bir bağışı olarak götürüyor, müze gayet mutlu, piyasada binlerce dolar bir tablo nasıl olur da kendi kendine gelir. Annesinin ölümüyle de iyice kafayı kaçıran Landis, 40 yakın müzeye; Marie Laurincin, Stanislas Lepine, Daumier, Picasso vs. vermekte israr ederken bazı müzelere aynı resmi iki ya da üç kez kopyaladığının farkında değildi. Charles Caurtney Curran' dan kopyaladığı bir tabloyu, Lafayette'deki Hillard üniversitesi müzesine, jeusite papazı  giysileri ve Arthur Scotte sahte adıyla, annesinin adına bağışta bulunuyor. Müze direktörü Mark Tullos ve conservatrice Joyce Penn tabloyu ültra-viole ışınlarıyla incelediklerinde, kopyanın roprodüksiyon üstüne çalışıldığını görüyorlar.


Watteau

Bu süre içinde bu müzenin tuttuğu bir dedektif; Joyse Penne, topladığı tüm belgeleri "NewYorker" dergisine ulaştırıp, konunun ilginç bir senaryoya dönüşebileceğini gazeteci Axel Wilkinson'a anlatıyor

Stanislas Lepin

Başka bir müzenin concervateur'ü Matthev Leininger'e de bu kişiliği yani Landis'in iç dünyasına girip, analizini yapmak; sahteciliğin para karşılığında yapılmadığını, FBI' da bunu izlediğini, NewYorker'deki çıkan yazının da Landis'i kahraman yapacağını, bu nedenle kendi konusu olan "sahteciği" bir "Landis" sergisi düzenleyip, tüm kopyalarını müzelerden toplayı sergilenmesini Cincinnati ünerversitesine ikna ediyor.


Orozco desen
Landis tüm sahtecilik serüveninde 15 kez ev değiştiriyor ve de her yeni bir müzeye gittiğinde kendine yeni bir ad, değişik kostümler, eserleri de ailesinden uydurduğu isimlerden bağış edildiği vs. yalanlar uydururken gerçek bir aktör kimliği taşıyor. Akıl hastaları kliniği Narsan'nın da sürekli kontrolünde; her onbeş günde bir doktorunun sorularına yanıt vermesi gerekiyor: örneğin- "intiharı düşünüyor musunuz?, ya da birini öldürmeyi planlıyor musunuz?" gibi. Bu detayları filmde olduğu gibi gösteriyor.

Mark Landis
Daha önce blog'da anlattığım Wolfgang Betracchi' yle sahtecilik adına hiç bir ilgisi yok Landis'in.
Karşımızda bir auto-didact, bir bi-polair, varoluşunu kendiliğinden gelen bir "idée fixe" saptamış ve de gerçekten yetenekli bir kişiliği var. Bu belgeseli yapanlar; Sam Cullman ve Jennifer Grausman, Landis'e kendi yaşantısını oynatıyorlar, her türlü birikimle tıklım tıklım dolu bir apartmanın içinde ayakta duracak bir alan bile yok, TV sürekli açık; bir yerde Landis'in dünyaya baktığı penceresi gibi.
Konuştuğunda çok inandırıcı, tüm gizemini; malzemesinden, kitaplarına, her şeyi kameraya gösteriyor. Malzeme satan mağazadan aldığı yeni çerççeveleri nasıl eskittiğini, yaptığı bir desende, kağıtın üstüne kahve döküp yaşlandırması vs. Dikkat; Landis bir naif, anlattıkları ve yaptığını başka profesyonel bir çevreye inandıramaz. Amerikalılarda doğuştan bir "naivete" var, belki bana öyle geliyor. Landis'i başkaları bu kadar kolay yutmazdı ama Han Van Meegeren'nin Vermeer içerikli tablosundaki saflığı, ünlü uzmanların nasıl anlayamadığına hala şaşıyorum. Uzman geçinip resim satanların çoğunun resimden anlamadıkları bir gerçek, sanat tarihçileri de öyle. Ünlü tablo trafikçisi Lagros'un copist Elmyr De Horny'ye yüzlerce Matisse, Picasso yaptırıp, bunu da uzmanlara tescil ettirip, Amerika'lı zenginlere satarken kimse sesini çıkartmadı. Aynı yıllarda ressam da copist de aynı malzemeyi kullanıyorlardı. Bu ressamların kendilerine özgü bir tekniklerinin de olmaması; yani tüpten sıkılan bir boyanın tuvale sürülmesi bir teknik değildir. Teknik bir tuvalin hazırlanmasından, pigmanına, onu tuvale yapıştıracak medium'una kadar, eski resmin öğretisinde güç bir sanattır. Bir çok sahte tablo özel kolleksiyonlarda ve de müzelerde kaldı. Nedeni de bu işin fazla üzerine gittiğimizde, yapılan benzeri tuvallerin asıllarından daha çekici olduğunun kanıtlanmasıydı. Milyoner bir Amerika'lı resimden anladığı için duvarın bir Matisse asmaz, her şeye rağmen onun bir kopya olduğunu kabul etmez se kim ne diyebilir, amaç çevresine hava atmak!
Film Cincinati Üniversitesi salonlarında çok iyi organize edilmiş Landis retrospektivle bitiyor. Landis'in öyküsünü bilen herkes orada; kendisi de şaşkın ve mutlu, sorulan soruları biraz geçiştiriyor, çünkü acı , yanlızlık ve gizem anlatılamaz. Bir soruya da yanıt veremiyor; " ne zaman kendi resminizi yapacaksınız? "

















16 Mar 2015

YÜZBAŞI FREDERİCK BURNABY'NİN GERÇEĞE YOLCULUĞU


Kitabın bu günkü kapağı

1877 kitabın ilk baskısı


Geçenlerde " Liberation " gazetesinin kitap ekinde, iki sayfa "ERMENİLER: YÜZ YIL UNUTULMUŞ BİR SAVAŞ" başlığıyla uzun yıllar Türkiye'de "rapporteur" olarak bulunmuş Marc Semo'nun bir yazısını okudum; 1915 tarihinin 100. yıl anımsatması ya da hesaplaşmasını kafasına koymuş dış ülkelerdeki ermeni lobisi, bunu "ivedilik" olarak tüm mediatik ekrana yansıtmasına nisan ayının yaklaşmasıyla hız verdi. Kendilerine göre belki son şanş olarak görüldüğü için tüm yazar ve tarihçilerine bu ödevi verdiler, şimdiye kadar gözüme ilişen kitap; araştırma, yorum, anı, roman sayısı daha da çoğalacak. Ermeni asıllı sinemacılar da boş durmıyacak bu arada, şimdiden bu konuya hassas olan bazıları, örneğin Fatih Akın sinemada, Pınar Selek, Hamid Bozarslan vs yazıda, Türkleri temsil ediyor. 50 yıldır Fransa'da yaşıyarak neler duymadım, neler görmedim; "atışa açık" bir konu olduğu için, her nisan ayında media manupulé edilir; birbuçuk milyon Ermeniyi nasıl kestiğimiz anlatılır radyoda, nereden, kim olduğu meçhul silik fotoğraflardan yapılmış belgeseller, sokakta bağırıp çağırma ama bunlara nedense hiç yanıt verilmez, Asala terörü 70 yakın Türk diplomatını öldürdüğünde de hep şaşkın baktılar. 1975 yılında Honfleur'de yaptığım bir sergiye gelen bir ermeni bayan, galerici Simon Chaye'ya "galerisinde nasıl olur da bir cani, bir katil sergilediğini" yüzüne haykırdığında ne yazık ben yoktum.
Bilgisayarımızın ekranından bir balinanın can sıkıntısını anında izlediğimiz bu çağda, açıkca hayali yazılmış bir ülkenin yanlış tarihini üstlenmekte katiyen zorunlu değiliz ama bu konuyla ilgili tüm araştırmacılarda hiç bir dialektik açılım getirildiğini görmedim. Bizim tarihcilerin arşivleri inceleyecek yeterli bir osmanlıcası hiç bir zaman olmadı, olmayacak da. O zaman belgeyi nerede bulacak, o da karanlık. Bazı ilginç açılımlar olmadı değil; Mehmet Perinçek'in Ruş arşivlerine yönelmesi ( Rusya bu arşivleri hiç bir zaman açmayacak; Öncelikle Ermeni'leri kışkırttığı, silahlandırdığı ve de Ermenistan'nın hala kendi ülkesi olduğunu düşledikce), babanın da Ermeni lobileriyle başını belaya sokması! İsviçre/Amerikan Ermeni Lobisi kimleri angaje etmişti, akıl almaz! Şaşırtıcıdır bu şamatada yine bizimkiler alık alık bakıyor.
Uzun yıllar önce dostum Alpay Evin'nin verdiği Sabah Gazetesi yayınlarından, ingilizceden çevrilmiş bir kitap: "Yüzbaşı Frederick Burnaby'nin at üstünde Orta Asya'ya seyahati"; birinci sayfada gerçek suratınıza çarpıyor, yazar hikaye anlatmıyor, ancak o yıllar bir ülke nasıl geri kalmış olabilirdi ama o güne özgü hiç bir belgeye alıcı gözüyle bakmadık, baktık ama görmedik; bize anlatılan masalların mırıltısıyla hala uyuyoruz. Burnaby keyfinden gezmiyor, bir ajan, İngiltere'nin gönderdiği bir gözlemci, bir Rus-Türk harbi olasallığı; Osmanlı İmparatoluğunun nabzını ölçmeye, kan tahliline yolculuk yapıyor. Tekrar ediyorum, sosyal tarihi yazılmamış, yanlış anlatılmış bir Türk tarihine; özellikle 19 asrın sonuna, "hasta adam", harcına borcuna saygısız ve de cahilce yönetilen bu ülkeyi en iyi anlatan bir kitap, bir döküman. Yanında  bir İngiliz emir eri ve bir Türk rehber ve dört atla sabah İstanbul'dan çıktıklarında, yağmur ve kötü hava şartları nedeniyle Gebze'ye 24 saatte varıyorlar. Yağmurdan yok olan patika, çamura saplanan atlar, karanlık; evet ülke karanlık. Yol yok ama nasıl olurda böyle bir imparatorluk, boğaz'da yeni saraylar kurar? İşte bu yıllar Beylerbeyi Sarayı. Ermeni mimar Sarkis Balyan'nın çok kısa bir sürede (1861-1865 ) bitirdiği bu sarayı görmeyenler bu çılgınlığı anlayamaz. 1912 de ikinci Abdülhamit burada tutuklanmıştır. Daha önce Yine Mimar Garabet Amira Balyan, oğlu Nigagos Balyan 1851 de Dolmabahçe sarayını yapmışlardı. Sarayla birlikte devletin bütçesi de batmış Sultan Abdülaziz yönetimi bu durumda almıştı. Burnaby'nin geldiği yıl 1876, Sarıkamış'a nasıl gidilir bu durumda; günlüğünde geçtikleri köyler , kasabalar hep sefalet, kaymakamlar maaşlarını altı aydır almamış, hiç bir yardım yani İstanbul'dan hiç ses yok. Genelde kasaba ve köylerde etnik bir farklılaşma var, ticaretle uğraşan ermeniler zengin, yörenin ekonomisi haklı olarak ellerinde ve her seferinde onlar misafir ediyor ingilizleri. Rum'lar tarımla uğraşıyorlar, Egeye göre orta anadolu'da seyrek. Türklere gelince açlık ve sefalet, eli silah tutanları acımasız doğu cephesine yollanacak ama gönderecek güç bile doğru dürüst yok, başı bozuk , aç, giysi ve silah hak getire. Acımasız bir kış yolculuğu, köyler hastalıktan kırılıyor. Buna elini kaldıramayan bilinçli devlet memurlarına da rastlıyor yüzbaşı, hepsi "intihar'ın" eşiğinde diyor. Aynı günlerde Abdülaziz, Dolmabahçe sarayın'da yaşıyor; sarayda 5320 kişi çalışıyor, sarayın yıllık harcaması 2 milyon sterlin. Doğu'ya yaklaşırken gerçekler su yüzeyine tek tek çıkıyor. Uzun yıllardır yabancı misyonerlerin; çoğu Amerikalı, kurdukları okullar,  Amerikan kollejleri, aşıladıkları din ve onun bilinci, Rus'ların özgürlüklerini onlara silah vererek anımsatması, yaşadıkları yerin kendi toprakları olduğu inancı Ermenile'ri bir baş kaldırmaya itiyordu. 1950 lerde Cevat Fehmi Başkut'un " Harput'ta Bir Amerika'lı " oyununu seyredip gülerdik, yani bunun bir " oxymore" olduğundan yazarın da haberi yoktu; yıllarca bu ülke " ..orada bir köy var; uzakta! " , kimsenin de aldırdığı yoktu açıkca.


Osmanlı Ordusu  1895


Ermeni'lerin bir camıye saldırısı
Meşhur 93 harbi bir sonuç vermedi ama nefret ve hesaplaşma planları daha da netleşmeye başlamıştı. Dış provokatörler imparatörlüğün çöküşüne çok kısa bir süre kaldığını çok iyi biliyorlardı, 1876 da sultan beşinci Murat, İkinci Abdülhamid'de devretti, tam hastaydı devlet. Ermeniler'de İstanbul'da devleti yöneten gerçekle kendi kurgularını, daha çok o sistemi içinde yönetici olarak, sultana borç vererek, dış hariciyeyi yöneterek olabilecek bir senaryonun düşüne yatmışlardı. Doğudaki hesaplaşma "Aznavur Çeteleriyle" dağa çıkış, gizliden silahlaşmanın yanı sıra, o topraklarda yaşıyan başka bir etnik yapının belki farkında değillerdi; kürtler! Olduğundan bu yan feodal ve ezilmişlik, topraksızlık, açlık, paylaşılan bu toprakta biri zengin öteki ölümüne aç.



Burnaby'nin gözleminin çok doğru olduğu bir gerçek, daha önce doğu ve ortadoğu'da gözlemcilik yapmış ve de türkçe ve bir sürü dil biliyor, açıkca bir ajan ve de tarafsız. Kitapta söz ettiği bu etnik sürtüşmenin başladığı tarihlerle onun sürecinde bir katliam olarak nitelendiren 1915 doğru geldiğimizde, söz ettiğim aynı topraklarda yaşayan ama hiçbir ortak niteliği olmayan ermeniler ve kürtlerin arasındaki hesaplaşmayı; kimse bir ön tez olarak almadı, hep ölçülmüş, planlanmış ve uygulanmış bir " génocide " olarak yargılanıyor. Örneğin, yaşadığı o yılların İstanbul'unu harika bir belgesel olarak " Loxandra " kitabında anlatan Maria İordanidou, Kurtuluş'daki evlerine her kış başı gelip odun kesen "kürt baltacının" bir yıl ortadan yok olduğunu, ertesi yıl yeniden geldiğinde yokluğunun nedenini soran Loxandra'ya kürt'ün verdiği yanıt " akrabalarımdan bir haber geldi- malın mülkün yok, acale gelip bir iki ermeni kes, toprağın olsun!.. ve ben de gittim". Çok ilginç; Acte-Sud yayınlarından çıkan ilk baskısınında okuyup, ödünç verdiğim ve de geriye dönmiyen kitabımdan sonra yeniden aldığım "Livre Poche'un Babel serisinden" yeni baskısında anlattığım bölüm çıkartılmış! Fransa bu konuda bir taraf tutuyor, politika ve oy kaygıları onu bir ermeni lobisinin dümen suyunda absürt bir politikaya itiyor. Kendi geçmişinde yaptıklarının envanteri nedense hep dışlandı. Fransa'nın buna benzer bir etnik parçalanma yarattığını Lübnan'da 1930 yıllarına "iyi yönetmek için bölmek gerekir" taktiğini nasıl uyguladığını, Kenize Murat'ın annesi Selma sultanı anlattığı "Saraydan sürgüne" kitabında çok iyi görürüz. Bu etnik karşı düşmanlık daha sonraki yıllarda Lübnan iç savaşını doğuracaktır, bir ülke nasıl yerle bir edilir! Daha sonra 1994 de Fransa yeni bir katlimın mimarı olur; Rwanda'da iki etnik gurup Tutsi ve Hutu, karşıtlıkları ne olabilirse, nedeninin analizi nasıl yapılabilirse yine sonuç kan-revan. İnançlar, dinler, fakirlik , zenginlik; tüm paradokslar bir hesaplaşmayla bitiyor, insan sürekli rahatsız

Dedem (ortada) ve kardeşi (elinde gazete olan) Mısır'da esir kampında
1915 doğru yaklaştığımızda, 1913 Balkan harbinden yenik çıkan Osmanlı imparatorluğu içinde uzun bir süredir örgütlenen, İkinci Abdülhamid'e karşı bir gurup: Jön Türkler, yönetime el koyup bazı reformlar yapmak amacıyla yeni bir döneme geçildi. Ama sorunlar o kadar çoktu ki; örneğin Yunan çeteleri, Makedonya, Girit'te ayaklanmalar, Ermeni'lerin özerk devlet kurma ayaklanması, kürt ayaklanması, Arnavutlar, İngiliz'lerin kışkırttığı Arap milliyetciliği, çöken devletin tembel ve yiyici bürokrasisi vs. İmparatorluk son gücüyle Almanya'yla birleşip Filistin Cephesini açıyor. Ünlü Cemal Paşa'nın ordusunda dedem de bir teğmen olarak katılıyor. İlk hamlede kolera'dan kırılan askerleri gören İngilizler geri kalanları esir alıp, yayan Mısır'a götürüyor. Dedemin anlattıkları korkunç; kilometrelerce uzayan bir kuyruk aç susuz günlerce yürüyor, geçtikleri her filistin köyünde bu askerlere tükürüyor ve de üzerlerine dışkı atıyorlar, Lübnan da öyle. Dedem hala anlamamıştı; " biz oraların yolunu , köprüsünü yaptık diyordu.( Şimdi biraz düşünün; bu filistin'liler için canını feda etmek isteyen bizim devletin başkanını ) Kardeşi kampta ölen dedemi, ingilizler, kaçıp tekrar bizimle savaşmasın diye bir gemi koyup Hindistan'a yolluyorlar. Üç yıl da orada askeri bir kampta kalıyor, sonra  serbest bırakıldığında yürüyerek memleketi Bolu'ya dönüyor.


Alpay Evin'nin babası da Mısır'da başka bir kampda
Bu konuya değinmemin asıl nedeni tarih yanlış yazıldığında belki unutulduğunda, olayların kurgusal karakteri ters yüz oluyor. Anlatmak istediğim; Ermeni lobilerinin seçtiği1915 yılını düşünün biraz, çürümekte olan bir imparatoluğun; birinci dünya harbine nasıl girdiği, bu "apocalyptique" ortama prizmatik bakarsak, hangi devlet yani Burnaby'nin anlattığı bu karanlık ülke böyle bir "genogidé"i sahneye koyabilir? Ders vermek amacıyla gönderilmiş askerlerin yaptığı bir katliam mı yoksa etnik  kin  ve yağmacılığın sonucu sürgünlerin, hastalıkların, nice belaların ceremesi mi?  Bırakın 1915 yılını yanıtlamak, burnumuzun ucundan geçen 6-7 eylül etnik hesaplaşmasını bile kimin örgütlediğinden haberimiz yok. Yaşadığım Arnavutköy'de bakkal Asadur, berber Niko, meyhaneci Hristo pılısını pırtısını toplayıp tatile mi gitti? Bize okullarda yalnız kahramanlıkların şiirini söyliyenlerin modası daha geçmedi, hala ötüyorlar, tarihçi geçinenler yine aynı kitapları yazıyorlar.
O zaman oturalım "sosyal ve paralel bir tarih yazalım".















4 Mar 2015

UYUTMAK SANATI


Sosyoloji profesörü, düşünür Bernard Lahire, bu çok ilginç araştırmasında " bu sadece bir tablo değildir ", Fransız ressam Nicolas Poussin'nin (1594-1665)  "Mısır'dan Kaçış" tablosunun fantastik serüveninden hareketle; bugün sanat, pentür adına yapılan akıl almaz "manupulation" nun, tablo satıcısı, müzayedeci ve de müzelerin kurgularıyla göz boyamacılığın içeriğini anlatıyor. Sürekli olarak tekrar ettiğim konu " sanat tarihini kimler yazıyor " tezinde de yanılmadığımı görmek ayrıca bir mutluluk.
21 yüzyılda " KUTSAL " hiç bir zaman yok olmadı ama onu kendiliğinden görmemiz olanaksız. Dinler, inançlar, ekonomi, politik, bilim, sanat, başka güçlerin elinden, ancak onların onaylarıyla ve de sansüründen geçerek açıklığa ulaşıyor. Onlar yargılıyorlar neyin " GÜZEL " olduğunu, kalıcılığını ve de gizemini. Bir sanat eseri karşısında beğenimimiz katiyen bizden kaynaklanmaz, zamanın aşanımına göre " fenomen " fişleri, yargılar bize onu sunduğunda, etki kompleksleri sonucu ancak bize " hayran " kalmak düşüyor.
1657 de Nicolas Poussin bir tablo yapar; " Mısırdan Kaçış ", daha sonra bu tablo kaybolur. Üç asır sonra, 1980 yıllarında milyarder Amerikalı Barbara Piasecka Johnson'nun ( blog'da daha önce söz etmiştim )  25 tablodan oluşan 17 yüzyıl "art sacré" kolleksiyonunun Monaco'da sergilenmesiyle yeniden gündeme gelir. Bu kolleksiyondaki " Mısır'dan Kaçış ", İngiliz sanat tarihçisi ve de madame Piasecka'nın danışmanı ve avukatı Sir Antony Blund'un analizyle Poussin'nin son yıllarında bu konuda yaptığı ve üç asır ortadan kaybolan tek, orjinal tablosudur . Kendi araştırması sonucu kolleksiyona alınmıştı. Ayrıca bir İngiliz tarihci Denis Mahon'da bunu onaylamıştı. Dört yıl sonra, 1986 da iki Paris'li tablo tüccarı, Robert ve Richard Pardo; Versaille'daki bir açık arttırmadan, "Mısır'dan Kaçış'ın " bir başka versiyonunu; boyut olarak biraz daha büyük, üç kat vernikden dolayı daha karanlık ama Piasecka Johnson'nun tablosuna çok yakın, benzer bir tabloyu 1 milyon 500 bin franc'a yani 150 bin euro'ya satın alırlar. Bu tarafta, O yıllarda Louvre Müzesi direktörü ve de Poussin uzmanı, Pierre Rosenberg bu tablonun ressama ait olmadığını savunurken, müzayedeyi yapanlar da bu tablonun " Poussen Atölyesinden " çıktığını yani anonim, çıraklarının yaptığı bir kopya olarak ilan etmişlerdi. Ne yazık Poussin'nin hiç bir zaman öğreti yaptığı bir atölyesinin ve de çıraklarının olmadığından bi- haber! Amerikalı alıcıların da olduğu bu satışta varılan sonuç: bir kopya için fazla bir fiat ödendiği söyleniyordu ama Pardo kardeşler belki bilerek asıl gerçek tabloyu almışlardı.



Yılların yorgunluğunu yansıttığı, kararttığı, yemek odalarına asılı, tavan aralarında asırlardır uyumuş bir tuval, Nicolas Poussin adına bürünerek nasıl birden bire kutsal olur? Sihirli bir deynek mi değmişti onu bir baş eser olarak algılamamız için? Pardo kardeşler bunu kanıtlamak için çok çaba harcadılar; kimi nasıl ikna etmeli, gereken tüm analizler, pigman, boya , vernik, acaba ressam tekniğine ne kadar sadıktı? Karşı taraftan yani Sir Denis Maho'dan gelen argümanlar da çok acımasızdı: Pardo'ların tuvali kötü bir kopyadan öte bazı teknik benzerliklere rağmen figürün üstündeki kumaş -drapé- daki ışık kendi tuvallerinde daha anlamlı ve ustalıklıydı. Giderek Pardo kardeşler yılmadılar; önce Pierre Rosenberg'i ilgi alanına tekrar çekmek gerekiyordu, College de France'da profesör ve de Poussin üstüne tezi olan Jacques Thullier'de olaya katılınca birden rüzgar yön değiştirdi; Rosenberg kararından vazgeçti, evet bu tablo gerçekti, Son sözü Jacques Thullier söylemişti 1994 de ama bu süre içinde Pardo kardeşler tuvali istedikleri gibi pazarlayamadılar ve de galerileri 1990 kapandı. 1994 de Poussin'nin 500 yıl dönümü nedeniyle yine Thullier'nin önemli bir dergide yazdığı " tablonun otantik ve de ressamın son dönem tablosu olduğuna ve önemine " özellikle  dokunduğu bir yazı müzeleri harakete geçirdi ve tablonun fiatı 15 milyon euroya fırladı. Bu şok tablonun eski sahiplerini de uyarınca, mahkeme tabloyu kendilerine iade etti ve de Pardo kardeşler müzayede ödedikleri parayla yetindiler, ne yazık! Tablonun yeni sahibi 1994 de Grande Palais!deki retrospektivinde ismini saklayarak sergiledi. Bu resmi Poussin'e ısmarlayan onun yakın dostu ve de kolleksiyoneri Lyon'lu tüccar Jacques Sérisier olduğu için Lyon kenti ve mesenaların yardımıyla tablo Musée de Beaux-Arts de Lyon'a 17 milyona satıldı.



Bernard Lahire bu ilginç araştırmasında: "değer" ve "kutsal" ın bizden hareketle hangi kriter merkezlerine ulaşıp tekrar bize başka bir değerde dönüşümüne ulaştığının eleştirisini yapıyor, Örneğin: " bunun bir baş eser olduğunu bize kim söyledi? " sorusunda biraz duracaksınız. Hiç bir dönemde yaşanmamış çılgın bir "histeriyle", her gün artan, milyonlara ulaşan fiatlar ve de bakmadan, anlamadan kendine maletmek, sonra da bunun arkasına saklanıp  sanatı"manupulé" etmek, sanki olağan oldu; Contemporary'nin en önemli kolleksiyoneri François Pinault'nun Christie's nin patronu olduğunu kaç kişi bilir? Onun danışmanlarına ulaşmak isterseniz; öncelikle eski kültür bakanları ve de en önemli çağdaş müzelerin direktörlerini göreceksiniz.