20 Kas 2016

MOR ÖTESİ DOSTLUKLAR

UTKU VARLIK / peinture

Blog' da daha önce yayınladığım bu yazıyı tekrar güncellemem; belki yaşımın beni götürdüğü bu kıyılarda, varololuşumuzun bir yerde sığlaştığını, farkında olmadığımız bir yalnızlık duygusunu sezdiğimden olacak. Dostluklar her gün beraber olmak değil; onları anımsadığınızda içinizden hızlıca geçen bir mutluluk, bir güvence, eski masalarda unutulmuş güzel anılar!

Bu ay Bozlu Art Project' de açtığım sergi öncesi, katalog ve basına ulaşacak sergi içeriğiyle ilgili konuşmamızda Özlem İnay, anlatımdaki bir cümlenin altını çizdi; bu söz yaşantımdaki geri dönüşlerdeki bir hayal için söylediğim: " resmi özlediğimiz yıllar " olarak, 60 lı yıllara bir göndermeydi; dostluklarımız da o kadar özgündü o yıllar; parasızdık ama umut doluyduk, yalnızdık ama birbirimizi kollardık, Güzel sanatlar Akademisi ve hocalarımız da bir güvenceydi; yani " bir genç ressam olarak sanatçının portresi", odak noktamız sanattı, söylemek istediğim. Bu kez  geldiğimde hep arayıp, hiç bir kitapcıda bulamadığım: Ressam Turhan Erol'un bir dönem yazışmalarında, çok yakın dostlarından aldığı yanıtları içeren " Gözlerinden Öperim " kitabını da Özlem bana hediye etti. Kitabı hızla okudum ve de telepathi'ye inancım daha da güçlendi. Örneğin kitapta tüm mektuplar ; açıkca " resmi özlediğimiz yılların" yaşadığımız gerçeklerin ve o ortamın belgesel, gerçekci, yaşanmış kısa öyküleri olarak söylediklerimi kanıtlıyordu. Akademi'nin 1951 kuşağı, daha çok Bedri Rahmi atölyesinin genç ressamları olarak hocalarına bağlılıkları; okul sonrası sürdürdükleri dayanışma çok ilginçtir, oysa biz 15 yıl sonra aynı atölyeden bu denli arkadaş bağıntılarıyla çıkmamıştık. Bu mektuplardan öğrendiğimiz; 50 li yıllardaki yaşama sıkıntılarının, okul sonrası yalnızlığın gerçekten acımasız olduğu kadar, Adalet Cimcoz'un Maya Galerisi, Amerikan Haberler Merkezi, Devlet Resim Heykel Sergileri de dışa açılımda yetersizliği, resim malzemesinin yokluğu, kitabın lüks ve bulunmaz, yaşanabilecek çıplak bir odanın da harp sonrası İstanbul' da bir hayal olduğunu bu mektuplardan öğreniyoruz. 10-1-1953 de Bilge Karasu'nun mektubu:
    "..Kitabını aldım, mektupla birlikte gönderiyorum. Füzen almak için dün, -ressamlara ait malzeme satan- bir Fruhterman'a gittim, yokmuş. Şimdi Babiali'ye çıkıp arıyacağım. Mektubu da yollamış olacağım için füzen bir gün gecikirse meraklanma."
O yıllar herkesin hayali Paris olsa da Bedri Rahmi Eyüboğlu Paris'den yazıyor;
" Paris'teki arkadaşların durumu bu sefer beni daha çok şaşırttı. Bizim atölyeden gidenlerin içinde resme çalışan yok.. Cafer'le Vivet'in hali perişandı, 59-60 yıllarında değil resim yapmak, sergilere gidemiyorlardı. Eee..Paris bunun neresinde?"
Orhan Peker'in mektupları, kendi kişiliğinin ta kendisi;
"..Çok ihtiraslı bir kız Nevin. Sergi açıyorum. Bir gel önceden gör dedi. Gittim seke seke. Çoğu eski püskü resimler. Konkur resmini de almış mektepten.Yalnız bir peyzajı vardı güzeldi, renksiz, gri ve şiirli bir resim. İyi, hoş dedim, başarılar dilerim. Tam o sırada Nuri (İyem) geldi içeri. Nevin'i görsen. "Hoca, aman hoca, ne buyrulur hoca..." Şaşakaldım. Kim hoca, yahu Nuri'nin neresi hoca... Benim bildiğim Nuri'nin son ismi Nuri usta! Belli etmiyeyim dedim, olmadı. O ve çömezleri çıkınca dedim ki: Nuri'yi neye böyle çağırırsın? Senin hocan değil ki? Ne mıymıntı insanlar var, diyeceğim kötümserlik olacak. Kız açıkladı: " çok insan adam, pazarları kafileyle geziler yapıyoruz. Oğlanlar, aralarına beni de alıyorlar. Bana değer veriyorlar. Beni tanıyorlar."
Bu cuma Maya'da Adnan Çoker'in sergisi açılıyor. Günler önce kapını duvarına reklam asmıştı. Non objektif tablolar gösterecekmiş İstanbul halkına. Üzerinde pelerin gibi pileli pileli bir prezervativ trançkot geçirmiş.Ortalıkta dolaşıyor herif. Tam non objektif kendisi de.
22- kasım- 1955
.." Piyasada boya kıtlığı var. Zaman zaman böyle olur bilirsin. Gerçi ben son zamanlarda fazla çeşitli renk aramadım, ancak siyah-beyaz, diğer seçme renklerden bulunmuyormuş. Yarın Eminönü'ne, Babiali'ye gideceğim. İstediğin çeşitlerden temin edebildiğimi gönderirim. Boya yoksa yeni kitaplardan alacağım."
1-Nisan -1956
..Gerçi içinde bulunduğumuz genel sıkıntı yalnız sanatçılar için değil. Toplum öyle. düzensizlikler yaşamamıza etki ediyor.Sen buna bir de içgüdülerimizi ekledin mi...Ne olur bunun sonu? Bir avuç sanatçı bibirlerini yer elbet. İki kişinin gerçekten seviştiği zor görülür elbette. Dedikodu diyemezler. Duymayan kalmadı. Bir ay önceydi galiba. Oktay Rıfat, Melih Cevdet Anday bir perşembe gecesi Bedri'yi ( Bedri Rahmi Eyüboğlu ) bir temiz dövmüşler. Resimleri, tabakları ve galiba, Bedros'un kaburgalarından birini kırmışlar. Tam rezalet!...Ben orada değildim. Dişimi sıktım, sormadım kimseye, uzak kalmaya çalıştım. Kendisi anlatıncaya kadar da böyle bir şeyden habersiz göründüm. Şimdi onu dinledikten sonra anlıyorum ki şaşacak bir şey yok ortada. Elbette boğuşacaklar, elbette en kepaze küfürleri edecekler. İki hafta sonra da Melih Cevdet diğer bir toplantıda Ataç'ı dövüyor. İhtiyar adam, canını zor kurtarmış.
Bu konuda benim de ilginç bir anım var ; 70 yıllarının sonunda Melih Cevdet Anday Paris'e öğrenci müfettişliğine kültür danışmanı olarak atanmıştı, bu belki büyük şaire son yıllarında hükümet tarafından yapılmış bir gönderiydi. 1979 da Rue Mazarine'de Galerie Monade'da yaptığım sergi süresince, yandaki café'de buluşup şiir konuşurduk, bunu Cumhuriyet gazetesinde yazmıştı. Bir gün kavgacılığını sorduğumda; "..eğer sözcükler işlevini yapamıyorlarsa, işte o zaman döveceksin, göreceksin ki konu anlaşılmıştır!"
Mustafa Esirkuş'un 31 mart 1973 tarihli mektubu Neşet Günal adına beni şaşırttı, Bedri Rahmi'nin Amerika' da olduğu dönemde 1961, bir yıl bizim atölye hocamız olmuştu. Benim belleğimde en dingin, eleştiri yaparken terliyen, kendi halinde bir kişilik, nasıl böyle bir değişkenliği içerir?
Merhaba Turancığım,
Bizler namusuz muşuz! Öyle diyor Prof. Neşet. (Neşet Günal) Sen, ben, o, Peker hep namusuz adamlarmışşız. Nedim Günsür'a gelince, o namuslu olduğu için çekip aramızdan almış!
Tartışma Adnan Çoker'in sergisinde başladı. Çiçek pasajında bir meyhanede son buldu. Daha doğrusu bir tartışma değil, belirsiz anlamsız bir çekişme idi. Çekişmeye yön veremedim . Çünkü adam zil zurna sarhoştu. Ya da sarhoşluğunu bahane ederek art düşüncesini kustu. Bana kalırsa Bedri hocanın talebelerinden oluşmuş bir bütün var. Az ya da çok bir bütün. Bütünü parçalamak ve bizleri birbirimize düşürmek. Kuşkusuz başka nedenler de var. Fakat beni asıl şaşırtan Nedim'in bu olay karşısında nötr kalışı oldu. Öyle ki Prof. Neşet'in koltuğunun altına sıkışmış bir hali vardı. Nitekim "sana yuh olsun" dedim. Şu hayvan adama karşı  bizim namussuz olmadığımızı savunamadın!" dedim. Sonra döndüm berikine "Sen tam bir yobaz ve boktan bir herifsin dedim" Masada A. Çoker ve karısı da vardı. Hayvanın ne istediği belli değil. Gah A. Çoker'e çatıyor, gah dönüyor bana çatıyor. " Ulan oğlum, sen istiyorsun? Önce bunu bilelim dedim. "Sen niçin yazı yazıyorsun? Adnan için de yazacak mısın?" demesin mi! Sonra Çoker'e dönüyor, " nedir o yaptıkların? Sergideki işlerinde ne anlatmak istiyorsun? " diyor.
17-10-1962 de Kuzgun Acar, daha önce Blog'da yazdığım "Çağdaş Türk Resim Heykel sergisi" nin Avrupa'ya çıkışıyla ilgili; Paris'de Müsteşar Celal Çalışlar'ının (eski büyük elçi) evinde, bu sergiye katılacak ressamların kendi aralarında konuşup, anlaşarak seçimini içeren gecede çıkan kavgaya değiniyor:
Buradaki ressam Türkler, önümüzdeki ay kesinleşecek olan Türk ressamlarını Batıya tanıtma sergisine, marazi bir titizlik gösteriyor. Resim Paris'de yapılır,Türki'yede yapılmaz saçmalığına düşenlere ( ki Çingene Hakkı -Hakkı Anlı- , Mübin -Mübin Orhon- ikilisi )
26-10-1962
On gün kadar önce Paris Elçiliği Müsteşarı Celal Çalışlar'ın evinde bir toplantı yapıldı, davet üzerine.
Abidin, Selim, Avni, Mübin, Hakkı Anlı dahil 20 küsür ressam ( not: Fikret Mualla'yı unutmuş ), Başkonsolos Talat bey ve ev sahibi Celal bey ne kadar efendi idiyse, bizim güruhun büyük bir kısmı o derece rezaletti, Toplantının sonu "Bunnel'in (Bunuel olacak) Viridiana (Vridiana) sındaki ziyafet sahnesinin aynıydı, espri ve olaylar zinciri olarak, Hasan Kaptan, Bayram, Aloş, Avni, Ferit (Edgü)
şimdi hatırlamadığım iki kişi daha zor durdurabildik.... Gece, dövüşler, hizmetciye saldırmalarla sona erdi.
Bu konuda daha detaylı bir yazıyı Blog'umda üç makale olarak 19/22/27-6-2013 tarihlerinde yayınladım. Sevgil Kuzgun'nun "hizmetçi" olarak anlattığı, Celal Çalışlar'ın diplomat olarak yabancı bir kadınla evlenememesi nedeniyle beraber yaşadığı İspanyol bir hanıma mutfakta yapılan tecavüzdür, o gece bu kavgayı ayıranlar olarak verdiği isimlerden biridir ve de hala yaşıyor! Ölümünden kısa bir süre önce Erdal Alantar'la yaptığım uzun konuşma sonucu, gerçek, yaşanmıştır.

Ne yaparsak yapalım dostlukların sahici olması çok güç; galiba "ötekine saygı" sınırları iyi çizilmiyor. Bu kez açıkca sergim nedeniyle eskiye dönük beraberliklerimizin kırılganlığı üstüne yanıtlar verdim, resimde neyi paylaştığımızı da bir türlü anlıyamadığım için olacak. Öbür yandan, gözümü kapayınca bazı güzel insanlar geliyor aklıma ve de özlüyorum onları.
.


11 Kas 2016

OXYMORE/SEZON




Tanınmış bir müzayede evi, verdiği ilanda “müzayede sezonunun” açıldığını muştalıyordu; oysa aynı günlerde Contemporary İstanbul fuarı da bitmek üzereydi. Şaşırdım, ne akıl almaz bir iştah, ne yi göstermek istiyorsunuz, tekrar tekrar ne yi pazarlıyacaksınız? Varoluşlarında iğreti duranlar, lüks kataloglarında, pırıltılı Internet sayfalarında, bu sezon piyasaya sürecekleri başeserleri kendi “virtuel” kolleksiyonerlerine “emri-vaki/fait accompli” sunarken, yine aynı ressamlar öteki müzayede evlerinin satışlarında, çok değişik değerlendirmelerle; ibrikler, sürahiler, el yazması panolar, tesbihlerle karışık, oryantalist suluboyalar ve de meçhul Ermeni ressamların “nocturn” İstanbul peyzajlarıyla bu oyunun içindeler. Daha dün bir sergiden aldığını bir müzayedeye koyup, o sanatcıya ve galeriye saygı duymayanlar , elden ele dolaşıp, ipi pazara çıkan tablolar, ressamlar! Unutmayalım yaşamak için müzayedelere ısmarlama resim yapanlar da çoğunlukta; yaşamak kolay değil! Bilemediniz otuz ressamı bile kapsamayan bir rutin. Bize özgü bir köpürme ama çoktan bir geriye dönüş başladı bilesiniz! Çöken bir ekonomi, resmi hani o başladığımız yılların kıyılarına getirdiğinde, biliyorum ki siz daha önce çekip gitmiş olacaksınız!
Blog’umda geçen seneler de bu konuya değindim; değişen bir şey yok:

“ Ülkemizdeki bitmez tükenmez bilmeyen , resmin gizemini , hayalini "metah " adına pazara çıkaran, deynekcileri sanat yargıcı yapan "MÜZAYEDE" hystérisine karşı yapacak hiç bir şey yok, sanatın  “albenisi”; bakan ama göremeyen gözlerin , yargılayamayan beyinlerin eline düşmüştür. Sanatı yöneten ülkelerde, uluslararası ünlü satış evleri bu pazarı değer adına bir "borsa niteliğinde" korurlar , çünkü "değer" bu yatırımın garantisidir ve de her gün müzayede yapılmaz! “

“ Geçenlerdeki yine bir müzeyedenin 2 milyon üstüne sattığı bir tablonun ki -alan almıştır-, beğenisine: “ne karışıyorsun, sen de ressamsın, kıskanıyormusun, sen de o tapınaktasın” demiştim! Sözgelimi, bu şamata içinde asıl gerçek; ülkemizde  - tekrar ediyorum - ileriye dönük resim tarihini; hazırgiyimciler, mütahitler / alış-veriş merkezlerinin patronları ve lüks otellerin sahiplerinin yazdığı malûm. Daha önce Lebriz com. sanal dergide aynı şekilde diklenmeme bir yanıt gelmişti; bir bey, böyle konuşmamdan sinirlenerek , -… beyfendi ben cam ticareti yapıyorum, camcıların da resim sevmeye, resim almaya hakları yok mu? Anımsamıyorum ne yanıt verdiğimi ama şimdi Ece Ayhan misali bir yanıt vereyim bu soruya: evet " Bütün Yort Savul'lar " resim alır ve de sanat tarihi de yazarlar, müzayedeler yaşadıkca. “

Bu kez Arif Dino’nun bir şiiri geldi aklıma: Döner kebab / dönmez olsun!

10 Kas 2016

OXYMORE/MİGREN


OXYMORE/MİGREN
Geçen hafta Paris’den İstanbul’a geliyorum. 46 yıldır bu gidiş gelişler, artık uzakla yakını iyice ters yüz etti; artık uzak ve nostalji yok, anladık.Son bir kaç ay’a kadar, uçağa girerken kapının önündeki gazetelere saldırılır, gazete tomarlarının içinde nezaket için konmuş “okunabilecek gazeteler” aranırdı;  ama yönetimin dağıtımına saygı duymak şartıyla; örneğin yüz adet Hürriyet, Milliyet vs. , on tane Cumhuriyet ama giderek ikiye düşmüştü. Bu kez tanımadığım bir sürü gazeteye  bakarken, Aydınlık gazetesini buldum, neyse; içinde o günlerde başlayan “Contemporary İstanbul” üstüne bir sayfa ayrılmıştı. İçinde fuarı organize edenlerin övgüleri ki bu “ nemene sanat “ kendi varoluşlarına da yakışıyordu. Süse ve takıya dönüşen dış kompleksli bu fuarın “CI program direktörü: Marcus Graf; Collectors’ Stories’de “..uluslararası platformda çağdaş sanatla ilgili vs. laflar ederken şaşırtıcı ve ne büyük bir kompleksin sonucu para çekmek için yapılan bu “manupulation”lardan sonra oturup bir tuvali nasıl boyayabilirsiniz?
Konudan da fazla uzaklaşmadan, aynı sayfada başı türbanlı sanatçı bir bayan şöyle diyor: “ -…güncele ayak uydurmaya çalışarak çağdaş sanata yöneliyorum” vs. Fatma Zeynep Çilek tüm bunları söylerken yaptığı serinin adını da HİÇ koymuş yani geçen mayıs ayında Bozlu Art Project’de yaptığım serginin adı! Kendisine sergimi görüp görmediğini sordum, yanıtlamadı, olabilir ama bir takım kaligrafik formları kopya ederek artık suyu çıkmış bir benzetmeyi “akım” olarak alırsan, varoluşunla 21 yüzyılda değilsen, seninle böyle dalga geçerler:




8 Kas 2016

NİYAZİ


Güzel Sanatlar Akademisi’de okumak bir şanstı o yıllar. İhtilal sonrası ılık esen özgürlük, kültür ortamını da hemen etkilemişti; yabancı ülkelerin kültür etkinliklerinin yolu Akademi’den geçiyordu; konserler, sergiler, konkurlar ve de kurduğumuz sinema kulubü, bizi sanatın çekim alanına sokmuştu, kendimizi sanatçı olarak görüyorduk. Unutmayalım bizden önceki kuşakların yaşadığı aynı ortama, aynı hocalara düşmüştük; sonuçta son on yılını yaşadığımız bir “biospher” oldu ve de kimse kopamadı. Bugün bile anılarımızı çakıştığı kutsal bir mekandır Akademi.
Öğrencilerin çoğu anadoludan gelirdi ama o yıllar bugün yaşadığımız parodoks yoktu taşraya özgü. Genellikle Akademi mezunu resim oğretmenleri yönlendirirdi yetenekli gördükleri öğrencilerini, sanata ya da Akademi’ye, yoksa kimin haberi olacak bu okuldan. Nereden gelirse gelsin, kısa bir süre sonra sanat ortamının rahatlığında, sanatçı olmanın kalıplarına uyar, onun kabuğuna girerdi. Ünlü ressamlara özenti, bohem yaşama; kendinini biraz dağıtmak, sanatçı olmanın dışa vuruşuydu; adamına göre de değişirdi.  Öte yandan İstanbul’lu yabancı kolejlerde okumuş, zengin ailelerin bakımlı çocukları, güzel kızları bu kozmapolit ortamın albenisiydi. Sabah atölyede modelden çalıştıktan sonra günün geri kalanı; kantinde ya da Çaycı Ahmet’in çevresinde geçer, kütüphane’ye giden azdır, okulda yapılan sergi açılışları, konserler, sinema, müzik seansları, boğaz kıyısında, rıhtımda ya da okulun karşısındaki topluca gittiğimiz, ucuz şarap içtiğimiz Şükrü ve Niyazi!
Bazen atölyeden topluca çıkılır ve karşıya Niyazi’ye gidilirdi; Taksim’e çıkan yokuşun başındaki ilk sokakta, Çelebi Hamamı Sokak! Yalnız kuru fasulye ve pilav olan bu lokantada şarap, Niyazi’nin oğlu Nuri’ye para verip, yakındaki bakkalda alınırdı. Nuri, Niyazi’nin beş çocuğunun en büyüğüydü; çarpık kafası ve dik bakışının ötesinde o günlerde farkında olmadığımız bir “otizmin” sonucu, kafadan çatlak bir çocuk kimliği yapıştırılmıştı ona. Niyazi’yi ırgalamazdı bu, oğlanın  dikliğini; aniden kafaya inen bir şaplakla yanıtlardı ve farkında olmadan “..it oğlu it “ dediğinde, Nuri yandaki köhne evin bakçesinden, lokantanın bakımsız arka bahçesine kaçardı ve buradan güya ışık alsın diye açılan küçün bir pencereden, Akademi’den gelen kızları gözetler, sürekli otuzbir çekerdi, bazen kendinden geçip kafası pencereye vurduğunda, bunu bilenler, o pis pencerenin çerçevelediği görüntüde cama yapışmış eğri bir kafa ve kırmızı bir surat görürlerdi! Niyazi yaşından önce yaşlı, büyük bir kafa, alnı biraz açık ama dağınık saçlı ve unutulmuş bir sakal, yüzünün en karanlık bölgesi oluyordu. İlk bakışta hemen gözleriyle karşılaşırdınız; sanki yarı uykulu ya da şehvetten hafif süzülmüş bu gözlerle, ocakdaki iki tencerenin arkasında oturup, aralıktan kızların filmini çekerdi. Nuri’nin arka pencerede ne yaptığını görür ama sesini çıkartmazdı; ne de olsa oğlu, o da nasibini alsın. Tanıdığımızdan bu yana, karısı sürekli hamileydi. Belki dünya yüzünde en mutsuz bir kadın diyebilirdiniz, kucağında bebekle Niyazi’ye yardım etmek ister ve de sürekli azarlanırdı; Niyazi istemiyordu yaptığı bu göz banyosunun kendi gerçeği tarafından kesilmesini!
Lokantanın üstündeki harabe katta otururlardı, içinin ne halde olduğunu hiç düşünmek bile istemedim. Gerçekte, o civarda çalışan işçilere sattığı iki üç porsiyon kuru fasulye pilav’la bu ev nasıl dönüyor bilinmez! Biz oraya yalnız şarap içmek için gidiyorduk ama, yine okuldan gelip burada karnını doyuranlar giderek Niyazi’yi kafakola almışlardı; öncelikle Şener Akmen ama yemek yemek için değil, Niyazi’yle ne dümen çevirirdi meçhul! Şener, İzmir’den gelmişti, öncelikle liseyi de Akademi’de okuduğu için bizden daha tecrübeliydi. Annesinin ünlü bir kadın terzisi olduğu söylenirdi ve de başından silkelemek için İstanbul’a göndermiş! Şener’i tanıdıktan sonra belki annesine hak verirsiniz. Zayıf, sarışın; açık mavi gözleri, keski sivri burnu ve Asterix Le Gaulois misali, konuşurken durmadan çekiştirdiği bıyıklarıyla, sanki bu çizgi romanını içinden çıkmıştı. Konuşmazdı, tıslardı; bir bela, hem de; geceleri Beyoğlu’nun en karanlık, hücra yerlerinde daha karanlık adamlarla dostluğu, onu dokunulmaz kılmıştı. Çevresinde ismini 50 yıllarının Bill Haley ve Komet’leri’den almış Komet’leriyle dolaşırdı. Örneğin Çorum’dan gelip bir yılda Akademi’de kabak çiçeği gibi açmış Gürkan Coşkun; bunu daha sonra kendine isim edindi. Şener, Niyazi’yi resim karşılığında kuru fasulye ve filav için doldurmuştu; bunu duyanlar, konkurlarda kazanamadıkları tuvalleri Niyazi’ye getirmeye ve duvarlara asmaya başladılar ama Şener hemen bir jüri kurup, kötü resimleri eledi. Haksız da değildi Şener; yıllar sonra, Niyazi eğer yaşasaydı gerçekten zengin olurdu, duvarlarda asılan bu resimleri yapanların çoğu bugün 500 metre ötede İstanbulModern’de. Şener’in ileri görüşleri bununla bitmiyordu; conceptuel sanat daha ortada yok ken, Akademi konkurlarında olmadık “instalation” ve absürt projeler üretirdi; içinde çöplerin olduğu çöp tenekesini sergilemişti, Eyfel Kulesini pembeye boyamak ya da Galata Kulesine bir ingiliz kaput geçirmek gibi. Yaptığı pentürler de Burhan Uygur, Komet, Mustafa Şener’i vs. etkiledi, ne yazık bu resimler de çöpe atılmıştır kanımca. Şener sanat konusunda da pesimist’ti; bir gün salonda yaptığımız “sanatın geleceği” konusundaki tartışmada sorduğu: “..kol böreği mi yoksa sanat mı? daha sonra çok popüler bir deyim oldu. Bu tartışmanın sonunda “sanatçının varoluşu kavramını da; “YER SE!”  olarak noktalamıştı.
Atölyedeki kız arkadaşlarımızın doğum günleri de Niyazi’de kutlanırdı; bir öğleden sonra rezervasyon’u yapmak gerekiyordu Niyazi’ye. Söylemek gereksiz; baba ve oğul için sanki bir bayram muştusuydu! Her türlü gereken içki ve yiyecek alındıktan sonra kızlardan birinin Grundig teyp aygıtı, taşınabilir; o yıllar ses ve müzikle ilgili tüm çalacaklar ve plak piyasada çok az ve pahalıydı. Teype o yılların en gözde popüler müzikleri kaydedilmiş, içkiyle biraz kaydıktan sonra slow dans da programın içindeydi. Bunu duyan Mimarlık Bölümündeki bazı arkadaşlarımız da katılırlardı, onlar kızlara daha güvence sağlardı; ilerde serseri olmayıp mimar olacakları için! Herkes duygulu; teypten Gilbert Becaud’nun “Nathali” şarkısı bizi “Café Pouckine” ne götürürken, Niyazi şarapla Şener’in verdiği zulayı çekiyor, tencerelerin arasından sarışın İzel’i gözleriyle yiyordu, Nuri ise arka pencerede alı al moru mor!
Niyazi ne kadar Akademi’de popüler oluyorsa da ekonomik yönden değişen bir şey yoktu, istemeden bistro olmak ona fazla bir kazanç getirmiyordu. İçkiye yatırım yapmak belki ona bir kâr sağlayabilirdi ama parayı nereden bulacaktı! Gelen giden, yol gösterenler, tavsiyede bulunanlar;
öncelikle dükkana bir dekorasyonun gerekliliğinin altını çiziyorlardı. Giderek mimariden bir kaç kişi kağıtlara bir şeyle karalamışlardı, Niyazi gururla bunları gösteriyordu; öncelikle kuru fasulye ve pilav’dan çıkmalıydı, gerçek bistronun gerektirdiği kolay yiyecekler, mezeler olacaktı. Bir şarap evi daha da mantıklıydı, birisi de Bozcaada şaraplarının sahibini tanıdığını, belki onun sponsorluk olasallığını da projeye koymuştu!
Yaz aylarına yaklaşıyorduk, Akademi rıhtımında deniz bizi ötelere çağırıyordu, kalkıp biryerlere gitmek, ergüvan ağaçlarıyla konuşmak; örneğin Rumelihisarı. Okulun önünde beklerken karşıdan, biri koşarak geldi: -..çocuklar Niyazi kafayı kaçırdı, herşeyi kırıp döküyor ve “dekorasyon başladı” diye bağırıyor. Hemen gittik, sokak kalabalıktı, meraklıların önüne geçip, sahneyi gördüğümüzde; Niyazi darmadağınık, belli ki kafası iyi, tüm ne var sa lokantanın önüne, sokağa çıkartmış; malum iki tencere, kırık tabaklar, masalar üstüste, vitrin paramparça! Karısı, kucağında bebek ve öteki çocuklarlar eteklerine sarılmış, Nuri ortalarda yok. Niyazi bağırıyor: “DEKORASYON BAŞLADI”
Kürt Necati yatıştırdı Niyazi’yi, tencerler, masalar tekrar içeriye girdi, çevredeki bakkal çakkal olaya el koydu, para topladık ve de bundan sonra kimse dekorasyon’dan söz etmedi!