14 Tem 2014

OXYMORE / GÜNLÜKLER VE CAN SIKINTILARI

Bir şey yapmak çok güç; bir "ses" duyurabilmişseniz bu akan zamanda aman saklayın, güncel olmuş sa, tüketilmesi bile bir şans ama sınırlarını aşıp evrensel bir boyuta girmişse, işte o zaman "labirent"in içindesiniz; sizden bir "performance" bekleniyor. Günlük haberlerin içinde ilgimi çeken: "Pink Floyd'un dönüşü". Malum bu mytique müzik grubu çok uzun bir süre önce dağılmıştı; yapabileceğinin ötesinde evrensel boyutta. 70 yıllarında "Altec Lansing" haut-perleurs'lerimle dinlediğim tek güncel müzik grubuydu. 55 rue Pascal'da yaşadığım küçük evin, ses konusunda bir  sıkıntısı yoktu, yandaki Portekizli bile sonunda Pink Floyd hastası oldu. 1965 kurudlan bu grup, tek başına filozofik bir concept getirmiş ve de çok ilginç müzik adına gününe uyumu en zor kişileri bile çekim alanına sokmuştu. Grubun başını çeken Syd Barrett, LSD uyuşturucusundan yok olup gidince, arkadaşı David Gilmour yönetimi ele alıyor, Roger Waters'le beraber. Nick Mason davulda ve de Richard Wright piyano.






Müzikte yapılabilecek olan "yenilik" söz konusu değildi, bunu yapmak içinde müziği rayından çıkartmak amacı da değil değil, algılarımızı sarsmadan bir başka boyuta girmemiz. İşte bunu başardı Pink Floyd ve de hiç bir zaman gününün "actuel" müziğiyle de karıştırılmadı. Bir Sicilya akşamı Teormina'nın antik dekorunda, arkaya  Etna yanardağını alarak yaptıkları konser hala belleğimizde .
Tüm bu yıllar çok geride kaldı, grup bir çok kez dağıldı, ölenlerin yerini alabilecek ya da varılan yerden tekrar başlanabilecek bir cynergie olamıyacağına göre repertuarı tekrarlamak, yaşlanarak varılan dış fiziği de göz önüne alarak bir dönüşüm yapmak - çok yazık- tekrar bir "intihar" deneyimi. Peki nedir sürekli "actüel" olmak hırsı? Kanımca ne parasızlık ne de süreklilik; bence iyi yazılmamış bir tiyatro oyununda ki üçüncü perde. Dilimizde ne yazık bazı sözcükler yeterli değil örneğin "démystifier" fiili, büyük güçlüklerle başarılan ya da varılan bir durumu "hiç" e indirme; düş bozgunluğu. Örnekler çok: Bob Dylan da elinden geleni yapıyor,  Diyelim bu yalnız müzik konumunda değil, sanatta var olmak biraz da "denge uzmanlığı". Resimde bir süreç söz konusu olmasa bile buna benzer rahatsızları görüyoruz, örneğin durup dururken "jübile" yapmak, bilmem kaçıncı yaş "jübile sergisi" ya da kendine "müze kurmak" nın dayanılmaz isteği. Mégolomanie'nin dışında, yaşamın sonunda içine düştüğümüz "can sıkıntıları" bizi yavaş yavaş "kendi mezarını kendin kaz" eylemine çekiyor.



Can sıkıntıları yaz aylarında başka bir yörüngeye girer,  yaza özgü bilinmez  bir beyin uyuşukluğu, nedense anlatılmaz bir tatsızlık, görüş açımızı  başka yöne saptırır. Tatil kentlerinin kalabalık ve gürültüsü mü yoksa kentin yanlızlığı mı? Elbette ikincisi ama bügün başka bir boyutta yaşadığımız için o eski çınarların gölgesinde çay içerek gazete okuduğumuz günlerin ufuk çizgisi çok gerilerde kaldı. Dostum Emin Çetin Girgin, Blog'unda bir başka " can sıkıntısının" analizini yapıyor; konu:
Bilmiyorum üstad Abramovic'in kaymaklı baklavasını Newyork'a götürdü mü ama orada burada "şamata" yapan bu kadına karşı ne düşündüğümü daha önce yazmıştım. Hasan Bülent Kahraman'nın da bu "sinek kağıdına" yapışması beni şaşırtmıyor, beni ilgilendirmemesi belki daha doğru ama gelin görün; Türki'yede sanatı kendi doğrultularında yönlendiren, etkileyen ve de "manipulé" eden ama gölgede yürüyen bu kişinin anatomisini bilmekte fayda var.










5 Tem 2014

PORTRELER / TERS HOROZ- İRFAN ALKAYA


Akademi yılları çok uzaklarda kaldı, arada sırada basında ya da internet'de bir isim, bir yankı; örneğin


birden şaşırdım, İrfan Alkaya "Ters Horoz", kitaplığımda biliyorum nerede olduğunu, buldum;  biraz da beni bekliyordu sanırım; yer yer yaşanmışlıkların su yüzeyine çıkmasında fayda var, gözüme ilişen bir- iki detay, bir dönemi yaşamış gibi göstermek isteyenlerin anılara getirdiği zarar "demystification" ya da çarpıttığı bir gerçek. Öncelikle nedense o yıllar Akademide "excentrique" tip çoktu, katiyen özenme ve buna özgü benzetmeyle ilgisiz. Sinema, dergi, kitap ve de iletişim az olduğu için de taklit söz konusu olamazdı. Deli İrfan, belki "marginal" evet, ya da kafadan kaçık, doğru, şizofren de olabilir,bu da bir gerçek.Konumuz sanat olduğuna göre belki kaçık olmamak bir uyumsuzluk yararatabilirdi Akademi'de. Tüm "marginal"lerin içinde İrfan Alkaya'yı herkes tanır ama kimse onun gizemine giremezdi. Malum, uzun yıllardır Akademi'de yaşıyordu, mezun olmuş muydu bilinmez. Heykel atölyelerinde çalışırken görürdünüz ama gölgede yaşardı. İlk yıllarda fark etmedik çünkü Okuldan mezun olup gidilmezdi; sanatın hiç bir ekonomik işlevi olmadığı dönemlerde, resim öğretmenliğini kabul etmeyenlerin sığındığı ve de korunduğu bir "biyosfer" di Akademi. Atölyeler herkese açıktı, çaycı Ahmet, kantin, karşıda ucuz şarap içilen büfe Şükrü, kuru fasulye-pilav Niyazi, sahanda yumurta Abaza kardeşler. Beş liraya kadar ödünç alındığında geriye verilmezdi, "tokat" olduğunu da herkes bilirdi. Heykel bölümü resime göre bir başka ayrıcalık taşırdı; bir çeşit Atatürk heykel ve büstlerini yaratma ve dağıtma merkezi özelliğini uzun yıllar sürdürdü. Heykel hocalarının kontrolünde olan, hemen hemen her yıl bir kente anıt yarışmaları, resimin satılmadığı o yıllarda heykele çok iyi bir kazanç getiriyordu. Önemli konkurları kendilerine yontan Akademi profosörleri, (istemeden yaptığım bu espri, çok ilginç; bölümün en yaşlı prof. ve de Atatürk adına yaptığı anıtlarıyla tanınmış Kenan Yonttunç'tu)  büst konusunda biraz cömerttiler, İrfan'nın Atatürk büstüne gelmeden, onun bir portresini çizeyim:
Orta boylu, her zaman bir haftalık bir sakal, saçlarını kendisi kestiği için ortaçağı anımsatan bir kafa, uzun süredir kırılan gözlüğün camlarına telden yaptığı bir gözlük, camları nasıl tutturduğunu da merak etmedik. Çok uzun bir asker kaputu, eski postalları bile göremezdik, içinde ne zaman yıkandığı meçhul bir gömlek. İrfan bu dış kabuğun içinde yüzerdi; uzun süredir kendi halinde gelişen şeker hastalığı onu yavaş yavaş kemiriyordu. İki elinin parmaklarındaki yaralar iyileşmiyor, kirli sargıların içinde bazı parmakların eridiği gözle görülüyordu. Bir kolunu kullanamıyordu, omuzundan askıya alınmış bu kolun görevi; İrfan'nın üstünde önemle çalıştığı "Bizans müziğinin" notalarını karaladığı bir defteri taşımaktı. Şiir çalışmaları da buna eklenince, kaputun iki cebi de arşiv görevini yapıyordu. Bu kolla bazen bozuk bir mandolin de taşırdı, bu parmaklarla bir çalgı işlevi olamıyacağı için kimse sesini çıkartmazdı. Bir de ağzında her zaman yanan bir sigara olmasıydı, elini kullanmadığı için, sigaranın nasıl olur da ağzını yakmadığını merak ederdim. İrfan her zaman meşkuldu, kimsenin haberi olmadığı Bizans müziğini çalışmalarına katkıda olmak için aramızda bir Bizans Korosu kurmak kararı aldık, İrfan yönetecekti koroyu, çaycı Ahmet'in yan mekanında toplandık, önemli olan müziğe saygıydı, şamata yapmadan ve de İrfanı ürkütmeden. Ne yazık ilk toplantı da koroda kimin önde kimin arkada olacağı konusunda çıkan tartışmada İrfan tarafsız kaldı ve de oyun bozanları korodan çıkarttık. Dalga geçmek bir  yana kimse de bu Bizans müziğinin ne olduğunu anlayamadı ama şair tarafının önemini; İrfan'ı yüreklendirerek, "Ters Horoz" kitabının basılmasına ve de Akademi'de bir "hommage" günü yapılmasına kadar gerçekleşti. İrfan "absürt şiir" de kendinin öncü olduğunu savunurdu, örneğin:

İstanbul'u dinliyorum
Gözlerim kapalı
Maçka'ya gidemiyorum
Karaköy tıkalı
Tak tik tak biraz sonra
Nemçe kralı da orda

Ya da başka bir şiir, yine ters horoz kitabından:

GANGESTER
Bir gün
Gidiyordum "Mançester"de
Bir gangester gördüm
Yatıyordu yerde

Ey Mançester Mançester
Bu ne biçim gangester
paçasını almışlar
Aşşık kemiği nerde.      

O yıllar ilgilenmediğimiz "petrol" ve Ortadoğu'nun farkındaydı İrfan:

Şattülarap
Halim harap
Nasibim olsun
Bi yudum petrol

Yine o yıllar Akademi tiyatrosu olarak Ayla Algan'la birlikte İngmar Bergman'nın "Tahta Üstüne Resimler" oyununu sahneye koymuştum. Sinema ve tiyatro sevgisinin at başı gittiği , "Klüp Sinema 7" yi kurduğumuz bu ilginç ortamda sanat çağrışımları tek bir yere odaklanmıyordu. Bu ara elime geçen "de yayınlarından" Behçet Necatigil'in çevirdiği Wolfgang Borchert'tin tek perdelik oyunu "Kapıların Dışında" beni çok etkiledi; kendi gerçek öyküsünü dışavurumcu bir anlatımla oyunlaştıran Borchert, oyunu kahranı Beckmann'ı çizdiğinde, portre sanki İrfan'nın ta kendisiydi; hiç bir makyaj yapmadan ve de kostüm aramadan bir tiyatro yapacaktım ama İrfan'ı ikna etmek gerekiyordu. Oyun 2. dünya harbinde yaralı, bitkin, umutsuz dönen Beckmann'nın öyküsü yazarın ta kendisiydi ve 26 yaşında ölen Bochert'in bu oyununu uzun bir süre hiç bir tiyatro repartuarına almamıştı, lanetlemişti giderek. Akademi'deki yıllarımdaki büyük dostum Necati Ayden ( Kürt Neco ) le İrfan'ı nasıl tiyatroya bağlıyabiliriz kurgularını, hemen üstüne gitmeden, önce anlatarak, sevdirerek yapmayı kararlaştırdık. Yine o günlerde beraberce, morg'da kavonozlardaki fetüsleri süper 8 mm. çekmiştik ama bu çekimleri senaryosunu yazdığım "Giz" filminde kullanacaktık. Bu her iki projede de İrfan'a önemli bir rol düşüyordu. Sonuçta bu yaklaşımlar tersine döndü, İrfan önce kendisinin de bu konuda bir oyun yazdığını, nasıl olurda bir Alman bunu kendi yazmış gibi gösterdiğini, bize defterlerinden bunu bulup göstereceğini söyledi. Gençtik, biraz naif'dik ve de aklı dağıtan tüm bozukluklardan haberimiz yoktu. Mimar bölümünden bir arkadaşımız bize İrfan'nın ileri derecede şizofren olduğunu kanıtladığında, daha başka bakmaya başladık İrfan'a ve de ona bir başka türlü yardıma karar verdik. Evet Akademi Heykel bölümünde herkes Atatürk büstlerinden yolunu buluyordu; neden İrfan bundan nasibini almamıştı? Karar verilmişti, önce hocalara soruldu, çok ilginç onlar İrfan'ı bizden iyi tanıyorlardı, yanıt-" Atatürk ve İrfan, nasıl olabilir" ? Evet olabilirdi ve biz daha çoğunlukdaydık. Konkur mu unuttum ama İrfan bir Atatürk büstü yaptı ve bronz dökümüne kadar peşini bırakmadık, sonuçta Emirgan Parkına konulmak üzere resmi bir anlaşma yapıldı, bir törenle büstün açılışı yapılacaktı.
Büstün bronz halini görmemiştik ama töreni aksatan bir iki olay daha ilginç, sinema gibiydi. İrfan'nın heykeltraş olabileceğini düşünemeyen görevliler, kendisini deli sanıp törenden uzaklaştırmışlardı, araya girenlerle olan tartışma kavgaya dönmek  tehlikesi atlatmış. Biz oraya vardığımızda İrfan yoktu ortada ama büstü bronz halinde gördük, açıkca; yapanı bilinmeyen nice Atatürk büstlerinin yürekler acısı kaderini biliriz ama bu kez İrfan'nın yaptığı bir başka Atatürk'tü, bakışları tamamen "şizofren" bir Atatürk büstü.