21 Oca 2016

OXYMORE / MAKING-OF

Bir dostumla konuşuyoruz: ".. dün akşam Banksy'nin sergisinin açılışındaydık...! " İstanbul, kim, nerde, nasıl demek olanağı olmadı. Konuyu derinleştirmeden, Banksy' yi sergileyenin kim olduğunu araştırınca karşıma süpriz, hiç duymadığım bir şirket ismi çıktı: "Global Yatırım Holding", oysa malum güncel sanata soyunan; Salt, Borusan vs. değil. Evet şaşırtıcı, sırtı çok sağlam gözüken bu holding, sergi duyurusunun hemen altına sergi biletlerinin satış adresini de eklemiş, galiba amaç hem kültürel hem de ekonomik! Şimdi bu "güncel sanatın" parolası olmaya başlayan: "parayı veren sergiler" ama şimdi bir "pradox" yaşıyoruz; sanata bulaşmak, durup dururken ekonomik gücünüzle, büyük güçlüklerle sanat severlere sunduğunuz kim bu Banksy? Ama önce siz kimsiniz? Sergiyle ilgili fotoğraflar, bir sergi açılışıyla ilgili görsellerden daha bayağı; sosyetik hanımlar, duvarları kirlettiği için baş kaldıran, sosyal düzeni güya eleştiren yani kendi lükslerine bok atan bir dahinin grafitilerine hayranlıkla bakıyorlar. Holding'in yöneticilerinin dikkati başka yerde, önemli bir davetli, Banksy'yi nasıl algıladığını anlatırken, binbir güçlükle getirdikleri bu serginin amacı ulaştığının mutluluğunu yaşıyorlar. Evet Banksy dünyanın sorunlarını sorguluyor; şimdi kaygısı: "sığınmacılar",  öyle söylüyor başı örtülü bayan! Güncel Sanat'ın "sanat" kaygısı var mı acaba? MoMa' nın, Tate Modern'nin, Royal Akademi'nin, Turner Ödülünün vs. açıkca kimsenin böyle kaygısı yok, ne yazık "önce güzellik olsun da diyemiyoruz!






Internet'ten sipariş verebilirsiniz; bakmayın baskı kötü ama duvardaki hali daha beter, orjinali; duvar olduğu gibi bir müzeye taşındı, iyi bakımda.

                                                               BİR BAŞKASI


Belki merak ettiniz Ai Weiwei son günlerde ne yapıyor diye? Olabilecek tüm mediatik sarsıntıya sahip çıkan ve de bunu bir concept olarak kullanan ; "manipulateur" ( unutmayalım ustası Andy Warrol'du) geçen sonbahar Londra Royal Academy of Art'da yaptığı retrospektif 400.000 bin kişi tarafından gezildi. En son Lesbos adasında sığınmacılarla gösteri yaptıktan sonra, dün Paris'in ünlü lüks alışveriş mağzası "Bon Marche" de uçurtmasını sergiledi. Figaro gazetesinin "Başbelası Çinli" başlığıyla açılışı anlatan makalesi, haklı olarak; "global" şamatayı en uç mekanlarda "babasının malı" gibi yapan bu krizmatik kişiliğin bi anatomisini yapıyordu. Bir şarlatan olduğu ortaya çıkmaya başladı, bilmiyorum mumu ne kadar yanar ama şu anda bir star, açılışta milyarder Bernard Arnauld özellikle bu mekanın sahibi, geçen yıl açtığı "fondation Louis Vuitton" nun yönetici Suzanne Page, ki daha önce Paris Modern sanatlar müzesinin yöneticisiydi ve de aklınıza gelebilecek güncel sanat lobisinin en önemli isimleri. daha da ilginç tüm kişiler kuyruğa girip, Weiwei ile "Selfies" yapmışlar. Kendisine sorulan: geçen hafta Lesbos adasında sefaleti oynuyordunuz şimdi dünyanı en zengin adamlarıyla şampanya içiyorsunuz? Yanıt: "...bunda bir paradoxe göremiyorum,  genelde özgürce düşünmek concept'i adına tüm sınırları yok edemiyorsak, belki sanatçılar bu tabuyu, engelleri kırarlar; Berlin üniversitesinde öğrencilerime bunu öğretiyorum!"



Wei'nin ustaca dalga geçtiğinin bilenler, yaptığı tüm şamatanın pahalıya mal olduğunun da farkında olan bazı müze yöneticileri artık alık milyarderlerinin bu şımarı çocuğuna karşı  bir tavır alınmasının zamanıdır diyorlar. Ünlü İtalya'lı sanat profesörü Francesco Bonami: "...bana göre WEİ, batının yarattığı bir mal'dır ve de bu sistemi çok biliyor; sürekli -kötü bilinçi körükleyerek karşıtlık yaratmak sanatı- , örneğin Çin yönetimine baş kaldırmak, sanki bu onun bir pasaportu ve şunu çok iyi biliyor; sanatın da içeriğinde özgürlük gibi bir takım sahte argument'lar yatar, nasıl "insan hakları" hemen öne sürülen bir tez ve hiç düşünmeden onu kabullendiğimiz gibi! Özellikle Çin' nin de işine geliyor, güncel sanata kendi sanatçılarını pazarlamada Wei onun bir çığırtkanı, daha önce de belirttirdiğim gibi iki taraflı bir ajan, CIA olduğu bir gerçek.


                                                                    ÖTEKİSİ


Bitmez tükenmez bir "mediatik sunami" yaşıyoruz, sanki hiç başka artist, plasticien, ressam yok; Louvre, Bibliotheque National, Centre Pompidou kapılarını Anselm Kiefer'e açmışlar, büyük çapta galerileri de saymıyoruz. Daha önce anlattığım gibi devasa tuvaller aklınıza gelebilecek alçı ve beton dahil, ağır bir tekstür endişesiyle bulamaç gibi yüklenirken, artist her şeye filozofik göndermeler yapıyor;  simya, kabal, yaralı bellek, thédore Adorno vs. yani bu çamurun altında yatan kültür'


Kimse yargılamıyor, aklıma gelen şu; genellikle söylenen: "..ben resimden anlamam ama çok büyük bir ressammış! Dikkatle bakıyorum bu tuvallerin altında yazan etiketlere; katiyen birbiriyle uyuşmayacak, zamana dayanamıyacak malzemeler: genellikle doğada bulunabilecek, kurumuş bitkiler, yanmış kitaplar, tüyler vs. Milli Kütüphane'de alçı,  betonl ve kurşuna yaptığı kitapları ve bu tonlarca toz toprağı alıp saklayan  kolleksiyonlara ve müzelere baş sağlığı diliyorum.



Belki yorulduk önümüze sürülen bu çirkinlilerden, akıl verenlerden, şamata yapanlardan. Kendiliğinden üstümüze çöken bu tatsızlığın nedeni çok ama önüne geçilmez bir "born-up", bunalma; biliyorum derdini anlatmak olanaksız. Belki, merak koşturmaları bu can sıkıntısın nedeni! Sanki bir odada üstüste yaşıyormuşuz gibi, her şey çok yakın; bir step'de olabilecek görüntü gibi çok uzak ve de düşte olduğu gibi; bir türlü kaçamıyorsun. Belki de yaşlanmak, düşüş de olabilir, bence ayağımıza takılan, kafamıza çakılan güncel sanat yalnız resime özgü, anlamıyorum öteki sanatlar nasıl kendilerini kurtardılar bu kaos'dan.

                                                             












































14 Oca 2016

FİKRET MUALLA

Niçin bu yazı? Bir dostumun isteği üstüne, tarihi bir mekanın; Pera'da bir otelin mezanininde açılan ve de epey ilgi çeken Abidin Dino sergisi için yazdığım yazıdan sonra, düşünülen ama gerçekleşmiyen ikinci sergi; Fikret Mualla'nın sergisi için yazmıştım. Müzeler, galeriler, mekan sahipleri, kolleksiyonerler, alan-satanlar, küroterler vs; biliyorum sanat aslında bir "kaos", kendi başına devinen. İşte bunun hem içinde, hem de dışında yaşamış: "marjinal"  ama sahte olmayan bir kişilik Fikret Mualla. Ne yazık karşılaşamadık ama 1970 yılında onu iyi tanıyanlar, yaşadığı mekanlar, yani o Paris hala duruyordu.



                           YAŞAMAK BİR "SERHOŞ GEMİ", RESİM BİR BAŞKA DENİZ



28 mayıs 1974, Fikret Mualla’nın kemikleri Türkiye’ye götürülecekti; sonuç olarak ülkemiz
ressamına sahip çıkmaya karar vermişti; daha doğrusu Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün - eşi
Emel hanımın - çok erdemli bir işleviydi, daha sonra, kapsamlı bir af çıkartarak; bir takım
nedenlerle yurt dışına kaçmış ya da çıkmış, vatandaşlığını yitirmiş tüm sanatçıların ülkelerine
dönmesini sağlıyacaklardı. 1967 de Fransa’nın güneyindeki Reillanna’da ölen Fikret Mualla, köyün
mezarlığına gömülmüştü, işte o gün kemikleri, Nice’den Orly hava limanına, oradan da İstanbul’a,
sonuçta Karacaahmet’e gömülecekti. Abidin, Avni Arbaş, Mübin vs. Orly’ye evrak işlemini yapmaya
gittiler. Abidin tabuta iliştirmek için bir resim paleti ve fırçaları da götürmüştü. Dönüşlerinde Fikret
Mualla’nın yaşadığı Alesia semtindeki evine yakın, ünlü Zayer cafe’sinde buluşuldu. Eğlenceli bir
gömme töreni diyebiliriz; Avni Arbaş 1938 de Fikret Mualla’yı Sirkeci Garından Paris’e nasıl
gönderdiğini anlatıyordu: O yıl babası ölünce miras olarak 5000 liraya konan Fikret Mualla soluğu
Paris’de almıştı. Bugün de kemiklerini İstanbul’a gönderiyorum, çok garip!” diyordu! Bir gün Fikret
Mualla, Mübin’e de “..Paris’de Lyon garını hiç sevmem; çünkü rayların bir ucu Sirkeci’dedir”
demiş. Abidin ise Fikret Mualla’nın 30 yıllarında giydiği, giyim tarihine geçecek uzun paltosunu
anlatıyordu: “..modelini Fikret’in çizdiği bu paltoyu Tokatlıyan pasajı’daki ünlü terzi Peltekis
dikmişti…30 yıllarından ne önce ne de sonra, böylesi bir paltonun görülmediğidir. Yakasız paltonun
düğmeleri gırtlak altından başlıyor, dizi dizi yerlere kadar iniyordu, böylece dış ve düşman bir
dünyaya karşı kendini sımsıkı korumuş duyuyordu Mualla. Sağ palto kolunun altında resimlerini
gece gündüz, yaz kış korumak için, yassı bir kılıf, bir “ciltbent”, kapalı bir karton taşırdı Fikret.
Bütün sermayesi bunun içindeydi, tezgahı buydu, ömrü buydu, dünyası buydu.
Bir yaşantı ne kadar çarpaşık olabilir? Ya da bir kişilik içinde kaç karakter saklıyabilir? Maskelerinin
sayısı! Fikret Mualla’nın haritası bence onun çok erken yıllarında çizilmişti. Annesinin bir kız
çocuğu özlüyerek onu saçlarından giysilerine kadar öyle büyütmesi ve de Mualla adını vermesi.
yeni yetme yaşlarında İspanyol gribine yakalandığında, sonuçta annesi ölüyor bu hastalıktan, tüm
yaşantısında kendini sorumlu tutmuştur bu ölüm nedeniyle. Babasının yeniden evlenmesi, buna
tahammül edemeyen Fikret’in, üvey annesini dövmesi ve kadının evden kaçması ve de babasının
bu kez akrabadan bir kız bulması! Geçirdiği bir kazadan topal olması da, futbolcu olmayı özleyen
Fikret Mualla’yı bir düşten etti. 1955 yılında Fenerbahçe’nin Fransız Nice takımıyla yapacağı
maçtan önce, Fenerbahçe’ye maçın taktiğini yolladığında, gelen yanıt: “ ilginize teşekkür ederiz
Mualla hanım “! Galatasaray lisesinde resim öğretmeni Şefket Dağ’dı ama mühendislik okumak
üzere önce Zürih, daha sonra da Berlin’e gidiyor, yıl 1928, bence problemlerin başlangıcındayız.
Bu sürede geçirdiği krizler nedeniyle çoğu kez akıl hastahanelerinde kalıyor. 30 yıllarında
Türkiye’ye döndüğünde resim ön plana geçmiştir , yanısıra Schiller üstüne bir kitap yazıyor ama bu
kez tüm yaşantısında onu yönetecek “ NEVROZ “, karakteriyel bir durum kazanmıştır. Gelip giden
pyschique sarsıntılar, onu günlük yaşantısında, kavgacı, küfürbaz, sarhoş, çekilmez bir adam
olarak yönetirken; Alfred Adler’in dediği gibi; …yaşantıdan kaynaklan gerçek dönüşümün önemli bir
bölümü onu bir hayal dünyasına itiyor. ” Genellikle alkolle desteklenen resim yapma süreci Fikret
Mualla’da kısa bir süreye indirgenmişti, çabuk kuruyan; guaj, suluboya gibi teknikle yaptığı resmin
hemen işleve geçmesi gerekirdi, kendine bir idea-fixe edindiği parasızlığın verdiği panikle dışa
çıkıp, o sürede ürettiklerini okutmak yani satmak! Nevroz’un yönettiği sanal dünyayı Van Gogh’ da
korku ve takıntı olarak buluyorsak, yine aynı SANRI ve metapiskoloji labirentinin içindeyiz.
Karabasan’nın gecesi gündüzü yok, kafasına takılmıştı bu ses: “ biraz sonra polisler seni alıp tekrar
o akıl hastahanesine kapatacaklar, biliyorsun çıkış yok! “ Türki’yede yaşadıklarını da sürekli
“ ..düşenin pek dostu yoktur LEBLEBİSTAN’da “ diye tekrar ederdi. Koleksiyoncusu Madame
Angle’s’in onu yolladığı Reillanna köyünde tam düşüşe geçmişti; o bir türlü bitmez tükenmez
geceleri belki Van Gogh gibi anlatmadı ama kabusla uyandığında telefona sarılıyor, santraldaki kızı
uyandırıyor: “ ..matmazel, ben kimim, lütfen bana anlatırmısınız, kimim ben? “
Fikret Mualla resmini; “ figüraif-abstre diye bir şey yoktur, bana nasıl gelirse öyledir diye
tanımlıyordu. Onun resmini giderek hiç bir akıma bağlayamayız; Art Brut dediğimizde, figüre yönelik
izlenimcilik bizi bir “insan manzaraları” sunumunda, naif ya da çocuksu gibi gözükse de içerikte
gerçekci, dışa vurumcu. ” Varoluşunda onu resim yapmaya iten olgular üstüne de hiç bir şey
bilmiyoruz; Yaşadığı mahalle bence o yılların “authendique” bir Paris sokağı ve insanları, Jacques
Tati’nin dünyasını anımsatıyor ama “vakanüvis” değil. Özellikle 30 lu yıllarda D gurubu kurulurken,
Nurullah Berk’in onu önemsememesi, giderek Fikret Mualla’nın tek etkilendiği ressamın Toulouse
Lautrec olduğunu ve de iyi bakarsak onun tüm figürlerinde giysilerin Lautrec’den esinlendiğini
görürüz diyerek eleştirisini noktalıyordu. Şu da çok açık, Fikret Mualla’nın Van Gogh’dan haberi
olmaması çok doğru, “Theo’ya mektuplar” ın yayılanması daha geç yıllara uzanır. bence onun
etkilendiği tek ressam Georges Grosz’du. Almanya’da yaşadığı yıllar, Alman Dışavurumcu akımının
en etki yıllarıydı ve de ressamın da dışa dönük gençlik yıllarına rastlar. Şunu da unutmamak
gerekir Fikret Mualla ne kadar “lanetli ressam” görünümü verse de bunun tam aksi 1958 yıllarında
Paris’in en önemli galerilerinde resimleri sergilendi; bunlar o yılların önemli gelerileriydi,
Bernhaim,Katia Granof, Diana Vierny gibi. Bu galerilerin prensipleri ressamın galeri kurallarının
dışına çıkmamasıdır, birici prensip galerinin fiatları altında elden resim satmamak vs. Öncelikle
bunun Fikret Mualla’için ne kadar absürt olduğu açık, bırakın galeri fiatını, bir şişe şaraba
tokuşturduğu resimleri duyanlar: madame Angles’den, malum Türk diplomatları, eş dost giderek
kolleksiyoner oldular. O yılların ünlü galericisi Arman Zerbib’de aynı olayı Mübin için yaşadığını
anlatmıştı bana. Ne yazık Paris’de o yıllar yaşayıp, zorla oluşturduğu ilgi alanını bir takım
nedenlerle ters yüz edenler mi, yoksa sanatın paralı yargıçları mı kalıcılığı sorguluyor?
70 yıllarında, Türkiye’nin liberal açılımıyla sanat, sonuç olarak bir “matah” olup, gözler uzun süredir
Avrupa peyzajında izini yitirmiş ressamlara dönmüştü. Öncelikle yaşamı ve bohemi en ilginç
ressam Fikret Mualla, Paris’de yaşayan, gelip geçen, diplomat vs. tüm Türklerin odak noktasıydı.
sonuç malum; Madame Angle’s’i tüm kolleksiyonu, Hotel Drouot satışları,oraya buraya dağılan,
satılan tüm resimler sonunda kendilerini Türkiye’de buldular, kendisi de Karacaahmet’te. Son
yıllarında: “…biliyormusun Avni, artık deliyi oynamaktan bıktım!” diyordu.

1 Oca 2016

OXYMORE / MIRAGE


Bunun gerçekleştiğini görmek, belki sanatın hayal gücünün sanrı fenomenine bir darbe gibi geliyor ama bir gerçek. Nasa'nın ayın çevresinde gezinen Lunar (LRO) uydusunun 12 ekim'de çok uç bir fotoğraf tekniği ile çektiği Ay'dan Dünya'nın görünümü. Bu mavi "lapis lazuli", toprakta bulunabilen en gizemsi bir taş. Bu olağanüstü varoluşu, gözümüzün ayırt edebileceği mavilerin içindeki ayrıcalığı onun, ilk çağlardan bu yana, değerli bir taş; sanatın değişik alanlarında kullanıldığı gibi, özellikle pigments olarak ünlü ressamların paletinde görülüyor. Dünyamızın dış görünümünü 60 yıllarına kadar, kendi hayalimizde görüntülemiştik, şimdi bu "şiir çekimindeki" görsel, gözümüzün önüne getiriliyor, izlediğim kadar bakmak fiilinin işlevine bile girmiyor getirdiği yankı. Bu kurmaca alanını betimlemek için, gizeme kucak açan yine çok az.


Belki bu gizemi yine şiire dönüştürenler çoktan çekip gittiler, kendi tanrılarını da alıp, topluca. Asırlar sonra geriye sahte tanrılar, sıra dışı inançlar, tüneller ve çukurla ve "şey" kaldı



Geride kalan,  yine hayalini bize ulaştıran "ay ışığının" da giderek albenisini yitirmesi, yapmaca ışıklar, metafizikten arınmış ışık alanlarında dolaşıyoruz



İç dünyamızın "allégorisi" içini boşalttığında; sığınacağımız bilinmeyen bir tanrı - agnosta theo- ya da başı bozuk bir şaman kulağımıza şunu fısıldayacak: ".....unutulmuş söylem biçimlerini anımsa ve de bana "GÜZELİ" tanımla. 2016 yılına giriyoruz böylece.