25 Eyl 2019

BİENALLERİN SONU

LYON BİENALİ - Sam keogh / Know Worm

Contemporary İstanbul fuarıyla ilgili yazımın başlığı “ Çağdaş Sanatın Bulanık Sularında 2 “, belki çağrışım yaptı, çağdaş histerinin en uç, en anlamsız biennalerinden biri olan 15. Lyon Bienali de kendine bir içerik olarak : “Bulanık Sularda Geziler”/ "Voyage En Eaux Troubles" koymuş ama başından bu yana kendini soyutlayan, bir kimlik ararken; asıl amacını yitiren bir panayır görünümündeki bu bienalin çok yakında bu bulanık sularda batacağını bir sezgisidir kanımca!

LYON BİENALİ - Leonard Martin / Ucello'nun İzinde
LYON BİENALİ - Mineuk Lim / Eğer Ben Seni Görüyorsan, Ben Seni Görmüyorum


Öteki bienalere göre daha geç başlamış ama bütçesini ve açılımını bu zengin Lyon kenttinden sağlayan, kültür bakanlığının da yardımıyla da uluslararası bir düzeyi düşleyen  ne yazık başaramayan bir contemporary'nın bence ilk kurbanlarından biri olacak!

LYON BİENALİ - Andreas Lolis / Résidence Permenant


 Ne zaman “plastik sanatllar” içeriğinde geleneksel sanat: pentür, sculpture, estamp vs. sınır dışı edildi, sanatçı kabuk değiştirip “plasticien”e dönüştü, önce şamataya dönük her şey; installation, video- audivisuel, graffiti, performance vs. giderek gösterecek bir şey kalmayınca: art sociologique, urbanism, küresel sorunlar olarak yön değiştirip, biennal kavramı kendi kendini yok etmeye başladı. Başlangıcında dört önemli biennal’den hareketle küresel 32 uluslararası bienal’e dönüşünce, bunları yöneten lobilerin yönetimi, bilgi ve krotör dağıtımı ve de kontrölü önemli bir sorun olmaya başlamıştı! Sonuçta akıl hocası Cassel Documanta’nın  60 milyon dolar borçla çöküşü, Venedik dışında ötekileri de sunami misali beraberinde götürdü.
Önce bakışımızı 16. İstanbul Bienal’ne çevirelim: İKSV - İstanbul Sanat vakfını yöneten, Arter’den Salt’a, Borusan’a vs. kadar kendini dış kaynaklı “contemporary’e adamış zenginler klübünün bu lüks düşlerinin bir devamı olarak kurgulayabiliriz bu Bienali. Ama ardında yatan snop kompleksler dışında, içinde yaşadıkları toplumun analizini yapmadan üst düzeyde hava atan; Türkiye’yi tanımayan ama dıştaki lobilerin tavsiye ettiği krotörler’le ( herhalde beleş değil ) o topluma güya sanat adına öğreti yapmak ve onlara gerçekleri göstermek, sanal masallar anlarmak; Örneğin Dolapdere halkını Chantal Akerman’nın filmleriyle sinema adına eğitmek - sözüm Arter’e! -
Şimdiye dek bir envanteri yapılmadı bu tür etkinliklerin, örneğin Bienal’in tanıtma yazısında 25 ülkeden 56 sanatçı, yalnız sekizi Türkiyeli ve bunların ürettiği 220 iş! bu konuların içinde değilseniz bilemezsiniz bir sergi yapmanın ne bela bir iş olduğunu, altını çizeyim bu 220 iş, genellikle installation, malzemeyle yapılan kurgular, devas boyutlar vs. Bu yabancı sanatçıların geliş - gidiş - kalış, diyelim misafirlik ama getirilen tüm malzemenin transportu ve de sanatçılara ödenen nedir? Böyle bir bienale’in ederi ve de giderek amaçı: sanat, kültür ve de moral se bu vision’nun ulaştığı insanın anatomisini tartıştık mı!? Benim önerim: bu biennali yöneten yabacı kürotöre; hanki ülkeye ayak bastığını bilmesi için önce iki türk gazetesini başından sonuna, ilanlarına kadar çevirip okuturum, televizyonu da izlemek şartıyla!
Kendisine Türk basınında pırıltılı bir geçmiş, ışıklı bir gelecek çizilmiş krotör Nicolas Bourriaud kimdir? Bence epey krismatik ve de çok ihtiraslı, kart-visitinde olabilecek her şey yazılı bu kişilik, her yerde varolmak için; önce politika - sosyalist partisinin dümen suyunda, Arnaud Montebourg’un yakın dostu giderek onların açtığı yolda Palais de Tokyo ve Tate Britain, daha ilginç gömlek değiştirip Sarkozy’nin eşi Carla Bruni’nin torpiliyle Akademie de baeux-Arts Paris’nin direktörlüğüne, daha sonra Montpellier Contemporant’nın yöneticiliğine kadar!

PALAIS DE TOKYO'da aktüel bir sergi: Thomas Saraceno/Algo-R(h)i(y)tms
Belki inanmayacaksınız ama gerçekten Paris'de eğlenmek istiyorsanız, gidin görün; işte Bourriaud gibi lafla geçinenlerin sırtının dayadığı, "yeni modernite" ve "altermodern" sapmalarının komikliğini!

 Güzel Sanatlar Akademisi bizim yaşadığımız 70 yılları sonunda, Paris’in tüm pentür galerilerini yok eden “conceptuel virüsüyle yolunu değiştirmişti ama Bourriaud’nun gelişiyle tamamen ters-yüz oldu, bu gün Palais de Tokyo’da gösterilmek istenen “ne-mene” şarlatanlık bu akademinin öğretisi oldu! Bununla yetinmeyip yeni sanat teorilerine, örneğin. Postmodernisme’in sonunu ilan ederek kendi yarattığı akım “Altermodern” yani başka bir modernism’i, çağımıza uygun bir değişimi Tate Britain de “Triennale dArt Modern” sergisini 28 uluslararası plasticienle gerçekleştirdi: Peki yeni olarak ne yapılabilir; ağzınla kuş mu tutacaksın! Yine aynı installationlar, video, neon tüpleriyle yazılar!
Bu biennalde tezi, günümüzün en aktüel konusundan almış göz göre göre yitirdiğimiz planet, geleceğin şüpheli oluşu ve de plastik artıkların oluşturduğu “yedinci kıta”, güzel, belki haberiniz olmadı ama Venedik Bienali’de aynı konuyu içerdi, bir "absürt" olarak bu bienallere özgü!

İsterim ki herkes gitsin görsün, basında, bankaların beslediği lüks sanat dergilerinde ve de onların galerilerinde, snop kokteylerinde konuşulanların gerçek olmadığını, ilgisiz yerlerdeki enayice installationları, minimalist komik happiningler, lüzumsuz söylevler! Yaşadığım bir anı: hangisi olduğunu unuttum, yine Venedik, bizim paviyonda - büyükçe bir baraka - Yüksel Arslan sergisi; önce resimler minuskül ve de kötü asılmış, kanımca büyük etki yapacağını düşlemişler, ben gezdim ve biraz uzun kalmıştım, çıkarken gardiyan bana: -“ çok ilgilendiniz Bienal bitmek üzere ve de siz dokuzuncu görücüsünüz” demişti! Kim niçin gönderdi bilmiyorum, belki yirmi yıl öncesi gerçekten pantür sergilenen bienallerde kalmıştı akılları!

VENEDİK BİENNALİ - Eric Thys / Monde Cane Organ Piece
VENEDİK BİENALİ - Marco Godinho / Written by Water
VENEDİK BİENALİ - İnci Eviner / İci et Ailleurs
Bu cılız ve komik installation biennale bizim gönderimiz, İnci Eviner istediğini yapsın ama onu sürekli bu biennale gönderenlerin onun işlerinden aldığı hazzı gerçekten öğrenmek isterim!

16. İstanbul Bienali'nin başlığı "Yedinci Kıta" ve de bize "Androposen Çağı"nı çağıştırması bizi, "nesli tükenmiş türleri anımsatan"... işte tam bunları yazarken günün haberlerine bakmak için bir ınternet gazetesine göz attım:


"Feral Atlas Collective (Yabanıl Atlas Kolektifi), insanların kurduğu altyapıların öngörülememiş etkilerini incelemeyi hedefleyen yüzden fazla biliminsanı, hümanist ve sanatçıyı bir araya getiriyor. Antroposen’in süreçlerine yönelik disiplinler ötesi bir bakış açısı geliştiren kolektif, plantasyonlar, nakliye yolları, fabrikalar, barajlar, elektrik santralleri ve sondaj makineleri gibi sıradan altyapıların ne kadar ölümcül etkileri olduğunu ortaya koyuyor. Feral Atlas’ın henüz tamamlanmamış en büyük çalışmasının bu küçük bölümü, görsel antropologlar Jennifer Deger ile Victoria Baskin Coffey, mimar Feifei Zhou ve ünlü antropolog Anna Tsing’in küratörlüğünde sunuluyor."

BİENAL'E DAHA GENİŞ AÇIYLA BAKARSAK: kendini tüm "contemporary'e adamış bir gazetecinin yorumuyla bitirelim:

 "Hayal ürünü bir alemin resimli ansiklopedisini hazırlayan Luigi Serafini’nin muhayyilesi ve sabrı ve becerisi de öyle… Heykellerini suya gömüp midye ile kaplamasıyla tanınan Simon Starling’in İstanbul için yaptığı midye kaplı maske ile birlikte bu işlerin tümü, aslında sanatta çokça yapılan bu nedenle belki de artık şaşırtıcılığı kalmayıp etkisini yitiren bir tarzın devamı gibi. Damien Hirst’ün 2017’de Venedik’te de sergilenen devasa midye kaplı heykellerle (Treasures from the Wreck of The Unbelievable) büyük bir şova dönüştürüp tüm sürprizini emip bitirdiği bir tarz…"

ŞAŞIRTICI DEĞİL Mİ?















8 Eyl 2019

ARTER'İN ARKA KAPISI


Fotoğrafta “ultra-modern” bir yapı haberden önce çarptı, sonra Vehbi Koç Vakfı Sanat Müzesi Arter - Dolapdere; Kurucu direktörü  Melih Fereli konuşuyor, “mahalleye sırtını dönmeyen, mahalleyi davet eden bir yapı oluştu, Arter’in yeni binasıyla birlikte tüm halkımızın, özellikle gençlerimizin ve çocuklarımızın sanatla özgürce karşılaşabileceği bir ortamı mümkün kılmanın heyecanı içindeyiz!”
Birden 40 yıllarına döndüm, mahallemizde Halkevlerinin açılış söylevi: babam söylevinde “önüm- arkam sobe” demiyor sayın Fereli gibi; Cumhuriyet’ten, laik Türkiye’den ve de kültürden söz ettiğinde, bizler elimizde mandolinlerle ilk dersi heyecanla bekliyoruz; akşam da herkesin katılımıyla oynanacak bir tiyatro oyunu var. Yine günümüze dönelim: Peki burası neresi: Fereli devam ediyor, “Mahalleye sırtını dönmeyen, mahalleyi içine davet eden, hatta içinden geçip arka taraftan tekrar sokağa çıkabileceğini…” evet şimdi nerede olduğunuzu biraz anladınız, Dolapdere’de siniz, sırtınızı da Kasımpaşa’ya dayamış sınız ama buraların sosyal yaşama, yerleşme, kent sorunlarından bir haberiniz var mı?
Bir kaç yıl önce Tunca Sanat Galerisi’nin bir sergi açılışına davetliydim, Tepebaşı’ndan bir taksiye bindim, adresi söyledim: Bülbül, Paşabakkal sok. -Eskidji İş Merkezi - Dolapdere; bana göre çok yakındı ama şoför Tarlabaşı’dan aşağıya inmek istemedi, Kasımpaşa’dan dolaşacaktı! Anlamadım, açılışa geç kaldığımı vs. anlatırken, şöför, “…burada yaşamadığınız belli, bu sokaklara girmek istemiyorum, bir gece öldüreceklerdi, zor kaçtım!” Peki kimler bunlar..? Adam: “ madem meraklısınız, gidelim” dedi ve aşağıya inen sokaklardan birine girdik. Sanki birden düşte olduğu gibi paradoksal bir mekan değiştirdik, sokağın pisliği, kararmış duvarlar giderek o denli karanlık insanlar; sefalet, sanki hiç yıkanmamış, çul giysiler içinde bir sürü çocuk arabanın camlarına vuruyor, kadınlar kapıların önünde perişan, karanlık adamlar ötelerden topladıkları çöpleri yığmışlar, zorla geçtik, çöp arabalarını özellikle rahatsız etmek için sokağı daraltmışlardı. Sonunda aşağıya indiğimizde tarifsiz, büyükçe depo görünümünde, ön cephesinde ESKİDJİ  yazan yeni bir yapının  önüne geldik. Şöföre, “söyledikleriniz doğruymuş, peki kim bu insanlar, nasıl olur İstanbul’un merkezinde bu sefalet” dediğimde bana yanıtı, “Buralar boştu uzun yıllar, Rumlar gittikten sonra; geçmezdik buralardan ama bu adamlar nereden geldi, Belediye nasıl göz yumdu, gördünüz karanlığı! “ Teşekkür ettim bana gösterdiğine, ona Tarlabaşı’nın tarihini, 6 - 7 eylül’ü anlatacak vaktim yoktu; binaya girdim, galerinin olduğu kata çıkan devasa asansörü gösterdi birisi; ne bileyim ; nedir bu bina diye soracaktım, vazgeçtim, sokağın şokunu atamamıştım! Asansörden çıkınca galerinin uğultusunun olduğu açık büyük kapıdan girdiğimde, kalabalık  ve dört genç ve güzel kızın yaptığı oda müziği; garsonun getirdiği içkiyi içerken beni buraya çağıran Mimar Mehmet gülerek geldi!
Arter yeni binasında yeniden açılırken, günümüzün sanatını tüm boyutlarıyla geniş kitlelerle buluşturmayı misyon ediyoruz diyor Arter Başküratörü Emre Baykal, İstiklal caddesinde sanatseverlerle buluştukları 10 yıl içinde yaklaşık 1300 eseri kapsayan kolleksiyon derlediklerini söylüyor.
Güzel: ne topladıklarının blançosunu yapmadan uzun metraj bir Beyoğlu geliyor gözümün önüne, bir cumartesi Tünel’e doğru yürüyorum, yürümek değil biraz zorlamasam, akıntı beni rahatca Taksim’e götürecek; karşı koymak güç, nasıl olur bu kadar genç adam nereye gider, vitrinlere bakmak, oturup bir şey içmek değil, Beyoğlu’nda yürümek! Yorulmuştum, restgele gördüğüm en dingin bir mekana kendimi attım, çünkü mekan boştu ve vitrinde bir ton karışık kırmızı boyanmış artık malzeme küratör buna “katmanlar” demiş; önce kavrayamadım, geriye çekilip Arter sinyalini görünceye kadar, ben Akaretler’de olduğunu biliyordum ve de orada Sarkis’in bir installetion’nunu görmüştüm bir kaç yıl önce. Nasıl olur bu dinginlik, girdim ve yalnızım, sergi “HER DÜŞENİN KANADI YOKTUR”, vitrinde gördüğüm iş Phyllida Barlow’un, kim olduğunu merak ediyorsanız Darwin’nin torunu, Londra Royal Kolej’de prof. vs. Daha sonra Venedik Biennalin’de gereksizliğin anıtı olabilecek devasa inşaat malzemelerini sergilemişti, sergilediği kolonlar o kadar absürt ve “encombrand” ve komikti! Daha sonra Blog’umda bunu üstüne bir yazı yayınladım. Barlow yalnız değil, başka yabancı katılanlar, etrafa saçılmış oklar, beyaz huniler, aptalca video da ne anlatmak istediğini de anlamak olanaksız! Peki niçin kimse yok? 
Emre Baykal 1300 eseri kapsayan bir kolleksiyondan söz etmişti, bu eserlerin ne olduğu, hanki malzemellerle yapıldığı, zamana dayanıklılığı, yanıcı, kendi kendini yok eden kimyasal kökeni meçhul boyalar, yapışkanlar, plastikler, karton vs. Bu Contemporary’de oynayanlar üç boyutlu gözlükler taktıkları için, dışdaki yalnız parlayan devinimleri  görüyorlar, onlara benzeme isteği ve de özellikle snop, distiller, prizmatik yani onlara akıl verenlerin dümen suyunda olmak. Bu konuda yazdığım. “ÇAĞDAŞ SANATI ANLAMAK SEMİNERLERİ 1 ” - 22 şubat 2019 - blog yazımda, sürekli Fransız basınında skandal olarak ya da alay edilerek manşet olan Kültür Bakanlığının FRACS - Çağdaş Sanat Ulusal Kolleksiyonu - nun tüm Fransa’da 12 Çağdaş Sanat Müzelerine düzenli devlet tarafından satın alınan 30 bin “sanat eseri” nin depolarda “auto-détruiction” çürüdüğünün bilançolarını da gözaltı edildiğinin belgelerini arşivimde saklıyorum. Fransa’nın Çontemporary adına söz sahibi isimlerin Fracs’ı kafa-kola alıp, onu geçim kaynağı ettiklerinin altını çiziyorum; internet’de kolleksiyona bir göz atın, gördüklerinize inanmıyacaksınız, bu sanatçılar eski eşyalarını çöpe atmıyorlar “yerleştirme” adına projelerde buz dolabı, eski halılar ve giderek sokaktan bulduklları ne var sa, isim vermiyorum, çünkü tanıdık biride çıkabilir! Arter yöneticilerin bundan haberi olduğunu zannetmiyorum; olsa da Koç Holding’e söylerler mi, o da meçhul!
Şimdi açılış programlarına gelelim: üstte söz ettiğim kolleksiyondan seçki bir sergi: “SAAT KAÇ? “, eğer depodan çıkarılmış sa kanımca onarılmıştır! Yine bir kolleksiyon sergisi, - çünkü mekân çok büyük - “KELİMELER PEK GEREKSİZ” ; bence “Sözcükler Gereksiz” olabilirdi, tema: - jest, kalıntı ve iz - miş! Giderek: son yıllarda güncel sanatın öncüsü olarak farkına varılan Altan Gürman’nın bir retrospektifi “ ölünün arkasından konuşulmaz” diyerek bir şey söylemiyorum! Erkmen ailesinin böyle bir “biospher” de olması şaşırtıcı değil; Ayşe Erkmen’nin bir retrospektifi: BEYAZIMTIRAK, düşündüm hangi renk olabilir? Daha ilginç: Programda Fransız “plasticien” Céleste Boursier-Mougenot’un bir yerleştirmesi, “ v.2 - dışarıdaki rüzgarın hızı ve yönüyle etkileşim içinde hareket eden üç adet kuyruklu piano “! Açıklayayım: bunu görünce Contemporary’nin çok güçlü bir lobi olduğunu kanıtladım; nasıl olur , nereden bulunur böyle kendi ülkesinde bile “makaraya alınan” birisine bir açılım vermek; herhalde bu şamataları beleş  yapmıyorlar! Bir gün Paris’de, Palais de Tokyo’da - kanımca bizimkilerin hayran olduğu bir mekân -, bu plasticien’nin “ACQUALTA” isimli bir “performance”nı gördüm, yerleştirmeden öte büyük bir mekânı siyaha boyatıp, içine su doldurup, bir büyük havuz misali, görücüleri müzik eşliğinde “siyaha özgü” temasıyla ve kayıkla gezdirmesi, bilmiyorum bu ephemere şamata’nın ederi nedir? Arter’in onun emrine üç Stainway vermesine de ne diyebiliriz! Fazla uzatmadan bu Contemporary yıkamada son gözüme çarpan: sinema gösterilerindeki beğenileri belki canımı en fazla sıkanlar: Agnes Varda, Chantal Akerman - tahammül ötesi-, Laurie Anderson - zûlum - ve de ilk kez bir filmin ilk beş dakikasında salondan çıktığım “Cemetery of Splendour” adlı can sıkıcılığın zirvesi filmini yapan Apichatpong! Giderek bu Contemporary virüsünün içeriğinde bir yadsıma, can sıkıntısına yakın bir sığlaşma görüyorum, aynen “modern”nin yanlış anlaşılmasına özgün “rastlantısal özellik”, soruyorum: DOCUMENTA KASSEL niçin 60 milyon borçla battı? Koç vakfı olmasa bu absürdü yapabilirmisiniz?

İşte Dolapdere, Kasımpaşa semtlerinin günümüz sanatına ulaşmaları için “expérimantale” içeren “performance” önerileri; söz verdiler: mahalleye sırtllarını dönmeyecekler!