26 Nis 2015

SAKLA BENİ

Liu Bolin - Kentte Saklanmak

Liu Bolin Çinli bir sanatçı, 2005 Pekin olimpiyatları hazırlığında yapılan kent projesi nedeniyle atölyesi yıkılınca, buna karşı oluşunu ilginç bir dışavurum; heykelle değil, fotoğrafla gerçekleştiriyor. Kendisi de bu yıkıntının tinsel bir elemanı, içeriği oluyor. Sokakta kalmanın hesabını kime soracak, Çin'de derdini kime anlatabilirsin? Başkaldırmaya özgü en geçerli yol, yönetimi hemen sarsmadan, onun çarkına takılmadan hesaplaşmak, kendini dekora sokup, saklayarak, " mimétisme" ama anlayana!

Liu Bolin - sculpture/metal

Bolin gerçekten önemli bir sanatçı; karşı oluşta düşünülebilen en iyi anlatımın, kolay ulaştırılabilen, aktüel boyutun photographie ve Internet olduğunu kanıtlarken; monumantal gerçekleştirdiği işler ; örneğin "sıkılmış yumruk" da, metalin bir malzeme olarak anlatıma dönüşmesinin en güzel örneğini buldum; ona baktığımda sanki bir mermer olduğunu düşünmüştüm. Sanatın içeriğinde, topluma ve yönetime karşıt bir düşünceyi onları görüntüleyerek gerçekleşebileceğini düşünürüz nedense. Evet doğru; tüm karşıtlıklar yine bir yansımayla ve bu yansımanın eleştiriyle olur. Dante gibi  kendini fiction'nun baş rolünde düşünebilmek epey güç, çünkü yazar iki rolü birden üstlenemez; içinde ya da dışında olmak daha makul anlatım açısından.  Görünmez Adam" , science-fiction'nun babası H.G Wells'in bu romanı Bolin'e bir perde açıyor:

H.G.Wells  GörünmeyenAdam 1897 - ilk baskı-

Kitap asırlardır herkesi etkiledi; resimde, yazıda, sinemada. Konu: Griffin adında bir bilim adamı, "görünmezlik" üstüne 15 yıllık araştırmalar sonucu iflas etmiştir. Bulduğu formulü son bir umut olarak komşunun kedisine uyguladığında, sonuç başarılıdır ve bu kez kendisine uygular ve görünmez olur. Sonunda da kafayı kaçırır. Bence herkes bu hayali bir gün yaşamıştır, giderek sinemanın da konusu olduğunda, 50 yıllarındaki teknik yetersizlikle anlatımda gereken illüzyonu yapamamıştır, örneğin "Görünmeyen Adam İstanbul'da" ; görünmezlik, aktörü sargı bezleriyle mumya gibi paketlemek olduğunda, gerçekten gülünç ama asıl neden; yönetmenin görünmemezlik vizyonunu kavrayamasındandır.


Liu Bolin

Bolin bu dönüşümlerini önce iki seri olarak yaptı; birincisi "China Report" 2007 ve de "Hiding in New York", tüm seriler "Kentte Saklanmak" olarak, " urben peyzajı  çok ilginç bir araştırmanın yanı

Liu Bolin

sıra, motife özgü "simgesel" açılardan ele alış, bence göndermek istediği mesajı çok iyi veriyor. uzun yıllardır maddenin bir belleği olduğu, atomlarını ölçerek ya da "carbon 14" analizleri sonucu yaşanmışlığı zamana uygulayıp, kimyasal içeriği, yaşı, nereden gelip nereye gittiği biliniyor. Daha da öteye; suyun ve mekanın belleğini çözmek, henüz bir sonuç vermese de evrenin labirentinden çıkış yakındır. Bence bir üçüncü göz var; aynaya bakarken ayna da bize bakıyor sa; Bolin'nin içeriğindeki "dialog" olan ikilemi saptamak adına oluşan alegoriyi; içsel manzarayı saptayandır bu.

teknik

Kendi kurgusunu bir resim anlayışıyla dekora benzetirken, günümüzün teknik olanaklarının da buna katkısı yadsınamaz. İçerikte Bolin'nin doğduğu ve yaşadığı kent Pekin'e politik gönderisini, geçen yıl


Tiananmen'e gönderi
gezdiğim kentin boyutlarını bilerek, daha iyi kavrıyorum, Mao'nun peyzajına çaktırmadan girişi bence çok anlamlı. Diğer panolarda şiir daha etkin, olay-doku bileşiminde kurgu renk olarak kendini daha da soyutluyor, giderek rüya gibi dekorlarda dolaşıyor, onların gözünden bize bakıyor.

Liu Boli
Verdiği sosyal mesaj amacına ulaşınca, sanatın asıl amacını yani güzel'e gönderisi, rengin albenisine katılmak, onun gizemine girebilmek. Olabilmek; garip bir istek, sürekli insanı yöneten ya da yönlendiren bir duygu; çoğu kez kuş ya da bir çiçek olmak, özgürlüğü ve güzelliği simgelese de, insan  kendinden genellikle pek mutlu değildir. Şair ve filozof Ovide (İÖ: 42) ünlü yapıtı "Métamorphose" da bu dönüşümü; nefesin, can' nın insandan hayvana geçişini; doğadaki sürekliliği, oluşumu savunurken tanrıça Pénée'nin kızı Daphné'nin defne ağacına dönüşümünü şiirleştirir.

Ovide   Métamorphose-Daphné


Liu Bolin



Liu Bolin
Bence "günebakan" da anlatmak istetediğine daha da yaklaşıyor Bolin, (türkçenin doğaya yakıştırdığı adlar bazen çok anlamlıdır,  şaman olduğumuz bir gerçek). Amaç bir dialog ama dönüşümde bir sihirbaz gibi gözümüzü boyarken kentteki yitişlerindeki gerçekcilik; burada dönüşmek isteğimizin bir eş zamanlı dekoru ve kendi adına da 2005 den bu yana geldiği bir boyuttur.

Liu Bolin
                                                                       MİMETİSM



İlginç; şimdiye dek "kamuflaj", savaşa özgü bir saklanma tekniği, giysi ya da örtü olarak kullanılsa da, bunun çok ötesine gidilemedi ama doğa da kendini korumak adına kalıtım - ADN - akıl almaz hınzırlıklar; büyüler, oyunlar, renklerle işin bu kadar basit olmadığını kanıtlamıştır.




Yaşamını sürdürmek "acımasız" olduğunda; individu'nun kendini savunma stratégie'si milyonlarca yıllık bir métamorphose kalıtımının, korkunun doğaya gönderdiği SOS sonucu oluşan bir mucizedir.



Yaşadığı ortamın dekoruna girebilmek, prédateur'ü şaşırtmak; "génetique quantitative" paletinin en güzel renklerine bürünmek, ama nasıl? " Concentradion d'une molécul" hiç bir şey açıklamıyor bana,
peki nedir bu "pigmante"nın kaynağı? Sonuçta Darvin'e kadar uzatmadan "Doğa" çok büyüksün diyorum.


Güzel'i tanımlayacak bir sözcük yok, insanın asırlardır dokunmak istediği ve de her kez bu büyüsünü çözemediği, dokunamadığı şey! Doğanın ötekine bağışı; albenisini "transgenique" bir sistemle bu "déguisement"ı dekorun bir elemanı, giderek kendisi yapan büyü!






Cycloptera Speculata
Benzeme taktiği onu yaşadığı ağacın bir yaprağı gibi olmak isteğiyle, kalıtımın mucizesi onu düşmanlarından kurtarmış ama o da bunu fırsat bilip, yaprak gibi gözükerek başkalarını avlıyor. Numerique çağında kavramaya başladığımız "nanostructurel" sistem milyonlarca yıl önce doğanın uyguladığı üçlü "composant optique", "cromatophores", proteinlerin yarattığı pigmanlar organı oluşturmuş, işte bunu izliyoruz şaşkınlıkla!

Marcel Aymé'nin "Duvargeçen" romanını okuduğum gençlik yıllarından bu yana, "duvargeçmek" düşü'yle yaşadım, geceleri bu yeteneğimin olmadık senaryolarını yazdım; hayal kurmaktan yorgun düşüp uykuya geçtiğimde, düş o yazdığım senaryoların filmini gerçekleştiriyordu. Oysa romanın kahramanı "Dutilleul", rus romanlarının kahramanları gibi üçüncü sınıf bir memur. Bir gün tesadüfen "duvargeçen" yeteğini farkettiğinde, kendisini önemsemeyen çalıştığı bürodaki memurlara bir takım oyunlar oynuyor bu yeteneğinle; Garou Garou takma adıyla banka soyuyor, polisle alay ediyor, inandıramayınca kendini ihbar ediyor, kanıtlamak adına. Bu kez" Prison de la Santé", Parisin ünlü hapishanesinde buluyor kendini. Oyuna devam. ama aynı naiflikle; duvarlardan geçip hapishane müdürünün odasından kitap ödünç almalar, çıkıp lokantalarda yemek gibi oyunlar sonunda serbest bırakılıyor. Bu öyküyü anlatmamın nedenine gelince: Dutilleue romanın sonunda Montmart'da Rue d'Orchampt'da oturur. Bir gün alt sokak, Rue Lepic'de rasladığı bir kadına aşık olur, kadında yine hemen yanda, Avenue Junot'da yaşamaktadır. Dutilleau kadınla Mısıra gitmek gibi düşler kurarken,
sevgilisine bu haberi vermek için Rue Norvin'deki duvarı geçiyor, ne yazık yeteneği onu terk etmiştir ve de duvarın içinde kalıyor.

Rue Norvin/Duvargeçen.

Çok ilginç; yıllar sonra 1976- 80 yıllarında yaşadığım 24 rue Norven'deki atölyemin arka duvarında kalmıştı Dutilleu. Daha sonra Marcel Aymé'nin bu ünlü romanın anısına bir gönderme yapıldı.







14 Nis 2015

ZEMHERİ ZÜRAFASI

Annemin sesini duyuyorum; 40 yıllarının sonu olsa gerek "...bu havada zemheri zürafası gibi sokağa çıkılır mı?", ben yine çıkardım, biraz istemiyerek çünkü berbere gitmek gerekiyordu, bence cumhuriyetin son bekaret yıllarıydı, okullarda saç, baş , giyim ve de disiplin. Bilmiyorum o yaşta kimse koşarak gitmez berbere, hem de berber aynı zamanda sünettçiyse, başka anılar da vardır geçmişte! Berber dükkanı belediyenin yan sokağında, Şehir sinemasını karşısındaydı. Kendimi avuttum; ,  sinema afişlerine de bakarım, sonra berber; geçen kez yorumlamasını bitiremediğim, dükkandaki asılı resme tekrar takılmak. Dört resim asılıydı dükkanda, dördünün de konusu değişikti. Yorgun çerçevelerinin, sararmış camlarının içinde başka dünyaların görüntüleriydi, bizimle ilgisi yoktu ama okuduğum kitaplardan, gördüğüm filmlerden bu yaşantılar bana yabancı değildi. O yıllarda duvara resim asmak; "cam altı" resimleri, genellikle "..ah minel aşk ", Hz. Ali'nin at üstünde savaş resimleri ve de "Şahmaran". Genelde "Atatürk portreleri" çoğunlukdaydı. Sünnetci-berber İkizler diye tanınan Hamdi beyin dükkanı başka bir ayrıcalık taşıyordu bu nedenle, Ötekilerden değişikti,  eğer bunlar benim gözümü çelmiş se de bir nedeni vardı şüphesiz, beklerken resimleri yorumlardım vakit geçsin diye. Babamın kütüphanesindeki 1936 baskısı Dante, "İlahi Komedya" nın "cehennem" bölümünün koyu mavi, çamur gibi basılmış resimlerinden; (daha sonra Akademi'de ressamı Gustav Doré'yi iyi tanıyacaktım) o yılların nadir kadın dergisi "Hanımeli"ne kadar, ilgi alanım içindeydi imge.


Chromolithographie
Son kez yorumlamayı- traş'ın çabuk bitirilmesiyle- yarım bıraktığım bu av tablosunu yeniden ele aldım: Bilmiyorum ama bu doğanın albenisi dışında nedense beni içeriğe bağlıyan başka vision vardı, belki o çağa özgü şatolar, sinemanın etkisiyle o aristokrasinin yaşama biçimi gibi ama bu kez kendimi konuya katıyorum; av'dan sonra şatoya dönüyoruz, av bereketli geçmişti bu nedenle dönüşümüz de görkemli olmuştu ve de iyice acıkmıştım, tam şatonun önüne  gelmiştik...! Öykünün kafamda kısa bir montajını  yaparken Hamdi beyin sesiyle uyandım; gelen yaşlı bir beye beni tanıtıyordu: ".. Muzaffer Şadi beyin oğlu, inanmazsınız Çallı gibi resim yapar!"

Chromolithographie

Kendisine sormadım ama Berber Hamdi beyin hayal bahçesinde koşuyordu bu güzel iki kadın. kimse olmadığı zaman berber de katılıyordu onlara. Saçlarına hayrandı biraz, kendisine takılanlara da kısa yanıtlar verirdi: ".. lepiska saçlarına bakın; ne güzel!" gibi.  Ama tenhada  müşteri beklerken, onlar yalnızlığının "öğleden sonrası" düşleriydi, yaz günlerini özlerdi; beraberce kırlara doğru...tam dalmışken kapının çıngırağı onu uyandırırdı; böylesi daha iyiydi, farkında değildi ama "voyeur" dü Hamdi bey.


Choromolithographie
Üçüncü resim Hamdi beyin "moral" tablosuydu kanımca. Fransızca bilmediğim için yazıları anlamıyordum ama konuyu anlamak zor değildi, kredi nedir haberim yoktu, o yıllar, kimin haberi olsun! Harp sonrası kendi yağıyla kavrulan ülkede kim kime borç verecek? Ben daha çok servetini yitirmiş adamın farelerine takılırdım.
Görsele özgü; bir imgeyi basarak çoğaltma, günümüzün ileri tekniklerinden biraz önce örneğin 50 yıllarına kadar daha çok artisanal ve de sanata bağımlı özgün tekniklere dayanırdı. Litogaphie - taş - baskıyla başlayan ve gelişen teknik, "chromolitograpie" den hareketle 4 renk kullanarak yapılan baskı tekniği geliştirildi: "quadrochromie", bizi orjinale daha da yaklaştırdı, afişin ve de roprodüksiyonun yayılmasında çok önemli bir etken oldu. Daha sonra tipo tekniği; fotoğrafın çinko üstüne asitle transferi  de , daha çok gazete ve dergilerin büyük sayıda basılmasında kullanıldı.1952 de Şevket Rado'nun "Resimli Hayat" dergisiyle gelen yeni bir teknik; "Tiftruk"; teknik olarak "çukur baskı" dediğimiz gününün en modern tekniğiyle ilk kez çok renkli bir boyuta girdi ülke. Bundan sonra "Resimli Hayat"ın orta sayfası duvarları süslemeye başladı. herkes duvarlarındaki chromolithographileri çöpe attı ne yazık. Bugün kolleksiyonerlerin çok aradığı bu baskılarda, anlıyanın farkına varabileceği bir renk doymuşluğu, onu öteki baskı tekniklerinden ayırır. Sanki her baskı orjinalmiş gibi bir his. Daha sonra da ofset tekniği bunu noktaladı, günümüze geldik.

Ludwig Hohlwein

Dördüncü resim nereden düşmüşse; o gün için hiç bir şey, zaten kimse bu grafiği o gün değerlendiremezdi. Anlaşılmazlığı kimseyi de yoruma zorlamazdı, kendi halinde o dükkanda yaşayıp, kanımca yok olmuş bu afiş, Hamdi bey'e epey para getiridi bugün. Ünlü graphist Hohlwein bu afişi nasıl olur da bu dükkana, o duvara asılmıştı? Ludwig Hohlwein' nin afişlerini yıllar sonra Münih'de büyük bir retrospektif sergisinde iyice tanıdım; nedense biraz dışlanmıştı, sanatçının künyesinde üçüncü Reich'tın graphiste'i olmasının nedeni büyüktü. En önemli afişlerini de o dönemde yapmıştı, giderek Münih graphique okulu bu propogandanın odak noktası olmuştu. Bence çok büyük bir "concept" ustasıdır.

İhap Hulusi - Afiş

Genellikle ülkemizde o yılların "milli piyango biletlerini" resimleyen graphistin ismi nedense iyi bilinirdi; afişlerinin altındaki imza: İhap Hulusi-İstanbul ve aradaki bu üçken. Evet İhap hulusi 1920 yıllarında Münih'de Ludwig Hohlwein'nin öğrencisi olmuştu. Bence usta-çırak ilişkisinin bu denli yoğun olabileceği; imzaya kadar, içerik, kompozisyon, fotoğraftan hareketle clair-obscur, pochoir dediğimiz, "découpage tekniği, ustaca yapılmış aquarelle deki gölge ve leke, önemli bir dışavurumcu dilin yani afiş sanatının ta kendisi. İhap Hulusi uzun yaşadı; o yıllar Akademi afiş bölümünde ona özenen kimseyi görmedim ve de niçin ilgilenilmedi, doğru dürüst işlerini kapsıyan bir kitap da yok.

İhap Hulusi - Afiş

İhap Hulusi - Afiş

İhap Hulusi - Afiş
Ludwig Hohlwein


İhap Hulusi - Afiş

İhap Hulusi - Klüp Rakısı etiketi


İhap Hulisi - kitap Kapağı
Ludwig Hohlwein


İhap Hulisi - Alfabe
Nedense yaşadığımız o yıllar, bende başka bir duygu alanı, bir bellek çağrışımı oluşturmuştur. örneğin bir imge; özleme dair bir geri dönüş, bir çağrı yapıyorsa; bundaki yaşanmışlık payının gizemini çözmek elbette güç olacaktır. Neyin "albenisini" yapıyoruz? Nedense hep geriye bakmaya başladık, eğer bir alfabe kitabının kapağı; beni, sanki uzak denizlerin kıyılarına, anlatılmaz bir huzura, kendimle bir barışa götürüyorsa; ya bende, ya da bu yaşamaya çalıştığımız ülkede gitmeyen bir şey var. Annem haklıydı galiba: "zemheri zürafası", doğruydu bu benzetme.

















6 Nis 2015

MİDAS'IN MASASINDA


Frigya kralı Gordias'ın oğlu Midas, kendi anısına anlatılan öyküler nedeniyle belki en popüler, en ilginç bir kral'dır tarihte.  Ankara civarında yaşamış bu medeniyet; Frigya başkenti Gordia'da bulunan tümülüs ve yazılıkaya da kalıntı ve mezarlar, gününü içeren buluntularla bu yaşanmışlık gittikce netlleşiyor. Kendisinden, antik tanrılarla yakın ilişkileri ve de onların süprizleri sonucu; eşek kulaklı ve de dokunduğunu altın yapan mucizesi, masallara özgü, excentrique yönüyle günümüze gelmiş ama gerçekte önemli bir lider ; bir yazıtta "..midai lavagtaei vanaktai", çevirisi "..savaşcıları yöneten Midas " bence bu kişiliği daha doğru açıklar.



Midas dönemi, mö.725-695, Anadolu'da demir çağı; doğuda Urartu, Mezapotamya'da Asur," - kral 3. Takulti-Apil-Aserra", gözü hep Anadolu'da. Frig'ler Asur'lularla çarpışmışlardı, sonuçta başka bir düşman, Kimmer'lere karşı bir antlaşma yaptılar. Frig'ler mö. 1000-1100, Trag'dan gelen bir kavim, Paenonia; ilk yerleşim Bithyn'a bölgesi, Bolu, Sakarya, Bursa. Mö. 750 de devletin kuruluşu; Hittit'lerden boşalan topraklara, Kızılırmak'a doğru; merkez Phrygia Magna, Yunan uygarlığının etkisinde Homeros'a göre "savaşcı ve cesur, Arrianos'a göre de "mutlu, yaşamı seven" bir topluluk.


Frigya mihveri- Fransızların "bonnet  rouge" un kaynağı



Yazılıkata




Bugün Yassıhöyük, Polatlı civarında, 1957 de Amerikalı arkeologların başlattıkları kazı sonucu bulunan bir mezar da, ( İÖ. 750-700) yaşlıca bir adam iskeleti; üstünde ağırca bir mavi-mor giysi ki bu renk aseletin simgesi olarak biliniyordu, yani bir kral ölüsüydü bulunan. Ne yazık giysinin renkleri havayla temasta silinmeye başladı. Araştırma sonucu baba Gordıus ya da oğul Midas olabilirdi, evet 50 yıl sonra bu ölünün Midas olduğu gerçekleşti. Mezarda 157 fıçı, seramik ve bronz goblet,
Çanakların içinde kurumuş, kahverengi artıklar, bronz içki kaplarının içinde de sarımsı bir toz uzmanları önemli bir araştırmaya yöneltti. Demir çağına özgü bu kadar detay şimdiye dek görülmemişti. Philadelphia Müzesi Arkeoloji ve Antropoloji uzmanlarından Patrick McGovern "moloküler arkeoloji" konusunda yaptığı çalışma sonucu Kral Midas'ın ölümünde yapılan törende sunulan menü olduğu gibi gerçekleştirildi.



Tüm kapların içinde bulunan yiyecek kalıntıları, yapılan ziyafetin görkemini yavaş yavaş ortaya çıkartmaya başladı. Çok ilginç, bu kapların okside olmuş tabakaları temizlenmeye başlandığında görülen parlaklık şaşırtıcıydı; altına özgü bir renkti bu. Midas'ın tuttuğunu altın eden destanı belki yanlış değildi. Ne yazık o günlerde molekül iyi bilinmiyordu, içki kadehlerinde bulunan tozun analizi yani içkini "breuvage" testi yapılamadı. Philadelphia üniversitesinin sakladığı bu sarımsı toz, 2000 yıllarına doğru sırrını ele verdi. Bu antik biranın sırrı, bulunan asit tartrique, tuz, bal mumu, oxalate de calcium, üzüm, bal ve orge. Bir çeşit bira ve şarap karışması içeren bu içki gerçekten şaşırtıcıydı, soru nasıl yapıyorlardı? Giderek bir bira uzmanı "Midas Touch" adında, orge, müskade üzüm, dağ çiçeği balı ve de safran la %9 alkol içeren bir bira yaptı. Özellikle safran Anadolu'da baharat olarak çok kullanılıyordu, bronz kadehlerde bulunan tozun sarı renk, açıkca safrandı.


                                                                         




50 yıl sonra yemeğin röliefi iyice ortaya çıktı; kimyasal analiz, sıvı ve köpük cromatographie deneyi, mezarda oksijenin çok az olması nedeniyle olumlu sonuç verdi; organi elemanlar, lipide zincirinin çözülmesiyle bulanan büyük sayıda molekül, triglyceride, cholestérol ve acide gras.
Menüde: kıyılmış hıyar, asperges, zeytin, incir, keçi peyniri ve de etli mercimek; alkollü içecekler, bira ve şarap. Et olarak keçi ve koyun; bal, zeytin yağıyla dinlendirilip, ateşte kızartılıyor, fenouil ve anis'le mercimeğe ekleniyor.













Mercimek bugün ne yazık pek popüler değil ama  insanlığın tüm çağlarında belki başlıca gıdasıydı; tüm Anadolu medeniyetlerinin yazıtlarında bu tarımın yapıldığı artık çok iyi biliniyor. Antik ve Roma da aynı; bilmiyorum sürüyor mu? 60 yıllarına kadar İtalya'da yılbaşında geleneksel yiyecek olarak ünlüydü. Midas'ın mutfağının ortaya çıkmasıyla, Pennsylvanie üniversitesi, Unesco aracılığıyla 2000 yılında büyük bir şenlik organize etti; Gordium'da tüm çevre köylülerinin de çağrıldığı bu geleneksel Midas şöleninde, mezarın ele verdiği mutfak aynen sunulacaktı. 2000 kişi katıldı bu yemeğe ve de menu ve etli mercimeği yiyen köylüler buna hiç şaşırmadılar çünkü hala evlerinde yediklerinden değişik hiç bir şey yoktu!