29 Mar 2013

SANATIN BİR ANLAMI KALDI MI ?

eviniz için hazır bir dekor ; Kabe tablosu dahil tüm 30 000 TL.


Erol Akyavaş - Kabe / peinture  2.900 000 TL.
Tüm gazeteler bir müzayede satış rekorunu çok duygusal ve bir övünçle duyurunca - haber aynı kaynaktan geldiği için tüm gazeteler hiç bir yorum yapmadan ve hiç bir sözcük değiştirmeden yayınlandı- müzayedeciye göre yeni bir Türkiye rekoru kırılmıştı , kendi rekorunu yeniliyordu kanımca , alan da bir taşla iki kuş vurmuştu ; çağdaş sanata yatırımının dışında , sermayesinin rengine de çok güzel uyuyordu bu tablo ve kendi ticari synergie'sine katkıda bulunacağı şüphe götürmez , çünkü dikkatle bakarsanız , mavi outremer tinsel bir yeşil'e dönüşüyor , çevresinin de anlayıp anlamaması diye bir sorun yok. Bu konuda , satan ve alan dışında resim piyasasının kulisindeki "cynique " kişiler hemen mutluluklarını açıkladılar :

Çok ilginç, aynı gün Figaro gazetesinde "Basra Körfezi ' nde fışkıran yeni "sanat" yatakları üstüne bir anket" makalesinde Dubai Sanat fuarının ertesi "Sharjah Biennali" yle Birleşik Arap Emirlikleri'de çağdaş sanatın ekonomik  genleşmesine katıldığının resmini ve de arapların contemporary'ye nasıl sahip çıktıklarının bir bilançosunu da gözlerimizin önüne seriliyordu. Dubai artık sanatçıların yaşadığı bir kent olmuş ; Alserkal Bulvarı "Art Plastique" in yerleşim bölgesi yani yeni bir şark SoHo 'su genellikle çeşitli ülkelerden gelenlerin yanı sıra Suriye'li İran'lı ve Arap galeriler "Dubai Art Fair"in bereketli gölgesine yayılmışlar, şimdiden yirmiye yakın galeri ve bu madenin kokusunu almış herkes orada.   Konuya girmeden önce ; nasıl oldu da petro-dolar böyle bir yatırımın oyununa geldi ; oysa bu artık para , islam'ın yayılışı , silahlanma ,  dış ülkelerde politik manupulation , futbol klüplerine yatırım , dünyanın en ünlü kentlerinde emlak spekülasyonu vs. kapsarken aniden biennaller , sanat fuarları şimdi de müzeler , kolleksiyonerler , bir nevi hava atma ama kime ? Her ne kadar kendi varoluşlarından hiç bir taviz vermeseler de çocuklarını batının en önemli üniversitelerinde okutuyorlar ve bu nesil giderek gördüklerini ve yaşadıklarını biraz da olsa kendi ülkelerinde uygulamak isteği , dini inançlara çarpmadığı sürece biraz geçerli oluyor. Örneğin arap emiri SA Sultan Bin Mohammed al-Qasimi'nin kızı Cheikha Hoor , Londra'da Royal Akademi'de peinture  ve çağdaş sanat Curating okuduktan sonra Sharjah Biennalini yönetiyor :



Kızını mutlu etmek isteyen Emir , onun hiç bir kaprisinden kaçınmıyor örneğin Cheika Hoor hiç çekinmeden anlatıyor : " 2002 de babamla Berlin'e gitmiştik , o kendi işleriyle uğraşırken bende bu fırsatta Kassel'e gidip 11 ci Documenta'yı izledim ; beni o kadar etkiledi ki kuratör Okwui Enwezor'u gördüm ve Sharjah'da böyle bir Biennale yapabilme olanaklarını konuştum amacım bir şey yapmak ama her yerde boy gösterenler değil genç sanatçılarla.



Çağdaş sanat adına en uç akımları ve bu lobinin en önemli aktüel isimlerini oraya götürmek katiyen sorun değil ; Belçikalı milyarder Guy Ullens'in Dubai Biennalinde Bir milyon Euro'luk allışverişi ve kendi " Ullen Center Pekin" buraya yönlendirişini duymayan kalmadı , Orta- Doğu'lu genç sanatçı aranıyor ; The Art Newspaper böyle duyuruyordu haberi :

Sarah Rahbar / everything around me has turned to ash - 2011 tekstil

Snilpa Gupta
candida Hofer / foto

Manal Aldowaya / tesbihler



Kısaca anlattıklarım çağımızda artık "absürt" ün giderek  gerçek ve normale dönüştüğünü  ve de artık yargılarımızı da ona göre yapmamızın bir çevirisidir. Geo-politik bakışla bu ülkelerin petrolle aşırı zenginleşmelerini izleyen bundan payını alan , danışmanlığını yapan yine başında bu ülkelere bağımlı özgürlüklerini veren İngiltere , onlara sanatın gerekliliğini nasıl oldu da "empose"etti , bilinmez ! Transcontinentales dergisinde Ami Moghadam bunu "bu ülkelere batı sanat eserlerini sokarken , ne-mene bir alış-verişten kimsenin haberi yoktu , bir süre sonra sanatın önemli bir para yatırımı olduğunu öğrendiklerinde, kendi expert'lerinin de olması için Londra'ya burs verdiler." 2002 de William Laurie Dubai uluslararası yatırım merkezine "Christie" yi açıyor , beraberinde on galeri de buraya yerleşiyor . İngiliz'ler şunu çok iyi biliyorlar ki "contemporary" bir sirktir ; kültür gerekmez lüks bir araba alırken , kendi geleneklerinde "misyonerlik" ya da "sömürgecilik" deneyimlerinden gelen birikimle , bu insanları kendi komplekslerinden arındırıp ama deveyi terk etmeden modern sanat'ın çekim alanına sokabilmekti .

Bu küçük petrol ülkeleri örneğin Dubai ; 2006 da başlayan sanat fuarıyla başlayan genleşme bugün on müze projesi ve o denli mega sanat çılgınlıklarının merkezi oldu . Bir bakanlık gibi oluşturulan "Sanat ve Kültür Yönetimi" nin başına Alman Michael Schindhelm getirildi . Dubai Speed adlı kitabında bu çılgınlığı anlatıyor , Emirliklerin bunu nasıl bir "marketing"  aleti yaptıklarını , dünyanın sanat merkezi olarak düşünmenin artık bir düş olmadığını bize kanıtlıyor. Abu Dhabi bu işi başka açıdan daha çiddi alıyor ; mimar Jean Nouvel'in projesini yaptığı Louvre müzesi örneği bu yıl gerçekleşecek , Guggenheim ise aynı şekilde biraz gecikmiş . Katar ise Doha müzesiyle  değişik bir boyutta çok önemli , bunu başka bir blog'da anlatmıştım ; yine bunun başında yıne Emir'in kızı Cheika Mayassa al Thani var yani sanat kraliçesi ; yeni projesi 2015 de açılacak Müze için Christie's eski patronu Edward Dolman'ı almış ve de bu müzenin mimarı yine Jean Nouvel .
Moral olarak bu anlattıklarım açıkca bir göz boyama ; yani deveden inip bir füzeye binmek gibi bizi şaşırtmıyor ama insanın ve sanatın varoluş evrimine aykırı gösterişler . NASIL OLUR DA KENDİ LAİK EVRİMİNİ YAPAMAMIŞ BİR TOPLUM ; bize bu DAMITILMIŞ sanatı satacak , müzelerine sokacak , bizi SPIN sanatın albenisine yönlendirecek , ben inanmıyorum ;  kültür ve sanat paranın yönettiği bir şamata olmuşsa , bu fildişi saraylar bir "illusion" , bir "mirage" daha çok binbir-gece masallarındaki gibi bir sanrıdır , gelip ve geçecek .Conceptuel diye bir sırt çantası , taburenin üstündeki urgan , asılı dört tesbih bir tuvalin , bir desenin yerini alamaz .  Üstünden atamadığın , gözlerine kadar kapadığın kara giysilerinle Biennel'lere , müzelere ve MODERN'e soyunmak ama demokratik hiç bir özgürlüğün olmamak , daha neler ! İşin ilginç yanı Cheikha Hoor Sharjah Biennal'ini anlatırken , bizden hiç söz etmiyor yazık bu KABE tablosu yakışırdı bu Biennale.






























15 Mar 2013

AĞAÇ VE GÖLGE

Lukas Hoffmann - Chamer Strasse, Zug 2008
Bir yıl oluyor , Paris'de görmek istediğim bir kaç sergiyi dolaştıkdan sonra Quai Malaquais'dan geçerken Akademi'nin bu rıhtımdaki galerisinin sergi afişi gözüme çarptı ; bir fotoğraf sergisiydi ki  afişte " Ağaç ve Fotoğrafcı" başlığı beni önünde durdurdu ; genellikle bu mekanda öğrenci konkur sergileri olur. Girip girmemek ; sonuçta vaktim vardı ama yine bir şey beni içeriye çekti  . Dört fotoğrafcı , normal bugün fotoğraf karanlık-odayı terk ettikten sonra gerçekten estamp gibi basılıyor yani kalite iyi . albenisi olanların önünde duruyorum , gerçekten "ağaç" güzel bir konu , bir zamanlar düşlemiştim , fotoğrafın "argentique" olduğu yıllar , dünyayı dolaşıp en çılgın ağaçların fotoğrafını bir kitapta toplamak , dostlarıma sözettiğimde, böyle bir proje için ancak "Linhof" bir chambre gerektiğini ve de böyle yüklü bir kamerayla dünya turu yapılamıyacağı anlaşıldı . Tek düze bir panoya bakarken arkamda beni döndürmek isteyen bir his ve döndüğümde gerçekten büyüleyici bir vision beni içine çekti . Genç fotoğrafcı Lukas Hoffmann dönüp dolaşıp benim belleğimde "cristallisé" olmuş bir peysajı sergiliyordu. Düşlerimde oraya dönmemek için ter döktüğüm , beni korkutan ve ürküten , geride bıraktığım, çocukluğumdaki ev özellikle beni beklerken yorulmuş , babamın diktiği ağaç ; bizi hiç düşünmedin diye fısıldadı , bilmiyorum belki rüzgardı ama gerçekten bir hesaplaşma olacaktı . Bunca yıl hep dönmek istedin ama seni bir korku tutuyordu , vazgeçmek en iyisi ; annen de ayrılmıştı senden sonra , ama odada bir ışık var . bana mı öyle geliyor ! Saat kaç ? Zaman bir yerde durmuş , gök gri ve siyah ( köpekle kurt arası ) sabah mı akşam mı ? Artık dönülmez buraya diyorum , ağacın yalnızlığı ; bilmiyorum belki yalnız değil , ev yanında olduğu sürece , boş da olsa.. ben korkuyorum hala .

İzmir'li fotoğrafcı dostum Ali İhsan Mimtaş ; fotoğrafla yatıp-kalkan , sınırlarını zorlayan , kendine sürekli soru soran ve de bundan yorulmayan bir sanatcı . Bana fotoğraflarını her kez gönderdiğinde  malum sorusu : hangi yoldayım ? benim de ona verdiğim yanıt : şaşırt beni ! Gelin görün ; acaba o kadar kolay mı şaşırtmak !

Ali İhsan Mimtaş/ fotoğraf

Son fotoğrafların biri ki ben buna "Gölgenin Öğretisi" diyorum ; beni şaşırttı : siyah-beyaz olarak algıladığımızda bir süre sonra mavi ve kırmızının da bu evrende atmosfere dokunmadan bir işleve girdiğini görüyoruz . Öncelikle ışıkla gölge , figürde baş rol gölge'ye düşüyor ama böyle bir ikilem nasıl olur da yakalanır ? Açıkcası burada gölge yüzeyde değil bir iletişim içinde , eğer bir yanılsama içindeysek bu da fotoğrafcının bu açıyı ustalıkla seçmesi sonucudur. Bana çok şey anlatıyor bu fotoğraf : gölge "meteforik"eyleminde geceye dönük bir ışık alanına yönelmiş ama hemen çözemiyoruz bunu.Unutmamak gerekir Mimtaş genelde bir "silüet" ustası , "contre-lumiere"i babasının malı gibi kullanıyor ; silüet de bir nevi gölge , kendi gövdesini terketmeyen bir gölge . İlk kez bu fotoğrafta gölge başını almış gidiyor , bir şeyler öğretiyor bize.

















14 Mar 2013

ROMANTISME NOIR


Orsay müzesinin davetiyesini aldığımda gözlerime inanamadım ; Blog'da bir süredir "hayal müzeleri" olarak sürdürdüğüm ve belleğime resimlerini astığım ressamların bana bir çağrısı gibi geldi , bu akşam seni bekliyoruz gibi ; thématique bir yörüngede , 1930 yılında sanat tarihcisi Mario Praz'ın bir çağrışımından ; "romantism noir" başlığıyla resmin en şiirsel örneklerini , 1760-1770 yıllarındaki resmin gölge ve"irrational"i keşfettiği günden başlayarak 20. yüzyıla getiren çok ilginç bir sergiyle karşılaştım . Beni şaşırtan bir çok tuval olmasına rağmen , böyle bir olanak bana verilseydi bu "gotik karabasan" a çok daha ilginç tuvaller koyardım. Eleştiriden öte "curatör" lobisi bildiğinde israrlı ; günümüze yaklaştıkca yine malum isimler sergide yerini alıyor ; ne yazık sanat tarihi bir kez yazılmış , beni şaşırtanlar çoğunlukdaydı buna rağmen . Müzenin girişindeki büyük afiş ; Füssli'nin "karabasan"ı , ilk kez orjinalini görmek mutluluğu anlatılamaz . Sergideki tuvallerin çoğu , dünyanın en önemli müzelerinden derlenmiş ki bunun güçlüğünü düşündüğünüzde şanslı bir çağda yaşadığımız su götürmez . Örneğin "Karabasan" Détroit İnstitude of Art' dan gelmiş , hiç düşünmemiştim bu tablonun Amerika'da olduğunu ! Müzelerden bir baş-eser ödünç almak güçtür , verdikleri tuvallerin karşılığını da Orsay Müzesi'nden kendi yapacakları sergileriler için alacaklardır .
1974 yılında Grande Palais'de gördüğüm "Romantism" retrospektivi elbette çok kapsamlıydı ve de daha önce söz ettiğim gibi Fransızların ilk kez Caspar David Friedrich'le karşılaşmaları gibi bu kez de gözden ırak çok ilginç tuvaller su yüzeyine çıkmıştı ;

Léon Frédéric / Atölye - 1882 tuval , peinture
Belçikalı Léon Frédéric'in tablosu belki ilk bakışta Arnold Böcklin'i anımsatsa da "ölüme dair" içeriğinde serginin en önemli tuvallerinden biriydi . 19 yüzyıl yazıda da gerçekciliğin yanı sıra sanatta "irrationel" , klasik ve monarşik bir dünyadan modern bir evren ve demokrasiye geçişdeki zorluk , kendini metafizik bir şiire yönlendiriyor ; 1880 lerden sonra romantism'in içeriğine giren "vanité " yani ölüme dair "hiçlik" ; bu akımın dışa açılımında gizemsi peysajlara yöneldi ,


Arnold Böclin


yine bu sergide karşımıza Caspar David Fredéric çıkıyor ; Hamburger Kunsthalle'den gelen bu "Nocturn" gerçekten çok az görülmüş bir tuvaldi .

Caspar David Frédéric/ 1836
Romantism bir eköl'den öte bireysel bie vision yaratmaktı , Novalis'in dediği gibi : " ..uzaklar tüm şiire dönüşüyor ; uzak ormanlar , uzak insanlar , uzak olaylar romantik oluyor ".  Goethe'de katılımcı olarak 1820 de ".. klasiklerle romantikler savaşıyor İtalya'da " diyordu .

Carl Blechen/ peinture 1825
İngiliz yazar Thomas Baily 1650 de "romantick" sıfatını koyduğunda ; epey sonra özellikle ingiliz sanatına özgü bir içerik yaratacağını bilmiyordu . William Blake "demoniaque bir romantik" olarak şiirlerini resimlemesinden önce John Milton'nun "Yiten Cennet"i de romantik ressamların kutsal kitabı olacaktı.

William Blake / aquarelle 1795

Sürec olarak yazıda Jean Austen , Marie Shelley , Edgar Allan Poe ve Ossian şiirleriyle kara romantism'in öbür yüzünü , gerçekten uzaklaşmadan düş'ün korku ve şiddete dönük sınırlarını zorlarken başka bir ülkede İspanya'da başka bir ressam Goya 1770 de "caprices" gravürleriyle bizi daha da karanlık bir zona sokuyordu : ressam tüm yaşantısında kendisi ve ülkesinin bitmeyen sorunlarının üstelik "inquistion" nun karabasanının resimleri bence "gecenin ucuna yolculuk" resimleridir.

Goya / gravür 1799

Serginin girişinde Füssli'nin "karabasan" ı belki anlatım olarak sanatta çok az tabloya nasip olabilecek bir çekim-alanı oluşturmuştur :


Bu paradoxal düş bana yine aynı soruyu getirdi : " bu kimin karabasanıydı ; Füssli'nin mi yoksa modeli olan eşinin mi ?