29 Mar 2014

HAYALET OĞUZ

Hayalet Oğuz / Nazmi meyhanesi - 1968 foto: Utku Varlık
İster istemez yaşanmışlıkları daha fazla konuşmaya başladık; bilmiyorum, gün geçmiyor birşeyleri paylaştığınız kişilikler sizi çağırıyorlar, bence bir nostalji tuzağı, o günlere dönmek; kendiliğinden mi oluşuyor yoksa özlüyormuyuz o gerilere dönmeyi. Yine bellek fenomeni; bazen dokunuyorum bir anıya, her şey olduğu gibi kalmış sanki. Bu kez Hayalet Oğuz'u yazmayı düşünmüyordum ama karşılaştığım üçüncü kişi bana bana ondan sözetti, Orhan Duru'nun kitabı "O Pera'daki Hayalet" gereken bir işleve girmiş ki bu genç kuşak Hayalet'in hikayelerini Nasrettin Hoca misali kulaktan kulağa anlatıyor; bu da sanal bir genleşme getiriyor, oysa Oğuz'un minimal pırıltılı, olağanüstü tanımlama yeteneği anında vururdu, acımasız bir "humour", kişiyi ve olayı anında çırılçıplak soyan bir zeka. Örneğin: bu söz ne kadar Süavi Süalp'e bağlansa da aslında Hayalet Oğuz'un Edip Cansever'i tanımlamasıdır; Edip'in masalarda yaptığı saldırgınlığına dokunarak, ; " gündüz insan gece hırt " demiştir, bence daha güzel anlatılamazdı. Orhan Duru bu kitabı biraz açeleye getirtti; oysa kitaptaki bazı tanıklıklar çok güzel anlatılmış bazıları da kulaktan dolma. Daha doğrusu Hayalet'i kuru kuruya anlatmak çok güç, çok geniş bir çevre ve de hayalet kadar ilginç bir sürü tip . O yıllar herkes dışarıda, evde oturulmazdı, her bar ve meyhanenin müdavimi başkaydı; örneğin kalkıp kulis'e gittiğinizde aradığınızı bulurdunuz. 1994 de bir sergi için İstanbul'daydım, Orhan ve Sezer'le ayaküstü bir yerde karşılaştığımızda bu kitapdan sözederek, benden acele Oğuz'la ilgili bir kaç yaşanmışlık anlatmamı istediğinde aklıma gelen bir iki anı anlattım; kitaptaki bizim "Gabiyefler Yalısında" ki anılar oysa çok eğlencelidir: Tuzla Piyade okulunda askerliğimi yaparken 1968 yılı, her gün Arnavutköy'den Üsküdar'a, oradan da servisle okula gidiyorum, akşam da dönüyordum. O yıllar Küçük Bebek'deki Nazmi Meyhanesi gözdemizdi, akşamları bahçesinde yer bulunmazdı ve gecenin belli saatlerinde yukarıya - Taksim'e- çıkılır genellikle Tosun, klüp 27, Klüp 12 ye, ya da öbür tarafa kolejin girişinde Baçi'ye gidilirdi, sabaha doğru Bebek dolmuşlarına bindiğimizde uyumak için önümde iki saat kalırdı genellikle. Eğer akşamın başında Oğuz masada yoksa gecenin bir saatinde bizi yakalardı. Biliyordum Hayalet benim yalıya gizliden sulanıyordu ve de gündüzleri olmadığımı bazen de okulda nöbette kaldığımın farkındaydı. Sonuçta yine bir gün, sabaha doğru Arnavutköy'e indiğimizde kadim dostum Aziz Çalışlar böyle güzel bir gecede uyumak bir cinayettir diyerek bakkal Mehmet'i uyandırıp gereken malzeme alındı; gerçekten haklıydı, içtiğimiz "cin" de geceye yakışmıştı. Güneş doğduğunda hafif mayışmış bir durumda okula gitmek gerekliliğiyle asker giysilerimi giyip çıkarken birden hayalet Oğuz' un farkına vardım, truva atı gibi kente girmişti ve bu kez kalıcıydı. Önceleri bir senaryo bitirmek için sakin bir yere ihtiyacı olduğunu, bir kaç gün, gündüzleri benim olmamamdan istifade, yalıda kalmasının bir sakınca olmadığını bana ikna etti. Bir hafta sonu nöbeti sonucu yalıya geldiğimde, deniz tarafında benim mekanımda kimleri görmiyeyim; Kuzgun Acar benim yatağa uzanmış bir şeyler anlatıyor ( her pozisyonda konuşurdu, durdurmak olanaksızdı) Tektaş Ağaoğlu , İzgan Baz, Metin Eloğlu, Moruk Cevdet ( Cevdet Altuğ ) kanyak içiyorlar. Hayalet beni görünce " bu da nereden çıktı diye bir bakış fırlattı, "kanyak'ın sonuna geldin, yazık! " , diyerek beni umursamadı. Bu içkileri gözden ırak saklamıştım, görüldüğü üzere yalıyı eline geçirmişti, içimden neyi kurtarabilirim diye düşünürken, çaresiz kadere bıraktım sonucu. Oğuz bunun farkına varıp "..hadi bizi Nazmi'ye götür, herkesin senin gibi teğmen maaşı yok ", yorgundum kabul ettim, bıraksam sabaha kadar oturacaklardı, kalktık Nazmi'ye gittik, bilmiyorum Hayalet nereden öğrenmişti benim Nazmi'deki borç defterimi?    

Tektaş Ağaoğlu babasına çok benzerdi, teni bir hintli gibi koyu, genellikle fazla yıkanmadığı için olsa gerek saç baş dağınık, giyimi de o kadar düzensizdi, İzgan Baz ise uzun yıllar BBC de çalışmış dış görünüş olarak Tektaş'dan daha iyi değildi. İşte Hayalet'in bir hikayesi: Tektaş o yıllar Rumelihisarı' da yokuşun üstünde boğaza hakim bir ev tutmuştu. Bir akşam İzgan'la balkonda ızgara yapıp, rakı içecekler, meydandaki kömürcüye gidiyorlar, Tektaş iki kilo kömür istediğinde kömürcü dönerek " kalaycımısınız " ? diye sorar !
Ben 70 yılında gittikten sonra 72 mart olaylarında Asker ve polis Kuzgun Acar'ı da tutukluyorlar; soruşturmalar, işkenceler herkesi " konuşturmak " için döverlerken Kuzgun Acar'ı da " konuşma ulan " diye dövüyorlarmış!
Hayalet yalıya yerleşmişti, bende de sanki onu rahatsız ediyormuşum gibi bir his oluşmuştu, bir gece bir kız arkadaşımla geç vakit geldiğimde sofada hayalet'i ilk kez yarı çıplak gördük; uzunca bir donla o kadar zayıftı ki sanki toplama kamplarından çıkmıştı. Biz şaşırdık ama o şaşırmadı, bana " böyle geç saatlerde gelip evi rahatsız etmek sana yakışmaz deyip odasına girdi.
Kendisine " entellektül solucan " da denirdi, sürekli elinde bir iki ingilizce kitapla dolaşırdı. Bir gün Nazmi'ye geldiğinde masaya bıraktığı kitaplara çaktırmadan bir göz attık; ilk kitabın giriş sayfasındaki yazı: " kitaplarımı alıp da getirmeyen Mr. Oğuz'a sevgilerimle " Yazan da kolejde Amerika'lı bir profesördü. Hayalet katiyen acımasız bir kitap trafiği yapardı, bu kitapları bir yerlerde satar, o parayla da masaya o günler için olmadık lüks ve nadir yiyecekler getirirdi, örneğin Roquefort peyniri, havyar vs. Benim gönlümü almak içinde bir paket Gauloises sigarası; bilmiyorum nereden bulurdu?
Leyla Erbil'de güzel anlatırdı; hayalet bir gün Leyla'dan Amerika'lı şair Gregory Corso'nun kitabını alır ve geriye getirmez: " bir gün karşılaştık, .. hani kitap dediğimde ( ..sen önce bir erkekten bir şey isterken yalvarmayı öğren ) diye tısladı. Bunu şöyle yorumluyordu Leyla; ..erkekliğiyle mi alay ederdi ? benimle mi ? Yoksa malını sahiplenen insanlara tepkisini mi dile getirirdi ?
Ferit Öngören avukat ve karikatürist, yaratılış olarak büyükçe bir kafa, dik ve çok bol bir saç örtüsü ve de saçlarının bittiği yerde kalın kaşlar. Hayalet'in ona taktığı ad: " alın yazısı olmayan Ferit "
O yıllar Asmalımescit Refik'e çıkılırdı, duyan duymayan her akşam masa o kadar kalabalık oluyordu ki normal dikdörtgen uzun masalarda kimse kimseyi de görmüyordu. Buna çare Refik büyük bir yuvarlak masa yaptırdı; sonuç harikaydı ve 20 kişi rahatlıkla yüz yüze yiyip içip konuşacaktı, geç gelenler de yine bir sandalye çekebilirlerdi. Bir akşam masa alabildiğine dolu, kimler yok ? Birden düdük sesleri falan içeriye bir sürü polis ve başlarında garip bir üniforma giymiş emniyet müdürü, biraz sessizlik ama kimse kımıldamadı. Polis şefi yaklaştı ve polislere Ferit'i gösterip  arayın dedi, Ferit ayağa kalktı aradılar sonra teşekkür ederek çıktılar. Tekrar sessizlik sonra biri " iyi güzel ama Ferit sende ne aradılar ? diye sorunca Hayalet hemen yapıştırdı "Kaçak saç" !
















16 Mar 2014

KAYIP ZAMANIN İZİNDE


Kadıköy pazarında bir balıkcı meyhanesinin duvarlarındaki mekanın belleği sergisine bakıyorum; genellikle Atatürk portreleri vardır ve kasanın arkasındaki duvara asılıdır; bu esnafın özgürlüğe bir gönderisidir genellikle, varoluşumuzu kısıtlamayı programına almış bir yönetime baş kaldırıdır. Kadıköy'de olur ama taşra kentlerinde başarmışlardır bunu,  ama zavallılar bilmez ki yasaklar ters tepki getirir, daha da susatır insanı. Müdavimlerin, dostların imzalı fotoğraflarının biraz ötesinde, zamanın aşınmasına direnen bir başka fotoğraf beni aldı uzaklara götürdü, ben hep başka bir sanrıyı yaşarım; yaşanmışlığın sanrısı, bir türlü içimden silemediğim; sürekli bugünle kıyaslama sancısı; evet bu sanrı Bizans'ın en eski sakinlerinin geride bir kaç soluk fotoğraf bırakarak çekip gittiklerinden sonra geride kalan boşluğun sanrısıdır; hüzündür biraz, nasıl bu mekanın eski sahibi Vasili ve eşi Elena'nın mutlu günlerine sığınmış bir mutluluğun hüznü gibi. 60 yıllarında  yaşamıştık bu göçü; Arnavutköy yavaş yavaş boşalırken çarşının esnafının el değiştirdiğini ciddiye almamıştık, bilmiyorum Karadenizin neresinden gelmiş; tutucu, karanlık sakallı bu insanları hangi yönetim buraya yerleştiriyordu? Farkına bile varmadık ülkenin bugünkü manzarasının kurgulaştığının; nedense görmek ya da düşünmek istemiyorduk bu çok renkli mozayik 1956 yılında Kıbrıs olaylarında kırıldığını! Bizim Gabiyefler yalısının altındaki Berber Niko'nun öyküsü: 1968 de bir ağustos öğleden sonrası her zaman açık olan kapıdan atölyeme Niko kravat ve kostümlü, eşi de siyah giysileriyle ve ufak bir valizle girdiğinde şaşırmıştım "..hayrola bu saatte tatile mi gidiyorsunuz " gibi naif bir soru! Niko "..hayır Utku bey, gidiyoruz işte, resmi alabilirmiyim? " Şaşırmıştım, resim de bir kez ona tuvallerimi gösterirken bir tanesini çok sevmişti, ben de bu tuvali bir sergiye koyduktan sonra ona vereceğime söz vermiştim. Resmi sardık, çok geç uyanmıştım bu uzun yolculuğun içeriğine, karşı köşedeki bakkal Assadur ve de Arnavutköy'ün el değiştirdiğine. Niko ve eşi tuvali alıp gittiler, ben de sormak istemedim nereye gidiyorsunuz diye. Askerliğimin bitmesine bir ay vardı; ben de çekip gitmeyi düşünüyordum ve de gittim.

Utku Varlık / İçenler
Orhan Veli'nin Nahit Hanım'a mektupları kitabı özellikle Lambo'nun meyhanesini gündeme getirdi, bu mekan çevrede bilinirdi ama bir özleme dönük 50 yılları tenha Beyoğlu meyhanelerine özgü bir nostaljiyle. Daha önce Mehmet Kemal bir kaç kez yazmıştı ama Selahattin Hilav'ın dayısı İlhami Güneysu'ya yazdığı mektuplarda ( Selahattin Hilav ve Paris Mektupları-2006 ) Lambo'nun çok sözü geçer. Paris'de sürekli parasızlıktan yakınan Hilav. bir mektubunu şöyle bitirir: "...Panoyot'a olan borcumu herhalde verdin. Lambo'ya filan pek girme! " Ben burada Paris'de parasızlıktan susamış birinin hafif kıskançlığını görüyorum oysa o günlerde dayısı Lambo'da sabahlıyordu. Mösyö Lambo'nun Nevizade sokağındaki meyhanesi bir kuşağın evi gibiydi; Sait Faik anılmaz sa olmaz, girip çıkar, konuşur, dalaşır,  kızar, çekip gider, döner, Lambo ona çorba yapar! Kimler yok: Orhan Veli, Cahit Irgat, Metin Eloğlu, örneğin Çihat Burak cebinde pastırma ve otlarla. Tarihe geçecek olay, Lambo'nun meşhur veresiye defteri, herkes borçlu, defterin içi yazı, şiir, resim dolu. Erol Günaydın bu defteri çok güzel anlatıyor;
Posta / röportaj Seral Cumalı


















Çok yer vardı, Degüstasyon, Zaharapulos, Nisuvaz, Lefter, Augeri, Artin, Todori. vs. Bohem meyhanesi nasıl unutulur; Galatasaray'da Acara sokak'ta, her gece Todori söylerdi. Orkestra ise bir alem; akerdeonda vasili ama keman ve piyano çok yaşlı iki asil rus, barones Tashkin boynunda tilki kürküyle piyonoda bu müziğe nasıl tahammül ederdi bilemiyorum ama "Mandebula" ezgisi hala kulaklarımda. Bugün pasajda Sev-iç'i işleten ünlü meyhaneci Bayram, belki o günleri bulaşıkcılıktan patronluğa yaşamış tek tanık: çok genç yaşında Erzurum'dan gelip Haçik ustanın Asmalımescit'deki Nil meyhanesinde başlıyor, bulasılıktan garsonluğa daha sonra da patronun sağ kolu oluyor. Kendi kanatlarıyla uçmak gerektiğinde Krepen Pasajında bir mekan bulmak için tekel bayii Aristo beyin tavsiyesiyle çiçekci Pavli beyin aracılığıyla mal sahibi Müsyü Avgeri'ye ulaşıp kendi meyhanesini açıyor. Bir süre sonra işler düşündüğü gibi gitmiyor; pasaja fazla ayak alışmamış. Yine bir mucize; Pertev ve Dürnev Tunaseli burayı mekan ettiklerinde bütün gurup da onları izliyor ve de Dürnev'in sayesinde o yılların ünlü sinema ve tiyatro oyuncusu Cahide Sonku' da muhabete katılıyor. Neşe bizim için de bir evdi, sonunda Bayram Pasajın içinde şimdiki yerini aldıktan sonra da oradayız. Peki nerde madam Despina, İrina Baydak, Katerina, Loya Hanım, Valentine Hanım ?

Çengelköy İskele Restorant- eski Hristo

Lambo'nun bir adı da "Alaylılar Akademisi "ydi, " İşrethane " de dendiği olmuştur ama Afif Yasari'nin tanımı daha güzeldir: " ..bir Hyde Park havası eserdi "diyor. Cemal Süreya " Edip Cansever'e rakı içmesini ben oğrettim " demesinden sonra Edip' de Cemal'e şiiri ben öğrettim diye yanılamıştır ve kızıp bir süre dargın kalmışlardır. Birbirlerini sevmeyen Orhan Veli ve Rıfat Ilgaz; 1945 de Hiroşima'ya atom bombası atıldığında bütün gece geleceği konuşup tekrar dost olmuşlardı. Kendisine zorla resim satmak isteyen Metin Eloğlu'nun suratın bir bardak votka atan Lesbien Güner bundan katiyen pişman olmamıştır. Muzaffer Buyrukcu yaşasaydı da anlatsaydı bu İstanbul'u; kimsenin antamıyacağı gibi.





























3 Mar 2014

İDA / PAWEL PAWLİKOWSKİ




Film bittiğinde hemen çıkmadım, salon boşalmasaydı biraz daha kalacaktım, bu içsel yolculuk hemen biitmemeliydi. Bu bir gerçek; sinema belki en özgün sanat günümüzde; 60 yıllarında görsel modernizm tuzağına düşmedi, teknik aşamada "kamera-göz", oyunda ise gerçeklik ve öz, bir başka deneyimi insanın iç yüzüne, kendiliğine ulaştırdı. Kanımca oyuncu kameranın farkında bile değil. Son yıllardaki önemli teknik aşama, fotoğrafın "numerique"e geçişiyle , gün ışığının albenisi ya da gecenin gizemi bir sinema dili oldu; bu filmin ışığı, tanık olduğum Polonya'da bir şubat ışığı; gri ve hüzünlü, oysa siyah- beyaz her zaman daha anlatımcı, belki desenin, özgün baskının öğretisinden gelen dışavurumculuğun dili oluyor. Bu sinema bizi elimizden tutup çok yakın bir geçmişe götürüyor, ama hangi sinema diyeceksiniz; bu kez, uzun süredir haber alamadığımız Polonya sinemasından geldi; Pawel Pawliowski  40 yıl önce Polonya'yı terk etmiş, ingilizce profosörü olan annesiyle. Oxfort'da okuyup sinemayı seçtiğinde, Önceleri BBC için belge filmleriyle önemseniyor, uzun metraj  üçüncü filmi İda.

İda - Agata Trzeburchowska
Senaryoyu kendi aile öykülerinden hareketle, 14 yaşında ayrıldığı Polonya'nın 2. dünya harbinde uğradığı etnik felaketin - Shoah - yıllar sonra bir "irridation" misali bırakın insanı peysage'a bile bulaştığının yaşanmış öyküsünü anlatıyor. Şu çok açık; etnik katliamlar ne kadar politik olarak örgütlense de bence bu bir dış görünüştür, dekordur; arka planda kıskançlıkların, kinlerin, ufak alışverişlerin insanıdır bunu yapan. Üç kuruş, bir karış toprak için herşeyini satan; bir başka cehendemden mi çıkmış acaba? Hayır, belki onun alın yazısı öyle yazılmış.

Wanda/ Agata Kuleska- İda/ Agata Tuzeburchowska
Rahibelerin yönettiği bir manastıra yetim olarak verilen İda'nın kısa bir süre teyzesini görmeye çıktığında; önce yaşamadığı, bilmediği bir dış dünyayla karşılaşması, sonra da teyzesinin onu anımsayamadığı annesinin dramatik geçmişine bir cehenneme girer gibi sokması. Teyze bir cumhuriyet savcısı; harpde Almanlara karşı savaş vermiş, kızıl Wanda olarak anılan, harp sonrası kominist partisinin acımasız yargıcı. İçinde hiç kapanmamış başka bir yarayı yaşayan Wanda'yı oynayan Agat Kuleska çok önemli bir oyuncu, Filmin adı Wanda'da olabilirdi.
Polonya sinemasıyla 60 yıllarında karşılaştık, o yılların ustaları: Andrzej Wajda, Polanski, Zanussi, Kieslowski, Andrzej Munk vs. hemen hemen tüm yönetmenler Polonya'nın yaşadığı bu dönemi bir ders ödevi gibi aldılar, hepsinin yaptığı bir baş eser vardır unutulmayan; Wajda-Kanal-, Polanski- Piyanist-, Munk- Yolcu- ve de niceleri.

Gabiyefler yalısı-çalışma masam ve Munk'un afişi " Yolcu" 1967
Munk'un 1963 de çektiği "Yolcu";  konusu bir toplama kampında başlayıp uzantısında yine bir kadını öyküsüne varan, siyah-beyaz görüntüleri hala belleğimde yaşayan çok önemli bir yapıt. Munk'un çekim sırasında ani ölümüyle asistanı Witold Lesiewski'nin bitirdiği bu filmi ister istemez Pawlikowski'nin filmi İda'nın bir öncesi gibi düşündüm. Çünkü "feleket" öncesi ve sonrasıyla bence bir "Odyssée" dir acıya yürüyen, üstüne intemporel bir ışık, fixe planlar, yakın kadraj ve yüzler büyük bir boşlukta dolaşan; 60 yıllarının nostaljik müzikleri, camera İda'ya yöneldiğinde Bach'ı duyuyoruz, büyük sinema bu.