28 Oca 2015

SABASTIAO SALGADO / GENESIS


Hongkong galerilerinde bu kez pentürden daha çok fotoğraf sergisi vardı, nedendir bilinmez! Belki daha iyi böylesi; geçen kez, üstünkörü boyanmış, aceleye gelmiş tuvallerin ünlü ressamlarına gereken gönderiyi yapmıştım. Ne zamandır "Art Basel " buraya da bulaştı, kendi "lobisini" de paranın çekimine yönelik bir seçim endişesiyle, bu pazarı kontrol etmek görevini üstlenmiş, ama Çin'i "manupulé" etmek öyle kolay değil üstelik burası daha zor. Bu snop alışverişin dışında; "Sundaram Tagore Galery'de" Salgado'nun fotoğraflarına tekrar baktım; 8 yıl, 30 gezi ve de 245 image, "Genesis" adıyla fotoğrafcının bir retrospektivini oluşturuyor, sonuç çarpıcı ve düşündürücü!


Serra Pelada



Ülkesi Brezil'yada tarım ekonomisi okuyup, Paris'de bu konuda doktora yapan Salgado, 1971 yılına kadar Londra'da çalışıyor. Daha sonra fotoğrafa yöneldiğinde Sygma, Gamma, Magnum gibi ünlü fotoğraf ajanslarında fotoğraflarını yayınlıyor. Ama adının duyulması, kendi ülkesi Brezilya'da Serra Pelada altın madenlerinde çektiği bir seri fotoğrafla başladı;

Serra Pelada

70 yıllarında nufusu çoğalan ama ekonomisi hasta Brezil'ya, yaşamak adına insanın düşebileceği sefaletin; yani kendi doğasını yok etmek pahasına, sıfırda yaşamak adına derin bir krize girdi. Amazon ormanlarının altını üstüne getirip altın arayan "desesparados" yani umutsuzlar, yüzlerce metre derin kuyulardan, bambu merdivenlerden tropik yağmurların altında, çamurların içinde tonlarca toprağı yüzeye çıkardıklarında, kazandıkları bir kaç kuruş da yine orada yok oluyordu. Bu İşgale son vermek isteyen askerlerle çıkan kavgalar, yine onların ekmek savaşıydı. Salgado'nun bu fotoğrafları ilk kez başka bir problemi; küresel bir "toprak ve insan" probleminin alarmıydı. Bu fotoğraflar bana hep bir sinema tadı vermiştir; siyah-beyaz rolünü çok güzel oynuyor, yeni gerçekciliğe bir gönderi.




Salgado'nun ikinci ve en önemli konusu "exode" göç oldu; burada göç eden yani toprağını terkeden insan değil, kendi mekanında, yurdunda terkedilen, sığlaşan, ezilen, ürkütülen etnik bir trajedi. Biafra'da açlıktan kırılanların dramatik fotoğrafları bir aktüaliteydi, savaşlar da öyle ama Salgado bunu yapmadı, onun bu serisi "meyva" daha dalındayken; bir sığlaşmanın öncesi insan kendi toprağında güzel misali.

Korem camp,Ethiopia 1884


Korew camp, 1984



ethiopia



 Haut Xingui Brezil





Amazon



Amazon



Haut Xingu, Brezil


Zorla güzellik olmaz; Salgado'ya tepki hiç umulmadık yerden, Bunalımcı feminist Susan Sontag'dan geldi yani NewYork'dan. Sontag acımasız yargılıyordu Salgado'yu ; "cynique" ve sefaleti ucuz satışa çıkartmakla suçluyordu. Onun "voyeuer" yani rontgenci gibi davrandığını, doğalı estetik adına değil de başka bir "fantasme"la karıştırdığını, etnik yaklaşımdaki amacın da bu olduğunu yazdı ve söyledi. Ne diyebiliriz, kervan geçerken elbette köpekler havlıyacaktır.
Sonuçta Salgado bu belki son sergisini, Taschen yayınevinin o denli büyük boyut bastığı kitabı ve de dünyayı dolaşacak "Genesıs" sergisiyle noktalarken, eşiyle birlikte kurdukları fondation'nun aileden kalan brezilya'daki 700 hektar toprağına 4 milyon ağaç dikmekle kavgasının sürdüğünü gösteriyor.












19 Oca 2015

PİETER HUGO/ THE HYNA & OTHER MEN

2008 de Fransa "Arles karşılaşmaları" fotoğraf günlerinde Güney Afrikalı genç bir fotoğrafcı alışılmışlığı bozdu. Fotoğraf her türlü çekilebilir ama onun, sinemaya özgü, her karenin bir senaryosu böylesine yazmak görülmemişti. Üçüncü dünya ve onun geopolitique labirendinde çürüyen toplumlar; insana dair kendiliğinden büyüyen bir kanser gibi kabullendiğimiz işsizlik, yanlızlık ve açlık; Pieter Hugo'nun gözünde bana korkuyu anlatıyor siz ne düşünürseniz düşünün ben korkuyorum.

NOLLYWOOD
No man's land  yani o peyzaj tek başına can çekişiyor, tükettik doğayı, buradan çekip gitmek; göç mü ama nereye, altında kıvrılıp kaldığın ağaç gibi hiç bir yere gidemezsin.



Green Point Common/Cape Town



Her imge instantane ama anlatıma gelince; yok ettiğimiz her şey bir gün geriye dönecek, bu yoksulluğun kenar mahalleri yeşerecek, ölenler sevdiklerine dönecekler.


The Hyena And Other Men

Düşümde nedense olmadık mekanlarda dolaşırım; kaçmak daha doğrusu, korkmak nasıl anlatılabilirse, benim korkumun fenomenleri de pieter Hugo'nun Nollywood'nun yanında çocuk bahçesiydi. Hiç sırtlan gördünüz mü? Dobe'nin sırtlanı onun hesabını bir başka güne bıraktı. Elbet bir gün diyordu sırtlan.




Nollywood
Dışa vurmak, kendi görüntünü aşarak, içindeki büyüyün; kara büyünün bendeki yansıması.Eğer ölmüşsem bir yere gitmedim, hep seninleyim.


The Hyena And Other Men

Döngüsüz yıkıntılarında , tüm hüzün verici peyzajların içinde çok mutsuzum diyordu maymun, ağaç yoksa bende yokum


This Must Be The Place

Rwanda Genocide

Rwanda'da her şey yaşandı, sonunda peyzaj da kanadı ve de mühürlendi. Acıma retoriğinden geriye ne kaldı?






Nollywood
Varoluşun trajik yanı, " ne güzel yaşıyorduk" gibi metafizik bir kanıtlama yapmaktır. Hiçbir nedenselliğin gereği yok şimdi; çünkü yokum.


Nollywood
Yılan da öyle düşündü, peyzajımı yok ettiler; "şimdi ben neredeyim?"


Albion
Bir "albiyonun" düşü ne olabilir? Oysa lanetleniyordu yakın geçmişe kadar. Her yaratığın korkusu başkadır.




Princess Adaobi Enugu
Denizi mi yoksa denizcileri mi özlüyordu prenses? Ufuk çizgisinde ağaç bile kalmadı, hangi deniz!



Shaun Oliver/Cape Town



This Must Be The Place
Her imgede bir kimlik düşünülmüştür, kavga olmadığı zaman "ayrık otları" temizlemek daha güç; ötekiler dönmedi ama otlar sürekli fışkırıyor!


The Hyana & Other Men
Sürekli devinim halinde bu kez kasabaya indik, Cocacola içecek paramız yok, böyle hayatın...

The Hyena & Other Men

Eğer barıştıklarını düşünüyorlarsa yanılıyorlar, bu stepde biz daha eskiyiz diye düşündü sırtlan!















14 Oca 2015

AXİOM / PORTRE

Paul César Hellu/Mavi Türbanlı Kız/Cohou müzesi Vanne

Bir gün Fransa'da dolaşırken, Vanne kentinin mütavazi müzesinde gözüme ilişen ufak bir tuval, beni olmadık bir işleve götürdü; ressamını iyi tanımadığım için ve de yeterli bir müze kataloğu olmaması nedeniyle, müze yöneticesini bulup, merakımın nedeni olan bu tuvalin kartpostalının olmaması ve de taşra müzelerinin yalnızlığından konuştuktan sonra mondain bir ressam Paul César Hellu'yu daha iyi değerlendirdim. oysa genelde ilgilendiğim bir ressam değildi ama bir tek tuval bile; aynanın içinde geçip, ressamı değerlendirmek  için yeterli bir pasaporttur. Bu ufak tuval bana hep düşlediğim; müzelerden ufak bir tuvalle çıkmak ya da bütünde kendini savunamayan bir tuvalin, sevdiğim bir detayını kesmek gibi içimde kalmış, bir "fantasme" tekrar yaşattı. Genellikle Louvre müzesinin davasa salonlarında asılı çok büyük boyutlu tuvallerden, ufak boyut bir sürü detay; ressamını gerçekten temsil edecek kaliteyi kanıtlamak. Nedendir bilinmez, büyük boyuta gösterilen ilgi; yapılmasından taşınmasına, sergilenmesine ve de korunmasına kadar bir derttir. Daha çok öteki yüzyıllarda resmin bir öbür görevi; bellek adına tarihi bir anı anlatmak, öğreti görevinin sonucu, saraylardan şatolara, duvarları geçmişe götürmekti biraz. Tekrar ressam Hellu'ya dönersek; yaşadığı günün gereği kendini kanıtlatmak adına önemli salonlara katılıp, ünlü ressamlarla dostluğunu sürdürse de Géromé'un öğrencisi olarak da başka bir çevreye, burjuva salonlarında bir portre ressamı

Paul Cesar Hallu/ Alice'in portresi

olarak önemli siparişler alıyor Örneğin Madame Guérine'nin 14 yaşındaki kızı Alice'in portresini yaptıktan iki yıl sonra onunla evleniyor. Bu evlilik onu sonuçta düşlediği ressamların yaşadığı kent; Londra'ya götürüyor, Whistler ve James Tisso'yu tanıyor. Çok ilginç, Concourt kardeşlerin sevdiği bir ressam olduğu kadar Marcel Proust'un "Yitmiş Zamanın İzinde" romanında da kendisine rastlarız.


Lucien Lévy -Dhurmer
80 yıllarında Grand Palais'deki "Sembolism" sergisinde özel kolleksiyondan gelmiş ufak boyut Dhurmer'in bir kadın portresini hiç unutamadım. Görselini tüm kitaplarda ve arşivlerde aradım ama yok. Daha sonra bu sergiyi görmüş ama bu resmin farkında olmayanlara karşı, beni çok etkiliyen portreyi düşünerek aynı boyutta bir kadın portresi yaptım. Sanatta " influence", etki çok önemli bir etkendir, başka bir ressama alıcı gözüyle bakmak bence resmin en gerçek öğretisidir. Dhurmel'in bu ufak portresine dönersek; şu anda zengin bir mekanın duvarında yani kimsenin farkına varamıyacağı bir yerde uyuyordur kanımca.

Utku varlık / portre 1997

1850 yılları da Avrupa resminde değişimini gördüğümüz kadar, bir çok ressamın da o zamanın deyimiyle; "tin ressamları" olarak tanımını, onların resmindeki "allégorique" içerikte aramakta fayda var. Emile Bernard, Gustave Moreau'nun dekorunda figürlerin daha çok kadın portrelerindeki mythique anlatım, öte yandan İngiltere'ye uzandığında "préraphaélite" okulun ressamlarına, örneğin Edward Burne Jones'e:


Edward Burnes Jones

Viyana'ya Gustave Klimt'e

Gustav Klimt


Brüksel'e Theo Van Rysselbeighe'ye

Théo Van Rysselberhe/ Alice Séthe'nin portresi


Fernard Khnopff'a




Fernard Khnopff




Fernard Khnopff
                                                               
                                                                      AXİOM



Fahrünissa El Zeit

Beni "kadına dair" bir blog yazmaya;  önümüzdeki günlerde yapılacak bir müzayedenin kataloğunda gördüğüm prenses Fahrünisa El Zeid'in satışa sunulan bir tuvali oldu. Tekrar baktım; 350.000 liraya satışa sunulan bu portreye gerçekten alıcı gözüyle, hani şöyle, resmin sınırlarında dolaşmış, biraz desenin farkında, boyanın, insanın içeriğinin, sanatın varoluşunun ya da sürekliliğin, bakmak fiilinin gerektirdiği tüm iyi niyetlilikle düşünerek, bu "croute'u" - kabuğu- bize yutturan "çığırtganları" ve deynekcileri tekrar kutlarım. Bu konuda daha önce Blog'da yazdığımın ( Oxymore/Kasım 2013) ötesinde yeni bir şey söylemek gereksiz. Kanımca başlangıcın çok üstünde satılacağından hiç şüphem yok. Bu kez alıcıyı izliyeceğim; bir hazır- giyimci, bir alış-veriş merkezi patronu, bir taşaron- betoncu, şüpheli bir banker; kim olabilir bu parayı gözü kapalı atabilecek? Öteki ressamlar ne düşünüyor onu da merak ediyorum ve de biliyorum ki düşündüklerini böyle açık söylemezler, bizans usulu daha temkinlidir eğer aynı yolda yürüyorsak.