16 Mar 2017

ORTODOKSLUKLAR 1

Blog yazılarımda sürekli değindiğim "Sanatın Manupulation"nu içeriğini, daha da özetliyerek, yeniden yayına başlayan "EDEBİYATİST" dergisinin ocak-şubat sayısında, Ordodoksluklar köşemde yazdım. Giderek tavsamaya başlayan ama ekonomik üçkağından hiç bir taviz vermeyen "Çağdaş Sanat"a yeniden bir bakış.

Sanki Ece Ayhan’nın şiirindeki absürt’ü yaşıyor sanat; ama hangi sanat diye sorarsanız; MODERN sözcüğünün tersyüz ettiği, görsele özgü tüm anlatımı içeren “PLASTİK SANATLAR” konumuna geliyoruz.

Adriyatik'de batan güneş

Önce 19. yüzyıla özgü, insana dair bir can sıkıntısından kaynaklanan bir baş kaldırma diyebiliriz; öteki yüzyıl, iki büyük harbin yıkıntılarından doğmuş bir bunalımın dışa vuruşu! Bugün geldiğimiz yer; insandan çıkan her şey sanat, herkes sanatçı olabilir; sanat “anlamsız” da olsa ona bir kulp takarız, giderek “ekol” olur ve bir varoluş kazanır, alınır satılır giderek değer sistemiyle bir yatırım kazanır. İşte günümüze uzanan “plastik Sanatların” kısa bir kuram ve kuralları!  Akademik resim’e karşı tavır ve onu eleştirisi, resmin içeriğinden daha çok tekniği dışlamak adına; bir olguyu tersyüz etmek, figürü silmek, sonuçta “abstre” ye uzanan başka bir kavga. 1910 yılında Roland Dorgeles adında bir ressam, bir dostunun eşşeğinin kuyruğuna fırça bağlıyarak, resmi tanıkların kontrolünde yaptırdığı abstre pentür: “Adriyatik’de batan güneş”, Baroni takma adıyla ünlü bir salonda sergilenip, iyi eleştiriler alarak satılınca; ressamın yazdığı  anarşist manifestasyon okunuyor ve eşek ünlü bir ressam oluyor. Manifestasyonda ileriye dönük bazı gerçekler söyleniyor; örneğin bazı etkenlerin sanatı amacından saptırması gibi. Ne yazık bu 21. yüzyılda gerçekleşti! Sanat tarihi, tüm bu muzipliklerden öte, pentürü kendi yolundan saptıran asıl faktörlerin hiç bir zaman farkına varmadı; genellikle sanat tarihçilerin ya da pentür adına uzman geçinenlerin “naif” liği, sanatı yönetenlerin asıl başkaları olduğu, bu paraya dönük oyunun MODERN etiketiyle müzeler kadar uzanan serüveni; nemene bir pentürü, onun ressamlarını tarihe yazarken, onları yargılamamızın gereksiz olduğunu bu nedenle öğrendik. Örneğin tabudur Picasso; nedense onun dokunulmazlığı yazılmıştır alnımıza! 1. dünya harbinin bunalımında, Şair Tristan Tzara’nın adını koyduğu “Dadaizm” , biraz dalga geçmek adına, belki de sıkıntının getirdiği bir karşıoluş, sanat tarihinin yolunu değiştirecektir. Çok ilginç; öncelikle şair ve yazarların bir manifestosu olması gerekirken, virus yalnız “görsel sanatları” etkiledi, uzun süredir ressam olarak ne yapacağını iyi kestiremiyen Marcel Duchamp’ın “ready-made” tanımınıyla “bir objeyi alıp sergilemek”: örneğin erkek tuvaletini - URİNOİR - sanat eseri olarak koyduğunda önce herkes şaşırdı ama bir süre sonra bu objet müzeye girecekti. Dada ile açılan kapı, CONCEPTUEL’e uzanmadan önce pentür’ün kabuk değiştirmesini izledik ve 2. dünya savaşı sonrası Amerika’nın soğuk harpte silah olarak nasıl kullandığından haberimiz yoktu! The Independent gazetesinin açıklamasıyla; emekli bir CIA ajanının deşifre ettiği  ABSTRE resmin, nasıl propoganda yoluyla Rusya’ya karşı, soğuk harp süresince kullanıldığıydı. Eski CIA ajanı Donald Jameson' da anlatıyor bunu; harp sonrası Amerikan soyut dışavurumcu ekolünün en önemli isimleri ; Jackson Pollock ,Robert Motherwell , Willem de Kooning  ve Marc Rothko ,  20 yıl , soğuk harp boyunca , CIA tarafından  büyük sanatcı olarak dünyaya tanıtılmışlardır. Daha doğrusu Amerikan gizli servisi bu ressamlar için harp sonrası 1947 den itibaren Farfield Foundation aracılığıyla Yeni Amerikan Pentürü sergisiyle başlayan promotion giderek İngiltere' de Tate Galllery daha sonra da Museum of Modern Art (Moma)  New York' da müzeleşmiştir ki bu müzenin kurucularından Nelson Rockefeller'in annesinin de CIA ile çok yakın ilişkileri bilinir.
Çok ilginç 1972 yılında Londra’da “The Times”, Michael Sonnabend'in bir CIA ajanı olduğunu iddia etmişti. Öncelikle eşi İleana Schapira 1932 de Leo Castelli'yle evleniyor Bükreş’te,1940 larda New York'a yerleşiyorlar. İşte bu yıllar açtıkları galeriyle bugün yapılan sanatın projesi çizilmeye başlıyor.1950 de Castelli'den boşanan İlenea, bu kez ressam John D. Greham'la ikinci evliliğini yapıyor. Greham'ın yakın arkadaşları Pollock , de Kooning , Archile Gorky. O yıllar Castelli Paris'de bir galeri açıyor ve kısa bir süre sonra tekrar New York'a dönüyor çünkü sanat merkezi yukarıdaki anlattığım nedenlerle bu tarafa kaymış durumda. 1959 da İleana üçüncü evliliğini Michael Sonneband 'la yapıyor, uzun süredir birbirlerini tanıyorlardı ve de The Times'ın savını kanıtlayan çok somut deliller var bu evlilikte, Çift kısa bir süre sonra Paris'de bir galeri açıp, yeni isimler tanıtıyorlar; Andy Warhol ,Roy Lichtenstein vs. Castelli’iyle birlikte önemli bir üçgen oluşturuyorlar. 20 yüzyıl sanat tarihinin yazılması sürüyor, 1971 de SoHo ve Paris'de yeni açılan galerilerinde “conceptuel” adına başlayan “heppining”,  “instalattion" vs. yeni arayışlar, yani 21. yüzyılı yönetecek tüm akımlar sergileniyor. Unutmamak gerekir; Paris'deki galeriyi Sarkis yönetiyordu o yıllar, 1970 yılları, bir çok açılışta bulundum, sonuçta o da payını aldı bu Conceptuel’den  Ortaya sürülen yeni sanatçılar : Gilbert& George , Jeff Koons , Chiristo , Baselitz , Jannis Kounalis Broadway 'deki galeride pazarlanıyor ve de kısa bir süre sonra bu pazara Charles Saathci katılıyor. 2007 de İleana Sonnabende'in ölümüyle milyarları bulan bir servet ve geriye CIA nın yardımlarıyla yazılan bir sanat tarihi kalıyor.


Geçen gün Sotbey’s' de ünlü ingiliz güncel sanatçı Emin Tracy'nin "my bed" yatağının 2.8 milyon euro'ya satıldı; ne bileyim, daha önce "..bizimle dalga geçiyorlar" diye yazmıştım ve de sürekli anlatıyorum tanık olduğum, izlediğim bu “Contemporary Sirkini”,  sanatı yöneten lobilerin hiç bir kompleks gütmeden yaptıkları bu provokasyonlar, uluslararası düzeyde bir histeri! Örneğin Charles Saatchi 1991 yılında 180.000 euro'ya almış bu yatağı; daha sonra milyarder François Pinot'ya 1.5 milyon'a satmış, Pinot da sahibi olduğu Sotbey's de 2.8 milyon'a satıyor. Emin Tracy ise: "...çok üzgünüm; bilmiyorum nereye gidecek, korkutucu bilememek, kalbimde saklıyorum ve çok seviyorum.." diyerek çiviyi çakıyor. Bu yatağı görmeyenlere kısaca açıklarsak; gerçekten kendi yatağı, aşk yapmaktan yorgun bir yatak, altında üstünde votka şişeleri , ingiliz kaputları, sigara izmaritler ,aybaşı bezlerii; aklınıza gelebilecek her şey!
Belki bilmiyorsunuz batıda, bu satışlardan sanatçı da %3 cebine koyar. İçeriğini kavramak için fazla bilge olmak gerekmediği için ve de "fantasmatique" objeler, Freude'in konumunda "fetişist" objelere arzu ki  kanımca bir Arap ya da Çin'li milyarderin kolleksiyonuna gitmiş olabilir.  Bugün sanatı nasıl değerlendirdiğimizi tartışabiliriz ama başlangıçta bu sanatçıya, saygıdeğer Turner'in adı konmuş bir ödülü vermelerini ne yazık anlıyamayız! Contemporary güçlerinin sanatın anlamını nasıl tersyüz ettiğinin en somut kanıtıdır bu.
Daha sonra yaptığı "instalation" lar; kendini sergilemenin ya da çözmenin endişelerini, sexs'e özgü saptansını örneğin içinde yattığı tüm erkeklerin isimlerinin kullanılmış kaputların sergilendiği kamp çadırı: Ne yazık kolleksiyonerin evinde çıkan yangında yok olmuş. Erken yıllarda gelip çadırını kurduğu Kaş'da rasladığı ve de giderek uzun yıllar özellikle onun için geldiği bir  Türk çobanın anısı da çadırla birlikte sanat tarihinden siliniyor. Artık 50 yaşlarına gelmiş Tracy'nin ilgi alanında değil belki; Baudlaire'in şiiri "Sarah" da çizdiği; öpüşmekten çarpılmış dudakları, aşk yapmaktan yorgun bedeninde kalan son gücünü, hala üstünden para kazanmayı amaçlayan Charles Saatch'ye satıyor.
Gerçekte bunları anlatmaktaki amacım: bir gün paraya dönük bu şamata bittiğinde, önce yataklar sonra da tüm süprüntü, modern müzelerden, kolleksiyonlardan çöpe gidecek; Leo Castelli söylemişti bunu. Artık “recyclage” bile olamıyacak çağdaş sanat, bence ileriye dönük bir kurgu olmak üzere. Biriken artık paranın güya yatırıma dönük kolleksiyon hırsı ve de depolardan bile taşan birikim, kullanılan malzemenin kendini yok etmesi, devasa boyutların mekandan taşmasıyla yaşanacak bir  "sunami" , işte ileriye dönük karabasanlardan belki en önemsiz olanı, Sosyal- politik bir kaos yaşadığımız şu günlerde bana bir kurgu-filminin senaryosunu anımsatıyor! Harplerden, göçlerden, açlıklar’dan, politik çıkmazlardan, diktatörlerden vs. değil, çünkü insan daha beterini yaşadı, umut edilgendir, devran değişir hepsi geçer, moral kendini yeniler; başka bilinçli kavgalara hazırlar kendini insan. Bence en büyük “sapmaların”, o bir türlü tarif edemediğimiz , elimizi kaldıramadığımız başka bir "syndrome"da sanal bir para gücü; bir yandan "karanlık inançları örgütlerken" öbür yandan bize olmadık enayilikleri sanat diye yutturuyor. Paralarıyla kompleks gideren, kendilerini odak noktası yapanlara sözüm.


Biz dıştan yönetilen bir ülke olduğumuz için, tüm bu batıda yapılanın bize uygulanması, belki ötekilerden daha ciddiye alınmasıdır. Nedeni: yine sanatın efsunu; önemli bankaların, milyarderlerin conceptuel’e açılımı diyebiliriz. Onlar karar veriyor neyin sanat olup olmadığına! Beyoğlu’nda açılan “Kavamsal Sanat Merkezleri”nin; yapıla yapıla suyu çıkmış, bıktırıcı anlamsızlıklar, hiç bir işe yaramayacak genellikle ingilizce başlıklı ukelalıklar ; sokağın sürekli akan amaçsız kalabalığıyla bağdaşmıyacak bir "anglo-saxon”kompleksinin üst düzeyde bir dışa vuruşu, kendini anlıyamamanın ışıklı bir vitrini.


SALT'ın varoluşuna dönersek; sırtını ünlü bir bankaya dayamış, amaç “conceptuel" sanatın bir şamatası, derinlemesine bir envanteri, farklı disiplinlerin kesişim noktaları, aralarındaki boşluklardan yeni düşüncelerin oluşması! Ama kime bütün bunlar? Size şunu soruyorum: bu 25 yılda batının kötü taklitlerini, “kavramcı sanat” etiketiyle bıkmadan, usanmadan gözümüze sokanların, bununla sanata müdahale edenlerin, amaçlarının ne olduğunu merak ediyorum. Sokağın farkında değiller mi? Ama bu kendiliğinden oluşmuyor, bu çöküş, çağların belli dönümlerinde insana dair paradoxal bir moral düşüşüdür. Yalnız plastik sanatlara dokunuyorsa bunu genelleştiremeyiz ama tüm bu çirkinliğin resmi olarak ileriye dönük müzeleşmesi, paraya dönüşmesi, yapıtlaşması, bir öngörü olarak hiç bir perspektife sığmıyor. Ne yazık ona uzanacak elimiz yok; kendini bu kez CONTEMPORARY olarak doğruluyor; sanat nasıl yapılıyorsa öyle, kabulumüz; amaç zengin sınıfını sanata yöneltmek, yeni kolleksiyonerler bulmak! Bu tarafta geriye dönük hiç bir dialektik dönüşüm olamaz. Günümüz sanatı ”modernlik fenomeninin" arkasına sığınmış bir kabusdur, geçicidir ama geriye kalacaklar daha da önemli bence; geriye bir "syndrome" kalacak, "syndrom “BURN OUT".