16 Ara 2014

HAYAL MÜZELERİ / ERWIN BLUMENFELD

Elwin Blumenfeld

Fotoğraf sanatının günümüze dek geçirdiği evrim, teknik dilinin yeniden yazılışı, "numerique" olarak herkesin kullanabileceği bir araç olması; görselin içeriğini, imgeyi görsele aktarmak adına oluşan, imgeyi pelicul'e geçiren ve de hiç bir zaman çözemediğim bu simyanın, bu meteforun anakronolojik sürecinde bazı isimler unutulmuyor. Nedense Elwin Blumenfield'i çok az kişi anımsar.






Elwin Blumenveld

1930 yılında Almanya'dan Hollanda'ya geçtiğinde bir fotoğraf düşüncesi yaratmak, onun teknik işlevini, kendi kişiliğini ve de kurguya yönelik içeriğinde ne yapacağını planlıyor ve de ileriye dönük etkilere kapısını açıyordu.Dadaist'lerin desen ve kolaj tekniği onu ister istemez surréalistlere yaklaştırdı. 1936 da Paris'e yerleştiğinde düşlediği çevreyi bulmuştu; Man Ray'ın karanlık odada deneyimleri giderek onun da bir süre sonra tekniğinde etkin olmaya başladığında yeni bir çevre de kendiliğinden  oluşmuştu.


İkinci dünya harbi gelip kapıyı çalınca Blumenfeld 1941 de Amerika'ya göç ediyor. O yıllar Amerika Avrupa'nın tüm yeteneklerine kapısını açtığına hiç bir zaman pişman olmadı, işte orada karşılaştığı ünlü fotoğrafcı Cecil Beaton'la dostluğu, onu 50 yıllarının en ünlü moda ve aktüalite dergileriyle çalışma olanağını sağladı. Vogue, Herper's Bazaar, Look, Life; bugün hala var olan bu dergiler, o yıllarda bence altın yıllarını yaşadılar. Çok ilginç; 50 yıllarında Türkiye'de bulabildiğimiz bu dergiler benim hayal perdemi oluşturmuştu, kadının bir düş içeriğinde, olağanüstü donatımı, dekorun giysiye, sansüalité'ye, onu başka bir "çekim alanına" getirmişti. Kadını ancak öyle özleyebilirdik.


Cecil Beaton /Vogue
Erwin Blummenfeld




Paris yıllarında fotoğrafın gerçeküstü akımına yaklaşması, özellikle Man Ray'ın bu çevredeki etkinliği; Erwin Blumenfeld'di de onun tekniğine özgü yeni araştırmalara, bulgulara yönetmişti. 9 rue Delambre'deki atölye mekanında fotoğrafa uygulanacak yeni teknikler denedi; tonlarla oynayarak pentür tadına yaklaşmak, "decoupage", yani negatif de "cache" dediğimiz image'ın bazı yerlerini saklıyarak değişik açılardan modeli izlemek vs.





O yıllar fotoğrafın "argentique" adına geçirdiği en önemli yıllardır. Fotoğraf makinalarındaki evrim; bugün anımsadığımız "Linhof", "Sigma" gibi "chambre" la büyük boyut negative'in verdiği sonuçları ne yazık bugün "pixel" olarak uygulamak olanaksız. Stüdyo geleneği de yok olmaya başladı. Erwin'in kullandığı stüdyo makinasıyla fotoğraf çekmek bence başka bir düş.



Sanatın "contemporary" manyakları onu kendi "kitsch" amaçlarının bir uzantısı yapamadılar. Gerçek ve kurgu; kendi dilini yaratmak adına iç evrilmede (pentürün de içeriği) ; "kadın"ı model olarak seçtiğinde, fotoğraf başka bir avantajını ; "sensualité"yi, kadının hiç bir çağda keşfedilmemiş albenisinin sanal bir evrimini yaptı. Paris'in moda öncülüğü, harp sonrası kendiliğinden oluşan, kadının tekrar yaratılması; belki onu hiç düşünmediğimiz bir boyutta, resmin değil fotoğrafın gözünden de yeni bir doğuşuydu.










































Elwin Blumenfield/ stüdyo çalışması














O yıllarda bulabildiğim her dergiyi saklamıştım, ama kimin yarattığından haberim olmadan. Bıkmadan baktığım bu image'lar tek tek benim düşlerime, sanrı bahçeme girdiler. Ne ilginç, bende kendiliğinden oluşan bir merak, bir süre sonra bu görüntünün yaratıcısını aramak adına bir fotoğraf sürecinin doğmasına da neden oldu. Kanımca bugün "kadın"a bir başka türlü bakıyorsak, Elwin Brumenfield'in önemli payınını da unutmamamız gerekli.


















6 Ara 2014

DİOPTRİCS/IŞIĞIN KIRILDIĞI YER


"Virga Deliği" gökyüzünde belki çok az karşılaşağımız bir fenomen; sanki evrene açılan bir pencere, oradan çıkıp sonsuza yola çıkmak, bize söz verilen cennete gitmek, gök kuşağını aşarak kendini geçmek mi acaba? . Oysa bu biosphere'in bize sunduğu tüm mucizeleri ne kadar biliyoruz; bulutların nereye gittiğinden bile haberimiz yok! Açıklamaya çalışırsak; doğada çok az rastlanan bu gösteri, ısının ani değişimi sonucu oluşuyor ve küçük su damlacıklarından oluşan bulutların oluşturduğu parselin dışı, aniden donup kristalleşirken; içi aynı ısıda kalıyor. kendiliğinden oluşan bu tablonun al benisi de ışığın kristalleşme sonucu, onun içinden geçen bir gök kuşağı.


İlk kez görüldüğü yerin ismi verilmiş, Avusturalya'da. Eski çağların ressamlarına rastlasaydı, içerikte görürdük, gök her zaman şaşırttı bizi ve şimdi daha dikkatli bakıyorum gökyüzüne, bir gün bu pencereden çıkıp gitmek için.




Doğa gözümüzü çekmek adına kendi oyunlarını oynarken, aynen bir çin atasözünü anımsamakta fayda var; "Bilge parmağıyla ay'ı gösterip, onun gizemini anlatırken, bazıları ay'a değil bilgenin parmağına bakarlar". Hiç bir şeye şaşmaz olduk; bilim ve teknik her gün bize bir hayal perdesi açıyor, elimizden tutup, 4.5 milyar ışık yılından gelip geçen "buzul" bir Comet'in yüzeyine indiriyor ve de size şunu söylüyor: senin okyanuslarındaki suyla, comet'in organik yapısı aynı, üstünde yaşadığın şu ölümlü dünya, evrende bir "particule" bile değil. Ama bilgenin parmağına bakanlar Çamlıca tepesine bir telescope değil, devasa bir cami kuruyorlar. Geçen gün ilginç bir fotoğraf yayınlandı; uçağın hublot'sundan çekilmiş, düşte bile varılamayacak bir anlık görsel:


Bir gök kuşağının üstünden geçiyorsunuz uçakla ve düş gerçek oluyor. Tüm ömrünü uçak da geçiren pilotlara özenirim, neler görüyorlardır; güneşin doğuşu ve batışı- kan-revan-, sevdalı bulutlar, mavinin hiç görülmemişi ve de bu sonsuz dekorda her an başka bir tablo. Ama  bu fenomeni uçakta bir kişi fark ediyor, acele fotoğrafını çekiyor. Peki, pilot,kabinesinden olayı daha iyi izleyip niçin farkına varmadı, belki gördü ve ilgilenmedi, şaşırmadı; yere indikten sonra eve giderken ne alacağını, maaşına ne zaman zam geleceğini ya da sevgilisini düşünüyordu o anda. Bundan hareketle gelmek istediğim yer, "beynimizdeki neurone'ların kültüre ve sanata ayırdıkları kapasite ve süre, "synapses'lerin - neuron'ların bağcıkları- ileşimci gücü; bir çeşit fibre optik, giderek bu sistemin bizdeki kültür arşivi neyi içeriyorsa dışa vuruş da onunla orantılı. Belki görmüyoruz, yanından geçiyoruz çünkü beynimizin kontrol merkezi sizi uyarmıyor; ilgili bolüm boş, "synchroniser"

John Everette Millais/ The Blind Girl  

olabilmek ancak bilginin yeterliliği; dışta oluşanı, arşivin yargısına sunmak; eşleştirmeye çalışmak, bilgisayardan çok daha hızlı, renk, koku, imge, duygu filtrelerinden geçirip onu bireyselleştirden sonra merak sınavından geçirmek, kapısını açıp girmek sanrıya.

                                                                ÇAĞRISIM


George Mérillon/ Kosovo
Fransız fotoğrafcı George Mérillon, Time dergisine Yogoslavya etnik savaşı için Kosova'da dolaşırken yolu Nagafc köyüne düşüyor. Köyde Sırpların öldürdükleri bir genç'in  "rituel" yirmidört saat matemini yapan ailesi ve komşularının trajik sahnelerini çekerken; ister istemez  pentüre dönük ve de Caravaccio'yu anımsatan bu imajlar fotoğrafcıyı dünyaca ünlü ediyor.



Caravaggio/ İsa'nın Tutuklanması


Caravaccio/ Samson ve Dalila



Caravaccio/Emaüs

Bir etki oluşabilmesi, bilginin yanı sıra onu "simultané" kullanabilme ve kendiliğinden yapılan geçici bir montajın sonucu vardığımız bir yargıdır. Fotoğrafcının Caravaccio'dan haberi olmasaydı aynı ışık olabilirmiydi bu fotoğraf karesinde? Daha sonra bunu da anlatıyor George Mérillon; "..eve yalnız girmedim, yanımda bir televizyon ekibi de çekim için oradaydı. Acele spotlarını açıp çekime başladılar, ne yazık, o ışıkta yapacağım hiç bir şey yoktu. Aniden bir mucize, kamerada çıkan bir arıza yüzünden spotları da söndürdüler; odanın doğal ışığı ve ailenin trajik matemi kendiliğinden bir Caravaccio yarattı makinemde.
























24 Kas 2014

ROMAN VİSHNİAC

Roman Vishniac, bilmiyorum kaç kişi bu önemli fotoğraf sanatçısını tanır, belki bir iki portresini anımsarız. Bu kez Paris-photo'da kendisine önemli biir "hommage" yapıldı ve de ünlü fotoğraflarının en iyi trajlarından izliyerek, geçen çağın bu imge belleğiyle gerilere, ikinci dünya savaşıyla yok olmuş toplumların anısına, Polonya'ya, Berlin'e yani geceye bir yolculuk yapıyoruz. Sanki İsaac Bashevis Singer'in romanlarının imgeye dönüşümü; sanki onun sineması, ünlü romanı "Krochmanna Sokağının küçük dünyası" nın kara kare fotoğrafları. Bu iki sanatçının yaşantıları da hemen hemen parelel; 1930 yıllarına doğru orta Avrupa'da başlıyan antisemit baskı, yahudileri ister istemez bir göçe sürüklerken, şans bazılarını Amerika'ya yönlendiriyor, gidemeyenlerin sonu da ne kadar önemli bir sanatçı olursa olsun, gettolarda son buluyor. Vishniac bir Rus Yahudisi, St. Petérsbourg doğumlu, zengin bir aileden geliyor. Daha sonra Moskova'da büyüyor, 1918 de aile Berlin'e göç ettiğinde, Vishniac'kın görsel serüveninin başlangıcı ve de daha sonra ünlü serisi "Sntetlach"  yani -yahudilerin  Getto yaşamını içeren görsel seri- burada doğuyor. Çok önemli bir kişilik Vishniac, fotoğrafın yanı sıra: Biologist, kolleksiyoner, fotoğraf tekniğine getirdiği teknik "photomigrographie". Amerika'ya göçtüğünde varoluşu daha da zenginleşiyor, örneğin Albert Einstein, Marc Chagall' la yakın dostlukları onu daha da ünlendiriyor. 1930 öncesi Avrupa'daki yahudi topluluğunu içeren " Yitmiş Dünya " 1984 de yayımlanıyor. Ölümü 1992.

Anhalter Bahnhof- Berlin









Berlin




Sntetlach





Sntetlach





Marc Chagall




Albert Einstein




Sntetlach





















6 Kas 2014

KATHARSİS



La fondation Louis-Vuiton/Bois de Boulogne-Paris
Görünen ya da görünmeyen milyarderlerin, "artık" paralarını sanata yatırmak adına yaptıkları "şamata" hiç bir dönemde bu kadar abartılı olmamıştı. "Çağdaş sanat" adına yapılan "blöf ", dünyada milyarderlerin çoğalmasıyla orantılı, megolomaniye yansımış durumda. Kendi pramidlerini, anıt mezarlarını kurarken sanatı ve kültürü de kendi varoluşlarının boşluğuna adıyorlar: Milyarder Bernard Arnault kendini Paris'in Boulogne Parkında, mimar Frank Gehry'ye yaptırdığı bir müzeyle tarihe yazdırdı. Bir yere kadar sanata bir yatırımdır diyerek saygı duyuluyor ama arka planda önemli bir "manupulation" dan kimse söz etmiyor; zaten sizin beğeninize sunulan bir şey yok, amaç sanat'ın yatağını değiştirmek. Çirkin, komik , kitch, belleğimize odaklanırken, ready-made/manifacture, cartonpate ve de gadget müzelere, kolleksiyonlara stoklanıyor. Arkada oynanan oyun çok daha derin; önemli "modern sanat" müzeleri ve de bunların contemporary düşünürleri, olayı uluslararası bir "lobi" ye dönüştürüp, paranın gücünü bir anlamsızlığa kullanmak üzere silahlanmış durumda. Bu fenomen yalnız bu ülkelere uygulanmıyor, örneğin ülkemizde de bu lobiye özenme, Önce Uluslararası Biennaler, Contemporary sanat fuarları; "genç kolleksiyoner" sloganıyla hoby yaratma ve de kolay para kazanma sistemni bulanların çoğunluğunun sanatla ilgisi yoktur.Zengin bankacılar;  Garanti Bankası/ Salt, Borusan, Koç bu dümen suyunda ve de MoMa NewYork ne yaparsa kutsal, Tate Modern tek yargıcı, Charles Saathci kimi satıyor, Sothby'nin yargısı başımızın üstünde. Giderek zengin otel sahipleri ve de şüpheli bankerlerin yönettikleri " Contemporary fuarları" da, bizim milyonerlerimizi bu ayak oyununa getirmek, "modern" bu metaforu oluşturan bir sözcük. Bu oyunda olmanın tek pasaportu "para", paranın kokusu bu contemporary'yi çeken, Arap Emirliklerini contemporary'nin merkezi yapan. Ama çok ilginç; Fransa'yı önce dışlayıp, kültürünün artık geçersiz olduğunu ve de çağdaş hiç bir sanatçısının olmadığını, her konuda retro olduğunu sürekli tekrar ederek,  20 yıl boyunca hesaplaşma, işte gördüğünüz gibi yine bu lobi'nin eline düşmekle sonuçlandı. Fransız'larda hiç bir ülkede olmayan bir " Amerika kompleksi vardır; örneğin bir milyarder; o kadar önemli Fransız mimar varken, gidip Frank Gehry'yi buluyor, oysa bu mimarın Gugenhaim'den sonra söyliyecek hiç bir şeyi kalmamıştı. Fransa'da her dönemde; kültür bakanı, müze yöneticisi, ülkede sanatı yöneten en yüksek devlet memurları ( Enarques ), devlete değil, bu milyarder patronlara çalışıyorlar. Örneğin Bernard Arnauld'un sağ kolu Gérome Sans şu anda " directeur artistique et directeur d'institutions française", Suzanne Page " Paris Modern müzesi'nin eski yöneticisi, yine Milyarder françois Pinot'nun danışmanı da eski kültür bakanı Jean Jacques Aillon. Şimdi dönüp dolaşıp geleceğim yer, tüm müzeler ve kolleksiyonlar bir elden yönetiliyor, örneğin bugün büyük paralara alınıp satılan artistler: Gerhardt Richter, Thomas Schütte, Ellsworth Kelly, Robert Gober, Olafur Elliason, Paul mcCarthy vs. çok ilginç bu yeni açılan "fondation" nun kolleksiyonunda olduğu kadar, François Pinot'nun Venedik'deki kolleksiyonunda bu isimleri görüyoruz ve de aynı günlerde Fiac'da. Fuarın açılışından önce bu milyarderler, danışmanlarıyla fuarı gezip önemli işleri satın aldılar; hepsinin gözdesi Roni Horn'nun 6 ton ağırlığındaki massif cam, 3 milyon euro'ya Pinot tarafından alındı.


Louis Vuiton kolleksiyon müzesi, bence komik bazı oyunlarla açıldı. Örneğin: müze daha açılmadan, eserler yerine konmadan, sanatçılar kendi duvarları önünde "concentration" misali bazı gereksiz performance'lar yaptılar!

 

Ellsworth Kelly bu kolleksiyonun en ağır topu, oysa sanatçı pentürün tüm güçlüklerinden arınmış ama tuvallerin ederleri aynı hafiflikte değil. Bu tuvallerin önünde uzun duranlar ne düşünüyorlardı, gerçekten merak ediyorum.


Ellsworth Kelly



Ellsworth Kelly


Ellsworth Kelly

Thomas Schütte





                                                                        FIAC 2014


Paul McCarthy-Jean-MichelBasquiat




Roni Horn


Robert Gober
Mounir Fatmi






Niki de Saint Phalle






Beğeninin bu denli çarpıtırılması, kendiliğinden oluşmuyor, "décadence", çağların belli dönümlerinde insana dair paradoxal bir moral düşüşüdür. Yalnız "plastik sanatlara" dokunuyorsa bunu genelleştiremeyiz ama tüm bu çirkinliğin "officiel" olarak ileriye dönük müzeleşmesi, paraya dönüşmesi, yapıtlaşması, bir öngörü olarak hiç bir perspektive sığmıyor. Ne yazık "eleştri ya da karşı oluş" tavrı media'da susturulmuş, Tüm basın övgü ve hayranlık, uzun ömürler sunuyor. Eğer özgürce bir şey yazıyorsam bu çevreyle hiç bir çıkarım olmadığı içindir. Bu tarafta geriye dönük hiç bir dialektik dönüşüm olamaz. Ne yapalım? Kabul mu, katiyen, yapılan "modernlik fenomeninin" arkasına sığınmış bir kabusdur, geçicidir ama geriye kalan daha da önemli bence; geriye bir "syndrome" kalacak, "syndrom BURN OUT".





Gilles Barbier


Ollafur Ellison'da Bernard Arnauld'nun en gözde sanatçısı; bilmiyorum beğeniye katılıyormusunuz*

Ollafur Ellison




Ollafur Ellason


Claire Tabouret
Claire Tabouret

Yoyoi Kusawa

Yoyoi Kusawa