18 Ara 2016

CY TWOMBLY / ANLAYANLARA



BEN BİR ŞEY ANLAMADIM AMA, GALİBA ÇOK BÜYÜK BİR RESSAM BU CY TWOMBLY!
Bu tuvale bakan üç bayandan biri söylüyordu, ötekiler de dinlediğimi görüp bana baktılar.
Fonda acele boyanmış sarı renk üstüne tüpten çıktığı gibi bir kırmızı sanki fırçayla karalanmış gibi; hiç bir kompleks gütmeden.
-Öyle düşünüyorlar; peki sizin görüşünüz önemli değil mi? sorum onları şaşırtmıştı, bir yanıt gelmedi!
- ..bu müzede sergilendiğine göre sizin beğeninize sunuluyor.. tamam ben söylüyorum ne düşündüğümü; bence hiç bir şey değil, belki can sıkıntısının dışa vurumu! Birden rahatladılar, daha genç olan bayan, en uçtaki büyük boyut kağıt üstüne renkli kalemle karalamayı gösterdi;
- o kadar karalamış ki az kalsın kağıdı yırtacakmış gibi..
- O desen önemli bir kolleksiyondan geliyor; galiba 4.5 milyon dolar ödemişler o zaman! Gülerek selamladım bayanları.




Centre Pompidou’da büyük bir retrospektifle karşımızda. 140 tuval, tüm dönemlerini içeren bu sergiden çıktığınızda, kafanızdaki boşlukla sanki bir aldatılmışlık ya da bir pişmanlık duygusuyla karışık bir can sıkıntısı yaşıyorsanız, demek Cy Twombly yaptığını başarmıştır. Biliyorum ve de söylüyorum: yeni değil ya da tek değil, bir pentürü, deseni beceremeyip "modern" adına saptırmakla, sanatın yatağını değiştirenler, anlamsızlaştırma adına kendilerine ün sağlayanlar; sanat bir "logaritma" değil, ne de bir "çivi yazısı", eğer Twombly kendini ressam olarak tanıtmış sa, pentürün kanunlarıyla yargılanacaktır. "Düzmeceliğin tarihi çok uzaklara gitmez; ama ne yapsak karşımıza orkestra şefi Leo Castelli çıkıyor! Genellikle bu contemporary sirk'inde, baş rolde oynayan kim varsa, Warhol'dan Jeff Koons'a. 2. dünya harbinde CİA ajanı, modern pentürün gelecek soğuk harpte Ruslara karşı "kompleks silahı" olarak kullanılmasını planlayan, Jackson Pollock, Rothko, De Kooning, Rauchenberg, Jasper Johns, Cy Twombly vs. gibi sanatçıları MoMa'nın ve zengin fondationların katkılarıyla bu "dışa vurumcu Abstre"yi dünyaya tanıtan bir deha! Harp sonrası, 50 yıllarında bununla kendine ticari bir yol çizip, Newyork  Lexington Avenü'de açtığı galeride 20. yüzyıl sanat tarihini yazıyor. Twombly'nin bu galeriyle başlaması ayrı bir konu, burada anlatmak istediğim sanatçının tavrı yani yol haritasını çizen psychique tavrı. Örneğin Soulage ve özellikle Cy Twombly benim ilgi alanımdadır; araştırmazsak bilemeyiz kim olduklarını, nereden geldikleri, başlangıçta ne yaptıkları, pentüre hangi kapıdan girdikleri meçhuldur! Sinik olmak herkesin harcı değildir, kanımca kendiliğinden insana yapışmış bir huydur. Sinik doğar insan! Kendini deşifre etmek ya da anlatmak yasaktır; katiyen dışa dönük beğenini de kimse bilmeyecek senin. Kendini sakladığın bu gizemsi kabukla da, dışın sana hayranlığını, övgüsünü filitre edeceksin. Polemiklere yanıt vermek, katiyen! seni meşhur eden Leo Castelli belki tarihde en büyük sinik. Örneğin yine o yıllarda Castelli, Newyork'dan sonra Paris'de bir galeri açtı. Amacı pentürün merkezini içinde vurmaktı; işte yanlış hesap; Picasso'dan resim almak için Antibe'de şatonun önünde sıraya girmiş Amerika'lı milyonerleri hesaba katmamıştı, ne de Matise'si vs. Avrupa yeni Amerikan pentürüne hazır değildi. Tüm yaşantısında bunu unutmadı Castelli, gerektiği zaman Fransız'ların çağın sanatını anlayamadığını, o günlerden sonra, Fransa'da resim olmadığı söyledi ve bunu başardı. Bir süre sonra Fransız'lar kuyruğa gireceklerdi Castelli'nin sanatçılarını müzelerine koymak için.



Fransa'da 1960 yıllarında tanınıyor Twombly. Modern sanatın CIA sayesinde bir silah gibi kullanıldığı yıllar, işte Fransız'ların sanatta kendilerinden şüphe ettikleri yıllar. Modern'nin ne olduğu hala deşifre edilememiş ama hiç kendinden söz etmeyen bu ressamın karşısında filozofundan sanat tarihçisine kadar görülen şaşkınlık; "DECRYPTER CY TWOMBLY" sanki bir hiyoroglif yazısını çözmek adına! Ama daha önce Twombly, 1950 yıllarında bir aristokrat İtalyan bayanla evlenip, Roma'ya yerleşmiş ve bir Romen sarayda  "antik" arama içinde büyük boy kağıtlara ufak desencikler, anlamsız çizikler, karalamalar, çarpık yazılar (ona göre katiyen graffiti değil ) ayrıca greffiti'den nefret ediyor. İşte bu sürede hayran olduğu Poussain'nin bir tablosunu da kendi deşifre ediyor! Bu tabloya uzun süre bakanlar, Willem de Kooning'e hayranlığını sezeceklerdir.

The Empire of flora/ Cy Twombly 1961

The Empire of Flora/ Nicolas Poussain 1631

Tüm Fransız aydınlarını etkilemiş Twombly; örneğin filozof Roland Barthes, Twombly'nin 1979 sergisi için katolog yazısında: "Non multa sed multum" bu latince başlıkla, ressamın  tuvalde yaptığı boşluklardan "az ve öz" diyerek mesajın böylesine rafine edilmesini, yine boşlukların "imalı alanlar" olarak anlatımındaki olağanüstü bir "geste"in yalnız Twombly'ye özgü olduğunu yazarken, kendi yazısının da hayran olduğu ressamın anlatımından daha anlaşılmaz olduğunu burada belirtmekte fayda var.


Cy Twombly/ Lepento deniz savaşı
Bizim "İnebahtı Deniz Savaşı" olarak tarihimize geçen "Lepento", Twombly'nin konu olarak aldığı büyük bir seridir. Gerçekte haçlı donanmasına karşı kaybedilen bir deniz savaşı olduğu için bizim tarihçilerimiz es geçmiştir; Osmanlı donanması 142 gemi ve 20 bin askerini yitirirken, imparatorluğun da Akdeniz'de itibarı sekteye uğramıştı.
Twombly/ fotoğraf

Twombly/fotoğraf
Twombly'nin resimlerinde yaptığı ekonomi, fotoğraflarında flu olarak  belirir. Bilerek mi yoksa farkında olmadığı myopie'nin sonucu mu bilmiyoruz ama Gogosian'nın yaptığı bir sergi kataloğunda fotoğraflarında da bir deha olduğu kanıtlanmıştı.









Kendi halinde, yaşamış, yorgun bir duvara müdahale edildiğinde, -müdahale edene bağlı- , duvar kendini Hauston'daki Fondation Menil'de buluyor; başka bir şans!



İşte 2011 yılında Sothep's Newyork'da 70.5 milyon dolara satılan bu resmin adı "karatahta", tüm okul yıllarında görmekten bıkmıştık; yine başka bir müdahale!


2007 de Avignon'da Lamberd'de sergilenen triptique: "Platon'nun Üç Dialoğu" ; ortadaki boş tuvali öpen Sam Rindy adında bir bayan sergi kreatörü tarafından mahkemeye veriliyor. Kırmızı dudak boyasının resme zarar verdiği, sanatçıya hakaret ve de restorasyon vs. suçlarla yargılanan suçlu bayan yaptığı açıklamada: yaptığı bu öpücükle resmin daha da bir anlam kazandığını savunmuştu. Ne yazık o yıllarda hala yaşıyan Twombly buna bir yanıt vermedi. Söyledim "cynisme" önemli bir karakter!




Ne yazık bizdeki "ukelalık" sözcüğü başka dillerde gereken anlamını bulmuyor. Yazar Philippe Sollers görüşlerini bir katalogda sergilemişti. Ona göre Joyce'dan bu yana "épiphame" Twombly'de kendini buluyor; Desenlerdeki açık Fragmentlar; Shelley, Keats, Rilke gibi şairlerle aynı kumaş olduğunu, ressamın kıvrak bilek "jestlerinin" de bilerek "acemi"liği oynadığını yazıyordu.
Ben katılmıyorum bunlara, bence Karalama, Çiziştirme, kirletme, kargacık-burgacık, sürüştürülmüş, akıtma ve de çokca da can sıkıntısı, belki modern adına başka bir dolandırılcılık.
















20 Kas 2016

MOR ÖTESİ DOSTLUKLAR

UTKU VARLIK / peinture

Blog' da daha önce yayınladığım bu yazıyı tekrar güncellemem; belki yaşımın beni götürdüğü bu kıyılarda, varololuşumuzun bir yerde sığlaştığını, farkında olmadığımız bir yalnızlık duygusunu sezdiğimden olacak. Dostluklar her gün beraber olmak değil; onları anımsadığınızda içinizden hızlıca geçen bir mutluluk, bir güvence, eski masalarda unutulmuş güzel anılar!

Bu ay Bozlu Art Project' de açtığım sergi öncesi, katalog ve basına ulaşacak sergi içeriğiyle ilgili konuşmamızda Özlem İnay, anlatımdaki bir cümlenin altını çizdi; bu söz yaşantımdaki geri dönüşlerdeki bir hayal için söylediğim: " resmi özlediğimiz yıllar " olarak, 60 lı yıllara bir göndermeydi; dostluklarımız da o kadar özgündü o yıllar; parasızdık ama umut doluyduk, yalnızdık ama birbirimizi kollardık, Güzel sanatlar Akademisi ve hocalarımız da bir güvenceydi; yani " bir genç ressam olarak sanatçının portresi", odak noktamız sanattı, söylemek istediğim. Bu kez  geldiğimde hep arayıp, hiç bir kitapcıda bulamadığım: Ressam Turhan Erol'un bir dönem yazışmalarında, çok yakın dostlarından aldığı yanıtları içeren " Gözlerinden Öperim " kitabını da Özlem bana hediye etti. Kitabı hızla okudum ve de telepathi'ye inancım daha da güçlendi. Örneğin kitapta tüm mektuplar ; açıkca " resmi özlediğimiz yılların" yaşadığımız gerçeklerin ve o ortamın belgesel, gerçekci, yaşanmış kısa öyküleri olarak söylediklerimi kanıtlıyordu. Akademi'nin 1951 kuşağı, daha çok Bedri Rahmi atölyesinin genç ressamları olarak hocalarına bağlılıkları; okul sonrası sürdürdükleri dayanışma çok ilginçtir, oysa biz 15 yıl sonra aynı atölyeden bu denli arkadaş bağıntılarıyla çıkmamıştık. Bu mektuplardan öğrendiğimiz; 50 li yıllardaki yaşama sıkıntılarının, okul sonrası yalnızlığın gerçekten acımasız olduğu kadar, Adalet Cimcoz'un Maya Galerisi, Amerikan Haberler Merkezi, Devlet Resim Heykel Sergileri de dışa açılımda yetersizliği, resim malzemesinin yokluğu, kitabın lüks ve bulunmaz, yaşanabilecek çıplak bir odanın da harp sonrası İstanbul' da bir hayal olduğunu bu mektuplardan öğreniyoruz. 10-1-1953 de Bilge Karasu'nun mektubu:
    "..Kitabını aldım, mektupla birlikte gönderiyorum. Füzen almak için dün, -ressamlara ait malzeme satan- bir Fruhterman'a gittim, yokmuş. Şimdi Babiali'ye çıkıp arıyacağım. Mektubu da yollamış olacağım için füzen bir gün gecikirse meraklanma."
O yıllar herkesin hayali Paris olsa da Bedri Rahmi Eyüboğlu Paris'den yazıyor;
" Paris'teki arkadaşların durumu bu sefer beni daha çok şaşırttı. Bizim atölyeden gidenlerin içinde resme çalışan yok.. Cafer'le Vivet'in hali perişandı, 59-60 yıllarında değil resim yapmak, sergilere gidemiyorlardı. Eee..Paris bunun neresinde?"
Orhan Peker'in mektupları, kendi kişiliğinin ta kendisi;
"..Çok ihtiraslı bir kız Nevin. Sergi açıyorum. Bir gel önceden gör dedi. Gittim seke seke. Çoğu eski püskü resimler. Konkur resmini de almış mektepten.Yalnız bir peyzajı vardı güzeldi, renksiz, gri ve şiirli bir resim. İyi, hoş dedim, başarılar dilerim. Tam o sırada Nuri (İyem) geldi içeri. Nevin'i görsen. "Hoca, aman hoca, ne buyrulur hoca..." Şaşakaldım. Kim hoca, yahu Nuri'nin neresi hoca... Benim bildiğim Nuri'nin son ismi Nuri usta! Belli etmiyeyim dedim, olmadı. O ve çömezleri çıkınca dedim ki: Nuri'yi neye böyle çağırırsın? Senin hocan değil ki? Ne mıymıntı insanlar var, diyeceğim kötümserlik olacak. Kız açıkladı: " çok insan adam, pazarları kafileyle geziler yapıyoruz. Oğlanlar, aralarına beni de alıyorlar. Bana değer veriyorlar. Beni tanıyorlar."
Bu cuma Maya'da Adnan Çoker'in sergisi açılıyor. Günler önce kapını duvarına reklam asmıştı. Non objektif tablolar gösterecekmiş İstanbul halkına. Üzerinde pelerin gibi pileli pileli bir prezervativ trançkot geçirmiş.Ortalıkta dolaşıyor herif. Tam non objektif kendisi de.
22- kasım- 1955
.." Piyasada boya kıtlığı var. Zaman zaman böyle olur bilirsin. Gerçi ben son zamanlarda fazla çeşitli renk aramadım, ancak siyah-beyaz, diğer seçme renklerden bulunmuyormuş. Yarın Eminönü'ne, Babiali'ye gideceğim. İstediğin çeşitlerden temin edebildiğimi gönderirim. Boya yoksa yeni kitaplardan alacağım."
1-Nisan -1956
..Gerçi içinde bulunduğumuz genel sıkıntı yalnız sanatçılar için değil. Toplum öyle. düzensizlikler yaşamamıza etki ediyor.Sen buna bir de içgüdülerimizi ekledin mi...Ne olur bunun sonu? Bir avuç sanatçı bibirlerini yer elbet. İki kişinin gerçekten seviştiği zor görülür elbette. Dedikodu diyemezler. Duymayan kalmadı. Bir ay önceydi galiba. Oktay Rıfat, Melih Cevdet Anday bir perşembe gecesi Bedri'yi ( Bedri Rahmi Eyüboğlu ) bir temiz dövmüşler. Resimleri, tabakları ve galiba, Bedros'un kaburgalarından birini kırmışlar. Tam rezalet!...Ben orada değildim. Dişimi sıktım, sormadım kimseye, uzak kalmaya çalıştım. Kendisi anlatıncaya kadar da böyle bir şeyden habersiz göründüm. Şimdi onu dinledikten sonra anlıyorum ki şaşacak bir şey yok ortada. Elbette boğuşacaklar, elbette en kepaze küfürleri edecekler. İki hafta sonra da Melih Cevdet diğer bir toplantıda Ataç'ı dövüyor. İhtiyar adam, canını zor kurtarmış.
Bu konuda benim de ilginç bir anım var ; 70 yıllarının sonunda Melih Cevdet Anday Paris'e öğrenci müfettişliğine kültür danışmanı olarak atanmıştı, bu belki büyük şaire son yıllarında hükümet tarafından yapılmış bir gönderiydi. 1979 da Rue Mazarine'de Galerie Monade'da yaptığım sergi süresince, yandaki café'de buluşup şiir konuşurduk, bunu Cumhuriyet gazetesinde yazmıştı. Bir gün kavgacılığını sorduğumda; "..eğer sözcükler işlevini yapamıyorlarsa, işte o zaman döveceksin, göreceksin ki konu anlaşılmıştır!"
Mustafa Esirkuş'un 31 mart 1973 tarihli mektubu Neşet Günal adına beni şaşırttı, Bedri Rahmi'nin Amerika' da olduğu dönemde 1961, bir yıl bizim atölye hocamız olmuştu. Benim belleğimde en dingin, eleştiri yaparken terliyen, kendi halinde bir kişilik, nasıl böyle bir değişkenliği içerir?
Merhaba Turancığım,
Bizler namusuz muşuz! Öyle diyor Prof. Neşet. (Neşet Günal) Sen, ben, o, Peker hep namusuz adamlarmışşız. Nedim Günsür'a gelince, o namuslu olduğu için çekip aramızdan almış!
Tartışma Adnan Çoker'in sergisinde başladı. Çiçek pasajında bir meyhanede son buldu. Daha doğrusu bir tartışma değil, belirsiz anlamsız bir çekişme idi. Çekişmeye yön veremedim . Çünkü adam zil zurna sarhoştu. Ya da sarhoşluğunu bahane ederek art düşüncesini kustu. Bana kalırsa Bedri hocanın talebelerinden oluşmuş bir bütün var. Az ya da çok bir bütün. Bütünü parçalamak ve bizleri birbirimize düşürmek. Kuşkusuz başka nedenler de var. Fakat beni asıl şaşırtan Nedim'in bu olay karşısında nötr kalışı oldu. Öyle ki Prof. Neşet'in koltuğunun altına sıkışmış bir hali vardı. Nitekim "sana yuh olsun" dedim. Şu hayvan adama karşı  bizim namussuz olmadığımızı savunamadın!" dedim. Sonra döndüm berikine "Sen tam bir yobaz ve boktan bir herifsin dedim" Masada A. Çoker ve karısı da vardı. Hayvanın ne istediği belli değil. Gah A. Çoker'e çatıyor, gah dönüyor bana çatıyor. " Ulan oğlum, sen istiyorsun? Önce bunu bilelim dedim. "Sen niçin yazı yazıyorsun? Adnan için de yazacak mısın?" demesin mi! Sonra Çoker'e dönüyor, " nedir o yaptıkların? Sergideki işlerinde ne anlatmak istiyorsun? " diyor.
17-10-1962 de Kuzgun Acar, daha önce Blog'da yazdığım "Çağdaş Türk Resim Heykel sergisi" nin Avrupa'ya çıkışıyla ilgili; Paris'de Müsteşar Celal Çalışlar'ının (eski büyük elçi) evinde, bu sergiye katılacak ressamların kendi aralarında konuşup, anlaşarak seçimini içeren gecede çıkan kavgaya değiniyor:
Buradaki ressam Türkler, önümüzdeki ay kesinleşecek olan Türk ressamlarını Batıya tanıtma sergisine, marazi bir titizlik gösteriyor. Resim Paris'de yapılır,Türki'yede yapılmaz saçmalığına düşenlere ( ki Çingene Hakkı -Hakkı Anlı- , Mübin -Mübin Orhon- ikilisi )
26-10-1962
On gün kadar önce Paris Elçiliği Müsteşarı Celal Çalışlar'ın evinde bir toplantı yapıldı, davet üzerine.
Abidin, Selim, Avni, Mübin, Hakkı Anlı dahil 20 küsür ressam ( not: Fikret Mualla'yı unutmuş ), Başkonsolos Talat bey ve ev sahibi Celal bey ne kadar efendi idiyse, bizim güruhun büyük bir kısmı o derece rezaletti, Toplantının sonu "Bunnel'in (Bunuel olacak) Viridiana (Vridiana) sındaki ziyafet sahnesinin aynıydı, espri ve olaylar zinciri olarak, Hasan Kaptan, Bayram, Aloş, Avni, Ferit (Edgü)
şimdi hatırlamadığım iki kişi daha zor durdurabildik.... Gece, dövüşler, hizmetciye saldırmalarla sona erdi.
Bu konuda daha detaylı bir yazıyı Blog'umda üç makale olarak 19/22/27-6-2013 tarihlerinde yayınladım. Sevgil Kuzgun'nun "hizmetçi" olarak anlattığı, Celal Çalışlar'ın diplomat olarak yabancı bir kadınla evlenememesi nedeniyle beraber yaşadığı İspanyol bir hanıma mutfakta yapılan tecavüzdür, o gece bu kavgayı ayıranlar olarak verdiği isimlerden biridir ve de hala yaşıyor! Ölümünden kısa bir süre önce Erdal Alantar'la yaptığım uzun konuşma sonucu, gerçek, yaşanmıştır.

Ne yaparsak yapalım dostlukların sahici olması çok güç; galiba "ötekine saygı" sınırları iyi çizilmiyor. Bu kez açıkca sergim nedeniyle eskiye dönük beraberliklerimizin kırılganlığı üstüne yanıtlar verdim, resimde neyi paylaştığımızı da bir türlü anlıyamadığım için olacak. Öbür yandan, gözümü kapayınca bazı güzel insanlar geliyor aklıma ve de özlüyorum onları.
.


11 Kas 2016

OXYMORE/SEZON




Tanınmış bir müzayede evi, verdiği ilanda “müzayede sezonunun” açıldığını muştalıyordu; oysa aynı günlerde Contemporary İstanbul fuarı da bitmek üzereydi. Şaşırdım, ne akıl almaz bir iştah, ne yi göstermek istiyorsunuz, tekrar tekrar ne yi pazarlıyacaksınız? Varoluşlarında iğreti duranlar, lüks kataloglarında, pırıltılı Internet sayfalarında, bu sezon piyasaya sürecekleri başeserleri kendi “virtuel” kolleksiyonerlerine “emri-vaki/fait accompli” sunarken, yine aynı ressamlar öteki müzayede evlerinin satışlarında, çok değişik değerlendirmelerle; ibrikler, sürahiler, el yazması panolar, tesbihlerle karışık, oryantalist suluboyalar ve de meçhul Ermeni ressamların “nocturn” İstanbul peyzajlarıyla bu oyunun içindeler. Daha dün bir sergiden aldığını bir müzayedeye koyup, o sanatcıya ve galeriye saygı duymayanlar , elden ele dolaşıp, ipi pazara çıkan tablolar, ressamlar! Unutmayalım yaşamak için müzayedelere ısmarlama resim yapanlar da çoğunlukta; yaşamak kolay değil! Bilemediniz otuz ressamı bile kapsamayan bir rutin. Bize özgü bir köpürme ama çoktan bir geriye dönüş başladı bilesiniz! Çöken bir ekonomi, resmi hani o başladığımız yılların kıyılarına getirdiğinde, biliyorum ki siz daha önce çekip gitmiş olacaksınız!
Blog’umda geçen seneler de bu konuya değindim; değişen bir şey yok:

“ Ülkemizdeki bitmez tükenmez bilmeyen , resmin gizemini , hayalini "metah " adına pazara çıkaran, deynekcileri sanat yargıcı yapan "MÜZAYEDE" hystérisine karşı yapacak hiç bir şey yok, sanatın  “albenisi”; bakan ama göremeyen gözlerin , yargılayamayan beyinlerin eline düşmüştür. Sanatı yöneten ülkelerde, uluslararası ünlü satış evleri bu pazarı değer adına bir "borsa niteliğinde" korurlar , çünkü "değer" bu yatırımın garantisidir ve de her gün müzayede yapılmaz! “

“ Geçenlerdeki yine bir müzeyedenin 2 milyon üstüne sattığı bir tablonun ki -alan almıştır-, beğenisine: “ne karışıyorsun, sen de ressamsın, kıskanıyormusun, sen de o tapınaktasın” demiştim! Sözgelimi, bu şamata içinde asıl gerçek; ülkemizde  - tekrar ediyorum - ileriye dönük resim tarihini; hazırgiyimciler, mütahitler / alış-veriş merkezlerinin patronları ve lüks otellerin sahiplerinin yazdığı malûm. Daha önce Lebriz com. sanal dergide aynı şekilde diklenmeme bir yanıt gelmişti; bir bey, böyle konuşmamdan sinirlenerek , -… beyfendi ben cam ticareti yapıyorum, camcıların da resim sevmeye, resim almaya hakları yok mu? Anımsamıyorum ne yanıt verdiğimi ama şimdi Ece Ayhan misali bir yanıt vereyim bu soruya: evet " Bütün Yort Savul'lar " resim alır ve de sanat tarihi de yazarlar, müzayedeler yaşadıkca. “

Bu kez Arif Dino’nun bir şiiri geldi aklıma: Döner kebab / dönmez olsun!

10 Kas 2016

OXYMORE/MİGREN


OXYMORE/MİGREN
Geçen hafta Paris’den İstanbul’a geliyorum. 46 yıldır bu gidiş gelişler, artık uzakla yakını iyice ters yüz etti; artık uzak ve nostalji yok, anladık.Son bir kaç ay’a kadar, uçağa girerken kapının önündeki gazetelere saldırılır, gazete tomarlarının içinde nezaket için konmuş “okunabilecek gazeteler” aranırdı;  ama yönetimin dağıtımına saygı duymak şartıyla; örneğin yüz adet Hürriyet, Milliyet vs. , on tane Cumhuriyet ama giderek ikiye düşmüştü. Bu kez tanımadığım bir sürü gazeteye  bakarken, Aydınlık gazetesini buldum, neyse; içinde o günlerde başlayan “Contemporary İstanbul” üstüne bir sayfa ayrılmıştı. İçinde fuarı organize edenlerin övgüleri ki bu “ nemene sanat “ kendi varoluşlarına da yakışıyordu. Süse ve takıya dönüşen dış kompleksli bu fuarın “CI program direktörü: Marcus Graf; Collectors’ Stories’de “..uluslararası platformda çağdaş sanatla ilgili vs. laflar ederken şaşırtıcı ve ne büyük bir kompleksin sonucu para çekmek için yapılan bu “manupulation”lardan sonra oturup bir tuvali nasıl boyayabilirsiniz?
Konudan da fazla uzaklaşmadan, aynı sayfada başı türbanlı sanatçı bir bayan şöyle diyor: “ -…güncele ayak uydurmaya çalışarak çağdaş sanata yöneliyorum” vs. Fatma Zeynep Çilek tüm bunları söylerken yaptığı serinin adını da HİÇ koymuş yani geçen mayıs ayında Bozlu Art Project’de yaptığım serginin adı! Kendisine sergimi görüp görmediğini sordum, yanıtlamadı, olabilir ama bir takım kaligrafik formları kopya ederek artık suyu çıkmış bir benzetmeyi “akım” olarak alırsan, varoluşunla 21 yüzyılda değilsen, seninle böyle dalga geçerler:




8 Kas 2016

NİYAZİ


Güzel Sanatlar Akademisi’de okumak bir şanstı o yıllar. İhtilal sonrası ılık esen özgürlük, kültür ortamını da hemen etkilemişti; yabancı ülkelerin kültür etkinliklerinin yolu Akademi’den geçiyordu; konserler, sergiler, konkurlar ve de kurduğumuz sinema kulubü, bizi sanatın çekim alanına sokmuştu, kendimizi sanatçı olarak görüyorduk. Unutmayalım bizden önceki kuşakların yaşadığı aynı ortama, aynı hocalara düşmüştük; sonuçta son on yılını yaşadığımız bir “biospher” oldu ve de kimse kopamadı. Bugün bile anılarımızı çakıştığı kutsal bir mekandır Akademi.
Öğrencilerin çoğu anadoludan gelirdi ama o yıllar bugün yaşadığımız parodoks yoktu taşraya özgü. Genellikle Akademi mezunu resim oğretmenleri yönlendirirdi yetenekli gördükleri öğrencilerini, sanata ya da Akademi’ye, yoksa kimin haberi olacak bu okuldan. Nereden gelirse gelsin, kısa bir süre sonra sanat ortamının rahatlığında, sanatçı olmanın kalıplarına uyar, onun kabuğuna girerdi. Ünlü ressamlara özenti, bohem yaşama; kendinini biraz dağıtmak, sanatçı olmanın dışa vuruşuydu; adamına göre de değişirdi.  Öte yandan İstanbul’lu yabancı kolejlerde okumuş, zengin ailelerin bakımlı çocukları, güzel kızları bu kozmapolit ortamın albenisiydi. Sabah atölyede modelden çalıştıktan sonra günün geri kalanı; kantinde ya da Çaycı Ahmet’in çevresinde geçer, kütüphane’ye giden azdır, okulda yapılan sergi açılışları, konserler, sinema, müzik seansları, boğaz kıyısında, rıhtımda ya da okulun karşısındaki topluca gittiğimiz, ucuz şarap içtiğimiz Şükrü ve Niyazi!
Bazen atölyeden topluca çıkılır ve karşıya Niyazi’ye gidilirdi; Taksim’e çıkan yokuşun başındaki ilk sokakta, Çelebi Hamamı Sokak! Yalnız kuru fasulye ve pilav olan bu lokantada şarap, Niyazi’nin oğlu Nuri’ye para verip, yakındaki bakkalda alınırdı. Nuri, Niyazi’nin beş çocuğunun en büyüğüydü; çarpık kafası ve dik bakışının ötesinde o günlerde farkında olmadığımız bir “otizmin” sonucu, kafadan çatlak bir çocuk kimliği yapıştırılmıştı ona. Niyazi’yi ırgalamazdı bu, oğlanın  dikliğini; aniden kafaya inen bir şaplakla yanıtlardı ve farkında olmadan “..it oğlu it “ dediğinde, Nuri yandaki köhne evin bakçesinden, lokantanın bakımsız arka bahçesine kaçardı ve buradan güya ışık alsın diye açılan küçün bir pencereden, Akademi’den gelen kızları gözetler, sürekli otuzbir çekerdi, bazen kendinden geçip kafası pencereye vurduğunda, bunu bilenler, o pis pencerenin çerçevelediği görüntüde cama yapışmış eğri bir kafa ve kırmızı bir surat görürlerdi! Niyazi yaşından önce yaşlı, büyük bir kafa, alnı biraz açık ama dağınık saçlı ve unutulmuş bir sakal, yüzünün en karanlık bölgesi oluyordu. İlk bakışta hemen gözleriyle karşılaşırdınız; sanki yarı uykulu ya da şehvetten hafif süzülmüş bu gözlerle, ocakdaki iki tencerenin arkasında oturup, aralıktan kızların filmini çekerdi. Nuri’nin arka pencerede ne yaptığını görür ama sesini çıkartmazdı; ne de olsa oğlu, o da nasibini alsın. Tanıdığımızdan bu yana, karısı sürekli hamileydi. Belki dünya yüzünde en mutsuz bir kadın diyebilirdiniz, kucağında bebekle Niyazi’ye yardım etmek ister ve de sürekli azarlanırdı; Niyazi istemiyordu yaptığı bu göz banyosunun kendi gerçeği tarafından kesilmesini!
Lokantanın üstündeki harabe katta otururlardı, içinin ne halde olduğunu hiç düşünmek bile istemedim. Gerçekte, o civarda çalışan işçilere sattığı iki üç porsiyon kuru fasulye pilav’la bu ev nasıl dönüyor bilinmez! Biz oraya yalnız şarap içmek için gidiyorduk ama, yine okuldan gelip burada karnını doyuranlar giderek Niyazi’yi kafakola almışlardı; öncelikle Şener Akmen ama yemek yemek için değil, Niyazi’yle ne dümen çevirirdi meçhul! Şener, İzmir’den gelmişti, öncelikle liseyi de Akademi’de okuduğu için bizden daha tecrübeliydi. Annesinin ünlü bir kadın terzisi olduğu söylenirdi ve de başından silkelemek için İstanbul’a göndermiş! Şener’i tanıdıktan sonra belki annesine hak verirsiniz. Zayıf, sarışın; açık mavi gözleri, keski sivri burnu ve Asterix Le Gaulois misali, konuşurken durmadan çekiştirdiği bıyıklarıyla, sanki bu çizgi romanını içinden çıkmıştı. Konuşmazdı, tıslardı; bir bela, hem de; geceleri Beyoğlu’nun en karanlık, hücra yerlerinde daha karanlık adamlarla dostluğu, onu dokunulmaz kılmıştı. Çevresinde ismini 50 yıllarının Bill Haley ve Komet’leri’den almış Komet’leriyle dolaşırdı. Örneğin Çorum’dan gelip bir yılda Akademi’de kabak çiçeği gibi açmış Gürkan Coşkun; bunu daha sonra kendine isim edindi. Şener, Niyazi’yi resim karşılığında kuru fasulye ve filav için doldurmuştu; bunu duyanlar, konkurlarda kazanamadıkları tuvalleri Niyazi’ye getirmeye ve duvarlara asmaya başladılar ama Şener hemen bir jüri kurup, kötü resimleri eledi. Haksız da değildi Şener; yıllar sonra, Niyazi eğer yaşasaydı gerçekten zengin olurdu, duvarlarda asılan bu resimleri yapanların çoğu bugün 500 metre ötede İstanbulModern’de. Şener’in ileri görüşleri bununla bitmiyordu; conceptuel sanat daha ortada yok ken, Akademi konkurlarında olmadık “instalation” ve absürt projeler üretirdi; içinde çöplerin olduğu çöp tenekesini sergilemişti, Eyfel Kulesini pembeye boyamak ya da Galata Kulesine bir ingiliz kaput geçirmek gibi. Yaptığı pentürler de Burhan Uygur, Komet, Mustafa Şener’i vs. etkiledi, ne yazık bu resimler de çöpe atılmıştır kanımca. Şener sanat konusunda da pesimist’ti; bir gün salonda yaptığımız “sanatın geleceği” konusundaki tartışmada sorduğu: “..kol böreği mi yoksa sanat mı? daha sonra çok popüler bir deyim oldu. Bu tartışmanın sonunda “sanatçının varoluşu kavramını da; “YER SE!”  olarak noktalamıştı.
Atölyedeki kız arkadaşlarımızın doğum günleri de Niyazi’de kutlanırdı; bir öğleden sonra rezervasyon’u yapmak gerekiyordu Niyazi’ye. Söylemek gereksiz; baba ve oğul için sanki bir bayram muştusuydu! Her türlü gereken içki ve yiyecek alındıktan sonra kızlardan birinin Grundig teyp aygıtı, taşınabilir; o yıllar ses ve müzikle ilgili tüm çalacaklar ve plak piyasada çok az ve pahalıydı. Teype o yılların en gözde popüler müzikleri kaydedilmiş, içkiyle biraz kaydıktan sonra slow dans da programın içindeydi. Bunu duyan Mimarlık Bölümündeki bazı arkadaşlarımız da katılırlardı, onlar kızlara daha güvence sağlardı; ilerde serseri olmayıp mimar olacakları için! Herkes duygulu; teypten Gilbert Becaud’nun “Nathali” şarkısı bizi “Café Pouckine” ne götürürken, Niyazi şarapla Şener’in verdiği zulayı çekiyor, tencerelerin arasından sarışın İzel’i gözleriyle yiyordu, Nuri ise arka pencerede alı al moru mor!
Niyazi ne kadar Akademi’de popüler oluyorsa da ekonomik yönden değişen bir şey yoktu, istemeden bistro olmak ona fazla bir kazanç getirmiyordu. İçkiye yatırım yapmak belki ona bir kâr sağlayabilirdi ama parayı nereden bulacaktı! Gelen giden, yol gösterenler, tavsiyede bulunanlar;
öncelikle dükkana bir dekorasyonun gerekliliğinin altını çiziyorlardı. Giderek mimariden bir kaç kişi kağıtlara bir şeyle karalamışlardı, Niyazi gururla bunları gösteriyordu; öncelikle kuru fasulye ve pilav’dan çıkmalıydı, gerçek bistronun gerektirdiği kolay yiyecekler, mezeler olacaktı. Bir şarap evi daha da mantıklıydı, birisi de Bozcaada şaraplarının sahibini tanıdığını, belki onun sponsorluk olasallığını da projeye koymuştu!
Yaz aylarına yaklaşıyorduk, Akademi rıhtımında deniz bizi ötelere çağırıyordu, kalkıp biryerlere gitmek, ergüvan ağaçlarıyla konuşmak; örneğin Rumelihisarı. Okulun önünde beklerken karşıdan, biri koşarak geldi: -..çocuklar Niyazi kafayı kaçırdı, herşeyi kırıp döküyor ve “dekorasyon başladı” diye bağırıyor. Hemen gittik, sokak kalabalıktı, meraklıların önüne geçip, sahneyi gördüğümüzde; Niyazi darmadağınık, belli ki kafası iyi, tüm ne var sa lokantanın önüne, sokağa çıkartmış; malum iki tencere, kırık tabaklar, masalar üstüste, vitrin paramparça! Karısı, kucağında bebek ve öteki çocuklarlar eteklerine sarılmış, Nuri ortalarda yok. Niyazi bağırıyor: “DEKORASYON BAŞLADI”
Kürt Necati yatıştırdı Niyazi’yi, tencerler, masalar tekrar içeriye girdi, çevredeki bakkal çakkal olaya el koydu, para topladık ve de bundan sonra kimse dekorasyon’dan söz etmedi!

20 Eki 2016

FOTOĞRAF



Enstitünün resim bölümü sınavında model, figür olarak bitişikteki alaydan gönderilen bir askerdi, elinde silahla poz verdi; natürmort’a gelince bu kez askerin eline silah yerine bir çiçek buketi iliştirmişlerdi. 12 eylül dönemi, aylardan nisan, Göztepe kampüsü.
Burası Göztepe Sosyal Hastahanesinin yanında, eski yıllarda  Sultan dördüncü  Murat’ın av sahası, doğa olarak o yıllar daha kentleşmemiş, daha ötelere hayalinizi iletirseniz tepelerin yamacında minyatüre özgü bir doğa coşkunluğu, kendini nemene yapılmış boş büyük hangarlara, beton binalara bırakır.12 eylülde Trakya’dan Kırkbeşinci Piyade Alayı bu boş binalara yerleştirilmişti.Eski Eğitim Enstitü'sünün yerinde bir basket sahası, yemekhane’ den geçip okulun atölyelerine gelirsiniz.
Enstitü'nün resim bölümünü iyi bir dereceyle başarmıştı; şimdi yaşama zorunlulukları; para sorunları, eğitimin gerektirdiği malzemeyi edinmek, en ucuzundan kantinde yemek içmek, yolsuzluğunu fazla dışa göstermeden kotarmak gerekiyordu.
Fotoğraf öğretmeni Ali Candaş onu tekrar uyardı: çektiği fotoğrafları, karanlık odada basmak, kısacası labo ödevi.
Ahmet bir tek sen kaldın ödevi getirmeyen!
Hocam benim makinem yok, ötekilerden de isteyemedim!
Ne yaparsan yap, tekrar ara, iyi bir arkadaşın yok mu ödünç verecek, yarım saat?
Hemen hocam!
Kendine yakınlık gösteren arkadaşı Gülay’dan alıyor makinayı; Lubidel-166 Rus malı, ucuz ve 6x6 kare çeken, vizörü üstte, bu nedenle kullanışı biraz zor. Kendine güveniyordu fotoğraf konusunda; ortaokul ve liseyi yatılı olarak okumak için Kastamonu’ya gittiğinde, yaşamak için, kentin fotoğrafcısı “ Foto Rekor “ a küçük makinasıyla lisede çektiği negativleri götürüp, orada basarak, bir kaç kuruş kazanıyordu. Fotoğrafcı bekar, kedisini seven suskun bir adamdı. Labo’dan parmakları kırmızıydı, bunu bilmiyenler çok sigara içtiği kanısına varırlar. O yıllar bu uzak kentlerde bekar olmak bir merak konusu olur, pek iyi bakılmazdı yalnız yaşıyanlara; çaktırmadan Ermeni olduğu da konuşulurdu,
Makinayı alıp arka alandaki metruk doğaya yürüdü, biraz ilerde dördüncü Murat’ın yıkık köşkünün eski tuğlaları, eski ahşap doğramalar nasıl olurda böyle terkedilirdi! Neyse o kadar güzel bir sabahdı ki buna kafayı takmadan, çiçeklere, arılara, güneşle devinen bu şenliğin fotoğrafını çekmek için yaklaşırken, aniden havalan kuşları havada yakalayabilmek için göğe çevirdiği objektif ne gördü bilinmez! Birinci bobin bitti, acele ikincisini takıp laboya koşacaktı, amacı şaşırtmaktı ötekileri.
Bobini takarken birden farkına vardı, bir subay, iki asker ona doğru geliyorlardı, irkildi. Askerler arkada durdular, binbaşı yaklaşıp makinayı elinden aldı, evirip çevirirken makinanın markasına
bakarken; yüzünden bir mutluluk gelip geçti,
- Gözünü bağlayıp, atın içeri!
İki asker girdi kollarına,
Gel hemşerim!
O ileride terkedilmiş gibi duran gri, beton binalara doğru yürüdüklerini sezdi, sola döndüler, bir süre sonra durdular, binbaşı:
Tamam, size teslim; alın makinayı; düşündüğüm gibi..
Sivil polisdi galiba bu adamlar:
-..buraya gel lan!
görmediği için bir iki adım attı, mengene gibi bir el ensesinden tuttu, biraz yürüdüler;
..ey başını, ey ey !
Bir merdivenden indiler, kapı gıcırtısı ve bir başka bir ses:
Gel bakayım , gel gel..
Kafasına bir silah dayandı, delecek gibi acımasız!
Bandı açarsan ölürsün..
Baçaklarını çelip yıkmaya çalıştılar, önce direndi, on yedi yaşının gücüyle itişmeye başladı, düşmemek için,
- ..anasını ne yaptığımın çocuğu, yıkıl lan!
kafasına inen kum torbasıyla yere düştü, bir iki tekme yiyince ağlamaya başladı,
Falakadan sonra konuşursun orospu çoçuğu..
Falakayı geçirdiler ayaklarına,
Abi niye vuruyorsunuz, ben bir şey yapmadım!
Fatsa’lı değil misin ulan?
Abi ben orada okumadım, Kastamonu’da okudum, yatılı okulda..
Yarım saat kadar dövdüler, sonra falakayı çıkarıp, kaldırdılar; yere su döküp tepindirdiler, şişmesin diye ayaklarını, düşmesin diye kollarından tutuyorlardı.
Bilemedin kırkbeş dakika geçmişti; bahçedeki kelebeklerden ayrılalı, böyle bir değişim nasıl olur, düş bile bunu beceremez! Fatsalı olduğunu nasıl öğrenmişlerdi bu kısa sürede, ne zaman araştırdılar? Yüzde yüz birisi onu espiyonladı. Üzüldü, Gülay’ın makinesi de gitti bu arada!
Gözü bağlı kollarına girip odadan çıkarttılar, kapı gıcırdıyarak kapandı, yürüdüler, daha sonra öğrendiğinde; “ başını ey “ aslında bir taktik, yanıltmak için söyleniyormuş. Belki bu kez bir koğuşa bırakırlar, belki bir yatak ya da ranza; uzanıp hesabını yapmak şu yaşadığının! Tekrar bir mekana girdiler, sesler geldi kulağına, aksıran tıksıran, kapı kapandı. Ortada durdu gözleri bağlı.
Orospu çocukları seni fena dövmüşler!
Sonuçta hapishaneye geldiğini sandı, acısını paylaşacak, kendini anlayan birileri olabilir! Birden
içinden dayılık etmek geldi:
Bize birşey olmaz, bir şey söylemedim!
Birden kafasına inen yumruk, tekmeler, kollarından tutarak yere düşürmeden dövüyorlardı;
… anasını sikt. evladı, orospu çocuğu, demek konuşmadın, daha önünde doksan gün var, bülbül gibi öteceksin. Gözünü açarsan bitiririz seni!
Soydular, belki intihar eder diye kayışı, gömleği, pantalonu, ayakkabıları aldılar don ve atletle kaldı.
Buraya uzanacaksın, şu kartonun üstüne!
Fikirtepe’de Mit’in işkence merkezinde olduğunu bilmiyordu, tüm siyasi tutuklular buradan geçiyordu; öyle ki hergün dolup taşıyordu bu devasa koğuşlar; çıplak beton üstüne istif edilen tutuklular, sürekli işkence ve dayak, hakaret, aşağlama, tecavüz, sanki bir ceza sömürgesinde, nemene bir ülkenin zindanlarında olabilecek engizisyonun bize özgü uygulanışı.
Kimse gelip nedenini sormadı, bu onyedi yaşındaki genç öğrencinin kahrını. Betona uzandı, sessizce, acı kendini yeniledi. Yavaş yavaş öteki sesler sanki uzaklaştı, belleği Fatsa'ya’e doğru süzüldü:
Babası köyün imamıydı. O yıllar din istismar edilmezdi, genellikle gönüllü çalışırlardı imamlar, caminin dışında kendi uğraşıları; tarlada, ormanda, fındık bahçelerinde çalışmak,onları bu mistik ayrıcalıktan uzaklaştırırdı. Yedi kardeşdiler; üç kız, dört erkek, yatalak büyük anne, büyük baba, elektrik olmadığı için, sürekli ocağın başında bir anne, cami dahil tüm aileyi yöneten baba; yıllar önce komşusunun korudaki kendi ağaçlarını kesmesi nedeniyle çıkan kavgada, komşunun baltası, başını az kalsın ikiye bölüyordu; sağ gözünü yitirdiği bu kazadan sonra yaşaması bir mucizeydi. Başından fört sapkasını hiç çıkartmazdı bu nedenle. İşte o yıllar olmadık güçlüklerle okutulan yedi çocuk evin devinimine, tarlada, fındıkta , mısırda çalışarak katkıda bulunuyorlardı. Anne ise çocukları okutabilmek için fındık hasadından önce tefeciden borç para almak için, yağmur çamur içinde kapısında beklerdi, böyle yıllar geçti. Evin deviminine katkıda bulunmanın karşılığı, babanın aldığı “İnce Mehmet” romanı her akşam yemekten sonra, büyük abi tarafından yirmi sayfa okunuyordu. Gaz lambasında, abinin çevresinde yere çöküp, İnce Mehmet’i düşlüyorlardı ve gelecek okuma yarın akşam olacaktı; tarlada iyi çalışmak şartıyla!

Bu gözaltıda sürekli gelenlerle ancak kıvrılıp uyuyacak bir alan bile az gelmeye başlamıştı. Konuşmak yasaktı, her iki saatte bir değişen nöbetci iki asker, tuvalet sorununu yüklenmek istemiyorlardı; üç bakımsız tuvalet gerekeni karşılamaktan öte biraz hava almak için düşleniyordu, genellikle sidik kokusu da bir başka sorundu.
Sen Fatsa’lı mısın hemşerim?
Zorla başını çevirdi, nöbetci asker gülerek:
Hemşeriyiz desene, bana “..Ordunun dereleri” ni söyle!
Bak hemşerim, halimi görüyorsun; benim türkü söyliyecek….
Söylersin, yoksa kenefi unut!
Mecburdu, ağlamaklı bir sesle ezgiye başladı: …Ordu’nun dereleri…
Asker sözünü tuttu, kalkmasına yardım etti, ayaklarını sürüyerek çıktılar. Tuvalet bölümü öbür koridorun ucundaydı, yaklaşınca koku dayanılmaz oldu; asker birinci kapıyı gösterip, “ üç dakika “ dedi. Burnunu kapatıp, çişini yapmak istedi, yapamadı, gözündeki bağı kaldırdı, ne olursa olsun!Gözü ışığa alıştığında, pencereden öte ufak bir havalandırma deliğinden, duvarda biten bir incir ağacının yapraklarına dokunan güneşi gördüğünde, nedense içinde tekrar bir umut belirdi.

Bu gözaltında tutuklulara yemek verilmezdi. Parası olan, bunu yöneten hademelere para verip kantinden ısmarlıyordu, olmayana, ölmesin diye üç günde bir güya sandiviçe benzeyen kuru bir ekmek dilimi veriyorlardı. Altıncı gün ondan ses çıkmayınca, görevli yönetime bildiriyor:
Ulan senin paran yok mu?
Yok beyfendi!
 Gelip gideninde mi yok?
 Hayır.
Kafasından para isteyecek kişiler geçmeye başlamıştı: Besim…boş zamanlarında şöförlük yapan; hani bir kaç kaldığı yurtta yardım eden, ablasının tanıdığı! Olmaz ablası duyarsa…
Ben yandaki okulda okuyorum, belki okulun müdürü yardım eder.
Onbeş gün sonra iki resmi polis gelip gözlerini açtılar, elleri bağlı: - yürü hemşerim!
Beş dakika yürürüp okulun kantinine girdiklerinde, ders arasında herkes oradaydı; bu şaşırtıcı görünüm onlara önce bir şok geçirtti, sonra toparlanıp  polislerin engellemesini dinlemeyip omuzlarına aldılar. Sonra zorla derdini anlattı: dayanabilmesi için ödünç para gerekiyordu; alevi kız arkadaşı Mübin,
Müdürden falan isteme, bu adamlar korkarlarlar; Polisler biraz beklerse ben bulurum!
Oğlum sana n’oldu, bu ne perişanlık?
Müdür yardımcısı Mustafa bey çok şaşırdı bu perişanlığa, polislere dönüp:
- ..bırakın çocuğu, ben kefilim, gitsin bir çay içsin, birşeyler yesin, yazık değil mi?
Polisler zorla razı oldu, yarım saat. Kantinde herkes bir şey soruyordu! Mübin geldi; elinde otuzüç bin lira ( 33 YTL. ), nereden bulduğunu soracak oldu, kız :
sen sus, tamam!
Polisler tekrar kelepçeyi takıyorlar, gözleri bağlı, bu kez parayla dönüyorlar. daha sonra öğrendiğinde: polisler okula gelip bir soruşturma yapmışlar ve gözaltında olmasının nedenini de Fatsa’lı olması ve Rus malı Lübidel fotoğraf makinasıyla alayın cephaneliğinin fotoğrafını çekmesi - Mit’in işkence merkezinden söz edilmiyor! -  Rus casusu olma şüphesiyle göz altında tutulduğunu müdüre bildiriyorlar.
Okuldan döndükten sonra işkenceyi kestiler ama göz altı sürüyordu aynı şartlarda: hesabına göre otuz gün olmuştu buraya gireli. Kaldığı büyük koğuş, işkence sonrası getirilenlerin inleme, haykırma, kan revan, dayanılmaz kokularıyla inanılmaz bir kaos oluşmuştu; kendi acısını unutup ötekilerinkini çekerken, üstünde yaşadığı bir metre kare beton onun ülkesi olmuştu. Konuşmak ve buranın ne olduğu ve nerede olduğunu düşünmek bile yasaktı.
Bu arada bir dosya oluşturmuşlardı, bir sabah iki polis girdiler koluna, yine aynı yollardan, metruk binaya geldiler. Orada başka polislere teslim ettiler, bir minibüse tıkıldı yine gözleri bağlı, elleri kelepçeli. Bir süre yol aldıktan sonra konuşmalarından Boğaz Köprüsüne geldiklerini anladı. Bir süre sonra yanındaki polis bir dirsek atarak,
Gözünün bağını indir, ulan bana bakma manzaraya bak!
Masmavi bir gün, daha mavi bir boğaz!  Herşeye rağmen yaşamak gerekiyordu, anımsadı! Minibüs Eminönü Polis merkezi birinci şubenin önünde durdu. Hırsızlık şubesinin önüne geldiklerinde birden korktu, neyse onun yanında Birinci Şube Siyasi’nin Tescil bölümünde fotoğrafları çekildi: önden, sağ, sol profil. Resim bölümünde okuduğu, parmak izleri ve yine aynı polislerle geriye dönüş. İkinci şube ise Gayrettepe'ydi
Bu kez minibüs Fikirtepe Karakolunun önünde durdu, çıktılar. Küçük bir bahçe içindeki köşk, mahalle karakoluna dönüştürülmüştü, üç basamak merdiven içeriye girdiler; koridor, solda komiserin odası, ortada sağda “ nezaret “ küçük bir oda, iki kişi zorla girer, demir parmaklıklı. Komiserin odasında duvara asılı yağlı kayış gözüne çarptı. Komiser dosyayı aldı, polislerin ortasında, bir aydır aynı gömlek ve pantolanla yaşamaya çalışan, perişan genç çocuğa baktı,
..Vay puşt oğlu puşt …atın içeri!
Nezaret, kusmuk ve sidik kokusundan öte belki yaşantısında bir daha göremiyeceği pis bir sandalyeyi içeriyordu, ayakta duracaktı.
Akşama doğru gelen giden azaldı, o günlerde kentleşmemişti bu bölgeler, doğa direniyordu ama ne kadar? Herkes gittikten sonra gece bekçisi görevi aldı. Orta yaşlı iyi bir adama benziyordu, yanına geldi,
Sen çok perişansın kardeşim, ne yaptılar sana?…kapıyı açtı: - ..gel şu bankta yat, sabaha kadar.
Şikayetcilerin oturduğu kırmızı boyalı Akbank yazıyordu sırtında,
- Kaçma sakın ..vururum yoksa!
Banka uzandı, belleği sürekli aynı fenomenleri irdelemekten yorulmuştu; yıpranmıştı daha doğrusu, uykuya doğru kayarken kendine soruyordu: “ kimin ahı tutmuştu? “ onu bu  kuyuya iten kader mi? Çabalıyordu, tutunmak olanaksız! Çocukluğuna doğru geriye saymaya başladı, evet kuşlardı bunu yapan, onların ahı tuttu. Önceleri, hasattan sonra elekle avlardı zavallı kuşları, ökse’yle; bir deyneğe bağlı ip, çektin mi elek düşer, içinde kuşlar! On yaşındaydı iki arkadaşıyla kasabaya indiler, Balık alıp köye , bağdaki ev döneceklerdi, kimse yoktu evde; balıkları kızartıp yedikten sonra, gece lambayla bıldırcın toplıyacaklardı. Gri, sıcak bir hava; Lodoş bu kuşları Karadeniz kıyılarına zar zor getirir. Ukrayna’da hasat sonrası iyice beslenen bıldırcınlar, kendilerini göçe atarlar, güneye ama yol uzundur, dayanabilen karayı gördüğünde kendini bırakır, bahçelere, kırlara bıldırcın yağar. Kıyı halkı elinde torbalarla toplar bu kuşları. Terden sırıl sıklam, yüreği küt küt atan zavallı kuşun kafasını koparıp, torbalara doldururlar, kuşluk vakti diyebiliriz evlerine döndüklerinde. Sanki büyük bir avdan eli dolu dönmenin gururuyla!
Balıkla eve döndüklerinde hava kararmıştı, lüxsü yakıp birisi balıkları temizliyecekti, öteki ateşi yakacaktı, kendisi? Kendinde bir elebaşılık seziyordu bu akşam, yönettiğini hissediyordu ve de gece daha başlamamıştı. Öğretmen abisi altı ay önce faşistler tarafından bir otobüste öldürülmüştü Çorum'da niçin, bilinmiyordu, kim vurduya gitti, ölüm çok ucuzdu o yıllar!
Karadeniz’de herkesin bir silahı vardır, parası olmayan kendi silahını yapar iyi kötü, bu nedenle kendini vuran da çoktur. Şimdiye dek yasaktı dokunmak o silaha; kalktı  yastığın altına sakladığı abisinin tabancasını aldı, artık onundu bu silah, oturdu, kontrol edecekti; tabanca temiz mi?
Şarjörü çıkarttı, tekrar yerine koydu, tekrar….silah patladığında sanki yıldırım düşmüştü eve, öyle bir gümleme oldu ki “terek” deki tabaklar lüxs lambasının üstüne düştü, kapkaranlık, gözgözü görmüyor. Öyle bir panik ki, korkuyla bağırdı,
..Ekrem lambayı yak..
Elindeki tabancanın farkına vardığında atacağı yerde bu kez tekrar tetiğe bastı ve bu kez yer gök inledi. Balık temizleyen çocuk ağlıyordu; “ Onay beni vurdun! “, kibriti arıyor bulamıyor, çakmak yanmıyor, bu kez sol elinin serçe parmağı ve başparmak kopmuştu, deri tutmasa.
Fatsa hastahanesine onları götüren  komşunun arabası olmasaydı kader tersine dönecekti. Kurşun kalbinin biraz üstünden geçmişti çocuğun; ne yazık felç oldu vucudunun bu bölümü, daha sonra başka bir nedenle öldü. Onun parmaklarını kurtardılar ama tinsel yara hiç iyileşmedi!
Sabah bekçi gelip uyardığında, otuz gündür ilk kez uyumuştu bu kadar güzel. Tekrar nezarete soktular, bütün gün gelen giden kafesdeki bir hayvana gösterilen acımayla ona bakıyorlardı,
Zavalıya bakın; oğlum ne yaptın buralara düşecek kadar?
Ağlamaya başladı, toparlıyamıyordu ne yaptığının, ne olacağının! İkinci gece’yi de Akbank bankında yatarak geçirdi. Yine geldiler, bu kez Gayrettepe Siyasi Şubeye götürüldü, bir mahzene tıktılar, gözü açık. Bütün gece alttan sesler geldi, dayanılmaz, bilmiyordu ne yapıyorladı? kum torbası , falaka filan değil, acıya dönük ne varsa elektro şok, ateş ne bileyim kerpeten, cop; asıl işkence merkezi burasıydı, gözü kapıda, korkuyla bekledi! Bu kez dokunmadılar, belki gözdağı vermek istemişlerdi. tekrar alıp karakola getirdiler; bekçi onu tanıyordu artık. Ertesi gün iki polis kamyonetle gelip Selimiye kışlasına, askerlere teslim etti, elleri bağlı olarak, askeri mahkemeye çıkacaktı, dosyalarda teslim edildi! Tuğla duvar otuz metreye yedi metrelik tonoz kuppeli bir yere tıktılar. İçeride kırk ya da elli kişi bekliyordu, bir çavuş elinde listeyle gelip sırasıyla tutukluları çağırıyor; giden bir daha geri dönmüyordu! Bu kadar adamın içinde yüzleri karanlık üç kişiyle göz göze geldi, yere çömelmişlerdi, ellerinde mühürlü plastik torbalarda suç aletleri vardı. Adi suç işleyenler ellerinde delilleriyle çıkarılıyordu savcının önüne. Niçin kötü bakıyorlardı kendisine, anlıyamadı, sırası geldiğinde asker onu tuvalete götürdü. Kabinin boşalmasını beklerken, gözü yerlerde sürünen gazetelerden birindeki fotoğrafa ilişti; şaşırdı biraz önce ona kötü bakan üç tutuklunun fotoğrafı, birinci sayfada, üç ülkücü dokuz kişinin ölümüyle suçlandırılmışlardı, 28 nisan tarihli yani bir ay önce. Koğuşa döndüğünde bu adamlara iyice baktı; yanılamazdı onlardı gazetedeki yüzler. Listede ismini daha çok nereli olduğunu görmüşlerdi,
Fatsa; sağcılar bu kentten nefret ederlerdi. Bu kent bir direniş göstermişti, Belediye Reisi Fikri Sönmez, “katılımcı Demokrasi” sloganıyla önemli eylemler yapmıştı; doğayı kurtarmak, kültür festivalleri yapmak, sosyal eylemler, daha neler! Başbakan Süleyman Demirel ülkesi “Kabakistan” da böyle sosyalist bir yönetim olamaz diyerek, orduyu “Nokta Operasyonu” koduyla Fatsa’ya gönderip, karşı çıkanları dağlardan toplayıp, 852 kişiyi devletin Balık Kurumunun soğuk hava depolarına tıkmıştı. Sonunda: - “ Fatsa’ya devleti getirdik” dedi ama 12 eylülde kendisi de gitti.

Bu dağa çıkanlara katılarak  bir süre eylemin içinde oldu ama kimse o yaşta devlete kafa tutamazdı, annesinin çabalarıyla Ünye’den otobüse binerek Ankara’ya abisinin yanına geliyor.

Belki gördüğü bir sanrıydı; bu üç ülkücü karanlık adam yavaş yavaş gelip yanına çömeldiler, bakışları bir hesaplaşmayı içeriyordu, kafasından “ ne yapsam, bağırsam, askerleri çağırsam “ derken çavuş geldi, elinde dosyayla, çıktılar. Seni Fikirtepe’ye gönderiyoruz, serbestsin! Koramiral Zahit Atakan kuzey deniz saha kumandanı, İstanbul Sıkı Yönetim vekili, imzalı; “..yasalarda suç unsuru, görünürde bulunamadı..sanığın salıverilmesi vs. “ , kapının önüne çıktılar, dosyasını verip polise teslim ettiler. Polis: - “..bu gizli dosya bakılmaz lan “ dedi. Dönüşte dosya elini yakıyordu, çaktırmadan şöyle baktı, polis oralı değildi, biraz daha açtı. Şaşırdı, çektiği filmler basılmıştı; boktan gri, fotoğraflar; hiç net yok, bir şey görünmüyor, kendine mi acısın bu enayi fotoğraf makinasına mı! İyi ki hocası görmemişti, askeri benzin deposuna geldiklerinde, -  “..tamam serbestsin “ dedi polis eline bir kağıt verdi, emanetlerini teslim etti; kalan parası vs.
.- Hani karakola götürecektiniz beni?
-  Seni korkutmak için söyledi çavuş!
Önce minibüsle Üsküdar’a geldi, vapura binip Beşiktaş’a oradan Gümüşsuyu’ndaki kaldığı öğrenci yurduna geldi, on metrelik yokuşu zorla çıktı, nefes nefese, içeriye girdiğinde arkadaşları tanıyamadı onu; böyle bir perişanlık olamazdı, yatağına götürdüler, nefes alamıyordu! Çocuklar ne yapacaklarını şaşırdılar, sürünerek odanın karşısındaki tuvalelete gitmek istedi, yardım ettiler ve ilk kez aynada kendini gördü! Öksürmek istedi, birden kan fışkırdı ağzından, kan kusuyordu, büyük bir panik oldu, ambülans çağırdıllar. Yurdun önüne indirdiler, ambülans bir türlü gelmiyordu, kendini kaybetti; ölmüştü, kendine sakladığı tüm imajlar hızla geriye sardı! Zorla bir taksi çevirdiler arkadaşları.
Taksim İlk Yardım Hastahanesinde gözünü açtığında, doktor elinde rontgenle, “verem” dedi: “..sağ çiğerinin üstü yok; acil Yedikule Göğüs Hastalıklarları’na. Kendini bir sedyenin üstünde Senatoryum’un acil servisinde buluyor; aksıran tıksıran o kadar çok hasta var ki burada sabahı bekliyecekler mecburen. Sabah Doktor Sabiha hanım kontrole geldiğinde, sedyenin üstünde unutulmuş bu saçı başı dağınık genci görüyor ve acele dört no.lu odaya götürün diye bağırıyor.
Tedavi sürdükce kendini toparlamaya başladı, yalnızlıktı sorunu; kimse arayıp sormuyordu,  bir süre sonra ona kantinde parayı toplayan Mübin geldi. Her hafta gelip, kirli çamaşırlarını toplayıp yıkıyor ve cebine para koyuyordu. Diğer arkadaşları da gelmeye başladı, bugün karikatürist arkadaşı Tuncay Akgün devasa karpuzlar getiriyordu! üçbuçuk ay sonra burayı yönetmeye, yalnız hastalara yardım etmeye, parası olmayanlara “imece” sistemini uygulamaya, “kanserliler koğuşuna” moral vermeye başladı. Bu hastalığın ismi “moral hastalığıdır”
Bir yıl sonra çıktığında okuldan da bir yıl gitmişti. 12 eylül hala sürüyordu, ressam olduğuna karar verdi, Maltepe’de bir dükkanı kiralayarak atölye yaptı, arkadaşlarıyla “Maltepe Ressamları” nı
kurdular. Herşeye rağmen bu su akacaktı, belki Paris’e kadar.

Yıllar önce Paris’de karşılaştığımızda, ressam Ahmet Onay Akbaş kendine sakladığı; 12 Eylül darbesi sırasında, 17 yaşında öğrenciyken yaşadığı bir “karabasan”ı  anlatmıştı, kötü bir düş’den öte; bir gerçekti anlattığı, yaşamıştı! Belki, çok yakın bir kaç dostu biliyordu bunu. Ben ona yazmasını önerdim; unutulmaması, ne olursa olsun bir gün anımsanması adına. 12 eylül’den sonra 35 yıl geçti, Onay yazmadı, kimse ağzını açmadı; CEZA SÖMÜRGESİ ve onun işkence makinası hala işlevde ama ya ötekiler;  
      Akrep gibisin kardeşim
      Korkak bir karanlık içindesin akrep gibi

Alt yapı işkenceciler emekli olup, tatil köylerinde yaşamlarını sürdürürken, onların yöneticileri üst rütbeler; generaller: örneğin, Kenan Evren, kendini resme adayıp, yaptığı çiçek ve kedi resimleriyle sergiler açtı ve kendi ölümüyle öldü.

29 Eyl 2016

MAZLUM

Sigara içmeye başlamıştım,  sabah erken kaçak olarak kaldığım Kadırga Öğrenci Yurdu’ndan çaktırmadan çıkıp, meydandaki bayiden Birinci sigarasını aldıktan sonra, çınar ağaçlarının gölgelediği Muhtalip’in kahvesinde oturmak, zorunlu olarak yazıldığım Laleli Yüksek Matematik fakültesindeki dersin saatini beklemekti. Askeri darbenin bitmez tükenmez yankıları, askeri marşlar; “..olur mu bu böyle olur mu..! “ , ne büyük bir ülke olduğumuz ve de demokrasi saptırılmaz, daha neler; çıldırmak üzereyim. O zaman depresyon ve burne-up gibi yıkıntılardan haberimiz yoktu; tam içindeymişim ve çamura saplanmışım, bugün yaptığım analiz sonucu! Üstüne parasızlık da başka bir idea-fixe oluşturmuştu, ne Lambo’ya ne de sahhaflara  kadar çıkacak param yoktu, açıkca tükenmek üzereyim! Bazen tren yolunu geçip denize bakmak belki dinlendirirdi. Başıbozuk bir deniz kıyısının kendine bırakılmışlığı, kıyı köpekleri, kendi halinde terkedilmiş bir kaç tekne ve çöplerin ötesinde sanki denizle gök arasında asılı kalmış tankerler, ışığın oynadığı bir göz yanılgaması yalnız Marmara’ya özgü. Nasıl olabilir; çok uzaklara yolluyorsunuz hayalinizi: Pontus Novus, yeni limana, imparator Listunus’un limanına iniyorsunuz, solunuzda Sigmar- Bukeleon İmparatorun sarayı, görkemli bir mimari, Hipodroma çıkan kalabalık, mermer basamaklara oturmuş limana dönen tekneleri izleyen kadınlar…birden kendime geldim; bir köpek sürüsü benim gibi deniz kıyısına iniyordu, aralarında dalaşarak! Akşam çöktüğünde tüm çirkinlikler yok olur ve buranın müdavimi terzi Artin, karısı ve kızıyla evlerindeki büyük transistörlü radyoyu - üstünde karısının ördüğü dantelli örtüyle- gelip otururlar, güneşin batışını bekler, termostan çay içerek, ince saz fasıl heyeti dinleyerek hüzünlenirlerdi.
Muhtalip çevrede tanınmış bir kişiydi; eski tulumbacı olarak çevrede çok saygındı ama ben tulumbacı ve efelerde abartmalı bir sıradanlık görürüm nedense, bizim tarihimizin masalcı yanı,
bu tür yüceltmelere çok yatkındır; kahramanlık çok ucuza dağıtılan ama çok iyi anlayamadığımız bir şey olduğu için sonuçta kahraman bir ülke olduğumuzu kitaplara yazmıştık ama kimseye de Efelerin eşkiya, tulumbacıların da mahalle belası olduğuna inandıramadık! Çocukluğumda sürekli baktığım ve de hala sakladığım Salih Erimez’in Tarihden Çizgiler karikatür albümünde  Osmanlı toplumunun son yılları, insanın sığlaşması, çağına ters düşmesi absürt bir geri kalmışlık, komik ögesi yörüngesinde sanki yaşadığım bu ortamı anlatıyordu.
Kahveyi Muhtalip’in torunları ve akrabaları işletirdi; daha yakın bir sürede Kadırgalı ve semtin futbol takımından yetişmiş Beşiktaşlı Necmi, boş olduğu zaman abilerine yardım ederdi, çok tanındığı için ve de yakışıklılığı kadınların gözünden kaçmazdı ben de gereksiz bir nedenle kıskanırdım! Mahalleli  tanınmış başka futbolcular da kahvenin müdavimiydi, Çengel Hüseyin. Büyük Mehmet gibi kulüpden yetişen ünlüler de bu ortamı renklendirirlerdi, o yıllar yabancı oyuncu gibi paraya dönük sorunlar olmadığı için, amatör bir futbol sevgisi, kahvenin devasa Phillips radyosundan maçları dinliyenlerin gürültüsü, takım tartışmaları geç vakitlere kadar sürerdi. Yine o yıl Kadırga’yı ön plana getiren bir olay: Lütfi Akad’ın mahallede çevireceği ve konusu Tulumbacılar olan “Yangın Var” filmi için Muhtalip’e danışmaya gelmesiydi. Tulumbacı geçinen kim varsa olaya karıştı, sinema ilgi alanımda olduğu için ben de katıldım meraklılara. Muhtalip sandığında ne varsa çıkarttı, eski fotoğraflardan yangın söndürme tulumbası marangoza tarif edilirken, müzede bulunduğu öğrenilip oraya gönderildi. Çekim başlamadan önce film ekibi topluca kahveye geldiler, Ayhan ışık tulumba takımının ağasını oynayacaktı. Geldiğini duyan tüm mahalle kahveyi sardı, yer yerinden oynadı, göründüğü kadar film gişe sorununu hal etmişti. Diğer rolleri de o günün tanınmış karakter oyuncuları paylaşmıştı; fenerci, borucu, kökenci vs. Benim tek takıldığım Ayhan Işık bıyığını değiştirecek mi sorusuydu! Ne yazık bu tavizi vermemişti, film çıktıktan sonra tulumba ağası tarifi çok zor, aynı bıyıkla afişte koşuyordu!
Muhtalip’in kahvesi parka komşuydu, önce buradan da girileceğini bilmiyordum, çağ ocağının önünden geçiliyordu ve kahvenin arka bölümüydü, bir gurup yaşlılar kendi aralarında otururlardı. bir gün parkta dolaşıp kahveye yeni keşfettiğim yoldan girerken, ocağı parktan ayıran çit’in arkasına çömelmiş  bir adam ilgimi çekti; teni koyu belki yıkanmamışlık, üç günlük sakal, gözler kanlı, giysileri kirece batmış gibi, eski ve yırtıkları tenden ayırmak olanaksız; bitik belki yorgun, çingene olabilir, bakıştık. Ocağın önünden geçen garson Cezmi elindeki çayı adamın biraz ötesine, yere bıraktı,
..allahtan Şefik amca sana acıyor; iç çayını git, gözüm görmesin!
Niçin ona kötü davranıyorlar anlamamıştım, çapulcu gibi giyindiğinden mi, çingene olduğundan mı..? Yaşlı gurubun yanına gittim, çayı ısmarlayan Şefik amcaya,
Bir şey sorabilirmiyim beyfendi?
Buyrun efendim, ben sizi hep görüyorum, belli yukarıda okuyorsunuz Laleli mi, Beyazıt mı?
Laleli efendim, Yüksek Matematik!
Maşallah!
Efendim, anlamadım Cezmi sizin ısmarladığınız çayı o adama verirken, adamı kovdu! Ne yaptı da böyle davranıyor?
Efendim bu adam meşhur Cellat Ali’dir, mahallede de ismi Mazlum’dur, …işte!
Cellat Ali bu mu, nasıl olur! Şaşırmıştım,
 kafamda cellad deyince başka görüntüler var da..
Korktunuz mu yoksa?
Hiç cellad görmemiştim, belki sinemada abartıyorlar! Anlamadığım bu adam devletin görevlendirdiği memur gibi bir şey, yani kendi keyfiyle öldürmüyor…sonra astığı adamlarda o ölümü haketmişler, doğru değil mi?
Bakışı uzaklarda, dinlemiyor gibi gözüken, iyi giyinmiş olan lafa girdi.
 Burada yaşamadığınız belli; Kadırga eskisi gibi değil efendim; buranın ahalisi uçtu gitti, şu gördükleriniz mi - eliyle mahalleyi gösterdi -, bende bilmiyorum nereden geldiklerini, konuştukları dili de! Geldikleri yerlerde pusu kurup, namus temizlerlerdi, şimdi bu zavallıyı taşlıyorlar..
Müdür bey, hepimiz de bir yerlerden gelmedik mi?
Hayır efendim, kimin nereden geldiği 6-7 eylül’de ortaya çıktı, neyse şu ihtilal olmasaydı biz de buradan gitmiştik!
Ortalık kızışmaya başlamıştı, özür diliyerek ayrıldım, pişman olmuştum bu konuyu açtığıma. aklımca müdür bey haklıydı bu güzel doğanın hakkını veremeyen bu karanlık adamlar nereden gelmişti? Sahhaflara çıktım, kafamda hep Cellad Ali; Mazlum!
Sahhaf Aslan Kaynardağ bana çok yardım etmişti; yolsuz olduğum günlerde babamın kitaplarını satardım, kitap üstüne konuşmak ayrı bir keyfti, bulunmayanların bana listesini verirdi, belki bir yerlerde rastlarım diye.
Elin boş, kitap yok mu?
Yok ama sana bir şey soracağım!
Olayı anlattım, epey şaşırdı,
Tam gazetecilik konusu, idamı anlatırlar ama kimse bu adamlar başka ne yaparlar diye kafa yormamıştır!
Bir kitap arar gibi rafların üstünde dolaştırdı gözlerini, bana döndü,
Merak etme, gazetede gördüm: beş yıl sonra Börekci Ali’yi idama mahkum ettiler, yakında asılacak! Herhalde o asar, baş cellat olduğuna göre!
Gitti günü geçmiş gazeteyi aradı, bulamadı. Ama ben de anımsıyorum bu haberi!
- Sinanpaşa’da galiba, çuval satacağım diye Tahtakale’den çağırdığı iki adamı öldürüp, cebinden paralarını alıp, fırınında yakan börekci Ali Ünver. Fotoğrafını görsen üç gün uyuyamazsın! Ha.. dedim ya merak etme senin cellat Ali yakında tekrar ününe kavuşur, galiba devlet 40 lira veriyormuş kelle başına!
-Bu celladlar üstüne bir kitap bulursan sevinirim!
-Reşat Ekrem Koçu biryerlerde yazmıştı, bir tarih dergisi kanımca, Osmanlıda cellatlar sağır ve ayrıca dilleri kesiliyor; inanmazsın cellatlar önce Hırvatlardan seçiliyordu, sonunda çingeneler alıyor mesleği. Genellikle maske takıyorlarmış.
Birden Kadırgalı Ali geldi gözlerimin önüne; maskeli, güldüm.
Sonraki günler yolumu değiştirdim, parktan geçiyordum belki görürüm diye, kahveciye sordum;  onlar da görmemişler, garson Hayri çok ilgilendi,
-Size borcumu var?
-Yok canım, ne borcu, tanımıyorum bile; geçen gün adama acımıştım.
-Ama kaç kişiyi öldürdü… astı diyecektim!
-Öldüren devlet, bu adam asmasa başkasını bulurlar. Hergün kesilen hayvanlar; onlar da canlı değil mi?
-Ben horoz bile kesemem abi! İstersen kilisenin arkasında kireçci Mahmut var, Ali onun yanında çalışır, bulursun orada!
Kilise’nin arkasına gittim, eski yıkık bir evin bahçesine kazılı kireç kuyusunda kimse yoktu. Devasa bir incir ağacı sanki kuyuyu korurmuş gibi kollarını açmıştı! Yandaki metruk evde yaşama izleri vardı, yıkılmış darabaların üstünden atlayıp geçtim,
-Kimse yok mu?
-Ne istiyorsun evladım?
Arka gelen sese döndüm, yaşlı bir ermeni bayan, incir ağacı nedeniyle farkına varmamışşım.
-Merhaba teyze, kireçciyi aramıştım!
-Kireçci bir gün var, bir gün yok, kireç mi lazım?
-Yok, ben Ali’yi arıyorum!
 -Adam mı öldürdüceksin?
 -Yok hamfendi, geçen gün kahvede gördüm çok acıdım.. bilmiyordum cellad olduğunu..
-Ben de acırım bu adama, şu yıkık odayı vermiştim uyusun diye, kireçciyle kavga etti artık gelmiyor.
-Niye kavga etti?
-Bilmiyormusunuz önümüzdeki ay börekciyi asacak, devlet çağırdı; para da vermişler, ortadan yok oldu. Parayı alınca bana da gözükmedi! Kireçcinin dediğine göre, onu da tehdit etmiş;
Teşekkür ettim yaşlı bayana, çıktım, yürüdüm biraz sonra kestirmeden Sultanahmet’e, sonra da tramvay’ın üçüncü mevkiine binip, yukarıya Beyoğlu’na çıktım. Benim için her dönemde “kurtarılmış bölge” olan Balıkpazarı Nevizade sokakdaki Lambo’ya girdim. Bu saatte kimse olmaz orada ama Cahit Irgat bir köşede galiba şiir yazıyor, Lambo, tezgahın arkasında elinde bir kitap, sessizce bir yere çöktüm, bana bakmadılar bile; kimseyle de bir merhabam yoktu, yeniydim orada. Gazetelerden dergilerden Lambo’nun tüm müdavimlerini tanıyordum; şairler, yazarlar, ressamlar; Bir tek tanıdığım Arslan Kaynardağ’ın tanıştırdığı Akdetron Fikret’ti, o da aradasırada kaybolur, hiç düşünmediğim bir yerde karşıma çıkardı.
İdama yakın, Börekci Ali Ünver gazetelerin diline düştü; Tahtakale’den cuval satacağım diye Sinanpaşa’daki fırınına çağırdığı iki cuval tacirini, kafalarına kürekle vurarak öldürüyor. Ceplerindeki 470 yetmiş lira  Börekciyi pişman ediyor ama olan olmuş! 27 eylül 1955’de semt sakinleri yanık et kokusuyla uyanıyorlar, mahalleye gelen polis fırında yanık et kokusundan başka bir şey bulamıyor ve dükkanı kapatıp, mühürlüyor.  Tesadüf aynı gün akşama doğru Beşiktaş’da deniz kıyısında sahile vurmuş cuvallar içinde bulunan yanık cesetler Börekciyi ele veriyor. Polis şefi Vedat Sokullu, dört gün süren kovalamacadan sonra Ali Ünver’i Karamürsel’de yakalıyor. Duruşmaya gelinceye kadar börekci kendini idamdan kurtarmak için elinden geleni yaptı; deliyi oynadı ama adli tıp onaylamadı, avukatı ise bu tip iki kişiyi öldürecek güçte değildir savını da geçiremedi, Yargıç idamı onayladı ama kalemini kırmadı bu kez yan bu yargıdan hiç pişmanlık duymayacağına işaretti. İhtilal olduğu için Milli Birlik idamı onayladı ve idam günü tesbit edildi.
24 Aralık 1960, Eminönü meydanında kurulan darağacında Kadırga’nın ünlü celladı Ali, öbür adıyla Mazlum ve yamağı ipi kontrol  ediyorlar, biraz sonra 4.25 de Börekci Ali yarı baygın önde imam ve yargıcılarla meydana getiriliyor; meydanı dolduran 100.000 kişi donmuş, bir çıt yok, dediklerine göre kadınlar bebekleriyle gelmiş, öyle bir gösteri.
Börekciyi zorla sephaya çıkattıklarında Cellat Ali belki o anda ünlü olup Kadırga’da kendisini horlayanlara bir yanıt vermek, terkettiği karısına dönmek, kendisini aşalayan kireçci Mahmut’u küçük düşürmek ve de devletten memur maaşı bağlatmak arzusuyla ilmiği börekcinin boynuna geçirmek için yaptığı hamle ne yazık boşa çıktı; bütün gece içtiği ispirto ve Güzel Marmara şarabı gerekeni yapmıştı, önünde bir değil üç börekci vardı, ikinci hamle de tutmadı. Bunu gören börekci bağırmaya başladı,
 -Allah istemiyor, imdat.. !
En önde idamı izleyen polis şefi Vedat Sokullu’nu kanı başına çıktı; ipin koptuğunu görmüştü ama sarhoş cellat ilk kez, koşarak darağacına çıkıp, celladı itip, ilmiği börekcinin boynuna geçiriyor ve bir tekme tabureye.
Cellat Ali herşeyini yitirmişti, Mazlum du ismi şimdi, Kadırga’da kimsenin yüzüne bakacak gücü kalmamıştı ne kadar saklansa görenler dalga geçiyorlardı, kireçci Mahmut onu iki lokma için çalıştırıyordu, karısına dönüş yolu, zaten hiç olmamıştı.
Yıllar sonra Kadırga’ya döndüğümde anlattılar: 1965 de parkda ölüsü bulunmuş, bilmiyorum kaç gün sonra, görenler de sesini çıkartmamış, börtü böcek yemiş.
Ölümünden sonra karısı parasızlıktan kocasının idam iplerini metresi beş liradan satışa çıkartıyor;
Sara hastalarını iyeleştirir inancıyla!

31 Ağu 2016

OXYMORE / KİLİNK


Berna’yla sevişiyoruz bir öğle öncesi. Erken içilen beyaz şarap mı, ılık güneşli bir gün mü, karşıdan Ayazma’dan Arnavutköy’ün üstlerine uzanan yeşillik mi, ötede Boğaz’ın tarifsiz maviliği mi; seviştiğimiz arka odaya kadar uzanan bu mutluluğun nedeni? Bazen şaşırtır insanı, peki nedir insanı yaşamaya çağıran bu esrik mutluluk? Tarifsiz bir doğaya açılımıyla, bugün düşünülemiyecek, üç kuruşa tuttuğumuz bu küçük evi bir kaç yıl sakladık; yalının trafiğinden kaçıp, kızlarımızla geldiğimiz saklı bir mekandı. Vadinin üstünde, Ayazma’nın karşı yamacındaydı. Daha yukarılara uzanan tek yolun bir aşağısındaydı, yani seviştiğimiz arka odanın tek penceresi arada basık bir duvar olmasa yolun içinde olacaktı. Boğaz tepelerinin işgale uğradığı yıllar!
Asker kaçağı olduğumu, tüm Avrupa projelerimin yıkıldığını öğrendiğimden bu yana yaşantım da çığrından çıkmıştı; anlamsız yaptıklarımdan biri de kendime absürt duygu alanları yaratmak, iki yıl yapacağım askerliğin verdiği “vertige” le Berna’yla nişanlanmaya karar vermiştik. Belki bunun da sarhoşluğu, arka odada sevişirken başka bir his de bana izlenildiğimizi duyurdu, gözüm pencereye gittiğinde, esintiden yer yer dalgalanan tül pardenin ötesinde dıştaki duvara oturmus dört oğlan bir kızın, gerçek bir sinema gibi bizi seyrettiğini görüp, bağırarak..- utanmıyorsunuz diye pencereye yöneldiğimde, çocuklar - ..KİLİNK…KİLİNK çığlıklar atarak kaçtılar. Şaşırmıştım, hem izlenmekten hem de çocuklardan! Kilink kafama takıldı; daha o yıllar afişini görmüştüm: “Kilink İstanbul’da  filminin. Bayi’lerde de  gözüme çarpan bir de çizgi romanı da çıkmıştı, içine bakmaya gerek yok; Kilink’in gülünç iskelet görünümüne gülüp geçmiştim, kaynağı kanımca İtalyan, o yılların tüm Amerikan takliti her şey gibi naif. O ilk yıllar, 50 yılları Bolu’da kitap ve dergi satan yerde Amerikan mizah dergisi MAD’ı izlerdim, sözlükle okumaya çalışırdım ve uzun yıllar bu dergileri sakladım ama öncelikle bir Amerika düşüydü bu.
Evden çıktığımızda öteki çocuklarında katılımıyla, tüm mahallede ismim “kilink”e çıkmıştı, unutmadılar bunu.




Roby Zober - ..50 yılları dedin ama başka bir “fenomen” i anımsa; “Avaramu”, Hint filmi, bugün kim düşleyebilir böyle bir histeriyi, sosyoloji bile bu konuyu yerine oturtamaz!
- Çocukluğumdan bir “reférance” ; gerektiğinde fenomen çekmecelerini açıyorum, tek tek; isterdim o günleri benim gibi yaşamış bir arkadaşımla anlatsaydık gördüklerimizi. Ayhan Abi’nin Şehir Sinemasına gelen film önce bizi şaşırtmıştı, İstanbul’daki süksesinden haberimiz olmuştu ama görmemiz gerekiyordu bir kez. Sinema’nın kapısına asılan afiş de orjinaliydi filmin; “Awaara - Raj Kapoor” . Makinist Ali’nin dediğine göre Anadolu’dan o kadar istek olmuş ki, yetiştiremiyorlarmış, Türkçe afiş kalmayınca Bolu’ya orjinalini göndermişler - ..Ayhan Abi’yi tanımasalardı bir iki ay sonra bile garanti değildi Bolu’ya gelmesi!


Yine konusu Mısır sinemasını aratmayan; “ zengin kızı Leyla” misali, bir Hint filmi ama şarkısını
bir kez duyduğunuzda ömür boyu unutmak mümkün değil. Kıza ulaşamayınca kendini dağıtan aşık, ceketi sırtında, basık ayakkabı ve de kalenderin şarkısı! Bir hafta geçmedi tüm kent avare oldu, ciddi sandığımız bazı tipler de sanki bunu bekliyorlarmış. Adam hintçe söylüyor ama türkçesi de onu yakaladı, Belediye hopörlerinden Bolu pazarına yayın yapıyor; " pazardan kaçan ineği görenlerin lütfen..." anonsla kesildiğinde hemen yapışkan bir ses - "...avareyim na na na.. "  Bir tek buna şaşmayan,  herkesin kendine benzemeye çalışmasını görerek gurur duyan kentin kabadayısı Çıba’ydı, ondan kurtulmak için Kore harbine zorla gönüllü yazdırırak gönderilmişti. Sağ sağlim daha da beter döndü ve ismi de Jeep olarak değişti. Onunla  gidenlerin çoğu dönmedi, dönenler de ayağı, bacağı, kolu kesik, koltuk deyneğiyle dolaşıyorlardı.

Roby Zober- ..Sen ce bize özgü bir garibanlık mı; varoluşunda iğreti durmak?

-Cumhuriyet’le yeni bir insan yaratılmak istenmişti, yazıdan tut, kılık kıyafete kadar yapılan tüm reformlar sanki bir düş’tü; uygulandığında tüm dünya şaşırdı, ben hala şaşırıyorum! Ama!

Roby Zober- Bence dün bugündür, peki nereye geldik? 10 yılda Cumhuriyet reformunu uyguladı, fes’i atıp şapkayı koyduğumuz kafanın içini nasıl değiştirebilirdik? İyi niyetli, naif bir ülkeydi bizimkisi; hani 40 yıllar Ankara'yı anımsa: Bauhaus mimariye özgü granit modern yapılar, bulvarlar,
üniversiteler, enstitüler, halkevleri, köy enstitüleri, heykeller, parklar! İşte o düştü, gerçek ise fazla uzakta değil; bozkır'ın başladığı yerdeydi, şairi yazarı ise hapiste, sürgünde!

-Ben toplumun nasıl avareleştiğini anlatırken, o naif yıllar yine bir kartpostal duygusallığında, bir yere iliştirdiğimiz, zamanla renkleri sararmış. Ama geleceği yanlış tarif etmiştik, 1950 lerde yönetilmeye başladığımızda, soğuk harp bahane edilerek komünist avlamaya başlandığında, unutulmuş dini de dolaptan çıkardılar. Amerika'da basılmış 16 milyon ufak boyut Kuran Anadolu'ya dağıtıldı, araplara buna sahip çıkması için verilen ilk taviz; ezanın arapcaya dönüşüydü ama yine gerektiği gibi değildi. Türkçe öğretilip eğitilen sonra Anadolu'ya salıverilen "Barış Gönüllüleri", orduya yardım olarak verilen bir dünya harbi yaşamış köhne silahlar vs. Kimsenin haberi olmadı, ilerideki yıllarda Türkiye'yi yöneteceklerin tümünün Amerika'da eğitildiğinden. 1973 dünya petrol krizi süresinde Suid-i Arabistan petro bakanı Al Yamani, OPEP'de olağanüstü bir uygulama sonucu, ülkesinin petro / dolar kazancını olağanüstü bir yere getirdi, güzel ama bu parayla ne yapacaklardı? İlk öneri Wahhabitler'den geldi: islam geçinen ama islamı gerektiği gibi uygulamayan bazı ülkelere ders vermek; örneğin Türkiye'ye. Aramco ( petrol arap-amerikan ) vasıtasıyla dolar akıtarak islamı yaymak, her 10 metreye bir cami, kuran okulları, imam yetiştirme ve kuran kursları! İşte "Ceza Sömürgesi"nin kısa tarihi.

Roby Zober- ..2016 da artık bir umut yok, öyle gözüküyor ama sen sürekli "insan tükenmez" diyordun!
-Doğru, Tüketilmek üzere; düşünce yargılandığında, ondan korkan yargı sistemleri şunu çok iyi bilirler ki; yapabilecekleri tek şey, onu yıldırmaktır, yasaklar çıkarıp, otosansürle, kitap toplıyarak, sürerek vs.  bunu çok gördük, tavsadı belki! 21 yüzyılda başka bir sistemle "inanç"ı ileri sürüp yeni bir engizisyon yaratıldı, "korku". Sanki Kafka'nın "Duruşma" yeniden yazılıyor; kanıtlanmaksızın yargılanmak!

Roby Zober- "Şeytan azapda gerek" belki sizin kuşağın kısa tanımı!

- Bıkmak nasıl olur? Tarifsiz sıkıntılar, belleğimizden bir türlü süpüremediğimiz takıntıların, silkeleyemediğimiz "decadence" sın, küllerinden yeniden doğuşu. Nasıl bir "idea-fixe" bir ömür boyu sürebilir Roby? Arka odaya koyduğumuz  hiç bir "fenomen"e dokunamadık, kilitli odalara girmek arzusu, her kez bir başka anımsanmayı getirir; annemin bir gün sandıktan çıkardığı kumaşlar, sararmış giysilerin size sunduğu bir naftalin kokusu bana- ...biz ölmüştük, neyi anımsatmak istiyorsun durup dururken!
Belleğimi tekrar kerteliyorum, unutmamak için; bu kaçıncı?


















24 Tem 2016

OXYMORE/ ZIGGURAD


Babil kulesi


Roby Zober sonuçta kendinle hesaplaştı;  -bellekle huzura varmak, yaşanmış güzel şeyleri tekrar çizmek kafasında, bu her zaman başvurulacak bir çıkış yolu değildir, yoksa "angut" olur insan; sen hep geçmişle yaşıyorsun, eğer yaşadığın şu an'ı değerlendiremiyorsan, niye bu yola çıktın?
- Ama bir otoyol var; duyusal bir ilintinin sizi, belleğin en ıssız kıyılarına götürüp getiren diye yanıtladım.
Roby -Tekrar söylüyorum; gerçek neredeyse sen de orada olacaksın., istesen istemesen!-

Evet ama bu dağ başında iki saattir bir araba bekliyorum, beklemek hangi boyutta olursa olsun, tinsel  çağrışımlar yaratır! Hep gözüm arkada; Akademi'deki doslarımı düşünüyorum; - ..şu saat.. şimdi Şükrü'de demleniyorlardır, Kürt Neco para bekliyordu, sonra Balık Pazarına çıkarlar akşam'a doğru, kızlarla...!
Beni Belgrad'dan kamyonuna alan proloter şöför, ne bileyim 50 km. sonra  motor garip sesler çıkarınca, kamyonu kenara çekti ve bana yürüyerek devam edersem başka bir yola yani Çekoslavakya doğrulsusunda  bir olanak bulabileceğimi tarzanca anlattı ben de iki saat yürüdüm. Anlaşıldığı gibi yıl 1965, ben de Tito Yogoslavya'sındayım.Temmuz ayındayız, gök beni anılarıma götürecek kadar öyle bir mavi, çocukluğum doğasına yakın, kavak ve söğüt ağaçları asfalt yolun tek dekoru, gerisi bir kır, boşluk! Belki ana yolda değilim ama yarım saattir hiç bir araç geçmedi. Biraz dinlenmek için bir biraz ötedeki söğüt ağaçlarının olduğu yere yürüdüm; genellikle bir dere, kaynak, su vardır, söğütü simgeler bu. Ne garip; bir esinti, size gelip dokunan hafif bir serinlik, yolun kenarındaki yaban çiçekleri bana yorgunluğumu unutturdu birden, açlığımı da. Söğüt ağaçlarının dibinde bir su akıyordu, yürüdüm kaynağını buldum: terkedilmiş bir çeşme, kırık künt'den akan su, berrak ve soğuktu. Bir mucize, nasıl olur dağ başında bunu yakalamak; sevindim birden. Su iyi geldi, açlığımı bastırdı, serinletti, aklım başına geldi. Söğüt; bir yaşama sevinci vardır bu ağaçta, sarkan dallarının huzurlu gölgesinde uykuya yattım.
Panayırın yapıldığı büyük "çayır"ın tüm çevresini sınırlayan söğüt ağaçlarının dibinde oynardık, bizim mahalle değildi, "Karaçayır" mahallesiydi; oraya gitmemizin asıl nedeni Çetin'nin söğüt ağacı dallarından kolayca soyduğu kabuklarından yaptığı kaval, flüt, borazan gibi ötülecek erken müzik oyuncaklarıydı. Çetin, büyük bıçağıyla doğada bulduğu her şeyi değerlendirirdi ve sonunda marangoz oldu.
Her eylül ayında onbeş gün süren  geleneksel Bolu Panayırı burada yapılırdı. Çadırlar kurulur, direkler dikilir, ışıklandırılıp, o yıllara özgü büyük gürültü çıkaran hopörler takılır, küçük bir kent görünümü aldığında beklenirdi tüm atraksiyon; çadır tiyatrosu, dansözler, şarkıcılar, canbaz, korku tüneli, Deniz kızı Halise, Sihirbaz Zati Kuntur vs. Panayırın en beklenen, gözde ziyaretcisi "Şen İstanbul Tiyatrosu'ydu; Beyoğlu barlarından toplanmış yorgun konsimatrisler olduğundan haberimiz yoktu o zaman. Herkes onbeş gün süresince hayali aşklar yaşardı bu kadınlarla. Program öncesi yarım saat tiyatronun tüm kadınları sahnede, seyirciye karşı sandalyelerde otururlardı. İlk ön,  üç sırasının özellikle kentin esnaf ve bekar memurlarına ayrılırdı, arka sıralar ise, özellikle kadınlara çaka satmak için özenle giyinip, saçlarını biryantinle tarayıp, söğüt ağaçlarının arkasında, tekel bayii Çavuş'dan aldıkları Güzel Marmara şarabını içtikten sonra laf atma cesaretini bulan kentin birtakım genç serserileriyle tıklım tıklım dolardı...
Uzaklardan yansıyan bir motör sesiyle uyandım, tüm yaşantımda hep kedi gibi uyudum; bu kez bir araba bulmak bir ölüm kalım sorunu olmuştu; -..ne yaparım burada, bir gece düşerse kapkaranlık.. ! Acele resim kartonumu ve çantamı toparlayıp, koşarak yola çıktım. Biraz uzakta siyah bir araç bana doğru geliyordu, güzel gideceğim yön, sevindim! Belgrad'da gördüğüm resmi araçlar misali siyah renkli bir Moskvitch nedense zigzaglar çizerek yaklaştı, ben otostop işaretleri yaparak kenara çekildim. Önümden hızla geçen araç, 10 metre sonra ani bir fren yaparak durdu, sevinerek koşmaya başladım Yaklaştığımda arka kapıdan resmi giyinmiş bir adam, çeketini çıkartmaya çalışarak yol kenarına koştu ve kusmaya başladı. Biraz sonra şöför de çıktı, bakıştık, ben başımla selamladım. Belli ki biraz aşağıda bir çeşmenin olduğunu biliyorlardı, şöför adamın çeketini aldı kolundan tutarak indiler. Su iyi gelmişti, serinledikden sonra arabaya doğru çıktılar. Adam ceketini giydi, üstünü başını düzeltti, bir tarak çıkartıp saçını tararken beni gördü, şöförle bir şey konuştular. Ben de hafif gülümsiyerek saygıyla başımı eydim, şöför arabayı gösterdi, öne çekinerek oturdum. Evet resmi bir arabaydı, bilmiyorum belki belediye reisi, parti sorumlusu, müdür diye düşündüm. Arabanın içindeki koku yabancı değildi; erik rakısı; bir kaç kez arabasına bindiğim iyi insanların sunduğu içki! Şöföre bir şeyler söyledi, şöförde yine sırpcadan tercüme eder gibi, nereden gelip nereye gidiyorsun diye sordu. Soruyu bildiğim için hiç çekinmeden kendimi göstererek - Slikar-ressam  dedim ve uzağı göstererek  Pariz  diye ekledim. Biliyorum ki merak burada bitmiyordu; arkayı gösterek İstanbul dedim, nedense sevindiler, sanatçı olmak her zaman kurtarıyordu. Şöföre tekrar bir şeyler anlattı, şöförde yine bildiğim bazı sözcüklerle: praznik-ulusal bayram,  folklorni narodna musica/ folklor müziği ve dansı ve yeme içmeyi taklit ederek ileriyi gösterdi. Başımla teşekkür ettim, içimden sevindim birden; dediği doğruysa bu günü de kurtarmıştık.
Bir saati geçti yolumuz, söfor arkaya dönerek  amirini uyardı, galiba yaklaşıyorduk bana anlattığı şenliğe. Uzakta görünen evler kanımca büyük bir kasaba'ya gelmiştik; arkadan şefin verdiği emirlerin ciddiğinden yaklaştığımızı anladım.
Daha kasabaya girmeden arabamızı görenlerin saygı duruşuna geçmeleri beni şaşırttı ve korkuttu, içimden -yanlışlıkla Tito'nun arabasına binmiş olmayayım, olacak iş değil, anlatsam kimse inanmaz , kürt Necati'lik bir hikaye bu.
Kasaba meydanına yaklaşırken alkışlar ve gürültü beni iyice sindirdi, gözükmemeğe çalışıyorum, arkadaki -belki Tito- onlara yanıt veriyor, şöför de ciddileşti!
Meydana vardığımızda ortalık daha da karıştı; pankarlar ve bayraklar, alkışlarla resmi bir binanın önünde durduğumuzda şöför inerek arka kapıyı açtı. Aynı anda binanın ön cephesinde asılı büyük Tito fotoğrafını görünce rahatladım; bizimki demek Tito değilmiş ama önemli bir adam, kim acaba?
Şöför tekrar bindi, arabayı bir yere çekecek, adam ezmemeğe çalışarak geriliyoruz; bizim adam da kalabalağın ön sırasındakilerin ellerini sıkıyor.
Binanın arkasına giderken şöföre tarzanca patronunun kim olduğunu sordum:binayı göstererek- "comminist partija" dedi. Ha şimdi anlaşıldı; partinin bir bayramındayız, bizimki de kentten gelip tüm ilçe parti merkezlerindeki bu kutlamayı yönetiyor!
Şöför beni daha dışardakilere açılmamış büyük bir salona götürdü, dışa bakan pencerelerin önünde uzun bir büfe kurulmuştu, garsonlara beni göstererek bir şeyler söyledi, hemen beni buyur ettiler ve büfeye yaklaştım. Şöfor garsonun getirdiği içki bardağını bana verdi; erik rakısı daha bardağı almadan kendine özgü kokusuyla beni selamladı. Şoför bardağını kaldırıp Pariz dedi, ben de Pariz diye yanıtladım ve bardağı diktim ve alkol bir asit gibi gırtlağımı delerek aşağıya indiğinde, iki gündür boş midem şaşkınlıkla yanarak "rakıja" yı selamladı. Garsonlar merakla bakıyorlardı; kim olabilir?  Başkanla geldiğine göre önemli bir kominist ama tipi hiç uymuyor; daha neler göreceğiz gibi sorular sorarak tekrar rakija koydular bardağıma. Şoför de bana bir sosis getirdi "piyeskavitsa", masayı göstererek slivovitsa-börek dedi. Yemeye başladım ama demek ki daha çok alkolü özlemişşim Pariz'den sonra Tito için tokuşturduk. Dışarıdan müzik sesleri gelmeye başladı yine şoför "folklorni" dedi, başımla çok güzel diye yanıtladım. Bir yandan girişte bıraktığım resim kartonu ve sırt çantama bakıyorum, kalabalık gelirse unutmayayım diye.
Alkol gerekeni yapmıştı, birden nerede olduğumu saptayamadım; nasıl olmuş da buraya gelmiştim, boşluktayım. Eşyalarımı aldım, kapı açılırsa büfeye hücum olacaktı. Bu şaşkınlıkta şoför geldi, yanında genç bir adamla, beni tanıştırdı- Slikar, Pariz! Elini sıktım adamın. Şoför arka çıkışı gösterek direksiyon kullanma pandomimiyle adamın beni götüreceğini muştaladı ve birden sevindim. Biz arka kapıdan çıkarken, ön kapı açıldı, parti başkanı ve önemli kişiler salona doğru yürürken, arkadaki kalabalık büfeye saldırmak için mecburen kendilerini frenlemişti ama fazla uzun sürmedi, saldırıda az kalsın kapıları kıracaklardı, biz acele çıktık.
Şoföre teşekkür ettim, iki eliyle dua eder gibi Pariz dedi, ben de Pariz diye tekrarladım, genç adam da bu duygusal vedalaşmaya hayranlıkla bakıyordu, uzaktan şoför el salladı. Kasabanın benzin istasyonunun önündeki kamyona yürüdük.
Kimse yoktu ortalıkta, bayıldığım bir düzen, bir ülkenin dinginliği, partinin bayramı olmasa kasabada da kimse olmayacaktı. Genç şöföre kamyonun rus malı olup olmadığını sordum; - Zastava dedi, ne yazık konuyu derinleştiremedik, dil önemli bir sorun olmaya başlamıştı."Sirilik" alfabe bilmiyorsanız yandınız! Daha sonra öğrendiğime göre Serb'lerin sirilik alfabesi de ötekilerinden değişikmiş. Yol panolarına artık bakmıyorum, anlamadığıma göre!
Bir saat ovanın yaz sıcağından kavrulmuş peyzajında yol aldık, soför eliyle bir yönü gösteriyordu -Novi Sad dedi, sırt çantamdan Avrupa haritasını çıkardım ve bu kenti buldum. Bir süre sonra çiş molası verdik, iyi geldi, az kalsın "rakija" beni uyutacaktı, yine fazla ayık değilim.
Saatime baktım, akşama yaklaşıyoruz; ne yapacağımı, nereye gittiğimizi bilmediğim için aynı hüzün içime çöktü, geriye dönmek için de hiç bir gücüm kalmamıştı, Novi Sad da beni bırakacak galiba. Nasıl olsa artık ana yoldayız, başımın çaresine bakarım yarın.
İleride küçük bir nehirin kıysındaki köye gözüm takıldı, sanki Flaman resminden çıkmış bir görüntüsü vardı. Şoför benim ilgilendiğimi görünce, parmağıyla köyü gösterdi - slikar dedi. Benim içimden geçeni nasıl okumuştu, şaşırdım - Bruegel diye yanıtladım, o da şaşırdı, başıyla hayır dedi.
Ona Flaman peyzajını nasıl anlatayım derken, bana - İgor Zuriç, slikar diye israr etti. Tanımadığımı söyledim; bu köyde bir ressam; anlamadım!
Bir süre sonra ana yoldan çıktık, küçük bir yoldan o köye doğru gidiyoruz; parmağımla gösterek  -slikar dedim, başıyla yanıtladı.
Köy sanki ortaçağ'dan kalmıştı, biraz kıvrıldıktan sonra, nehri öbür kıyısına, sazlıkların ötesindeki bir köy evine geldik. İndik kamyondan, kimse yok, eve yöneldik, kapı açık, bahçedeki kazlar da bizi takip ediyorlardı; merak bu ya!
Mısır tarlasında elinde orakla bir adam çıktı, hasır şapkalı, şoforü bağırarak selamladı, kucaklaştılar, beni gösterek- slikar, Turco dedi. Adam çok sevindi, kendini gösterek - slikar dedi, elini sıktım. Eve girdik.
Biraz loş ama gözün alıştığında yine eski resmin "interieur" görüntüsünü yadsımıyor bu büyük oda, İgor Zuriç bize rakija çıkartırken, camın yanındaki masanın üstünde boya tüpleri, bir kavonozun içinde fırçalar vardı; duvara dayanmıış "planche" ın üstüne  raptiyeyle tuttulmuş bir tuvali de o loşlukta sezdim. Şaşırdım, bakmak için İgor'a - ilginç jesti yaptım, yanıma bir bardak rakıyla geldi ve  beni şoföre gösterek - na vase zdlavja dedi ve bardakları diktiler, ben de içtim ama rakija bir asit gibi midemi tekrar selamladı, yeniden bardakları dolduruyordu, acale bitirip bardağımı uzattım.
Zuriç eliyle sonra bakarız dedi, şoförle sağı solu gösterek bir şeyler konuştular, soför yanıma geldi, saatini gösterip geciktiğini anlattı ve bana da Zuriç'i gösterek burada kalmamı ve uyumamı, yarın da otostop'a, ana yolu gösterek yola yani Prag'a doğru devam edebileceğini anlattı. Anladığım kadar Zuriç yalnız yaşıyordu.
Sevindim, bana gösterdikleri bu dostluk şaşırtıcıydı, adres defterimi çıkardım, ismini yazdı, adresi de Zuriç'in adresi olduğunu anlattı. Andrej'le vedalaştık, evin önüne çıktığımızda bir köpek havlayarak yanımıza geldi, kamyonun çevresini sarmış kazlar merakla bize baktılar. Rakija'nın verdiği esrik bir duyarlılıkla akşamın düşüşünü ve şu anda içinde olduğum atmosferi yıllar sonra unutmadım.
Zuriç'le kazları bahçenin yanında darabayla çevrilmiş bir bölüme kapattık, köpek bize yardım etti sonra kapının yanındaki kütüklerin üstüne oturduk, güneşin batışını seyrederken, Züriç gökteki renk albenisini eliyle gösterek anlatıyor; bir başka dil konuşuyoruz, anlıyorum.
Hava daha da kararmıştı, içeriye girdik, pompalı bir gaz lambası mekanı daha da mistik, gizemsi bir dekora soktu. Boyaları gösterdim; - ruski, rus malı boyalarmış, duvara dayalı resimi gösterdimde, bana yakındaki kentten birinin bu malzemeleri getirdiğini ve de yaptığı resimleri de satın aldığını anlattı, bir gözü bir kenara bıraktığım benim resim kartonundaydı, çıkardım gösterdim desen ve gravürlerimi.
Dikkatle bakıyor, detayları inceliyor, kendi kendine konuşuyordu. Uyandırmak için Parizi dedim, parmağımla uzağı gösterek, kafasını sallıyarak gitti, bir rüloyla döndü.
Açtığı ruloda bitmiş bir resim vardı, ilk kez Zuriç'in bitmiş bir resmini görüyordum; bir peyzaj ya da tarla: kadın erkek köylüler, hayvanlar, günebakan çiçekleri, kenarda bir papağan ve dekorda mavi dağlar, ötede bir ziggurat!
Tüm motif ve figürler yöresel, anladım ama zigurrat ve papağanı anlamamıştım, hayal de olsa biraz absürt! Gösterdim tek tek, - naif slika dedi. Tekrar gitti, elinde bir takvimle döndü; ocak, şubat  mart ay'ının sayfasında bu resimde kullandığı zigurrat'ın 18 yüzyılda yapılmış bir gravürü vardı. Etki kaynağını bulmuştum, içinde değişik illüstrasyonların olduğu bir takvimdi, 1963 yılını içeren!
Yogoslav naif resim ekolünü gerçekten duymamıştım, belki kulağıma çalınmıştı ama önemsemiştim. Raftan bir defter çıkarttı, içindekileri anlamam olanaksızdı ama galiba sattığı resimlerin bir dökümüydü. Resmi gösrerek Parizi dedim, kafasını salladı, umutsuzluğunu anlatmak istedi, başıyla masanın üstündeki bir fotoğrafı gösterdi, eskimiş bir fotoğraf; Zuliç ve eşi genç; sarışın güzel bir kadın, yokluğu tüm mekanı sarmış, hüzün yavaşca geceye dönmüştü, sustum.
Ekmek ve peynir getirdi, tekrar rakija koydu, tekrar şerefe kaldırdık, Pariza dedi.

O gece hep belleğimde kaldı, Paris'e vardığımda gelerileri gezerken Place Vosge'da Naif ressamları sergileyen bir galeri gördüm, Zuliç'i aradım. Bulamadım ama yolumun üstünde gezdiğim her müzeden Ziggurat'ı resimleyen ünlü ressamların kartpostallarını ona yolladım. Son kez, Paris'den ayrılmadan yolladığım kartpostal ona başka bir gönderiydi;

































































GÜNLÜKLER/ EXPO. CARAMBOLAGES



İsimsiz/ Bakan göz/ Tütün kutusu/ 18 yüzyıl


Paris'de Grand Palais'de gördüğüm bu sergi; sanata yolculuk süresinde, yaratışın kaynaklarına, onu sınırlandırmadan, onun ilişiminin duygu alanlarına giderek insanın görünmeyen yüzünün bir anatomisi, bir iç dialog yani sanatı yapan "içgüdü".

Gilles Barbier/Anatomie trans-schizophréne 1999
Bugün sanat, genellikle "paraya dönük" bir yatırım piyasasına; anlamsız, bozuntu tekrarlara dönüşmüş se, zaman "mediatique" şamataya soyunmuş, hava alınıp hava satılıyor sa, bu demek değildir ki düşünce çökmüştür. Hala sanatın gerçek anlamına, onun düşündürücü içeriğine bağımlı sanatçılar var, bunu savunanların belki biraz gölgede olmasının nedeni; kendimize dönüp, varoluşun dialektiğine ayıracak zamanımız olmaması. "Deviation" yani "sapmalar" la bir durum yaratma, gözü kaydırma, kafa yıkama, dinlerin konumuna girerek olağanüstü bir içeriği; "ecce homo", ve de onun moral öğretisi "memonto mori", ve de insanın uzak denizlerini "melankoli"yle düşlemek!Ama tüm bu içerik tanrıyı yüreklendirmek için değil, " ben'den içeri olanı, o bilinmezin, acının, ölümün ya da güzelin açmazına bir gönderiydi. Bir içerik gerekiyordu sanata, gizemi anlatacak, sanrıyı yargılayacak, düşlerini yorumlayacak, sembol ve allegori'yi, acıyı dışa vuracak. İşte böyle "içini döktü" sanat, harikalar yaratarak.  O uçarı naiflik sonraki yüzyıllarda banalleşmeye başladı; "concentration" tavsadı, insan bir kabuk değiştirdi; sözüm görsel sanatları içeriyor , oysa düşünce, yazı, müzik vs. çok ötelere giderek kendi yapısını korudu. 21. yüzyılda ise, ınternet'i bulan, evrenin derinliklerini deşifre eden insan, kendi yüzeyinde din savaşlarıyla belki olabilecek en absürt karanlığı yaşıyor. İşte bu sergiyi kurgularken, "thématique" planda kendimize sorduğumuz: bu "insana dair labirent"e nasıl girdik, bir türlü anlatamadığımız bir "iç çöküntüsü" var ;  ve kimiz, nereye gidiyoruz? Bilinmeze dair yine o soruyu soran ve de bunu kaynaklarına inerek yanıtlamaya çalışan, bir şifre çözmek gibi dolambaçlı, elimizdeki örneklerden yola çıkarak gerçekleştirilen bir sergideyiz; tümüyle bir "merak kabinesiyle" karşı karşıyayız. Korku ve metafizik kaçınılmaz!

Albrecht Dürer
Gerçekten nedir sanat ya da niçin?

Kafatası/  Makakule- Venuatu
Ölüme dair ama ilkel onu daha uçarık görüyor, yok olmayı yadsıyor; onu saklamayı, doğanın bir gün onu tekrar dirilteceğine inanıyor. Ne olursa olsun, onu kendine bağlamayı, efsunlamayı, büyüyü deniyor. Semboller icad ediyor, yakararak lanetlemeyi; masklar, fetişler, ezgilerle onu uzaklaştırmayı deniyor. Aracılar ortaya çıkıyor; diyorlar ki bize bırakın ölümü, öteki onu çürütüyorsa biz mumyalarız! Sanki bir télépathie var ölüme özgü; ne Enka ne Mısır ne de Uygur vs. hiç bir iletişim olmadan, sanki sözleşmiş gibi bu mesajı iletiyorlar: ölümü böyle yargılayacağız, korkuyu şöyle dindireceğiz. Masklar, totemler, anıtlar, semboller, kurbanlar; kan revan, ölüm yine başucumuzda.


Asma/ Kurukafa/ İndonésia 19 yüzyıl
Ama yine "ölüm" maskesini takmış ilerliyor, ne yapsa insan, ölüm bir gölge gibi peşinde, bir yanıt arıyor; yazgıya evet ama niye bu "kara veba"?

Jacques Fabien Guitier/ L'ange Anatomique
İnsan yaralı, bin çeşit ve de bunun bir envanteri yok. Allegorique penturün içeriğindeki insan yaralı, tenin gizeminden albenisine, bir "icon'a dönüşüyor; "analogies visuelle" !


Anonim Flamand/ Diptyque Satirique
Yapacak bir şey yok, ona kafa tutmak belki! Ama kilise bu "jurisprodence rituelle"i öyle bir uyguluyor ki gerekirse "Engizisyon" ya da yeniden ölüm!


Relique/ Canton d'Argovig/ İsviçre
"Memonto Mori" öleceğini anımsa, "sybolle spirituelle" her yerde aynı; sonuçta Afrika'dan, Alp'lerde yitmiş bir kanyona kadar "VANİTE", güzelliğin geçiciliği ve de sonsuz huzur; métaphorique, tanrı fikrini saptırarak, yine ona başka bir güç ve gizem getirmek; 5. boyut denemesi, demek başarıldı ki onun adına hala savaşılıyor!

Tayland 15 yüzyıl/ güvence simgeleyen el
Sonuç bize huzuru ve dinginliği muştalarken, bir zen bahçesine, söz verilmiş cennete giriyoruz bir tüy gibi hafif!

Franz Xaver Masserschmidl/ büst
Nasıl olur da ölümün gizemini, çapraşık inançlar, uyduruk din güçlerinin baskısıyla çözebiliriz! Bu korkuyu kullanarak bir toplumlarüstü hegomanyayı yaratanların, çağdaş engizisyonu  uygulamak isteğinin yöneticileri, tüm zamanlarda kendi psychique duvarlarına kapalı kalmış hastalar olduğunu kabul etmek istemiyoruz. Tüm dinlerin kaynağı Tevrat'dan başlar: bu erken, ilkel insanı korkuya hipnotise etmek, morali kontrol altına almak, yasaklarla onu sınırlandırmak, kadını üretim aracı olarak indirgemek. Nasıl olur bu histerik kanunlar atom çağına dek bir anayasa gibi bizi sınırlar? TANRI bir dokunmazlık kazanıp soyutlanırken, onun temsilcilerinin niçin ölümlü olduklarını bugüne dek anlıyamadığımız gibi, 21 yüzyıl  dinlerin birbirleriyle sürtüştüğü absürt savaşların bir çağı olarak başladı. Dinler uyuşturucu mistik misyonlarının ötesinde, dünyayı da politik olarak yönetiyorlarsa, bu moral labirentinin içindeki bir insan nasıl özgür olabilir?  Bu din baskısını silkelemiş bir ülke söyliyebilirmisiniz, ya da; duyguyla, kültürle, bilinçle yönetilen? Bana bir tek dünya lideri, devlet başkanı, politikacı gösterin; Boch'un resmini, Rilke'nin şiirini, Kafka'nın dünyasını deşifre edebilsin!
Sonucta yaşadığımız bu "karambolage" insanın tükendiğinin resmidir.