31 Ara 2011

mezopotamya'dan bir yazıt

Nippur 1330 iö.
   
                       
KUYUDAKİ DİNGİN SUDA BANA BAKAN BEN OLAMAM
O KANIMCA NANNA'NIN SAÇLARINI ÇÖZÜP TENİNE DOKUNAMAYAN
KRAL ENLİL'İN MECLİSİNDE SÖZ ALIP KONUŞAMAYAN
KURİGALZU'YA KARŞI SAVAŞAMAYIP , ÇALILARIN İÇİNE SAKLANAN
YALNIZCA YÜREĞİNİN SEDİR AĞACININ GÖLGESİNDE UYUYAN BİRİ OLSA GEREK .

Karşılaşmalar 3 - Dostlukların ötesinde !

"İstanbul'da geçirdiğim Aralık ayının bende bıraktığı izlenimleri , anıyla karışık , biraz da dokundurarak anlattım ve de bitmedi . Bu trafik içinde dostum Emin Çetin Girgin'in Blog'unda bana verdiği yanıtı okumamışım ; Emin Çetin bu kez "mahalle abisi" bir pozda Bedri Baykam'ı korumaya alıp ; benim anlattığım hikayeyi bir başka versiyonuyla ve daha uzun, Bedri'den dinlediğini yani benimkin de bir "dokundurmak " amacı olduğunu , giderek iyi sanatcı oluşumunu zamanın aşamasıyla eş değerde olduğunu ilave ediyor. Önce bu hikayeyi Bedri'ye anlattığımda , bu olayı katiyen anımsamadığını ve çok ilginç olduğunu söylemişti , katılsın katılmasın . Gayet normal 6 yaşında bir çocuk , Şefik Bursa'lını yaptığı Şamatayı nasıl anımsar. Benim senaryomda ; bu hikayeye girişte Bedri Baykam ve asistanları ( kanımca bir şey demediğine göre , Emin Çetin  ressamların böyle "sophistiqué" asistanları olmasında hem fikir , her ne kadar Marksist düşünceye aykırı olsa bile ) nedense bana absürt gözükmüştü , Ömer Uluç vs. bu takıma ilave edilir. Bu kosmos da  bu değil ,  tüm médiatique "orta oyunları " bana gerçekten komik geliyor ; resim satmak için bu şaklabanlıkları yapmak ; bırakın ne Emin Çetin'in " zaman Saati " ne de Faucault' nun "sarkaçlı saati "  moral düzeyinde bir ressamın rotasını yargılayamaz. Acaba gerçekten bakıyormuyuz resme ? Hadi baksak bile ; ne idüğü belirsiz " gribouillage " , sürüp sürüştürmüş , ucuz piyasa tuvallerinin zamanın öbür ucuna gideceğine mi inanacağız . Emin Çetin düşünen düşünmeyen , okuyan okumayan ya da entellectüel geçinen ressamlardan da söz ediyor  Bedri Baykam' ın öbür yanını korumak için , o zaman bir papağan hikayesi anlatayım : Adamı biri Papağan alacak , satıcı elindeki tüm papağanların marifetini sayıyor ; ..bu ıslıkla milli marşımızı çalar , yanındaki Frank Sinatray'ı taklit eder , şu yeşil kırmızı var ya akla gelmeyen küfürler eder vs. anlatırken alıcını gözü biraz uzakta , fazla albenisi olmayan bir papağana takılıyor ; ..peki bunun marifeti ne , hepsinden de pahalı ? satıcı : ..ha şu beyaz , efendim bu " düşünür " !


Gerçekte yazmak istediğim bir konu vardı , unutmuştum ; "Üstün Kabiliyetli Çoçuklar kanunu " , hemen hemen hepsini tanıdım , bizim akıl almaz Türki'yemiz neler yapmadı sanat için , yalnız çocuklara değil bizlere de burs verdi .

26 Ara 2011

Karşılaşmalar 2 ; Çağdaş Sanatın " BİZANS " Saraylarında !

Bu güne kadar bir konuyu ya da bir varoluşu kabullenmem ; bana ulaşan veriler ( argument ) , döküman, yaşanmışlıklarımın ikna edici " varsayımı " sonucu oldu . Dozuna göre yargılarımda değişikler olsa da genelde bir şok yaşamadım düne kadar. Şimdiye dek anlattığım "Nababların" özel hayatlarına girmedim hep vitrinlerinden izledim onları. Şu gün İstanbul'da yaşadığım , bana özgü "agressivité" yi , kafa tutmak ayak-üstü hesaplaşmak ve de benim Don Kişot benzeri ; karşımda da büyük bankaların çağdaş sanat adına kurdukları , benzeri az görülen " Kavramsal Sanat Değirmenlerine " saldırmaya benziyordu. Dostum Ali Hatemi'nin bu kez bizi götürdüğü yer : Garanti Bankasının , Bankalar caddesinde eski osmanlı Bankasını restore ederek kurduğu SALT GALATA ; görsel ve maddi kültürde kritik konuları değerlendiren  genelde saray görünümüne rağmen bence daha çok bir KAFKA dünyasını anımsatıyor . Bana gönderdiği mesaj absüstle fantastik karışımı, örneğin Therry Gillams'ın " Brazil " filmindeki mekandaki devasalıkla yapılmak istenen iş arasındaki terslik . Kavramsal sanat amaçlı sergilemelerin  öbür mekanı da SALT BEYOĞLU .Giderek Galata da kurgulanan Beyoğlun'da sergileniyor.


Beyoğlu'nda kavamsal sanat merkezlerinin zannererim üçüncüsü bu . Yapıla yapıla suyu çıkmış ,bıktırıcı "instillation" lara , hiç bir işe yaramayacak genellikle ingilizce başlıklı ukelalıklar , Beyoğlu'nun o sürekli akan amaçsız kalabalığıyla bağdaşmıyacak bir " anglo-saxon " kompleksinin üst düzeyde bir dışa vuruşu , kendini anlıyamamanın ışıklı bir vitrini.
Tekrar Galata'ya dönersek ; Bankalar caddesinin kendine özgü mimarisi içinde belki en mégalo binası ; eski Osmanlı bankası , kullanışa uygun çok başarılı bir restaurasyon sonucu Salt Galata adıyla kendini sanata adamış. Girişdeki devesa espace , tümüyle mermer, devasa  dekoruyla ; tinsel bir küçülme içinde hissettiriyor insanı . Neredeyim sorusuyla yukarıya çıkarken , solunuzda , binanın mimarisiyle ters oranlı çağdaş dizaynın yönettiği dekor içinde kütüphane , tüm güncel sanat yayınlarına bakabileceğiniz başka bir " alan ", arşiv , çalışma mekanları , araştırma labrotuarları ; tüm atmosfer size bu " Kafkaien " mekanın ciddiyetine  yönlendiriyor oysa Paris'deki yaşantımın - hemen hemen her hafta bir kez - ilginç alanlarından biri de "Artcurial " dır. Mekan " Hotel Marcel Dassault " olarak Champs- Elysées' nin en görkemli yerinde olması, Galeri ,  F. Tajan gibi ünlü müzayadecinin satışları dışında beni ilgilendiren yanı ; her zaman vaktinizi geçirebileceğiniz dünyanın dört bucağında yayınlanan sanat dergi ve kitaplara keyfinizce , bakmak ve dokunma özgürlüğünüzdür. Salt'ın böyle bir olanağı var mı bilmiyorum ama kanımca burada resim gibi resimi içeren kitaptan daha çok ; tanıtma yazısında dediği gibi " ..yenilikci programlar " yani  conceptuel  , bizde " kavramsal " dedikleri , bugün "sunami " misali sanatı bir  sirke dönüştüren anlayışın yayınları olması gerekiyor. Saray misali merdivenlerden üst kata çıkarken , güncel sanatı araştırma espace'larının devamı , şaşırtıcı  bir mutfakla karşılaşıyorsunuz , arı kovanı gibi çalısan personel ve şefler , sizin " gourmé " hislerinizi uyarıyor ve kendiliğinden " Süleymaniye'yi " dekor yapmış bir " restaurant " mekanı sizi karşılıyor , size ayrılan masaya oturduğunuzda ; gri bir İstanbul ama arkada ; hiç değişmeyen orientalis'lerin dokoru , bilmiyorum , binanın banka günlerinde kim bakıyordu bu manzaraya !
SALT'ın varoluşuna dönersek; amaç "conceptuel " sanatın Türkiye'deki 25 yılı , bunun derinlemesine bir envanteri, farklı disiplinlerin kesişim noktaları , aralarındaki boşluklardan yeni düşüncelerin oluşması ! Size şunu soruyorum : bu 25 yılda batının kötü taklitlerini , " kavramcı sanat " etiketiyle bıkmadan , usanmadan sırasıyla ülkenin en zengin para kaynaklarını, babasının malı gibi kullanan, acımasız , bu " CNYIQUE "kişiliğin ; SALT'ın akıl hocasının kim olduğunu merak ederseniz söyliyeyim : Vasıf Korun.


           
                                                     dikkat içinde Vasıf Kortun olabilir

Bu kişilik çok uzun bir süredir gölgeden yürüyor , belki taktik kanımca , cynique ve planlı . İnandığı diyemiyeceğim çünkü ortada inanılacak bir şey yok , empose etmek istediği de batı da yıllardır suyu çıkmış bugün tahammül sınırlarını aşmış , komik " gadget " leri sergileyip altlarına filozofik sloganlar atmak.
Süleymaniye dokoruyla Salt'ın lüks kokantasında şarabımı içerken , daha çok yabancıların olduğu, karşı masada oturan" gri adamın "Vasıf Korun olduğunu söylediler . Dikkat ettim ; masada empose edilmek istenen rahatlığa bir türlü giremiyordu , gülmek zorunda olduğunda , dudakları " Kabuki " tiyatrosundaki gülüşü andıran bir acı taşıyordu , bir eliyle de yüzündeki kızarıkları kaşıyarak, aşağıdaki sanat laboratuarında ülkemizin yenilikci programlarını nasıl tartışmaya açacağını düşünüyordu. Düş gördüğü bir gerçek; kendine bir "Star Wars " kostümü biçmiş bir aktörle ancak düello yapılır ; mekan müsait , dekor dersen daha iyisi yok , Salt Production takdim eder . Vasıf Korun kendi rolünde yani Dark Vador ve elinde bir lazer silahı ,  saldırıyor , müzeyedecilere sığınan resmin artık gideceği hiç bir yer yok , SON THE END.

Bu yazıyı bitirmeden önce  gazetelerde iki haber okudum , yaptığım eleştiriyi , endişelerimi , humour'umu kanıtlayan ; " Genç sanatcılara FULL destek " , bir akaryakıt markası olan Full , patronu Hüseyin Arslan önderliğinde koyduğu " FULL ART PRIZE " genç "conceptuel "sanatcılara ödül ve destek veriyor ve de jüride kim var : arayın ..bulamadınız ! Vasıf Korun .
İkinci haber : çok daha endişe verici : İstiklal caddesindeki tarihi " Garibaldi " binası bir " video Art  Merkezine dönüştü , Dünya çapındaki sanatcı Bill Viola'nın " The Fall Into Paradise " isimli işini burada göreceksiniz . Peki kim kiralamış burasını ? / Dirimart Özel Proje Mekanı - GARİBALDİ - /
Şimdi şaşırmak mevsimi ; Hazer Özil ve Video Art !

19 Ara 2011

Contemporary 'nin sonu ya da " Si...aşşa Kasımpaşa Ekolü " !

               
                                                                  Jeff Koons
                                                              "Balloon Dog"

Bu sözcük 1945 den bu yana sanatın yörüngesini simgeliyor. İkinci dünya harbinden kan-revan , açlıkla çıkan dünyamızın halet-i ruhuyesininden bir kurtulma simgesi ; modern olmak da yetersiz , Fransa 'da buna yeni bir katkıda bulunarak " avant-garde " ın da bir ötesine geçmek diye tanımlanmıştır ; malum olduğu üzere " avant- garde " sözcüğü askeri bir terimdir .  Zaten " Pop-Art " la modern daha önce aşılmıştı.
Peki amaç ne yapmak ?  Bunu irdelediğimizde , öteki sanatların örneğin yazı , müzik , sinema , fotoğraf vs. içerikte dokunulmazlıklarını hiçe sayarak , contemporary'ye göz alabildiğine geniş ufuklar açmak ; herhangi bir " jest " , tavır , objet , kendiliğinden sanat olma özgürlüğüne kavuşmalarıdır. Modern hiç olmazsa sanatın gününü geçmişle yargılama " tolerans"ına açıktı , bu kez geçmiş yok olduğu gibi estetik , güzel , teknik  kaygılar da yok oluyor ; sırtını "mediatique " duvara dayamış , kendi kuralarını uygulayan , sürekli pazar arayan , gerektiği zaman " üçüncü dünya ülkelerininde" sanatcı çıkarabileceğine karar veren ,sanata inançları dolayısıyla daha önce yanaşmayan zengin arap ülkelerini de kafa kola alıp , yavaş yavaş modern kaligraphie den başlayıp , Mürakami'nin pırıltılı balonlarını , ültra modern müzelerine  sokmaktı. Durmadan piyasaya " plasticien " sürmek gerekiyor ama kontrol önemli merkezlerin elinde , Saatchi'nin emposé ettikleri , daha önce önemli kolleksiyonlara , müzelere girenler sonsuz bir dokunulmazlık kazanmıştır ; kimin haddine Richard Serra' ya , Bruce Nauman'a , Donald judd'a  vs. erişebilmek , yargılamak mı asla . Şimdiye dek 12 bin - kendi dediğine göre - sanat eseri toplamış milyarder François Pinauld , Kendi müzesine Paris'de yer verilmeyince kızgın ve kırgın Venedik'e yerleşti , şöyle diyor ; "Bir kolleksiyonun yaşaması gerekli bu nedenle durmadan sanat eseri alıyorum ama aynı zamanda satabilmeliyim de , ben "rahatsız edici " sanatcıları tercih ediyorum ! " . Şimdi siz karar verin , 2005 de ki bu alış veriş , ya da elimdeki doküman bugün nereye gelmiştir : Monsieur Pinault  2000 yılında Jeff Koons'un  "Balloon dog " adındaki hafif metal - kırmızı crome, - başka renkte olanları da varmış - 5 milyon dolara satın alıyor , 2004 de Damien Hirst'in " the Fragile Truth , 1.5 milyon sterlin, 1. 8 milyon da Maurizio Cattelan'ın kafasını bir delikten çıkararak sıkıcı bir tabloya bakmasını içeren yapıtı, o yıl aldığı son eser de Paul McCarthy'nin bir anıt installationu ( 800 metrekare) : Sod and Sodie Sock ,1998 tarihli , ödediği para moralinizi bozar. 2005 yılı bu pazarın en verimli yıllarından biridir çünkü bunu monopolünde bulunduran  ülkeler daha doğrusu alıcı ; kolleksiyoner ve müze , uluslararası Bienallerle "interactive" olup , beyin yıkama adına kendi isimlerini empoze etmişlerdir . Bir sekt gibi çalışan monopole , teknotrat misyonerlerini tüm dünyaya yaymıştır . Size gösterilen bu absürt "sirk " kavramsal " alt yazılı , her durumda kendini savunacak , genellikle "gadget " yani luzumsuz oyuncak , pırıltılı göz çeken , rahatsız eden , yargılayan ki bu saldırganlık payı onun dokunmzlığını getirir. Örnek vermek gerekirse yine François Pinaut sistemini şu şekilde planlamıştır ; " Pinault fondation " nun tüm yöneticileri sırasıyla Fransa'nın kültürü yönettiği en üst düzeydeki makamlarına yönlendirilmiştir. örneğin Jean Jacques Aillagion önce Fransa kültür bakanı, sonra George Pompidou müzesi yöneticiliği daha sonra da Versaille sarayı yöneticiliğine atanmıştır. O günden bu güne bu saray Pinault'un sergi sarayı oldu ; Jeff Koons'la başlayıp Murakami'yle devam eden sergilemeler Fransa'da önemli tartışmalara neden olup yine savaşı Pinoult kazandı. Charles Saatchi'nin başlattığı bu sirk bugün dünyanın tüm zenginlerinin paralarını yatırdıkları bir oyun oldu. Yalnız Fransa'yı sayarsak Pinault'un yanı sıra ondan daha zengin Bernard Arnault ve Alain Dominique Perrin , Gilles Fuchs , Jean Marc Salomon vs . Bunlar başı çekenler eğer büyük şirket ve bankaları saymaya kalkarsam şaşırmamak elde değil. Bu akonomik güç ; 21 yüzyıl sanatını yazmıştır deriz ve burada biter. Tüm bit pazarlarını müzelere koyduktan sonra başka yerlerden bazı sesler gelmeye başladı ; LES FRAC  , 1981 de Fransa'nın tüm bölgelerinde kurulan Modern sanat merkezlerinin ismidir. Bunların görevi ; günümüz ve çağımız contemporain sanatını toplamak yani sistemli bie şekilde satın alıp sergilemek sonra depolamak yani öteki nesillere saklamak. yani devletin yönettiği bir nevi , contemporain sanatı ve onun ticaretini desteklemek amaclı. İçinde para olan herşey gibi hızlı bir şekilde amacından saptırılıp, müze teknotlarının yönetiminde , üst düzey galeri ve kolleksiyonerlerin eline geçmiştir. Her müzenin sahip olması gereken empoze büyük isimler , hiç tartışmasız vardıkları fiatların üstünde alınıp , gösteriye geçer. Arka planda isim olmayanlara da bir göz dağı vermek amaçlı satın alma komisyonları , pazarlık ederek , akıl almaz sayıda contemporary'nin içeriğinde alınan, sayısı binleri geçen görüntüsü bit pazarlarını andıran bu acınacak, perişan görünümün bilançosu her yıl gazetelere konu olur .  Son olarak verilen raporda ; depolarda toplanan eserlerin " auto-destruction " yani çoğunlukla kullanılan malzemelerin zamanla eriyip , dağılıp solup, birbirine yapışarak yanındaki işleri de beraberinde yok olmaya doğru götüren kullanılmış malzeme listesinde çoğunlukla aklınızı almıyacağı ; örneğin : şeker , yağ , un , video filmleri - yanıcı özelliği çok fazla- , sentetik, basit malzemeler ; plastik , bez vs. , moloz , kum, taş , tüm zamana aykırı aklınıza gelebilecek en absürt kurgu vasıtaları! Bu büyük sonu görmek adına yaşamak istiyorum . Daha önce söz etmiştim ; pentürde bile yanlış hazırlanmış bir satıh, tuval ya da herhangi bir bez üstüne çalışıldığında ; yağlıboyanın altındaki satıh üstüne zamanla bir  asit dönüşümü yapabileceğini Rotko'nun ve Bacon'nun yapıtlarında izlendi.
Contemporary' nin kaderi yalnız uluslarüstü bir düzeyde yargılanmıyor , bizde de dışa özgün yerini bulmuş ve de bienaller sayesinde ekonomik düzeyde en güçlü isimlerin sanat merkezlerine , zenginlere ve onların deynekcilerinin çekim alanına girmiştir. Modern kompleksinin virüsü , geleneksel beğeni ve estetik , insana dair her türlü içeriği yok ettiği gibi ters bir illision ve yanılsamayla sanatın asırlardır var olma gerekliliğini çöpe atmıştır. Amaç bir "şamata " , bir sirk , keriz silkelemekten öteye rahatsız etmeyi görsel içerik almıştır.


                                                                     Hale Tenger
                                                        Si....Aşşa Kasımpaşa Ecolü
                                                   

İstanbul Modern Müzesinde açılan "Hayal ve Hakikat" sergisi Türkiye'de kadın sanatcıların "modern ve çağdaş" içeriğinde sunulmasıyla gerçekleştirilmiş. Bu kalkanı kulladığınızda , size kimse dokunamaz ! İsterseniz domates de sergilersiniz , üzerine kılıçlar asılmıs bir " lenger " de .Size polemikler oluşturur gazetelerde ; "conceptuel" yani kavramsal attığınız sloganı , bu yerleştirmenin altında plastisiyenin ne kurguladığını , bunun " doğru bilinç olup olmadığı " ! İstanbul Modern'nin modern olmak için harcadığı bu "tahammül fersah" zulümu söz yetmez anlatmaya .

11 Ara 2011

karşılaşmalar 1 - cour de soir -

Bir kaç gün için İstanbul'dayım , ne garip, bu kent bana bir " ikinci " gün  hüzünü verir ; belki de yaşanmışlıkların " ertesi günü, pişmanlığa benzer bir şey . Aziz Çalışlar 'ın ölümüyle perdeyi kapatmıştım oysa nice dostlarımın ve yaşanmışlıkların külleriyle kaplı eski bir volkan görünümü , mekanların sanki belleğine işlemiş . Ya kalanlar diye sorarsanız ; dostlukların paradan daha önemli olduğu günleri yaşadığım için, tanıkları , eski beraberlikleri bir- fenomen fişi gibi- belleğim onları, kendi arka odasına yerleştirdi . Düşledikleri ortamı ve konforu buldular , " contemporary'nin bereketli toprağında bir compleks aşamasındalar , büyük sanatcı ve onur listelerinde , müzayedelerde çığırtganlara kendini ;  " işte yeni bir baş eser " dedirtmek mutluluğu , Sotbey's in atına binip , Dubai'yi fethe çıkmak  artık bir " illision " değil Şamata yapmak sanki gereklilik , bu absürt dışa vuruş , can sıkıntısından öte bir şey getiremiyeceği için ,  Oblamof'larını " göremiyenler , " naif " media yı da "manipule"ederek yeni bir paralı sanatsever ortamı yarattılar . Artık geriye bir dönüş yok , sanat , yaşamımızda gerçekten bir gereklilik taşıyorsa ; herkes kendi "dümen suyundan" gitmek zorunda .
Dostum Ali Hatemi'nin tümüyle kendine özgü bir sanat / espace mekanındayız ; ışık-müzik , giderek resim ve heykelin görsel amacını nasıl kotardığını ancak burada anlıyorsunuz . Şimdiye dek savunduğum " her resmin ışığı başkadır " tanımının geldiği yer ; dükkan bozması galerilerde sönük neon ışıklarıyla , hastahane koridorlarını aratmayan hüzünlü duvarlarda kaderlerine terkedilmiş , şasisi dönük tuvallerin asıldığı yaşanmış bir belleğin çığlığıydı . Hatemi'nin mekanını gezerken bu günleri anımsamamak elde değil . Dikkat elbette başımı döndüren yeni geleriler oldu ama ... örneğin Karaköy'de yine Ali'nin beni götürdüğü Ma'na Sanat Galerisi ; ne yazık bu canım mekanda sergilenen yürekler acısı ; örneğin tavanda inen bir bayrak kurgulaması ki galiba dünyadan yok olmuş cumhuriyetlerin bayrakları ve de duvara asılı dört panoda coca cola ' nın hava kabarcıklarının sonsuza dek çekilmiş bir videosunu izliyorsunuz . Beni şaşırtan böyle bir mekanı kurgulayan bir ya da iki kişinin sanat adına ; neyi niçin savunduklarının zavallı bir bilançosuydu . Böyle albenisi olan bir mimaride de bir şey sergilemek zorunda değiliz yani boşluğun da bir müziği vardır. Kendileri bilir.
Evet geriye dönersek; Ali Hatemi'nin mekanındayız ve kapı çaldı . Kapıdan giren , giderek şaşırtıcı bir biçimde Bedri Rahmi'ye -fizik- dönüşen Bedri Baykam ve başka bir gezegenden geldiklerini anımsatan iki asistanıydı. Bir süredir sanatcılarımızda "asistan " kullanmak moda oldu ; manken fiziğinde , son derece alımlı ve akıllı bu genç kızların bir ressamın atölyesinde ne işi olur anlamıyorum! neyse bunu bir gün soracağım ! Son kez Paris'de de karşılaştığımızda da aynı dekordu , demek çağımızın ya da contemporary'nin bir gerekliliği, bilmememi mazur görün! Sonuç olarak Bedri Baykam'a kendisine dair bir hikaye anlattım , olayı anımsamadığını söyledi , şaşırdı ama sevdiğini söyleyemem .
1963 yılının kanımca ekim ayı olsa gerek, Kürt Necati ile Beyoğlu'nda Hasnun Galip sokağına çıkan küçük bir sokakta, ufacık bir gişe görünüşünde yalnız esrarlı şarap dediğimiz ; dünyada içilebilecek en kötü şarap ve yanında haşlanmış yumurta satan Hiro'da , söylemeye gerek yok , iki Güzel Marmara şişesi verdiğinizde size su bardağında bir kadeh özel şarabından verir ve aniden gişenin inme pancurunu bir giyotin gibi kapatırdı , yumurta için de bir şişe ödemek gerekirdi. Sokak Yeşilcam'a gelmiş ve de umudunu yitirmiş tipler , müzmin figüranlar , üç kağıtcılar ve civar barlar de çalışan kadınların yaşadığı tipik bir Beyoğlu'ydu. Beyinlerimiz uyuşmuş Küçük Parmakkapı sokaktan Beyoğlu'na yürüyoruz derken Asaf Çiyiltepe'nin Gen-Ar tiyatrosunun altındaki resim galerisinden - tiyatro ve galeri Muhtar Kocataş' ındı -
gelen seslerden uyandık ; gözümüzün önünde iki adam Akademiden "cour de soir " hocamız Şefik Bursalı'yı kaldırıma koydular . Hoca : .. siz kimseyi kandıramazsınız , çocuk ressam , ...olamaz efendim, ne günlere kaldık , üstün kabiliyetli , gel bunu bakkala anlat , dolandırıcılık sizin yaptığınız..  kendinden geçmiş bağırıyor . Biz koşarak :".. aman hocam sakin olun n'oldu , size ne yaptılar" vaziyeti öğrenmeye çalışıyoruz ," ..ha, aman oğlum git gör , iki karış bir oğlana bir şeyle çiziktirmişler sonra bize ressamlık satıyorlar , olur mu , biz Akademi'de tere mi satıyoruz , utanmaz adamlar " diye bize anlatırken, yukarıya çocuk ressam Bedri Baykam'ın babası Suphi Baykam çıktı ; "..beyfendi çekip gitmezseniz polis çağıracağım , utanmıyormusunuz bir çocuğa bağırmaya" , Şefik Bursalı umulmaz bir çeviklikle adamlardan sıyrılıp Suphi Baykam'a sıçradı , " ben size bağırdım , siz siniz bu çoçuğu kandıran , utanmaz adam vs. " Biz olaya el koyduk ,  Neco hocayı oradan uzaklaştırırken ben de Suphi Baykam'a tartıştığı adamı kim olduğunu anlatarak galeriye indik , girdiğimizde; duvarlarda kowboy resimleri ve de olaydan korkmuş, kısa pantalonlu esmer bir hintli çocuğu anımsatan iri siyah gözleriyle Bedri Baykam bana bakıyordu.
                


O yıllarda ilk yıl, Galeri denilen desen atölyesinden sonra seçtiğiniz bir hocanın atölyesinde dört yıl pentür çalışılırdı . Bu atölyelerde sabahları canlı kadın-erkek modelden çalışmanın yanı sıra akşamları da 18 den itibaren " Cour de Soir " da  canlı modelden isteyene desen çalışma olanağı veriliyordu. Geç olduğu için pek kimse gelmezdi . Akademi de atölyeler bilek gücüyle paylaşıldığında , boyu normalden küçük olan Şafik Bursalı'ya atölye kalmayınca ona da " Cour de Soir "ı vermişler , kendisi her fırsatta bu haksızlığı anlatırdı ama kim dinler , olan olmuştu, ötekilerin gölgesinde bir hayat böyle geçti!