29 Mar 2012

Tapınak Oğlanları

                         En el Hak - Erol Akyavaş 
1980 yıllarında Cumhuriyet Gazetesi Paris muhabiri Kosta Duponte bir gün, ressam Erol Akyavaş'ı nasıl tanıdığımı sorduğunda yanıtım ; ".. Newyork' da yaşadığını , az çok resimlerini dergilerde gördüğümü ve de 60 yıllarında Fransız Kültür Merkezinde bir sergisini anımsadığımı , yengeç kolajları içeren surrealist tuvallerini anlattım. Kosta'nın bana sormasının nedeninin , Erol Akyavaş'ın kendisini sürekli aradığını ; gazeteye ulaştırması için " virtuel " haberler örneğin " .. MoMa - Newyork Modern Müzesi- bir baskı işini satın aldığını , Leningrat müzesi kendisinden bir sergi istediği , ayrıca Paris'deki önemli bir galeriyle arabulucuk yapması vs. bu konuda inanılmaz bir synergie harcadığını vs. anlattı. Aynı konuda Abidin'de yakın dostu Ahmet Ertegün'ün ona benzer "fazlaca yapışma " hikayelerininden söz etmişti . Ne olursa osun bu vahşi batıda uzunca bir süredir yaşayıp bir düş gerçekleştirmek güçtü , kapılar aşınmıştı , sizi götüren güçler de öyle , genellikle Paris'dekiler tam dibe vurmak üzereyken , Türkiye'deki ekonomik açılımla kendilerine geldiler , yasaklı yasaksız tüm yorgun ressamlar yeniden çiçek açtılar , galeriler , sergiler parasız günleri çabuk unutturdu ; lüks otellerin lobilerinde , kokteylerde yani yeni zenginlerin bu yeni galaxie'lerinde atış serbestti  "... picasso'yla Vallauris'de seramik yaparken..." , "..."..Andy Warhol bana dedi ki.." , ..Nation Unis'nin Cenevre'de benden aldığı tablo ..! ( bu lafı biraz açıklıyayım ki bizim öteki en pahalı ressamımız , kendisi görülsün , Türkiye'de caka yapayım diye hediye vermiş ve de gazetelere sattım diye beyenat vermişti, adamlarda bu resmi kafeteryaya asmışlardı , bügünkü fiatlarını duymuşlarsa herhalde yerini değiştirmişlerdir.) " İşte giderek bu galaxie'nin tapınakları da müzayede şirketlerinin "fission"nuyla , kendiliğinden yaratılan büyük kolleksiyoncular - müzeler arasındaki köprülere yönelik akıl hocası , deynekci sistemini hiç aksatmadan bu güne kadar getirdi. Resimde de " asya tipi üretim tarzı " misali " bizim resmimiz ; buna erken uyananlar , örneğin tuvale eski yazı içeren sayfalar yapıştırmak , bir " hat " motivini tuvale resmetmek , yani " Ah Minel Aşk " kopyalamaktan öte bir şey değildi. Biraz maraki olalım , ne yapmıştı Osmanlı :

              tütün yaprağı formunda el yazması/ 14 yüz yıl Osmanlı sanatı

Eğer bir kültürü damıtmak gerekirse yazı karakterlerini ya da motiflerini bir " transformasyon" a uygulayalım ama o kaligrafi de daha önce damıtılmıştı , "allahına" stilize olmuştu , senin şu anda yaptığın bir zülumdur .

Erol Akyavaş

Bir mimar olarak perspektivi kaldırıp harita-minyatür -resim , bilegeldiğimiz olgular aşamasında " contemporain bir hava atsak da , kafasında kültür adına iki neutron olanların ressamısın .


Nice kenti - Matrak-i Nasuh 1545
Geçenlerdeki yine bir müzeyedenin 2 milyon üstüne sattığı bir tablonun ki alan almıştır , beğenisine ne karışıyorsun , sen de ressamsın , kıskanıyormusun , sen de o tapınaktasın , sözgelimi her kafadan çıkacak bu şamata içinde  asıl gerçek ; ülkemizde  - tekrar ediyorum - bu " manupulation " da ileriye dönük resim tarihini  ; hazırgiyimciler  , mütahitler / alış-veriş merkezlerinin patronları vs. yazdığından hiç şüphem yok. Daha önce Lebriz com sanal dergide aynı şekilde diklenmeme bir yanıt gelmişti ; bir bey böyle konuşmamdan sinirlenerek , "... beyfendi ben cam ticareti yapıyorum , camcıların da resim sevmeye , resim almaya hakları yok mu ? "Anımsamıyorum ne yanıt verdiğimi ama şimdi Ece Ayhan misali bir yanıt vereyim bu soruya : evet " Bütün Yort Savul'lar " resim alır ve de sanat tarihi de yazarlar , müzayedeler yaşadıkca.




13 Mar 2012

Bémol günler

Bana mı öyle geliyor yoksa gerçekten dış dünyanın yabancılaşma " syndrome "munun dostluklarda da bir değişim sonucu ya da güneşte oluşan manyetik fırtınaların mı etkisi ;  Çatlaklar oluşmaya başladı , ilişkilerde , düşündüğünü söylemek bir risk , bir eleştiri getirmek sanki bir duelloya çağırı , sonuç olarak benim şu anda yaşadığım " démystification " / bir kültür aşınması bunu daha da kanıtlıyor. Tahammül süresi de kısaldı , söylemezsem iç sızıları , söylersem de dargınlıklar ; o zaman ....
Geçen akşam bir kokteylde, İstanbul ve Paris'den en eski tanıdığım , bir hikaye kitabını da resimlediğim yazar dostumun ceketinin yakasındaki mavi roset önce dikkatimi çekmemişti bir süre sonra başka bir yazar hanımın yanımıza gelip " ..demek sen de aldın " takılmasıyla bu rozetin Fransa'nın her nedenle çokca dağıttığı bir onur madalyası olduğunu anladım ki genellikle kırmızı olarak bildiğim için mavi dikkatimi çekmemişti. Bu " L'Ordre des Arts et des Lettres " olarak sanatcılara ,yazarlara vs. verilen madalya, Legion D'Honneur 'dü . Çevremde alanlara takıldığım gibi bu yazar dostuma şunu sordum " ..güzel , görüyorum mutlu ve gururlusun böyle bir onura layık görülmekten ama kendince - ben özgür bir insanım diyebilirmisin  ?  İlk önce beni en fazla şasırtan Abidin Dino'nun böyle bir onura taviz vermesiydi ,yaşamıyla ve de varoluşuyla yaşamının son günlerinde buna gerek yoktu , kendi bileceği bir onur gereksemesi ! Sıra Yaşar Kemal' e geldiğinde bunu veren  kişi ; her fırsatta kendi ülkeni yerden yere vuran , gerçek bir Türk düşmanı ,  çok kritik günlerdi bizim Fransa'daki özgürlülerimizin kısıtlaması adına ,  Yaşar Kemal bunu suratlarına fırlatacak diye düşünmüştüm ama tam tersi , gazetelerdeki fotoğraflarda çok hoşnut , ayrıca teşekkür ediyordu.


Belki yazar dostumuzun 2006 yılında Galatasaray üniversitesi rektörü Erdoğan Teziç'in aynı politik gerilim döneminde bu madalyayı reddettiğini bilmiyordu . Ayrıca ; Daumier'in " ..lütfen beni rahatsız etmeyin ", dediğini , Maupassant'ın, Ravel'in, Sartre'ın , Camus'nün , Jacques Prévert'in , Brassens'in , Leo Ferré 'nin ve de 80 li yıllarda Yaşar Kemal'i Fransa'ya davet ederek ona özel bir televizyon programı yapan , onurlandıran Jean D'Ormesson'nun ve de nicelerinin ! Bunu geriye çeviren ünlü bir gazetecini dediği gibi : "..işini özgürce yapmak isteyen bir gazetecinin böyle onurlardan uzak durması gerek.."
Sözün kısası yazar dostum bu sorumu yanıtlayamadı , şaşırmıştı çünkü herkes onu kutlamıştı , birisi geliyor yakasına taktığı onuru yargılıyor ! Çıkarken tekrar karşılaştık , görmemezlikten gelip yanımdan geçti.

10 Mar 2012

Hayal Müzesi 1


1965 yılında İstanbul'dan auto-stop'la çıktığım dört ay sürecek serüvenin asıl amacı ; Avrupa müzelerini , hayal ettiğim ressamlarımın gerçek tablolarını görmekti . Bunun yanı sıra 5. Paris Biennal'ine Türkiye'yi temsilen katılmıştım , resmen bir davetiye olmadığı için , o yılların bu çok önemli karşılaşmasını görmekte fayda vardı , beş parasız ama kararlı , Edirne'den yola çıktım .  Bu durumda katiyen bir program söz konusu olamaz , akan suyun sizi nereye götüreceği hiç belli değil . Almanya kapısını  yeni açmıştı , daha çok kaliteli işcilere yönelik bu davet , hiç olmazsa beni " yol " olarak kurtardı  ; Bulgaristan , Yogoslavya ,Çekoslavakya , Doğu Almanya vs . demirperde ülkelerini, bizimkilerin inanılmaz yardımlarıyla gezdim ,  harp sonrası Avrupa daha insancıldı bugüne göre , çoğu kez müzelere parasız girdim , Brecht hayranlığımla gittiğim Doğu Berlin'de, Berliner Ensemble'ın bir provasını izledim , sonra kumanya vakti geldiğinde beni de davet ettiler , Helena Weigel'in de olduğu büyük masayı unutmadım .


Viyana Kunthistoriches müzesinde ilk kez Bruegel'le karşılaştığımda , roprodüksiyon kültürüyle varoluşum tüm bir yıkıntıya uğradı , bugün böyle bir şaşkınlık olamaz , " imge " okyanusunda yüzüyoruz , evinden çıkmadan ; - " virtuel " -  şu sözünü ettiğim müzeyi izlediğinizde benim 1965 şaşkınlığımın ilintisi arasında tek gerçek bugün bizi hiç bir şey şaşırtmıyor . Bu müzeden kendi hayal müzeme çok resim taşıdım , resim beğeniminin çekim merkezi hala buradadır. 12 haziran 1965 sabahı ,  önce müzeyi hızlı dolaşıp ruh çözümlemesi yapacağım ressamlarımın altını çizdim. KARDA AVCILAR - 1565 / ahşap pano üstüne peinture 117 x 162 - Bilmiyorum bana mı öyle geliyor bu resmin gönül çelen bir şiiri var , bir kar müziği duyuyorum . Kendiliğinden bir süreç , saksağanla beraber kendimizi boşluğa bıraktığımızda bu beyaz senfoni bizi bu peyzajın huzuruna uçuruyor . Bruegel bu sihiri virtüel bir ustalıkla flaman peyzajına , Alp dağlarını koyarak bir " amalgame " yaratıyor. Ön planda üç avcı ve av köpekleri , eli boş ,yorgun bir dönüş, soldaki avcını sırtında bir yaban tavşanı , tüm çabanın sonucu , o gün bu gün doğanın hiç de cömert olmadığını simgeler. Figürlerin içinde olduğu dört ağaç , perspektiv olarak bizi köye doğru yönlendirir. bu arada gözümüz ister istemez geceden kalan karda ki izlere takılır ;


Buradan geçmiş bir başka tavşanın ayak izleri .  Resmin solunda önünde domuz kızartmak için yakılan ateş  " İnder Hert " - geyik - auberge'ine doğru harlamış . Köyde ise buz tutmuş gölcükler üstünde eğlenener , patenle kayanlar , topaç çevirenler , curling ve hockey oynayanlarla, avcıların yorgunluğu tablonun içeriğini daha da derinleştiriyor . Kilisenin arkasındaki bir evinde bacadan çıkan yangını söndürmeye çalışan adam , peyzajın görkemi yanında bunu da fazla önemsemiyoruz


Gök tarifsiz antik yeşil-mavisi , bronzun zamanla aldığı o açıklanamaz bir mavi bu resmin kar şiirini yazan en önemli bir öğe , tam tarifi bence " camın kırıldığı yerdeki mavi " , buz da ister-istemez o renge bürünmüş , tam bu aylar ocak- şubat doğanın dinlendiği , figürlerin aksine hemen aşağıdaki donmuş su değirmeninin dinginliği simgeler. Tablo resmin " geometrik " kanunlarını ; perspektif adına , ağaçların sırasıyla bizi yönlendiren açısı , yamaçın konuyla peyzajı ayırması , boşluğa kendini bırakmış kuşun resmin bir öteki bölümüne ilgimizi uçurması , Akan su , dereyle daha ötelere vadinin derinliklerine doğru gittiğimizde , sanki ufuk çizgisiyle , ressamın tüm resimlerinde olan o düşlediğimiz , imaginer gezilere çıkarız . Ne yazık bugün ters-yüz ettiğimiz resim  sanatının , anlatımdaki " varoluş-düş " işlevini , böyle bir " illusion " dan yola çıkıp beğenimizi "anlamsız bir graphite"yle sonuçlandırmışsak , demek " modern " şamatasının dümen suyunda hayalden uzaklaşıp sığlaşıp gitmişiz.

3 Mar 2012

Bruegel'e göre KAOS

Bruegel'e daha alıcı bir gözle bakmak için gittiğim Bruxelle'de, bu sabah hava gri , soğuk ve yağmurlu ; müze gezmek için daha makul bir gün olamaz. Fransız'ların dediği gibi " bir kedi bile yok " , müze bomboş , işte o zaman Flaman resmine bu dinginlikte girmek daha da çekici. Eski resmin dinin yönetiminde olduğu ve de " crucifacion " konusunun tüm ressamların konumuna girdiğini , Bruegel ' in sergilendiği salonlara giderken görüyorsunuz ; bu kez Roger Van Der Weyden'e , Cranach , Quentin Metys ' bakmadan bir tek Bosch'un önünde duruyorum ,


Gerçekten bir tabloya sinemaya gözüyle bakılması , çevrilmesi ,  okunması  Bosch'da çok iyi yapılabilir , gerçeküstü bu kaos ; ağaç-insanlar , gözlüklü böcekler , başında huni paten yapan kuşlar , ölüme dair, kara veba'nın silip süpürdüğü bu peyzaj bir süre sonra Bruegel'e bir kapı açıyor . Bir doğada günahın ceremesi giderek tanrının bir karabasanına dönüşüyor , o karabasan ki " veba " olarak , kıtlık olarak  işkalci ülke olarak İspanyol'lar da gereken rollerini alıyorlar , ölümü , engizisyonu , işkenceyi uygulayan onlar , acımasız vergiler koyan da . Vermeyenlere uygulanan ceza ; önce işkence edip ; bir araba tekerleğine geriliyor bunu da bir direğin üstünde ibret olsun diye kargalara sunan , sergileyen , acımasız bir güç. Ülkelerine dönerken de bu tabloların çoğunu beraberliklerin götürmüşler , örneğin Bosch'un baş yapıtları, bugün Madrit Prado müzesindedir ; "Triptique de Chariot de foin " , "Jardin de délices", " L'Adoration des Berger" vs.
Yine bu iki ressamın eş-değer kaos'larına özgü bir açıklama aklımda kaldığı kadar şöyle başlıyordu ; örneğin ".. rutubetli  büyükce bir taşı kaldırdığınızda altındaki toprakta kaynayan kıpır kıpır bir dünya ama tüm yaratıklar bir peyzajın işlevi içindeler."


Alıcı gözüyle baktığım , tablonun içine girdiğim ve  kamera-göz  uyguladığım Bruegel'in " Betthleem 'de Sayım " bu müzenin baş eserlerinden , tek başına uzun bakabilmek başka bir ayrıcalık. Bir kış manzarası karşısında Bruegel'in beyazı gerçekten büyük bir ustalıkla kullandığını ; belleğim öteki  , " Karda Avcılar " tablosunu  çağrıştırıyor : Viyana Kunsthistorisches müzesinde, 1565 tarihli , belki bir  baş eser  . o kadar ki



                                         

 tüm varoluşuyla , belki benim " imaginer" müzeme  giren başlıca resimlerden biridir , bir gün bu resmin şiirini ve  içeriğindeki " kar müziğini " anlatmakta isterim .
Bettlem'de Sayım konu olarak  dinin içeriğinde bir senaryo empoze edilse de Bruegel bildiğini resmediyor ; Aziz Luc'e göre İncil'den hareketle ; Palestin'de Roma yönetiminde, Cesar Augustus tüm ülkeyi bir sayıma götürüyor ; daha önce Quirinius, Suriye valisi olarak yapmıştı bunu . Bruegel 'in St. Luc'e bakışı değişik ,  Meryem , Joseph ve Betthlem'i konuya sokmuş ama bunun dışında Palestin'le hiç bir ilişki yok ; bir Flaman taşra kasabasındayız , sayım günü yaşanan tüm folkloru ve de köylülerin günlük yaşamını anlatan sahneler  görüyoruz ;  ön planda hamile Meryem bir eşek üstünde , dingin sanki düş görüyor , önde Joseph elinde yular , han'a ,sayımın yapıldığı yere götürüyor, kimse farkında değil onların :



 herkes kendi günlük  telaşı içinde , hava çok soğuk , kış başlangıcında köylülerin bu uzun kışı geçirecek bir takım geleneksel uğraşları ; örneğin "bir domuz kesmek " , tabloda kesilen domuzun kanını bir tavaya akıtan kadını görüyoruz , sayım'ın yapıldığı "auberge" - han/aşçı - o kadar kalabalık ki kapının dışına taşmış figürlerdeki esriklik ve içerde olup biteni görmek ya da girmek , dışarda ağacın altında içki dağıtan figür , Auberge'in ahırından kesilmek üzere domuz çıkaran kadın , üst katın yarı aralık penceresinden bakan adam , çalı - çırpıyla yüklü bir araba ,  kar süpüren kadın , duvarın yanında yakılan ateşin kömüründe mısır patlatanlar ve ısınanlar , uzakta ufak bir evin kurulması , buzda topaç çeviren bir çocuk , buz üstünde kızakla kayan kız çocuk , buzlara sıkışmış bir kayık , bir kadın ufak bir evin bahçesindeki lahanaların üstünündeki karları silkiyor , perspektif tüm kasabanın devinimi yani olağan bir gün değil yaşadığımız. bir kuzey peyzajı , uzakta yıkık bir şato , evlerin ortasında bir  kilise ve peyzajı toparlayan çıplak ağaçların gerisinde kıpkırmızı bir güneş . Çok ilginç, tabloda bu kırmızı ısıtmıyor ortamı , ters bir tepki , soğuk daha etkin.

Bruegel 'e göre " şu yaşadığımız dünya tanrının gördüğü bir düştür ya da bir sanrıdır ", bunu bir başka tabloda resmetmiştir " İcare'ın Düşüşü " , belki ressamın en "énigmatique " resimlerinden biridir , tablonun okunmasında çok değişik tezler çıkmıştır. Başka bir tez : doğa ister istemez bizi "şeytana uydurmak" isteğindedir bu da 1562 de yaptığı " Başkaldıran meleklerin düşüşü "  çok fantastik bir Bruegel kaynaklarını Bosch'dan alan malum ,  tek oluşa karşı ikilem çoğunluluk , genç Luther'in ana tezlerinden biriydi. Kolleksiyoneriyle birlikte köylü giysileri giyip, gezilere çıkmak , onların tüm günlük hayatlarını bereber yaşayıp resimlemek sanatındaki "authenticité" nin ve vakanüvist gerçekciliğin en önemli yanıydı .


Desenlerini gördüğümüzde hayalin ötesindeki bu gerçekciliğin yazınsal notlarını görürüz , sonra bunları pentüre geçirirken desenin burada ne kadar önemli bir rol oynadığı çıkar. Fantastiğe geçtiği zaman da hiç bir yabancılaşma göremeyiz , sanki Bruegel bu insanların gecesiyle gündüzünü ayrı ayrı resmetmiştir.