24 Kas 2012

HAYAL MÜZELERİ 11 /ZURBARAN - SAINT LUCIE


Zurbaran / Saint Lucie - 1636 / Chartre
Fransa'da taşra müzelerinin kaderi , ellerindeki önemli tabloları Paris'in ünlü müzelerine vermek zorunluluğundan bir nevi 2. sınıf olmasıdır. Bazı müzeler belki bir-iki tuvali  elinde tutabilmişse bundan turizm adına yararlandıkları şüphe götürmez . Chartres müzesinin de gözde tuvali Zurbaran'nın "triptique" olarak yaptığı St Lucie'dir , ötekiler Amerika'da washington müzesindedir.

Zurbaran / St. Lucie - Washington
Saint Lucie'nin öyküsü ; sicilya'ya özgü , Syracuse kentinde geçiyor 4 yüzyılda . Zengin bir ailenin kızı bakire azize Agathe'ın etkisinde, ona tapıyor . Annesi eutycie bir süre sonra amansız bir hastalığa yakalandığında Lucie azize Agathe'dan yardım istiyor. Evet annesini iyileştirebilir ama kendisinin de bakire olarak kalması ve annesinin tüm varlığını fakirlere dağıtması şartıyla. Lucie kabul ediyor ve annesi iyileşiyor ; şimdi sağlıklı ama fakir. Lucie'nin güzelliği ve bekareti çevrede duyulmuş ve varlıklı bir kişi annesinden Lucie'yi istiyor ; Lucie bakiretini korumak adına Agathe'a söz vermiş , evlenmeyi redediyor .
Zurbaran / Saint Agathe
Amacına ulaşamıyan zengin adam Lucie'yi Consul Pascasıus'a şikayet ediyor . Şunu açıklamakta fayda var : 4 yüzyıl Roma imparatorluğu İmparator Diocletıan dönemi hiristiyanlığın önüne geçilmez yayılmasına karşı "hiristiyan karşıtlığı" yasaklar , inanları toplama , yakma , yıkma , zulüm adına " persecution Dioctien" - Dioctien zulümü- kanunlarını yürürlüğe geçirmişti . 303 de başlıyan zulüm 304 de imparatorluğun barbar işkaline karşı korkularıyla daha da acımasız uygulama dönemine girmişti. Consul Pascasius Lucie'yi bu kanunlarla yargılamaya gönderdiğinde onun ideali Azize Agath'ın yolunu seçiyor ; inancından vazgeçmiyecektir . Kaderiyle "göze gelen " Lucie sonuçta uğradığı işkenceler sunucu gözleri oyularak azize oluyor . Tüm kutsal eşyaları önce Bizans 'sa Constantilopos'a gönderiliyor , kentin düşüşünden önce Venedik dönen "relique" , Ravenne'de mozayık olarak imgeleşiyor ve giderek yazıda Dante "ilahi komedya"sında onu cennette Aziz Jean'nın yanına koyar ,
resimde ise birçok ressamın konusu olmuştur.

domenico Beccafumi


Francesco del Cossa
Zurbaran'nın resminde bilinmez bir "surnaturel" , bir başka "mystique" , kendiliğin oluşan içerikteki gizem ; böyle bir pentürün çağın öteki ressamlarından ayırıyor . Velasques daha dışa dönük , yer yer daha "mondain" , El Greco belki daha yakın ama dil ve teknik  Zurbaran'da gerçekcilik duygusuyla birleştiğinde bizi başka bir ruh çözümüne götürüyor ki bunu dilimizde , Karacaoğlan'nın değişiyle " acıya yürüdüm özümü kattım " olarak tanımlayabiliriz .


 Agath memelerini , Lucie de gözlerini sunuyor zulüm edenlere , bekaretlerini ve özgürlüklerini korumanın bedeli . Bir kurban gerekir zaman zaman, hiç bir başkaldırma kendisine çiçek verilerek sonuçlanmamıştır ama bana acıyı kim tarif edebilir .

Zurbaran / Agnus Dei 1635

Ben artık "bakmıyoruz" diyorum , milyonlara satılan tuvaller bakılmadan bir matah olarak alınıyor , bakıyor ama görmüyor , anlamıyor . Giderek doğada bir tek insan değil bakan ; ya öteki gözler , peki onlar ne görüyor ? Bunu ikinci kitabımın "thematique" giriş bölümünde sormuştum :


Utku Varlık / Artist Yayınları 2000
Geçenlerde Florida'da balıkçıların ağına takılan devasa bir balık gözü epey soru getirdi ; tanımlayamadı kimse ;


ben şöyle düşündüm , belki "modern" , "contemporary", "conceptuel" adına yitirdiğimiz bir göz olmasın!























18 Kas 2012

ORTHODOXE' LUKLAR

Bugüne kadar savunduğumuz ya da inandığımız değerlerin, insana dair "güzel" duvarının yıkımı , çirkinin para maskesiyle sanatı kendi "monopole"üne alması sonucu, geldiğimiz yer ; sanatı yaratmanın "yaz denizlerinden" kaynağı bilinmez " paranın" kaynaştığı sulara sürükledi ; vereceğim örnekler bir kaç gün önce izlediğim , internet'den de kolayca bize ulaşan haberler:


JEAN MICHEL BASQUIAT/ TUVAL 1981


Christie's'ni son satışları arasında Basquiat'nin gördüğünüz tuvali 26.4 milyon dolara satıldı. Bugün dünyanın tüm kentlerinde can sıkıntısının başkaldıraya dönüştüğü, başıbozuk gençlerin duvarlarla hesaplaşmasının "graffiti" adıyla sanatın kapısını çalmasının sonucu ortaya çıkan bir "décadence". Hayal müzelerimin çok az bir ressamının ulaşabileceği bir para değeri , yazık!

Jeff Koons/ Tulips

Varoluşumda katiyen kabul edemiyeceğim ve de sürekli yazdığım bir başka fenomen de iki milyarder "sanat tacirinin" 21 yüzyıla yamadıkları , "kitsch"in önemli isimlerinden Jeff Koons . Gördüğünüz bu şişirilmiş alü. balonların da 26.4 milyon dolara satılması . Şaşırmayınız bu "laleler" beklemediğiniz bir yerde karşınıza çıkabilir ; nasıl ki iki yı önce Versaille sarayının salonlarını süslediği gibi .
Buradan hareketle bir kaç yıldır dünyanın sanat adına tek yargıcı olan Amerikalı galerici Larry Gogosian'nın yeni bir "concept" olarak çok yeni , Paris'in Bourget Hava Alanında , eski bir hangarı devasa bir galeriye döndürüp ; özel jetleriyle gelecek milyarderlere açtığı galeri.


Anselm Kiefer 'in " Plan Morgen Thau " isimli installlation'u bu mekanda bana çok absürt belki daha doğrusu bu adamların ne yapmak istedikleri , gerçekten bizimle ( özel uçaklarıyla gelenler dahil ) dalga mı geçmek , neyi kabul ettirmek adına sorular sordurdu. Plan Morgan Thau , bir Amerikalı'nın 1944 yılında Almanya'nın karnını doyurması adına ileri sürdüğü bir tarım projesi ! Kiefer sizi buğday tarlasına sokuyor. Şöyle bir senaryo düşünüyorum : ..özel jet uçağınız Bourget üstünde inmeye hazırlanırken pencereden mimar Jean Nouvel'in harika buluşu galeri hangarlarının damında özellikle uçaklar için yazılmış : GA-GO-SIAN amblemini görüp ineşe geçiyorsunuz , sizi karşılıyorlar , öneminize göre patronun orada olup olmaması ayrı bir sorun , sizi Kiefer'in kafeslerle sınırlanmış "BUĞDAY TARLASINA" götürüyorlar ama önce karşılama adına sundukları şampanyayı yudumlarken galeri yönetmeni Büyük sanatçı Kiefer'in içerikte gittikce acımasız olduğunu ve de büyük beton bloklarını alıp almadığınızı soruyor , gerekirse 5. hangarda sergilendiğini de ilave ediyor , siz de ".ne yazık ; fazla vaktinizin olmadığını aynı gün Kassel "Documenta"nın yönetmeni Carolyn Chistov Bakargiev'le bir randevunuz olduğunu ve de  kolleksiyonunuzdaki  Kiefer'in 80 li yıllarının en önemli işlerinden 6x6 metrelik çamur bulanmış satıh üstüne katran ve üç yüz kaz tüyü sokulmuş tuvali de Çinlilere sattığınızı ama Ansalm Kiefer almanın bir görev olduğunu , betonlar için tekrar döneceğinizi garantiliyorsunuz . Anlattıklarımın VİRTUEL olmadığını gerçeğin daha da absürt olduğunu ilave etmeme gerek yok.
Ansalm Kiefer yalnız Bourget hava limanında değil oraya çok yakın başka bir mega galeride ; Galeri Thaddeus Ropac boyut olarak devesa bir galeri ;

Ansalm Kiefer / Die Ungehorenen

Pantin ; paris'in yakın bir banliyösü , 70 yıllarda kominist belediyesi , fabrikaları , proleterlerin oturduğu sosyal meskenler ve de benim oturduğum hüzünlü bir kasaba olmaktan çıkarak tüm çevrenin bir kültür alanına dönüşme projesiyle şimdi snop galerin yerleştiği bir semt oldu . Thaddeus Ropac erken yıllarda Joseh Beeuys'la sempatileşmesi sayesinde Andy Warhol'u tanıyor ve de buradan Basquiat , Kaith Hering vs. yoluyla önemli bir gelerici oluyor. Pantin'deki bu galeri ; kolleksiyonerler için tasarlanmıış 4700 metrekare , 2000 sergileme alanı olarak düşünülmüş . Beuys'un Goethe'nin "İphigénie" sine bir gönderi olarak yaptığı bir "performance"sı galerinin ilk gösterisi ; örneğin Beuys beyaz bir kürkle cymbles çalıyor , arka planda beyaz at otunu yiyor ve de karanlığa bürünmüş bir sahne . Güzel ama galeri olarak bunu kime satabiliriz diye düşünmekten kendimi alamıyorum! Oysa Kiefer daha gerçekci ;
önemli bir soru soruyor , "Die Ungehorenen" -isimsizdoğanlar- installationunda , tarihin acıması çarkında yitmiş , harcanmış çocukların yani bu "holocauste"un sorgusunu boya , çamur , objet , bir nevi ölü malzemeyi renklerle yeniden diriltmeyi , kuru toprakları yeşermek umudu ve nazism'den sonra dirilme vs. Yalnız uçakla Gogosian'a gelen kollesiyonerlerimiz buraya da uğramak zorunda ,
Tüm anlattıklarım bir gerçek , şimdi bu sirkten çıkıp mütevazi atölyenizde sanatı nasıl yargılar ve de nasıl uygularsınız bilemiyorum ! Bilmiyorum bu durumda hep şair Fernando Pessoa'yı düşlerim ; yaşadığı iki oda ve evin altındaki kahve ; "..işte özgürüm , yitip gitmişim " diyor bana.













4 Kas 2012

ŞİİR


Geçen yazılarımdan birinde şiirden sözederken "ŞİİR ÇEVRİLDİĞİ ZAMAN BUHARLAŞIR" demiştim , Bu konuda Melih Cevdet Anday'ın 90 lı yıllarda Cumhuriyet gazetesinin kendi "Olaylar ve Görüşler" köşesinde yazdığı ilginç alıntıyı sunuyorum :
"... NAR dergisinin Temmuz-Ağustos 1996 tarihli sayısında Stephan Mallarmé'nin ünlü Brise Marine şiirinin beş ayrı çevirisine yer verilmiş.
Özgün şiirin ilk dizesinin Fransızcası şöyle :

La chair est trist , hélas ! et J'ai lu tous les livres
Fuir ! la-bas fuir ! je sens que des oiseaux , son ivres

Şimdi çevirilere bir göz atalım :

Ten bitirdi hazlarını , tükendi kitap ;
Kaçsam ,  kaçsam uzaklara... üstümde mehtap ,

                                       ( Kamelettin Kamu )

Her kitap bitti yazık..ten yavan , sinsi , derin..
Kaçmak isterim gökle o meçhul köpüklerin

                                        ( İ Cevat Arısu )

Bütün hazları tattım , kitapları okudum
Ah kandırmadı ; kaçmak kurtulmak istiyorum

                                         ( Adil Hanlı )
Adil Hanlı , Orhan Veli'nin takma adıdır.

Hayır yok tenden artık ; hatmedildi kitaplar
Ah ! Bir kaçsam ! Bilirim o mest kuşlara diyar ,

                                          ( Can Yücel )

Devirdim sayfaları ! Gönlümde yine hüzün var
Kaçmak ! Oralara kaçmak ! Nasıl da mutlu kuşlar

                                            ( Erdoğan Alkan )

Oktay Rıfat bir gün bana demişti ki ; Türküdeki " Hem okudum hemi yazdım / Yalan dünya senden bezdim " dizeleri Malermé'nin o dizelerini çok iyi karşılar.

















3 Kas 2012

HAYAL MÜZELERİ 10 / CLAUDIO BRAVO

Madona / peinture-tuval/ 240x200-1979
Eski resmi , ustaları ve de onların ulaşılamaz resim teknikleri , müze gezintilerimin "sanal" koridorlarında kaybolmuşken bir gün , galiba 80 yılları ; Claude Bernard Galerinde karşılaştığım Şili'li ressam Claudio Bravo ile kendi günüme döndüm. Ama daha önce de Güney Amerikalı ressamların nedense öteki ülkelere göre sanatta yenilik yapmak değil gerçekten resim yapmak kaygılarını , iki önemli ressam ;  uluslararası üne kavuşmuş ; Armondo Morales ve Juan Cardenas'sı da yine aynı galeri de tanımıştım. 70 yıllarındaki Paris Akademisi döneminde de Güney Amerika'dan gelmiş öğrencilerin çoğunlukla , başında resmi gereği gibi öğrendikleri gözümden kaçmamıştı . Açıkca kendilerini İspanyol resminin etkisinden öte onun "okul" olarak usta-çırak geleneğinden hareketle resim sanatına girdiklerini sözünü ettiğim tüm ressamların oto-biografilerinde izlenir. Şunu çok iyi kavramakta fayda var ; sanat bir boşalım , "défoulement" değildir , resmi öğrenmek görsel ve deneysel yılların birikiminde eğer bir şey oluşturabilmişse "dışa açılım" , görücüyle bir dialog kurulabilir , bir sanatçının "performance" olarak yaşamı boyunca başarılı bir grafiği olmıyabilir ; buradan sözü Bravo'ya getireceğim çünkü bu ressam yaşam çizelgesinde teknik olarak değil de içerik olarak değişik kapıları açmıştır . Genç bir ressam olarak  Madrid'de yaşadığı dönemde portre ressamı olarak ünleniyor ve bu da onu 70 yıllarında NewYork'a , şansını denemek üzere götürdüğünde pentür'ün hala yapıldığı , geçerli günlerindeyiz. Bir portreci olarak Bravo'yu çeken ; o yılları moda akımı "hipperrealism", gerçekcilikten öte bir foto-realizm ki bu bence ilk devresi tekniğinin gösterisi dışında onun "kitsch" bir dönemidir.

naturmort- pentür-tuval

NewYork'daki Staemplı Gallery onu kısa bir sürede ünlü yapıyor, yaptığı pentür adeta eski ustalarla yarışıyor diyor bir eleştirmen. Prado müzesini okul olarak almış , Velasques'e alıcı gözüyle bakmış bir ressamdan öte eski resmin gizini çözmeyi başarmıştır. Bu ekonomik ve moral başarı Bravo'yu kendi mekanını kurmak üzere Maroc'a Tanger kentine yerleşmeye ve buradan içerik olarak "exotik" bir dünyanın kapısı açılır.


Tamamen yerel folklorun ve onun figüranlarıyla daha önce görülmemiş bir vision'un kapısını açar .


Hiç bir şey "improviser" değildir , resmin geleneksel tüm araçları , malzemesi , atölye ve onun atmosferi bu sabırın ötesinde emek isteyen resim tekniğini devreye sokmuştur.

naturmort/ekmekler  
Bu resmin başlangıcı önce desendir. Bravo'da desenin özgünlüğü yer yer pentürü aratmaz , öyle bir ustalık ki  istersek onu gözlerimizle boyarız.

natur morte / 1981 pastel

Natur Morte/ 1985 Pastel

NaturMorte/ 1983 Pastel

Bu resim kaynak olarak İspanyol pentürünün geleneğinden Zurberan , Juan Sanchez Cotan , Melendez ,İriarte vs. gelen bir sürekliliğin , Natur Morte  sessiz , dingin , bir dünyanın resmidir , Still-life , Stilleben , önce düşünmeyiz , baktıkca garip bir duygu sarar içinizi .

desen / 1990
Ne yazık Cladio Bravo daha önce bir çok ressamın başına gelen "üne kavuşma" felaketine uğradı ,yapmak istedikleriyle zaman uyuşmazlığı , resmini sergilemek isteyen ünlü galeriler , kolleksiyonerler media , giderek çabuk üretmek , visionunu saptırma belki bıktırmaya kadar gidebilir bu. Paris'de son sergisinde çoğu kolleksiyonlardan toplamış işlerinin yanı sıra satışa açık bir iki deseni de  eski işleri gibi değildi ; her kez söylediğimi bu kez de söyledim " keşke 90 lı yıllarda resmi bırakıp çekip gitseydin!"

auto-portrait/1992














ANXIOGENE

Philippe Halsman / Dali - 1948 7 / fotoğraf
Philippe Halsman çok önemli bir fotoğrafcıdır ; 2. dünya harbi nedeniyle Amerika'ya yerleşen Salvador Dali'yle karşılaşması sanatına şaşırtıcı bir boyut getirmiştir. Bugün fotoğrafın teknik olarak geçirdiği inanılmaz aşama sonucu yaşadığımız "virtuel" boyut , bu Dali fotoğrafını bilgisayarın bir katkısı olarak olağan kılabilir ama 1948 de hiç bir "truquage" , teknik ekleme yapılmadan yalnız bir "mise-en-scene"sonucu , 28 kez istedikleri sonuca varmak için çekilmiş , 28 kez birisi kovayla su atarken , ötekiler kedileri fırlatıyor ve de Dali zıplıyor , elinde paletiyle. Gerçekten "irreel" çok önemli bir eserdir. Şimdi bu fotoğraftan günümüze gelelim : bugün "güncel sanatcı" , conceptuel , kavramcı , plasticien vs. istediğiniz tanımı getirebilirsiniz , kendinden sürekli söz ettirmesi için (sistem öyle çalışıyor) sürekli bir "performance" yapmak zorunda ki pazarın içinde olsun . İşte bu sirkin önemli isimlerinden Jan Fabre , (kendisini tanıtmaya gerek yok Avignon festivalinden Louvre müzesine kadar her yerde , ülkemizde de Artist Galerisinin sanatçıları arasındadır) , yaptığı bir "performance" sonucu epey bir ses getirdi : artist , Philippe Halsman'nın Dali fotoğrafına bir gönderi yapmak için tarihi Anvers (Belçika) Belediyesinin tepesinden aşağıya kediler etmış ve bu olay video olarak internet'de yayınlanınca kıyamet koptu , tüm hayvanları koruma dernekleri buna bağlı sistemler harekete geçerek güncel sanatçıyı yargılamak istiyorlar ayrıca  kişisel hesaplaşmak istiyenler nedeniyle kendisinin izini yitirmek için her gün bir otel değiştirdiği söyleniyor.

Anvers-Antwerpen Belediye binası ve Fontain Brabo
Jan Fabre'ın bu absürt öyküsü beni anılarıma , yeniden bu Flaman kentine getirdi ; öykümüz kadar fantastik meydandaki "Fontaine Brabo" heykel-anıt olarak bir bronz şaheseridir . 1883 de heykeltraş Jef Lambaux 'un bir masal kahramanı Romalı asker Silvuius Brabo'nun , haraç vermeyenlerin elini keserek cezalandıran dev Druon'u yenerek ve de elini kesip nehire attığının bir anıtıdır.



Çok yakında günümüz "contemporary" sanatçılarının kendi toplu intiharlarını yaptıkları bir video'da görürsek şaşırmayalım !























1 Kas 2012

HAYAL MÜZELERİ 9 /ARNOLD BÖCKLIN

L'İle des Morts - 1880 / 111x155 cm. Kunstmuseum - Basel

Arnold Böcklin 1827-1901, İsviçre doğumlu , Düsseldolf  Akademisinde okuduktan sonra bir süre aynı kentte portre ve peyzaj ressamı olarak yaşıyor , Roma , Bale daha sonra Weimer sanat okulunda peyzajist olarak çalışıtıktan sonra Münih'e yerleşiyor. Yaşadığı çağın gereğimidir bilinmez , ilk tablolarından başlıyarak bir ölüm gezinir mekanında ki bu ölüm özellikle bir "antik"  dünyanın dekoruna gizlenmiştir. Bir süre yaşadığı Corfu adası , ölümün peyzajına , kış dekorunun yalnızlığına

                                                 
selvilerin gizemine , terkedilmiş bir villanın hüznüne ,  gizlice doğaya dönen , karışan mimarinin yıkıntısıyla eşleşir. Acaba adalara özgün bir yalnızlık mıdır bize ölümü çağrıştıran ? Üstelik bu adaların bir de "mitolojik" yaşanmışlığı olmuşsa!
Bir gün eşinin ölümüne bir gönderi yapmak isteyen zengin bir bayan ;  Maria Berna Chirist , ressama "düşe özgü" bir tablo  sipariş veriyor , Böchlin 1880 de çalışmaya başlıyor ve "Ölüm adası" serisi olarak aynı konuyu içeren 5 tablo yapıyor ; Birinci tablo , akşamın son ışığının dokunduğu küçük adaya yaklaşan teknedeki ayakta duran ölüm mü ? Oysa öndeki tabut ve de kürekleri çeken kadın , eşi mi olabilir ?



1880 le serinin son resmi 1886 yani 5 tuval , kompozisyon aynı olmasına rağmen kurguda ışık üstüne bazı endişeler ; adaya ölüm olarak yaklaşdığımızda , kalıcı mekanın gizi , korkuya dönük , o sonsuza doğru çıkılan yolculuğun , bilinmeze , boşluğa ; arkasında ne olduğunu bilmediğimiz bir kapıyı açmadan önceki anlatılamaz duygu. Maria Berna -Christ'in   tablo için , bazı tavsiyelerde bulunduğu bir gerçek, sevgili eşine "elveda" derken yaşamının birinci perdesini kapatıyor ve bir yıl sonra kont Waldemar von Oriola'yla evleniyor.
Bu 5 tablodan dördüncüsü Rotterdam bombardımanında yok oluyor ama öteki tuvallerin kaderleri değişik ; buna duygusuz kalan kanımca yok ; Freud , "Böcklin'e özgü bir düş" olarak "düşün yorumu" -Trumdeutung"da , Strinberg " La Sonatede Spectres"de ,  Rachmninov  "Poeme Symphonique", Max Klinger'in gravürü ,

Max Klinger/ gravür


etki alanı bu kadar popüler bir sanat eseri azdır . Üçüncü tuval bir süre Hitler'in kolleksiyonuna girmiş , D'Annunzio'yu etkilemiş ,"sembolizm"in en önemli eseri . Tüm bu "global" şöhretin arkasında insanın 21 yüzyılda bile yanıtlayamadığı , tüm inançların , dinlerin tek sermayesi ve vitrini "ÖLÜM" yatıyor ; sözcük olarak bile olsa düşündüğümüzde içimizden aniden geçen o soğuk , bilinmez esinti !

Böcklin / Aoutoportrait