22 Şub 2019

ÇAĞDAŞ SANATI ANLAMAK SEMİNERLERİ 1



FRAC - Fransız Kültür Bakanlığına bağlı 23 bölgenin Çağdaş Sanat müzeleri ve fon'u; şimdiye dek 5700 sanatçıdan satın alınan 30.000 eser, her yı 500 sergi, 1300 action, tartışma ve "şamata" benim deyişimle! Blog'da "Öttüğüm Düdük" te Frac'ı anlatmıştım; hiçbir ön  yargı gütmeden satın alınan contemporary eserlerin depolarda "autodetruction" la eriyip, yapışıp yok olurken; mediatik anlamda kimsenin bunu eleştirememesi, "..ben anlamam dediklerine göre çağımızın sanatıymış..." gibi saptamalar sonuncunda, ortada dönen paradan kimse hesap sormaması, buna aracılık eden galeriler, müze danışmanları, kürötörle ve tüm değnekçilere yıllardır önemli bir "rand" sağlamıştır! İşte yukarıda, ağzımızı bozmadan türkçeye çevirdiğimizde: "...canınızı sıkmak için elimden geleni yapıyorum!" diyen sanatçı: ressam Philippe Mayaux, işlerini Frac'a bolca satan bence hiç önemsiz biri, biliyorum ki onu bu raya oturtan galerici Hervé Loevenbruck, sistemi iyi biliyor ki, Frac yargılamadan onları yaşatıyor.
P. Mayaux

Özellikle bunu anlatmamın nedeni, Fransa'da geçen gün önemli bir gazetede kendisiyle yapılan bir röportaj'da sanatçı kendini: "dolapçı", "aşağılık bir sanatçı" olarak tarif ederken, burjuva düşüncenin de karşıtı olduğunun altını çiziyor! Bu 58 yaşındaki "gösterişsiz"liği oynayan Mayaux 2006 yılında çok önemli olarak kabul edilen Duchamp ödülünü kazanmış ama atölyesindeki bu konuşmada sephanın üstündeki hala çalışmakta olduğu işini gösterirken de işini bir "rezalet" olduğunu da belirtiyor.

P. Mayaux
"Önemli Müzeler benim gibi artisanal endişeyle çalışan ve de gizemsi sanatçıları sallamıyorlar, belki figürü seçtiğim için, belki çok "littéraire" olduğumdan! Tek yapmak istediğim: "burjuva düşünceye karşıtlık, belki biraz kötü niyetli; yok, kötünün kötüsü!" "Duchamp ödülünü "Cheddar"  peyniriyle pentür, pastayla heykel yaparak kazandım; Dali'nin dediği gibi: "..21 yüzyıl sanatı yenebilir olacaktır!" haklı olarak dediği gibi! Marcel Ducahamp da şunu ekliyor: "Sanatta şanslı olmak, yetenekden daha önemlidir." Bana söylemeden Paris'deki galerim, Hervé Loevenbruck, oradan buradan değişik dönemlerimi içeren 30 işimi satın almış; "...bak, senin bir sergini yapacağım ama sana ihtiyacım yok! Bir de ne göreyim, ta okulda yaptığım resimlerimi de bulup almış, sonra da bunu  Frac'a satmış!"



Ülkemize gelirsek: benim de kötü niyetten öte, gözüme çarpan ya da batan haberler, konuşmalar, sanat olaylarını izlerken, dikkatimi çeken daha çok "bilinçdışı" ya da absürt olaylar var, örneğin:



Peki neyi anlamak; durmadan örnek verdiğim "düzmece" contemporary'yi mi, çürümekte ve yok olmaktaki anlamsızlığı mı? Bu müzeleri dolduran, "gadget"  objeler, tekdüze resimler, bit pazarına özgü birikim mi anlatılmak istenen? Anlatım ne kadar sıradışı ise, onu bir bilince oturtmak endişeleri yani "ŞEY"i sanat yapmak çabaları o kadar gülünçtür.


           
                                                  KAVRAMSALI KAVRAMAK

Blog'umda sanata özgü güncel "sürtüşmeler", farkında olamadığımız yanlış öğretiler, bizi "manipulé" edenler ya da albenisiyle bizi şaşırtanlar, yol gösterenler vs. konuları kendi görüş açımla yazarken, o güne dek farkında olmadığım "conceptuel" markalı "Art Unlimited" - lüks bir dergi ve Internet sitesi - içeren bu yayıların yönetmeninden gelen teklife önce şaşırmadım; Blog yazılarımı ilginç bulduklarını, gerekirse onları yayınlayabilmek isteğini içeren bu dostca yaklaşım, biraz da ön yargılarımı ters çevirdi! Internet'de dergiyi izlediğimde, grafik tasarımından baskısına dek çok lüks bir yayın organı ancak Türkiye'de olabilir; "şaşırt beni", sordum soruşturdum arkasında hani Basel'de lüks bir otelde VİP salonunda fuara gelen Türk müşterini ağırlayan, satın almaları için onlara kredi veren bir banka var ya işte o banka çıktı; ayrıca bunun uzantısın da yine  "conceptuel"i kendine bayrak edinen bir galeri de var. İlk yazımı  -"Dediğim Dedik"- gönderirken uyardım: "yazılarımı yayınlamak isteğinize saygım var ama "kuzuların olduğu bir ahıra kurt'u da davet etmek" sizin için bir risk olmaz mı? Hayır, görüşlerimiz her düşünceye açıkdır diye yine dostca yanıtladılar. Ben bu lüks dergide yazımı beklerken, Internet sitelerinde karmaşık bir çümbüş içine yayınlanan yazımı kanımca kimse okumadı. Birinci yazımın devamı "Öttüğüm Düdük" çekmecede unutuldu, benim alın yazım: "zorla güzellik olmaz" bir kez daha haklı çıktı. Kendi Blog'umun dışında "Kolajart"da da paralel yayınlanan yazılarımı daha da başka çevrelere okutmaktı amacım, biliyorum ki bu konular bir tabudur, sesini çıkaranın parmaklarına inecek cetvelin korkusudur bunların kanunu, çıkarları olanlar özellikle ama nice güvendiğim kişiler: Ali Şimşek dışında ağızlarını bile açmadılar, İşte Dolapdere'de oynan "kavramsal" oyunun birinci partisi.
Şimdi "Art Unlimited" dergisine beleş Internet'den bakıyorum ve de beni eğlendiyor; sayfa sayfa açıldığında lüks ilanlarla yaşadığınız boyut birden değişiyor: örneğin, "Life is Outside" giderek saatinizi değiştirmek isteği: "İngineered for men, Who Leave Feet Steps in the Sky", başka bir espace size "Less is More" diyor ve inanıyorsunuz. Grafiğinden içeriğine her şey "stérilise" edilmiş, kişiler sanki fictif, sanat ortamı Dolapdere değil; penceren baktığınızda Newyork' da Soho' da ultra modern snop bir sanat ortamınında, örneğin bir vernisage'dasınız; sizi kâle almıyorlar, içkinizi içerek onlara bakıyorsunuz gibi bir duygu kaplıyor; farkında olmadan "Valvet Buzzsav" filminin çekim alanındalar, İstanbul değil Miami'desiniz! Sayfaları açtıkca başka bir kompleks kapınızı çalıyor; sanki sizden banka hesabınızı soracaklar gibi! Bu dergide söz konusu sanat değil, uzaktan yönetme, çaktırmadan ukelâlık, üstten bakma ama daha çok özendirme; boş'u ve şey'i pazarlama, biliyorum ki durmadan mekân değiştiren bir galerinin dergisi gibi gözükse de bir bankanın vitrini olmak kolay değil. Şimdi daha iyi anladım dergideki "Kavramsalı Kavramak" denemesini alıcı gözle okuduğunuzda, galerinin ve de ona bağımlı olan derginin sanatsal tutumunu, anlaşılması zor da olsa biraz çıkartabiliyorsunuz; örneğin: "..Bir manzara resminin aksine, kavramsal sanatın huzur vermek gibi bir amacı olmadı pek." yazarını bulamadım ama sanki Pessoa'dan -Huzursuzluğun Kitabı- dan hareketle yazılmış gibi! Benim yanıtıma gelirsek: "şeytan azapda gerek" diyorum ama daha sonra "huzursuzluk", Duchamp'ın "Pisuvar"ı ve de Manzoni'nin "bok"u nun analitik açıdan ele alınmasıyla İstanbul Biennaline geliyoruz: "..Türkiye'den ve yakın geçmişten örnek verecek olursak: Ali Elmacı'nın 2. Contemporary İstanbul'da sergilenen 2016 tarihli metaforik düzeyde konuşabilen hayli kavramsal işi "Ben Senin Duygularına Karşılık Veremem Osman", Manzoni'ninkine benzer bir önermeyle, sanat toplayıcısına "beni alma" dedi. Bir başka yazıda Evrim Altuğ, "Güncel İstisnalar Kaideyi Bozuyor": daha önce İstanbul Biennali'nden ve Salt'a yaptığı projelerinden tanıdığı bir performans sanatçı Michael Rakowitz'in, İşid'in yok ettiği antik Asur heykeli Lamassu'ya hurma şerbeti ambalaj malzemeleri üzerinden "geri dönüşümlü" kültürel bir gönderme vs. Tüm bunlar sanatı saptırmadan öte gereksiz detaylar ama biliyorum petro-dolar'ın kokusuna uyanıyorlar bizim çağdaş galeriler, daha doğrusu "Galerist".

İmran Qureshi / Upon the land of my love/ Biennale de Shajah

3. Şharjah Biennali ve de ona paralel onun Türkiye ayağı Bahar; ben anlamadım ne döndüğünü ama bizimkiler de şunu daha anlayamadılar: güya Art Dubai'yle çekişmeli -arap saçı- misali bu tür etkinlikler Çağdaş Sanatı Orta Doğuda pazarlayan kaynağı İngiliz uluslararası önemli bir lobidir, sana "göz dağı" verirler ama seni orada otlatmazlar! Amaçları kendi Arap sanatçılarını İstanbul'daki etkinliklere yollamaktır! Kendi varoluşunda, kafasında "reform" yapamayan bu arap ülkeleri Louvre'u, Vinci'yi, çağdaş sanatı ayağına getirerek mi 21. yüzyıla varacak?
Bu kısa gezintiden sonra başladığım konuyu bitireyim: çağdaş Sanat adına -müze, kolleksiyon vs.- adına biriken tüm artıklar (nükleer artıklar misali) bir gün başımıza belâ olacaktır.





































6 Şub 2019

VELVET BUZZSAV-ÖLDÜRMEK SANATI/film



Yakında ölümü beklenen "ART CONTEMPORAINE" üstüne Pierre Lamaire'in yazdığı çok ilginç bir roman "L'ART DES INTERSTICES" kanımca türkçeye çevrilmedi; bence çevrilmesin çünkü biliyorum kimleri rahatsız edeceğini. Dünyada da öyle, bir moda: parasını nereye transfer edeceğini bilmeyen milyarderler, parasını aklamak isteyen bankerler ve de komplekslerine yatırım arayan snop bir sınıfın, öncelikle kültürü politikanın rayına oturtup, modern müzeler, galeriler, tarihi mekanları babalarının malı gibi bu anlamsızlığa açıp, çağımızın sanatı yapmışlar. Bir "sunami" misali örneğin Paris'de ünlü pentür galerilerini de götürdükten sonra yalnız milyarderlerin fondation'larında "her şey sanat olabilir; bununla kafamızı yormayalım" sloganıyla sanatı yönetiyor. Sanat cıvımaya "undergraund" markasıyla 60 yıllarında, bir galerici İrving Blum, Washington National Gallery'de Andy Warhol'un  30 tablosu "Campbell Domates Çorbası" sergileyerek başlamıştı. Ne zaman Louvre tapınağına, örneğin Wim Delvoye, dövmeli domuzlarıyla, bok makinesiyle, Enselm Kiefer sökümüş beton blokları vs. girdiğinde şunu gördük: Fransız Kültür Bakanı bu lobiye teslim olmuştur. Sonunda Versaille Sarayı, Grande Palaise, tüm zevzeklikleri daha önce yazdık söyledik. Şimdi bunlar 21 yüzyıl sanat tarihine maloldu, geriye dönüş yok! Öyle düşünüyorduk diyelim ama, tüm bu "conceptuel"in akıl hocası "Decumenta Kassel"in 2017 de 17 milyon euro borçla çöküşü - çok garip, hiç konuşulmadı ve unutulup gitti!-, bu şamatanın sonunun geldiğinin birinci sahnesiydi ama biliyorum bu can çekişme kolay olmayacak; sanki kitabın başlığı gibi: ışık ne yapıp yine bir aralıktan sızacak!



The Squar filminden sonra "L'art Contemporant"nı konu alan bence çok ilginç bir film. Fransa'da sinema eleştirmenleri çağdaş sanatı ti'ye alan filmleri fazla sevmiyorlar; normal, çünkü bağımlı olduğu dergi ya da gazete patronlarının çağdaş'a olan beğenilerine dokunabilir! Dan Gilroy genç bir sinemacı konu ve senaryo da kendisinin. Art Basel-Miami fuarında başlıyor; gidenler, görenler bilir ne denli bir züppeliktir bu fuarlar, üstelik zengin ve şımarık, böylesini avrupada bile zor göreceğimiz bu amerikan galerilerinin patronlarından, sekreterlerine kadar, aynanın içine giriyoruz. Ünlü olmak bir an işi, para kazanmak ta öyle, tesadüfler, bir galeriden ötekine transfer edilen sanatçılar ve de onları parmağında oynatan sanat eleştirmenleri. Dekor alabildiğine lüks, her şey "sansüel", seks bir silah ama duyusal bir ilinti, unsur yok, galerilerle ilişkinin odak noktası bu! Film gerçekten bir belgesel tadında başlıyor, portreler çok ilginç: örneğin John Malkovich'in oynadığı, hayal gücünü yitirmiş o çevrede ünlü bir ressam, ne yazık devasa bir atölyede kendini yitirmekte ve gözden düşme tehlikesiyle başbaşa. Başka bir açıdan filmin yine belgesel bir yanı. bu galerilerin müzelere olan inanılmaz otoritesi; galeriler, besledikleri sanat eleştirmenleri ve düşünürleriyle baskı yapıp müzelerin kolleksiyonlarını "manipule" ediyorlar. Dünyanın her yerinde böyle ama burada sanki içindeyiz! Filmin bize sunduğu başka bir moral: sanat eseri ikinci planda: vernisajlarda eserlerden çok moda, giyim, sansüalite ön planda. Bir tablo içeriğinden önce bir matah, hemen alınıp satılan; sanatçı da öyle, standart bir dekorun içinde, bir obje sanki!
Böyle bir filmin ticari bir işleve girebilmesi sinema pazarının kanunlarına göre, bu belgesele mecburen bir entrika koymak zorundaydı, yoksa malûm. İkinci planda bu ünlü galeride çalışan bir sekreter, yaşadığı binadaki komşusunun intiharına şahit oluyor. Hiç dışarıya çıkmayan yaşlı ve gizemsi bu adam, aslında eserlerini de gün ışığına çıkartmamış çok ilginç bir ressam. Genç ve güzel sekreter ressamın atölyesinde yüzlerce pentür, desen vs. bulduğunda bunları değerlendirmek için, kendisiyle flört eden biseksüel ünlü eleştirmene gösteriyor. Resimler figüratif, dışavurumcu, -art brut ve violant, "psychique yaralar"  içeriği yönetiyor. Ressamın özgeçmişini araştırıyorlar; görüyorlar ki resimlerindeki dram bir hayalden öte, ressamı yönetmiş bir karabasan. Genç ve güzel sekreterin yardımına sığındığı ünlü eleştirmenle bir altın madenini bulduklarının farkına vardıklarında, galerinin de bunu farketmesi olayı dışa duyuruyor. Galeride sergilene resimlerin yarattığı "sensation", mediatik bir bomba misali öteki galeriler, müzeler, kolleksiyonerler yani "altına hücûm". Bu detay bence negatif değil çünkü "contemporary" adına ters-yüz edilen ve de yatağı değiştirilen gerçek pentüre bir özlem, düşünün önünüzde "Contemporary İstanbul" diyerek ithal edilen bu fuarda gördükleriniz; işin kolayına kaçıp, "ne üretirsek o kadar satarız" ve de göz boyama! Sonuçta filmin ticari boyuta girmesi adına yönetmenin yaptığı en önemli hata: bu "lanetli" ressamın, tüm resimlerini gün ışığına çıkaranlardan öç alması, "ilenme" biraz abartılarak da olsa bu tür galerilerilere bence meheldir. Kendi kendilerine yapay bir piyasa yaratıp, sanatın varoluşunu bir "promotion" gibi kolay para kazanma, her ay onlarca müzayede yapanları da unutmayalım. Sonuçta moral: özenmenin tehlikesi; sanatı bir sirk niteliğinde kapitalizmin kanunlarıyla dünyaya export edenler bugün yine aynı güçte bizi yıkamaya devam ediyorlar. Ekonomik olarak çöküşe geçmiş ülkemizde bu Miami misali galericiliği Dolapdere'de oynamak isteyenler, bankalara sırtını dayayıp lüks dergilerle "conceptuel" biosphére'de ukelâlık yapanlar, karanlık paralarla fantome müzeler kurarak kompleks giderenlere dir sözüm.























4 Şub 2019

DÜŞ YÖRÜNGESİ?

Dostum Ali Hatemi'nin dün alıp duvarına astığı bu tablonun ( 2007 ) çok ilginç bir öyküsü var: Victor Hugo'nun şiirlerini - bence düz yazı - "CONTEMPLATIONu okuduğumda, kendime sordum: bakıyoruz ama görüyor muyuz? O uzak belki çok yakın, farkında mıyız? Artık düş görüyor muyuz?
İşte kendime sorular sorarken, bir not defteri misali; bir sürü "meteor" bu tuvalin üstüne düştü, garip!

Trajectoire du réve 2007

DÜŞ YÖRÜNGESİ

Tüm yaşantımda geceleri çıkıp dolaştığım peysajlar, o erken yıllarda beni etkileyen ressamların düş kentleri ve de "nocturn" dür. Yine büyücü ay ışığıdır, silüetlerin ve bizi çağıran "hiç gidilmeyen denizlerin" ufuk çizgisi; kaçmak, çekip gitmek, kurtulmak, bilmiyorum beni çağıran o fısıltı bugün bile kulağımda. Ne yazık dilimizde bazı sözcükler öteki dillerden çeviride anlamsız kalıyor; contemplation: bir şeyi hayranlıkla izlemek, oturup ona uzun bakmak vs. olsa da, sözcüğün "tinsel" anlamını veremiyor. Bu sözcük Victor Hugo'nun 1856 da 158 şiirini içeren kitabı " Les Contemplation " nun adıdır. kitabın çekim alanı, şiirin aşk ve genellikle ölümü çağıştıran yanı; Hugo'nun Saine nehrinde boğulan kızı Léopoldine Hugo'ya yazdığı bir "ağıttır". Bu tarifsiz acı yaşantısın yörüngesi oldu giderek. Ama niye "geceye dair" bu hesaplaşma, bu solgun ay ışığında, dalgın baktığım bu karanlık nehir,  Hugo'nun karabasanıydı, kızını alıp götüren. Tin kendi dekorunu buluyor, şiirinin ortamı ve de düş'ün çekim alanı; tam zamanıdır geceyi dinlemenin.
Başka bir dekor, bizi çağıran "cosmique" boşluklar, derinlikler ve perspektive. Mekanlar daha aydınlık, büyük saraylar, göz alabildiğine dek uzanan rıhtım. Sanki her şey öylece donmuş kalmış, yaşadığımız içsel "allegori", kendini o yavan gerçekten arıtarak kristalleşmiş. Sanki dingin bir boşluktayız tüm endişelerimizle. Cosmique ve uçuk.
Niçin hayal denizlerimiz suyunu çekti? Hiç görmediğimiz kıtalar, akıl bile edemediğimiz doğalar, farkında olmadığımız renkler sesler! Bugün başka gezegenleri düşlüyoruz ama bir "contemplation" eksik, şiir bile başını almış gitmiş!