6 Şub 2019

VELVET BUZZSAV-ÖLDÜRMEK SANATI/film



Yakında ölümü beklenen "ART CONTEMPORAINE" üstüne Pierre Lamaire'in yazdığı çok ilginç bir roman "L'ART DES INTERSTICES" kanımca türkçeye çevrilmedi; bence çevrilmesin çünkü biliyorum kimleri rahatsız edeceğini. Dünyada da öyle, bir moda: parasını nereye transfer edeceğini bilmeyen milyarderler, parasını aklamak isteyen bankerler ve de komplekslerine yatırım arayan snop bir sınıfın, öncelikle kültürü politikanın rayına oturtup, modern müzeler, galeriler, tarihi mekanları babalarının malı gibi bu anlamsızlığa açıp, çağımızın sanatı yapmışlar. Bir "sunami" misali örneğin Paris'de ünlü pentür galerilerini de götürdükten sonra yalnız milyarderlerin fondation'larında "her şey sanat olabilir; bununla kafamızı yormayalım" sloganıyla sanatı yönetiyor. Sanat cıvımaya "undergraund" markasıyla 60 yıllarında, bir galerici İrving Blum, Washington National Gallery'de Andy Warhol'un  30 tablosu "Campbell Domates Çorbası" sergileyerek başlamıştı. Ne zaman Louvre tapınağına, örneğin Wim Delvoye, dövmeli domuzlarıyla, bok makinesiyle, Enselm Kiefer sökümüş beton blokları vs. girdiğinde şunu gördük: Fransız Kültür Bakanı bu lobiye teslim olmuştur. Sonunda Versaille Sarayı, Grande Palaise, tüm zevzeklikleri daha önce yazdık söyledik. Şimdi bunlar 21 yüzyıl sanat tarihine maloldu, geriye dönüş yok! Öyle düşünüyorduk diyelim ama, tüm bu "conceptuel"in akıl hocası "Decumenta Kassel"in 2017 de 17 milyon euro borçla çöküşü - çok garip, hiç konuşulmadı ve unutulup gitti!-, bu şamatanın sonunun geldiğinin birinci sahnesiydi ama biliyorum bu can çekişme kolay olmayacak; sanki kitabın başlığı gibi: ışık ne yapıp yine bir aralıktan sızacak!



The Squar filminden sonra "L'art Contemporant"nı konu alan bence çok ilginç bir film. Fransa'da sinema eleştirmenleri çağdaş sanatı ti'ye alan filmleri fazla sevmiyorlar; normal, çünkü bağımlı olduğu dergi ya da gazete patronlarının çağdaş'a olan beğenilerine dokunabilir! Dan Gilroy genç bir sinemacı konu ve senaryo da kendisinin. Art Basel-Miami fuarında başlıyor; gidenler, görenler bilir ne denli bir züppeliktir bu fuarlar, üstelik zengin ve şımarık, böylesini avrupada bile zor göreceğimiz bu amerikan galerilerinin patronlarından, sekreterlerine kadar, aynanın içine giriyoruz. Ünlü olmak bir an işi, para kazanmak ta öyle, tesadüfler, bir galeriden ötekine transfer edilen sanatçılar ve de onları parmağında oynatan sanat eleştirmenleri. Dekor alabildiğine lüks, her şey "sansüel", seks bir silah ama duyusal bir ilinti, unsur yok, galerilerle ilişkinin odak noktası bu! Film gerçekten bir belgesel tadında başlıyor, portreler çok ilginç: örneğin John Malkovich'in oynadığı, hayal gücünü yitirmiş o çevrede ünlü bir ressam, ne yazık devasa bir atölyede kendini yitirmekte ve gözden düşme tehlikesiyle başbaşa. Başka bir açıdan filmin yine belgesel bir yanı. bu galerilerin müzelere olan inanılmaz otoritesi; galeriler, besledikleri sanat eleştirmenleri ve düşünürleriyle baskı yapıp müzelerin kolleksiyonlarını "manipule" ediyorlar. Dünyanın her yerinde böyle ama burada sanki içindeyiz! Filmin bize sunduğu başka bir moral: sanat eseri ikinci planda: vernisajlarda eserlerden çok moda, giyim, sansüalite ön planda. Bir tablo içeriğinden önce bir matah, hemen alınıp satılan; sanatçı da öyle, standart bir dekorun içinde, bir obje sanki!
Böyle bir filmin ticari bir işleve girebilmesi sinema pazarının kanunlarına göre, bu belgesele mecburen bir entrika koymak zorundaydı, yoksa malûm. İkinci planda bu ünlü galeride çalışan bir sekreter, yaşadığı binadaki komşusunun intiharına şahit oluyor. Hiç dışarıya çıkmayan yaşlı ve gizemsi bu adam, aslında eserlerini de gün ışığına çıkartmamış çok ilginç bir ressam. Genç ve güzel sekreter ressamın atölyesinde yüzlerce pentür, desen vs. bulduğunda bunları değerlendirmek için, kendisiyle flört eden biseksüel ünlü eleştirmene gösteriyor. Resimler figüratif, dışavurumcu, -art brut ve violant, "psychique yaralar"  içeriği yönetiyor. Ressamın özgeçmişini araştırıyorlar; görüyorlar ki resimlerindeki dram bir hayalden öte, ressamı yönetmiş bir karabasan. Genç ve güzel sekreterin yardımına sığındığı ünlü eleştirmenle bir altın madenini bulduklarının farkına vardıklarında, galerinin de bunu farketmesi olayı dışa duyuruyor. Galeride sergilene resimlerin yarattığı "sensation", mediatik bir bomba misali öteki galeriler, müzeler, kolleksiyonerler yani "altına hücûm". Bu detay bence negatif değil çünkü "contemporary" adına ters-yüz edilen ve de yatağı değiştirilen gerçek pentüre bir özlem, düşünün önünüzde "Contemporary İstanbul" diyerek ithal edilen bu fuarda gördükleriniz; işin kolayına kaçıp, "ne üretirsek o kadar satarız" ve de göz boyama! Sonuçta filmin ticari boyuta girmesi adına yönetmenin yaptığı en önemli hata: bu "lanetli" ressamın, tüm resimlerini gün ışığına çıkaranlardan öç alması, "ilenme" biraz abartılarak da olsa bu tür galerilerilere bence meheldir. Kendi kendilerine yapay bir piyasa yaratıp, sanatın varoluşunu bir "promotion" gibi kolay para kazanma, her ay onlarca müzayede yapanları da unutmayalım. Sonuçta moral: özenmenin tehlikesi; sanatı bir sirk niteliğinde kapitalizmin kanunlarıyla dünyaya export edenler bugün yine aynı güçte bizi yıkamaya devam ediyorlar. Ekonomik olarak çöküşe geçmiş ülkemizde bu Miami misali galericiliği Dolapdere'de oynamak isteyenler, bankalara sırtını dayayıp lüks dergilerle "conceptuel" biosphére'de ukelâlık yapanlar, karanlık paralarla fantome müzeler kurarak kompleks giderenlere dir sözüm.























4 Şub 2019

DÜŞ YÖRÜNGESİ?

Dostum Ali Hatemi'nin dün alıp duvarına astığı bu tablonun ( 2007 ) çok ilginç bir öyküsü var: Victor Hugo'nun şiirlerini - bence düz yazı - "CONTEMPLATIONu okuduğumda, kendime sordum: bakıyoruz ama görüyor muyuz? O uzak belki çok yakın, farkında mıyız? Artık düş görüyor muyuz?
İşte kendime sorular sorarken, bir not defteri misali; bir sürü "meteor" bu tuvalin üstüne düştü, garip!

Trajectoire du réve 2007

DÜŞ YÖRÜNGESİ

Tüm yaşantımda geceleri çıkıp dolaştığım peysajlar, o erken yıllarda beni etkileyen ressamların düş kentleri ve de "nocturn" dür. Yine büyücü ay ışığıdır, silüetlerin ve bizi çağıran "hiç gidilmeyen denizlerin" ufuk çizgisi; kaçmak, çekip gitmek, kurtulmak, bilmiyorum beni çağıran o fısıltı bugün bile kulağımda. Ne yazık dilimizde bazı sözcükler öteki dillerden çeviride anlamsız kalıyor; contemplation: bir şeyi hayranlıkla izlemek, oturup ona uzun bakmak vs. olsa da, sözcüğün "tinsel" anlamını veremiyor. Bu sözcük Victor Hugo'nun 1856 da 158 şiirini içeren kitabı " Les Contemplation " nun adıdır. kitabın çekim alanı, şiirin aşk ve genellikle ölümü çağıştıran yanı; Hugo'nun Saine nehrinde boğulan kızı Léopoldine Hugo'ya yazdığı bir "ağıttır". Bu tarifsiz acı yaşantısın yörüngesi oldu giderek. Ama niye "geceye dair" bu hesaplaşma, bu solgun ay ışığında, dalgın baktığım bu karanlık nehir,  Hugo'nun karabasanıydı, kızını alıp götüren. Tin kendi dekorunu buluyor, şiirinin ortamı ve de düş'ün çekim alanı; tam zamanıdır geceyi dinlemenin.
Başka bir dekor, bizi çağıran "cosmique" boşluklar, derinlikler ve perspektive. Mekanlar daha aydınlık, büyük saraylar, göz alabildiğine dek uzanan rıhtım. Sanki her şey öylece donmuş kalmış, yaşadığımız içsel "allegori", kendini o yavan gerçekten arıtarak kristalleşmiş. Sanki dingin bir boşluktayız tüm endişelerimizle. Cosmique ve uçuk.
Niçin hayal denizlerimiz suyunu çekti? Hiç görmediğimiz kıtalar, akıl bile edemediğimiz doğalar, farkında olmadığımız renkler sesler! Bugün başka gezegenleri düşlüyoruz ama bir "contemplation" eksik, şiir bile başını almış gitmiş!