25 Eyl 2011

delirmemek elde değil !

Geçenlerde Roman Opalka 'nın ölüm haberini okuduğumda , aklımdan ister istemez son tuvalinin üstüne yazdığı son sayı geldi , 1965 de 1 den başladığına göre , 2011 de tuvale son olarak hangi rakkamı yazdı.





Opalka'yı tanımamak çok normal çünkü çağdaş sanat dediğimiz ve de ne olduğunu tanımlayamadığımız bir nevi " sirk " olmaktan bir yana , her türlü " marginalité " yi de artiste ya da " plasticien " tanımıyla kendi bünyesinde topladığı için , bir toplama kampı görüntüsünü andırıyor . Opalka hiç olmazsa yaptığı bu uç işi tuval üstünde yapıyordu. 1965 de  Varşova kültür ve sanat merkezini yönettiği sürelerde bir gün eşini kahvede beklerken , aklına bir " zaman manifestasyonu " yapmak , zamanın varoluşununu ; başlangıçla sonuç arasındakı değişimi , insana özgü aşınımındaki son olarak ölümü içermesi , aşınımındaki duygu alanlarının ters yüz edilememesi giderek zamanla bir hesaplaşma yapmak geliyor . Bu karar alındığında çalışma beyaz fon bir tuval karşısında , beyaz bir gömlek giyerek ilk sayı dan başlıyor ve bu ses bir banda kaydediliyor ; bir - iki - üç.... polonyaca jeden , dwa , trzy , piec , szesc , siedem , osidem , siedenarcie osiemnascie , dwadziescia , tysiac , million vs. Amaç bu önünü alamadığımız gidişin hiç olmazsa bir izini bırakmaktı. Sesinin alınmasının yanı sıra kendi fotoğrafı daha sonra da video'la kaydediliyor . günde 380 rakkam tuvale yazıyor , fırça va boyayla . 1972 1 bir milyon'a geliyor  ve o sürelerde beyaz tuval üstüne %5 beyaz renkle sürdürüyor bu önüne geçilmez aşınımı. 1977 de Fransa'ya yerleşiyor . Düsselfolf  akademisinde , Salzburg yaz akademilerinde profesör olarak görev yapan Opelka'nın gerçekten ne anlattığını çok merak ediyorum . Son olarak gördüğüm bir dökümanterde , ruhi bir beyazlığa yaklaşmış Opelka'nın çok monoton bir sesle tuvale yazışını yakın plan izliyoruz , Açıkca yazdığı değil de zamana karşı Opelka'nın da tuvalin içini girdiği ve onunla birleştiği görülüyor. 79 yaşında öldüğünde geriye 180 tuval ve 5 milyon rakkam bıraktı , darısı modern müzelerin başına !

20 Eyl 2011

perili köşk

Rumelihisarı'ndaki perili köşk diye anılan Yusuf Ziya paşa köşkü , 60 yıllarında terkedilmiş , gizemsi uğursuz , masalımsı bir görünüşdeydi . Bugünkü gibi çevresinde hiç bir yapı , tepesinde de köprü olmadığı için bizi sinemanın içeriğindeki ; vampir öyküsüne çekerdi. Özellikle kışın , iskelenin karşısındaki Osman Avcı ' nın meyhanesinden çıkınca , sisin çöktüğü boğazdan geçen tankerlerin sis alarmlarının da etkisiyle içinde birinin lambayla dolaştığını görürdük , acaba bize mi öyle gelirdi.
İşte bu sanrı'nın da etkisiyle Akademi'den kadim dostum Kürt Necati'yle köşke yerleşmeye karar verdik. Bunu Osman Avcı'ya açınca , bize belki sahibi değil de  mirascılarında biri olabilecek Vefa semtimde kasap Sıtkı 'ya danışmamızı önerdi . Kasabı bulduk ama asıl mal sahibi olmadığını , kendisinin köşkün yanında bir arsası olduğunu , arsayı da bir türlü satamadığını anlatıp bizi köşke komşu olan Ermeni kilisesinin papazına gönderdi. Bu süre içinde bizim köşke yerleşeceğimiz duyulmuş ve çevrede yankılanarak bazı öneriler de gelmeye başlamıştı ; örneğin Fransız Naci köşkü gazino olarak kullanıp para kazanmayı teklif ediyordu , özellikle şairler ve yazarlar da  kendilerine oda seçimine başlamışlardı.
O yıllarda resim satılmazdı , ya öğretim üyesi olacaksınız ya da yeni yeni başlayan iç mimariye ve duvar süsleme - mozayık , seramik - gibi teknikleri uygulayarak para kazanma olanaklarını deneyecekdiniz . Bu konuda tek isim hocamız Bedri Rahmi idi. Bir hastaneye yaptığı mozayık pano için çalışmıştık , paraya gelince Eren Eyüboğlu'nun eli o kadar sıkıydı ki bir gün çalışmamızın karşılığınından , bir şişe " güzel marmara " şarabı almak için 1 lira isteyince , vermedi , moralimiz bozgun , şantiyeden ayrıldık , tekrar dönmemek üzere. Bedri Rahmi bunu duyunca gönlümüzü almak için , kendisine gelen fakat işleri dolayısıyla vakti olmadığı için yapamıyacağı ve de teknik olarak hiç denemediği yeni bir projeyi bize önerdi ; Şişli de büyük bir giyim mağzasına " vitray " yapılacaktı . Parasızlıktan o kadar bezgindik ki , yapamıyacağımız hiç bir şey yoktu ! Kürt Necati kısa bir süre sonra tekniği çözdü ; deseni cama çizip , selülozik boyayla renklendireceğiz Otomobil boyası olarak bilinen bu boya ; hızlı kuruma özelliği , istenilen kalınlıkta kullanılması , zamana çok dayanıklığı vs. kalitesiyle işimizi görecekti . Açıkca hoca bunu bilseydi , elinden çıkartmazdı . Hızlı bir şekilde gerekeni yapıp mağaza patronuna projemizi götürdük , Patronun gözü bizi pek tutmamıştı ama mağzanın yakında açılması gerekiyordu , başka olanağı yoktu . Avans olarak aldığımız parayla Çiçek Pasajına giderken , yine çevreden duyulduğu için , saklanmamız olanaksızdı , unutulmaz bir gece oldu. Ertesi gün kazancı Yokuşunda kısa süre için kiraladığımız bir dükkanda, vitray şantiyesi kuruldu. Gelen geçen , akıl veren , bunu kutlamaya gelenle hızlı bir kaç gün geçti , avans parasının tükenmesinin farkına vardığımızda , cam almak için kahveci Ahmet'ten borç aldık. Boya püskürtecek kompresör için Kürt Necati ceketini kefil verdi , boyalara gelince daha önce kravatların üstüne aynı boyayla desen çizdiği için , kalanları vitraya kullanacaktık.
Gece gündüz hızlı bir çalışmayla camlar vitraya döndü , bir hafta sonra da mağzaya taşındı , patron monte etmediğimiz için parayı kısıtladı , beğenisi üstüne de bir şey duymadık.
Elimize biraz para  geçmişti ve de şimdi Perili köşke yerleşebilirdik ! Hasan Avcı ' da hayal kurarak içtikten sonra  kiliseye gittik . Papaz genç , çene sakallı , modern görünüşlü sempatik bir kişiydi , sanata ilgiliydi ; dostca, bize bu köşkün oturulmaz durumda , yaşanacak bir yer olmadığını yıllardır terk edildiğini , genellikle varislerinin Mısır'da olduğunu anlattı , gidip bir göz atmamızı önerdi, bizim hayal kırıklığımızdan etkilenmiş ki ; kilisenin , yokuşun başında manzarası çok güzel ama bir duvarı tepeye dayandığı için çok rutubetli bir mekanının bulunduğunu , beraberce çıkıp bakmamızı önerdi . Hiç unutmuyorum güneşli bir gündü , yokuşu çıktığımızda sağ tarafta bir bahçeye girdik , taş yapı , aydınlık ufak bir mekan , olduğu gibi boğaz ayağını altında , bizim perili köşkü de kuş bakışı görüyoruz , bir düş gibi ! Rutubeti falan boş verip , kiraladık . Öykü uzun , konuya dokunmamın nedeni ; geçende okuduğum bir haberde , Borusan bizim Perili köşkü alıp , onarıp ,  mekanı " conceptuel " sanata adamış. O zaman bizim ruhlarımızın orada gezinmesi çok doğaldır .





.

18 Eyl 2011

Babil'den anılar

Asur'lu askerlerin esir ettiği yahudilerin ezgisi   - MÖ. 7 yüzyıl -

       BABİL NEHİRLERİNİN KIYILARINDA OTURDUK VE AĞLADIK
       ZİON'U ANIMSADIKCA.
       VE HARPLERİMİZİ ÇEVREMİZDEKİ SÖĞÜT AĞAÇLARININ
       DALLARINA ASTIK.
       BİZİ ESİR EDENLER GELDİLER , HAYDİ ZİON EZGİLERİ ÇALIN
       SÖYLEYİN DEDİLER.
       TANIMADIĞIMIZ BİR ÜLKEDE TANRIMIZIN EZGİSİNİ NASIL SÖYLERİZ !


Babil kraliçesi Sibtu'nun , kocası kral Zimri-lim'e mektubu - Marı sarayı / MÖ. 18 yüzyıl -
     
        SÖYLEYİN KRALIMA , KULU SİBTU ANLATIYOR BUNLARI ,
        SARAYDA İŞLER İYİ GİDİYOR , YETER Kİ KRALIM SIHHATLİ OLSUN
        ONA İYİ BİR GİYSİ , BİR PELERİN VE ÜÇ TESTİ GÖNDERİYORUM.
     

Kral Şamsi -Adad ' ın oğluna mektubu    - Bur-Sin / MÖ. 2050 -

         DAHA NE KADAR SENİ GÖZETECEĞİM ?
         HALA BİR ÇOCUK GİBİSİN !
         ERKEK OLAMADIN , YÜZÜNDE SAKAL YOK .
         BURADA KARDEŞİN DAULİ- DUM 'U ÖLDÜRÜRKEN,
         SEN ORADA KADINLARIN ARASINDA YATIYORDUN
         ERKEK OL !



         

14 Eyl 2011

köprünün üstünde



Bir ülkede yaşıyorsunuz , sanatla ilgili ya da ilgisiz  ama bir beğininiz var , kenti daha bakımlı görmek açıkca hakkınız çünkü bir vergi ödüyorsunuz bunun için . Çöpünden tutun da parklara dikilen ağaçlara kadar herşey sizin sorumluluğunuzda. Bir gün evimin çok yakınına tüm Paris'i dolanacak - iç çevre Tramway yolu- projesi nedeniyle buna paralel bu yolu izleyecek bir sanat yolu düşünülmüş ve de ilk 12 km. nin bitimiyle tramway ve  " parcours artistique " Paris'lilere sunuldu. Başlangıç noktası Garigliano köprüsü ortasına pembe renkli metal döküm , içi bir butik görünümünde  ve telefon kabinesi işlevindeki
 bu acaip " alien " objet ; Sophie Calle ve Frank Gehry imzasını taşıyordu , adı da " La Telephone " du. İlk gördüğümde kabullendim sonra da köprüyü yürüyerek geçmediğim için de bir süre sonra varlığını unuttum . . Son günlerde İstanbul sanat çevrelerinde  Sophie Calle ismi büyük hayranlıkla anılmaya başlanınca bir süredir beni sinirlendiren  bu bayanın, Garigliano köprüsüne yaptığını anımsayıp gittim . Gördüğüm bu ne idüğü belirsiz ufak anıt yavrusu , yorgun bir metal yığını , içi dışı " grafitti ", anlatılamaz bir durumda  Bunu media'ya taşımak gerekiyor ;  öncelikle bu ve öteki " sanat yoluna yaptırılanlar "   , hanki amaçla bu projeye katılmışlardır ? kimler  , hangi yetkiyle , kimin parasıyla ? Örneğin bu " acube " kaça mal olmuştur  Kafka'ya yakışan bir yargılama gerekiyor ama yanıt alamazsınız bundan , sayıları fazla olmayan bu " conceptuel plasticien'ler " in yaptıkları tartışılmaz , istedikleri zaman müzelere , saraylara , en kutsal yerlere de girerler , onların arkasında önemli " fondation " lar , önemli isimler , bakanlar, modern müzeler , biennaler vs. Peki başka ne yapıyor bu bayan diye sorarsanın ; kendi dediğine göre 20 yıldır kendi yaşamını başkalarına uyguluyor ve buradan hareketle bir nevi " rontgencilik " ve duygu alanları yaratıyor . Örneğin Venedik Biennali için yaptığı projeye " kendinize bakınız " 107 tanınmış - tanınmamış kadın davet ediyor , aldığı bir mektupdaki son cümleden " prenez soin de vous " bu projenin "lokomotivi oluyor , buna yanıt veren 107 kadın , kendi " halet-i ruhuyeleriyle , Sophie Calle ' i sarsan bu kırılma noktasında sahneye giriyorlar , sonuç plastik sanatlardan öte psikoloji ya da psychatrie 'yi ilgilendiren bu oyunlar , bugün resmin de içinde " çağdaş sanat " adına ön planda yer alıyorlar. Sophie Calle ' in plasticien öz geçmişindeki uç projelerin içinde örneğin ; " görücüleri yatağına davet etmek " , " yatağını bir amerikalıya vermek ", " tükettiği yiyeceklerin aynı renk olması , örneğin pembe - jambon , tarama , çilekli dondurma vs. " , " doğum gününde gelen hediyeleri kabul etmemesi " , Paris'de yılın bir günü yapılan " la nuit blanche " yani bütün galerilerin ve sanat ortamının tüm gece yaşaması projesinde " kendini Eilfel kulesinin tepesinde küçük bir odaya kapatıp , çocukluğunda yaşadığı duyguları tekrar yaşamak " . Bilmiyorum siz ne düşüneceksiniz ama benim içimden kral Übü gibi bağırmak geliyor .

11 Eyl 2011

CHANGİS - 2011