24 Kas 2014

ROMAN VİSHNİAC

Roman Vishniac, bilmiyorum kaç kişi bu önemli fotoğraf sanatçısını tanır, belki bir iki portresini anımsarız. Bu kez Paris-photo'da kendisine önemli biir "hommage" yapıldı ve de ünlü fotoğraflarının en iyi trajlarından izliyerek, geçen çağın bu imge belleğiyle gerilere, ikinci dünya savaşıyla yok olmuş toplumların anısına, Polonya'ya, Berlin'e yani geceye bir yolculuk yapıyoruz. Sanki İsaac Bashevis Singer'in romanlarının imgeye dönüşümü; sanki onun sineması, ünlü romanı "Krochmanna Sokağının küçük dünyası" nın kara kare fotoğrafları. Bu iki sanatçının yaşantıları da hemen hemen parelel; 1930 yıllarına doğru orta Avrupa'da başlıyan antisemit baskı, yahudileri ister istemez bir göçe sürüklerken, şans bazılarını Amerika'ya yönlendiriyor, gidemeyenlerin sonu da ne kadar önemli bir sanatçı olursa olsun, gettolarda son buluyor. Vishniac bir Rus Yahudisi, St. Petérsbourg doğumlu, zengin bir aileden geliyor. Daha sonra Moskova'da büyüyor, 1918 de aile Berlin'e göç ettiğinde, Vishniac'kın görsel serüveninin başlangıcı ve de daha sonra ünlü serisi "Sntetlach"  yani -yahudilerin  Getto yaşamını içeren görsel seri- burada doğuyor. Çok önemli bir kişilik Vishniac, fotoğrafın yanı sıra: Biologist, kolleksiyoner, fotoğraf tekniğine getirdiği teknik "photomigrographie". Amerika'ya göçtüğünde varoluşu daha da zenginleşiyor, örneğin Albert Einstein, Marc Chagall' la yakın dostlukları onu daha da ünlendiriyor. 1930 öncesi Avrupa'daki yahudi topluluğunu içeren " Yitmiş Dünya " 1984 de yayımlanıyor. Ölümü 1992.

Anhalter Bahnhof- Berlin









Berlin




Sntetlach





Sntetlach





Marc Chagall




Albert Einstein




Sntetlach





















6 Kas 2014

KATHARSİS



La fondation Louis-Vuiton/Bois de Boulogne-Paris
Görünen ya da görünmeyen milyarderlerin, "artık" paralarını sanata yatırmak adına yaptıkları "şamata" hiç bir dönemde bu kadar abartılı olmamıştı. "Çağdaş sanat" adına yapılan "blöf ", dünyada milyarderlerin çoğalmasıyla orantılı, megolomaniye yansımış durumda. Kendi pramidlerini, anıt mezarlarını kurarken sanatı ve kültürü de kendi varoluşlarının boşluğuna adıyorlar: Milyarder Bernard Arnault kendini Paris'in Boulogne Parkında, mimar Frank Gehry'ye yaptırdığı bir müzeyle tarihe yazdırdı. Bir yere kadar sanata bir yatırımdır diyerek saygı duyuluyor ama arka planda önemli bir "manupulation" dan kimse söz etmiyor; zaten sizin beğeninize sunulan bir şey yok, amaç sanat'ın yatağını değiştirmek. Çirkin, komik , kitch, belleğimize odaklanırken, ready-made/manifacture, cartonpate ve de gadget müzelere, kolleksiyonlara stoklanıyor. Arkada oynanan oyun çok daha derin; önemli "modern sanat" müzeleri ve de bunların contemporary düşünürleri, olayı uluslararası bir "lobi" ye dönüştürüp, paranın gücünü bir anlamsızlığa kullanmak üzere silahlanmış durumda. Bu fenomen yalnız bu ülkelere uygulanmıyor, örneğin ülkemizde de bu lobiye özenme, Önce Uluslararası Biennaler, Contemporary sanat fuarları; "genç kolleksiyoner" sloganıyla hoby yaratma ve de kolay para kazanma sistemni bulanların çoğunluğunun sanatla ilgisi yoktur.Zengin bankacılar;  Garanti Bankası/ Salt, Borusan, Koç bu dümen suyunda ve de MoMa NewYork ne yaparsa kutsal, Tate Modern tek yargıcı, Charles Saathci kimi satıyor, Sothby'nin yargısı başımızın üstünde. Giderek zengin otel sahipleri ve de şüpheli bankerlerin yönettikleri " Contemporary fuarları" da, bizim milyonerlerimizi bu ayak oyununa getirmek, "modern" bu metaforu oluşturan bir sözcük. Bu oyunda olmanın tek pasaportu "para", paranın kokusu bu contemporary'yi çeken, Arap Emirliklerini contemporary'nin merkezi yapan. Ama çok ilginç; Fransa'yı önce dışlayıp, kültürünün artık geçersiz olduğunu ve de çağdaş hiç bir sanatçısının olmadığını, her konuda retro olduğunu sürekli tekrar ederek,  20 yıl boyunca hesaplaşma, işte gördüğünüz gibi yine bu lobi'nin eline düşmekle sonuçlandı. Fransız'larda hiç bir ülkede olmayan bir " Amerika kompleksi vardır; örneğin bir milyarder; o kadar önemli Fransız mimar varken, gidip Frank Gehry'yi buluyor, oysa bu mimarın Gugenhaim'den sonra söyliyecek hiç bir şeyi kalmamıştı. Fransa'da her dönemde; kültür bakanı, müze yöneticisi, ülkede sanatı yöneten en yüksek devlet memurları ( Enarques ), devlete değil, bu milyarder patronlara çalışıyorlar. Örneğin Bernard Arnauld'un sağ kolu Gérome Sans şu anda " directeur artistique et directeur d'institutions française", Suzanne Page " Paris Modern müzesi'nin eski yöneticisi, yine Milyarder françois Pinot'nun danışmanı da eski kültür bakanı Jean Jacques Aillon. Şimdi dönüp dolaşıp geleceğim yer, tüm müzeler ve kolleksiyonlar bir elden yönetiliyor, örneğin bugün büyük paralara alınıp satılan artistler: Gerhardt Richter, Thomas Schütte, Ellsworth Kelly, Robert Gober, Olafur Elliason, Paul mcCarthy vs. çok ilginç bu yeni açılan "fondation" nun kolleksiyonunda olduğu kadar, François Pinot'nun Venedik'deki kolleksiyonunda bu isimleri görüyoruz ve de aynı günlerde Fiac'da. Fuarın açılışından önce bu milyarderler, danışmanlarıyla fuarı gezip önemli işleri satın aldılar; hepsinin gözdesi Roni Horn'nun 6 ton ağırlığındaki massif cam, 3 milyon euro'ya Pinot tarafından alındı.


Louis Vuiton kolleksiyon müzesi, bence komik bazı oyunlarla açıldı. Örneğin: müze daha açılmadan, eserler yerine konmadan, sanatçılar kendi duvarları önünde "concentration" misali bazı gereksiz performance'lar yaptılar!

 

Ellsworth Kelly bu kolleksiyonun en ağır topu, oysa sanatçı pentürün tüm güçlüklerinden arınmış ama tuvallerin ederleri aynı hafiflikte değil. Bu tuvallerin önünde uzun duranlar ne düşünüyorlardı, gerçekten merak ediyorum.


Ellsworth Kelly



Ellsworth Kelly


Ellsworth Kelly

Thomas Schütte





                                                                        FIAC 2014


Paul McCarthy-Jean-MichelBasquiat




Roni Horn


Robert Gober
Mounir Fatmi






Niki de Saint Phalle






Beğeninin bu denli çarpıtırılması, kendiliğinden oluşmuyor, "décadence", çağların belli dönümlerinde insana dair paradoxal bir moral düşüşüdür. Yalnız "plastik sanatlara" dokunuyorsa bunu genelleştiremeyiz ama tüm bu çirkinliğin "officiel" olarak ileriye dönük müzeleşmesi, paraya dönüşmesi, yapıtlaşması, bir öngörü olarak hiç bir perspektive sığmıyor. Ne yazık "eleştri ya da karşı oluş" tavrı media'da susturulmuş, Tüm basın övgü ve hayranlık, uzun ömürler sunuyor. Eğer özgürce bir şey yazıyorsam bu çevreyle hiç bir çıkarım olmadığı içindir. Bu tarafta geriye dönük hiç bir dialektik dönüşüm olamaz. Ne yapalım? Kabul mu, katiyen, yapılan "modernlik fenomeninin" arkasına sığınmış bir kabusdur, geçicidir ama geriye kalan daha da önemli bence; geriye bir "syndrome" kalacak, "syndrom BURN OUT".





Gilles Barbier


Ollafur Ellison'da Bernard Arnauld'nun en gözde sanatçısı; bilmiyorum beğeniye katılıyormusunuz*

Ollafur Ellison




Ollafur Ellason


Claire Tabouret
Claire Tabouret

Yoyoi Kusawa

Yoyoi Kusawa


























1 Kas 2014

MAKSAT MUHABBET/ SENNUR SEZER


Çok uzun yıllar sonra Sennur Sezer'le sergimde karşılaştık; bilmiyordum bir televizyon programı olduğunu; ayrıca bir gazetede yazdığını. Dedim ya yavaş yavaş,, zamanın koridorunda açacak kapı kalmamıştı, sığlaşmıştı İstanbul. Bir neden olmayınca geride kalanları bulmak çok zor, güzel insanlardan söz ediyorum!



İşte o kalanlarla karşılaştığımızda konuştuğumuz: acaba "sanal" mıydı o günler? Dekor aynı değil, kaçıncı perdedeyiz?

Utku Varlık Avrupa’ya göçeli neredeyse elli yıl oldu. Bir ömür. Başta Aziz Çalışlar, Taksim Sanat galerisindeki sergiden uğurlamıştı dostları onu. Hemen bütün desenleri satılmıştı. Satılan her şey Taksim Parkı’ndaki Mutfak’ta içilmişti. O günden bugüne resimle geçindi.Utku figür çiziyordu geçerli anlayışa inat.Bu figür “inadı” onu 1968-72’deki politik anıştırmalı resimlere, kapitalist toplumun insanının makineleşmiş insanının taşbaskılarına (litografi) götürdü. Almanya’da sergilenen bu resimler Metro serisi diye anılmıştı. Sonra  insanlığın varolma sorununu çizip boyamaya başladı. Bu sergide benzer anlayışta resimlerle oluşmuş: Bize büyük gelen dünyamızdaki(daha doğrusu samanyolumuzdaki)  küçük serüvenimizi yansıtıyor.Yer yer patlayan ışıkla sınırsızlığını sezdiren düşlerimiz, bu düşlerin ortak yanları. Onun tanımlamasıyla Fragmanlar. Bilinçaltımızda yer eden  düş parçacıkları. Belki de artık düş sandığımız, düşlere dönüşen gerçeklerimizden parça bölük görüntüler.Asıl büyü sanatın başlangıç noktası belli olmayan tarihinden günümüze aktarılanlarda. Utku, her dönemin  ilaheleşen insan figürlerini düş ışığıyla boyuyor. Resim sanatının ustalarından yansıyanlar mı var bu ışıkta? Ergenliklerimizin  baş dönmeleri mi? Galiba hepsi.Leke ve renkle anlatıp  sergilediği taş hücrelerin, otomatikleşen insanın, alkoliklerin dünyasından geçerek bu en gelişkin sayılan canlı türünün dramını anlatıyor. Bir resim çerçevesine insanlığın geldiği ışıktan gittiği ışığı sığdırmaya çalışıyor. (Bu elbette benim tanımım. O bir felsefeciden alıntılayarak  insanlığın bir karanlıktan bir karanlığa ışıktan geçerek gitmekte olduğunu) da söyleyebilir. Ya da “Eğer bir düş giderek resme dönüşüyorsa , resim de sonuçta düşe dönüşür” yargısını verir.Çocukluğumuzdan yarım yırtık bir masalın  bir sorusu: Tüyü bu kadar güzel olan kuşun kendi nasıldır ki... Ormana bırakılan kız bu karanlıkta nereye gidebilir?Sonra kendi sorumuz “nereye giderler kırlangıçlar yuvalarını bırakıp?”Bir resimde de Sait Faik’in öyküsünden bir çakım mavi “kırlangıç yuvasındaki kadın”. Bir resmi oluşturan renk-leke-ışıkın temelindeki düş parçacıkları.
Benden de Sennur Sezer'e bir soru: " ..ya bulutlar; peki onlar nereye gidiyor? "