28 Ağu 2013

HAYAL MÜZELERİ 17 - CAREL WİLLİNK


Sanatı ve sanatçıyı nasıl tanımlarsınız ? Bana hayalinizde yaşayan sevdiğiniz bir sanatçıyı gösterin ya da ona bir gönderi yapın ; kanımca genellikle bir tablonun arkasında sanatçı kendini gizler , bir tuvalin oluşumunu ve onun gizini çözmek , atölyeyi düşünmek bile gereksizdir bu değişen zamanlarda . Bence pentür'ün yatağını değiştirip , onu "contemporary" sirk'ine sokanlar için ressam kabuğunu değiştirmiş ve de "performance" yapan bir palyoçodur . Ne yazık böyle , bu nedenle çok az kişini tanıdığı bir "narrateur" bir ressamdan ve onun "narratif" resminden söz edeceğim :

Carel willink /Simeon Styliticus - pentür 1939

Carel Willink ( 1900 - 1982 ) 20 . yüzyılda yaşamasına rağmen hollanda dışında çok az tanınıyor oysa tablolarını Rijkmuseum'da görebilirsiniz . Harp sonrası doğan yeni bir akım ;  " fantastik realist " olarak tanımlanan ve de 60 yıllarında "Planete" dergisinin koruculuğunu yaptığı bir gurup ressam genellikle Avusturya'da bu epik-dramatik pentürü sürdürdü . Kaynağını "phénomene Paranormaux" , alchimie , yitmiş uygarlıkları düşün imbiğinden geçirerek  pentür ve tempera tekniğini alabildiğine uygulayarak bir süre kendinden çok söz ettirdi ama bu kolay üretilmeyen pentür onu pazarlayanların işine gelmedi , modern'i kalkan olarak kullananlar , bu çağda böyle resim yapılır mı ? Abstre'den haberi yok bunların diyerek sanat kitaplarına bile almadılar .


carel willing/ Wilma with cat - pentür 1940

Willink bir hollanda'lı ressam olarak , resim tekniğinin bir ustası , işte burada " teknik bir dildir " diyebiliriz . mekanlar boş , terkedilmiş , metafizik geziniyor ; gerçeğe dokunduğumuzda bu boşlukta bir hayal tülünün örttüğü düş ötesi mekanlara da yabancı değiliz  , ressamın dekorları yaşanmış ve sınanmış ; ilettiği mesaj : bir nostalji de değil , bence gerçekci , sıkıntısının dekorları , kişiler düşte olduğu gibi kararsız , düşünmemizi gerektiren anektodlardan biri ; bizi alıp götüren perspektifler , boş bir kente sokuyor bizi , belki boşaltılmış , irreel peyzaj ; işte o avrupa kentlerinin yalnızlığı .


Belki çağın bir bıtkınlığı bu; iki dünya harbi arasına sıkışmış bir kuşağın melenkolisi de diyebiliriz ,

Carel Willink / Chateau Dampierre  pentür 1948

Carel Willink / Autoportrait pentür 1937

Carel Willing / Vilma - pentür  1941

Carel Willink / Carel ve Wilma - pentür 1942

Carel Willink / Autoportrait pentür 1932

Bu yalnızlık , kronik bir melenkoli olarak 30 yıllarının bir simgesiydi sanatta , harp sonralarının getirdiği   pişmanlık , ekonomik krizler ; genellikle Amerikan resminin odak noktası olmuştur . Yalnızlık deyince Willink' en yakın Edward Hopper'i bulurum : evet aynı absürt yalnızlık , boş sokaklar , sessizlik , dışlama , melonkoli. Bu dış aslında bir "introspection" dur yani içe bakış olarak aslında şiirin her zaman konumu olmuştur. Aynı günlerde resim başka bir evrim geçiriyordu , Willink bu günün moda akımlarına aldırmadı işte bu konuda yaşanmış ilginç bir öykü var : Andre Malraux 1933 de " İnsanlık Durumu"nu yazmıştı bu ona önemli bir ün getirdi ve ünlü bir yazar olarak 1936-37 de İspanyol İç harbine katıldı ve "Umut" romanını yazdı . Yıl 1937 , Malraux Amsterdam'da Carel Willink'in atölyesine geliyor ; konuşuyorlar , resimlere bakıyorlar ve Malraux ayrılırken Willink'e MİRO gibi resim yapmasını tavsiye ediyor . Ressam sonra ne düşündü ,  bilinmiyor.

















17 Ağu 2013

NEREDESİN ?


9 yıldır Satürn gezegeninin uyduluğunu yapan Cassini iskandilinin gönderdiği fotoğraf da dünyamızın 1.45 milyar km. uzaktan görünümü , görüldüğü gibi Cassini çektiği fotoğrafda dünyadan önce Satür'nün ünlü kuşağı da görülüyor. Bir yaz gecesi gökteki yıldızlara baktığımızda bu ışıldayan noktacıkların yalnız bizim galaxie'mizde olanlarını izlemek gibi bu kez öbür taraftan bakıyoruz . Kanımca bize evrenden gelen haberlere alıştık , artık şaşırtmıyor , örneğin bu fotoğraf geçen haftalarda yayınlandığında , buna kimse gönderi yapmadı ama buna değil ; Hubble teleskopu'nun en uzak galaxie'lerden çektikleri de kimsenin umurunda değil :

At Kafası Nébuleuse'ü 
Teleskop son olarak varabileceği en uzak galaxie'lerin hemen Bigbang'dan hemen sonra doğan en yaşlısının fotoğrafını çektiğinde de bilim adamları dışında kimseyi ilgilendirmedi . Düşünün 13 milyar ışık yılı ötesinde en ilkel galaxie ; At kafası Nébuleuse'ü ünlü Orion Nébuluse'üne çok yakın , bir kaç milyon ışık yılı


Bu fotoğrafa dikkatli baktığınızda tinsel bir yolculuğa çıkacaksınız , çünkü bu evren beynimizin bir sanrı bahçesidir ; sonsuz evrenin ne kadar ötesindeyse , ters yönde beynimizin gizemiyle eş değerde yavaş yavaş kavramağa çalıştığımız başka bir sonsuz var ; bilgi sonsuzu , sonsuz'un başlangıçla bitme noktası olmadığına göre bir gün birbirlerini tanımlayacaklar ve işte o zaman bu gizem de çözülecek .
Uzun yıllar önce  50. yaş günü hediyem ; isteğim üzerine iyice bir teleskop'du . Amacım havanı çok açık olduğu yaz akşamları göğü izlemekti . Gönül ister ki bu aygıtla çölde olmak ama kentin ışığında izlemek zorundaydım ve teleskopu kurup geceyi bekledim ; unuttum söylemeyi , dolun ay'a denk getirmiştim bu karşılaşmayı . Gece yarısına doğru ay gözle bile izlenebilecek netlikteydi , teleskopla ilk denemeyi yaptım , iyi ayarlamadım galiba , dehşetli bir ışık gözümü kamaştırdı , yeniden ayarladım ve bu kez ayın üstündeydim evet :


bir volkanın daha doğrusu ; o kadar net ki sanki bir vertigo , derinliğe doğru düşüyorum , birden korktum  ; röliyefler claire-obscur , düşüyorum  Proclus Volkanının derinliklerine , bu kadar gerçekci olacağını düşünmemiştim, gözümü çektim ama bu kez içinde olduğum gece de sanki bu korkunun bir dekoruydu . Tinsel yolculuk bir dakika bile sürmemişti , 384.400 km. gerçekten gözüm bu peyzaja dokunmuştu. Bugün Hubble milyarlarca ışık yıllarını aşıp evreni ucuna dokunuyor . Çok az kaldı bu gizemin çözümüne ; 21 yüz yılda insan hala o primitif tanrılarına inanadursun . Bu deneyimleri yaptığım zaman Victor Hugo'nun da böyle bir anısı ve de bunun üzerine yazdığı " Le promontoire du Songe " "Düşün uç noktası " kitabından haberim yoktu ; nasıl olur da aynı sanrı'yı yaşayabiliriz ? Oysa Hugo bunu 1834 yılında yaşadı ; yakın dostu ve o çağın ünlü bilim adamı Arago , Paris rasathanesini de yönetiyordu , bir  dolunay gecesi Hugo'yu o çağın en ileri teknikle yapılmış ( 400 kere büyülten ) teleskopuyla ay'ı izlemeye çağırıyor . Karanlık bir gece , teleskop ay'a yöneltilmiş ve Hugo gözünü alıştırmaya , kap-kara geceyi tanımlamaya çalışırken birden çıkan dolun ayın o inanılmaz ışığıyla kendini ay'ın uçurumlarında buluyor , dialog ; sanki Dante ile Virgile , Arago ,  ona binlerce kilometreyi nasıl bir sanrı hızıyla aştığını , düşün nasıl bir hızla gerçeğe dokunduğunu , Hugo'nun gözünün  değdiği ay'ın coğrafyasını ;  "düşün uç noktası " ülkesini , dinginlik denizini , Proclus volkanını anlatıyor ama Hugo'nu aklı başka yerlerde geziniyor , şu ikilemi yapıyor sonra : ..evet biraz önce konuştuğumuz "düşün uç noktası " Shakespeare'de ve tüm büyük şairlerin içeriğinde , ayın gizemi , sanatın gizemi aynı şey , düşün doruğundayız . Platon "Atlantis ülkesini "düşlüyordu , Dante" cenneti ", Milton'da öyle , Thomas More "Ütobya kenti"ni , Campanella "güneş sitesi" ni vs. yalnız bunu unutmayın : ..düş gören gördüğü düşten daha güçlü olmalıdır. Düş sanatçının üstün yaratısında bir "metafor", aynı zamanda hayalin de savunucusu oluyor. Victor Hugo yaşadığı bu garip gecenin sanrısını , geceye dair başka bir kitabında ; " kara'nın gök kuşağı " nda sürdürdü ; " kara sonsuzluğun rengi ; insanın hem içinde hem dışında " .
70 yıllarında Paris'de sahhaflarda bulduğum daha sonra da bir kitabın içine koyup yitirdiğim bir 16 asır ahşap oyma , ufak boyut baskıda tarlasını süren bir köylü figürü ve peyzajın ötesinde , gökte bir kuyruklu yıldız . Bu baskının altında latince : Tanrım sen bizi ; şeytandan , kuyruklu yıldızdan ve Türk'lerden koru .