30 May 2015

BİR PEYZAJIN BELLEĞİ

Edward john Poyhner- Ayı Dağı

Gözüme nasıl ilişti bilmiyorum; önce çok ustaca yapılmış bir aquarelle;" kim.. ressam?" Hemen bellek işlevini alarma geçirmek; "ancak bir ingiliz ressamı olabilir", o yüzyılın en usta aquerelle sanatcıları ingiliz, kim olabilir? "John Cotman, Varley John..evet geçen asırlar", sonuçta peyzajın adını buldum:" Ayu Dag". Bir türkçe ses var bunda 19 yüzyıl İngiliz Akademik ressamı Sir Edward John Poyhner'in Kırım'da yaptığı bir aquarelle, yer ünlü Tatar yazar Cengiz Dağcı'nın doğduğu Gürzüf köyüne yakın ve efsanesini yazdığı "Ayı Dağı". Poyhner buralarda ne yapıyordu, bilmiyorum ama Kırım Savaşı nedeniyle de gelmiş olabilir. Kendi onurumuza dokunan tarihi okullarımızda öğretmediğimiz için; Osmanlı imparatorluğunu gerileyiş ve çöküşüyle ilgili önemli son tarihi bilmiyoruz, Kırım savaşı, Sebastopol kuşatması ( 1853-1856 ) bu nedenle anlatılmaz! 1848 yılında Mehmet Ali paşanın Mısır'da ayaklanmasıyla başlıyan ve de Rusya'nın iyi bir gözlemci olarak osmanlı "decadencé" sını fırsat bilip boğazları ele geçirmek adına başlayan gerginlik. Giderek Osmanlıların tüm  kuzey Karadeniz'deki topraklarını yitirip, sorun Balkanlar'a dayandığında, Rus'ların tüm Orthodox'ları korumak adına yaptığı "provocation", İngiltere ve Fransa'nın işine gelmedi ve sonuçta Sardaigne Krallığının da (İtalya birleşmeden önce) katılımıyla Osmanlığı İmparatorluğu Rusya'ya savaş açıldı. Üç yıl süren bu amansız savaş, Fransız'ların Sebastopol'u çevirip, kentin düşüşüne kadar sürdü (1856). Önemli bir yenilgiydi Rusya için. Paris anlaşması (Traité de Paris) sonucu Rusya, düşlediğinin tersine, Karadeniz tarafsız,  harp gemilerinden ve kıyılarında askeri yapılaşmadan arınmış bir deniz oluyordu. Osmanlı İmparatorluğunun bütünlüğü ve Boğazlara üstünlüğü korunarak, imparatorluğu oluşturan etnik farklılıkların inançlarına saygıyı kabul edecekti. Sultan Abdülmecit deniz ticaretinin uluslararası haklarına imza atarken, Romanya ve Sırbistan özgürlüğe kavuşuyordu.


İvan Aivazovski
İnanılmaz, Poyhner'in bir Aquerelle'i birden anımsadığım başka silüetleri belleğime yöneltti; acaba gerektiği gibi bakıyor muyuz; örneğin Aivazovski. Pouchkine'nin tavsiyesiyle Kırım'a gelir, ona anlatılan Ayı Dağı masallarının gizemine kapılıp bir süre dolaşır sahillerde, dağın büyüsünü gece gündüz resmeder, köylülerle konuşur. Masal: bir avcının karabasanı gibi; ayı, kız, cinler arasında geçen, korkuya dönük, içeriği zamanla saptırılıp dini bir moral öğretisinde alışılmış bir öykü. Gece ve ay ışığı, gerçekte o kadar etkin ki herkes korkusunu kendine göre masallaştırıyor.

İvan Aivazovski
Dağın silüetinden, jeolojik yapısından, gizemsi doğasına herkesi büyülemeye devam ediyor bugün bile. Biraz da Kırım'ın kaderi olsa gerek, hiç bir asırda rahat yüzü görmemiş bu halk; geçen asırlarda Ruslardan kaçıp Osmanlı imparatorluğuna sığındı. Örneğin çocukluğumun geçtiği Bolu'da Tatarlar mahallesi; at yetiştiren, hayvancılık yapan ve de kentin tüm kasapları, çekik gözlü buradan göç etmiş Tatar'lardı. Kaderleri bununla bitmeyip, 18 mayıs 1944 yılında, harbin sonuna doğru, Stalin'nin hışmına uğrayıp büyük çoğunluğu Gulag'a sürüldü. Demirperde'nin çöküşüyle Ukranya'ya geçen kırım, geçen yıl çıkan etnik kavga sonucu tekrar Rusya'ya döndü. Kırım, ılıman iklimiyle Rusya'nın bir tatil yöresi olduğu kadar,  Rus sanatınında bir uğrak yeridir. Sağlık nedenleriyle son 15 yılını Yalta'da geçiren Çehov'un, yaşadığı ve en ünlü kitaplarını yazdığı evi bugün müze olarak gezilebiliyor. Leon Tolstoi' un Sébastopol Öyküleri ve 1820 yılında Pouckine'nin buraya sürüldüğünde yazdığı "Bahçesaray Çeşmesi", Şair Lessia Ukraika, Vassili Axionov'un "Kırım Adası" 1982, anımsadıklarım arasında.


Edward John Poyhner'ın yaşadığı yıllar ingiliz pentür sanatının en verimli yılları. Whistler'in yakın dostu, National Gallery'nin direktörü, daha sonra Royal Academy'yi yönetiyor. Eşi Georgionz'da Edward Burnes-Jones'in kız kardeşi.


Edward John Poyhner

Başka bir nedenle Edward John Poyhner'de bilinmez, 19 yüzyıl akademik ressamları, Victorien'ler, Prérafaelit'ler, Romantik'ler, sembolistler ve de birden "modern" kompleksi; ne olursa olsun bir şey değişsin, ressam doğa'ya çıksın. Sonrasını biliyorsunuz!

Edward John Poyhner
"Peinture Feerique" Düş kurduran pentür, gerçekle kurgu içiçe geçiyor yine aynanın içinden kadının tekrar kendini özlemesi, sorgulaması.


Gabriel Rosetti
Peki güzel nedir? Elimizden kayıp giden bu uçarık gizem, pentürün işlevi sanki unutulmuş bir söylem biçimi, belki de Yeats'sin bir şiiri gibi yapıyor.


Edward Burne - Jonés
Bir nostaljiye dönük hüzünlü ve esrik, bir iç dünyanın "allégorie'si, bir acı ya da pişmanlık.


Richard Dadd
Bir deli olarak yargılanan Richard Dadd, 18 yıl kapatıldığı akıl hastanesinde içini böyle döküyor. Pentür alabildiğine usta, rüya gibi bir başka dünya. Sanrının resme dönüşmesi belki.


Dış, bir kadın figürünün gönül çelen alımını görüntülerken; ayna gizeme dönük bir "melenkoli" 

Lawrence Alma Tedema
Nedense Tedama için "pompier" -bu dönem resmini bir türlü aşağılama- denir. 20 yüzyıl'la beraber pentür'ün modern adına yatağını değiştirme eylemleri sonucu, geçen yüzyılın resmiyle bir hesaplaşmaya girişip pentürün büyük ustalarını önemsememek, içeriklerindeki düşe katılamamak modası sonucudur. Anlatımcı resim bir yana, gözün "virtuosité" sini pentüre böyle aktaran çok az ressam vardır. Ne yazık resim öğrenirken bu ressamı tanıyamadık, bize yanlış ve eksik gösterilen pentür sanatı, sonuçta desenden ve boyadan habersiz marazlı, sıradan bir şey oldu.

Henry Fuseli
Chaos içerdiği anlamda sizi çekim alanına itiyor, yolunuzu kaybetmek, ölüme dair başka hayatların öykülerini dinlemek, tekrar bir  allegorie", iç sancılar ya da pişmanlık.

Sanatın anlamı! soru uzun bir süredir yanıtsız; niçin dışa böylece dökülme, resme, yazıya, imgeye, sese dair. Sanat bu labirentleri bir "cabale" misali tasarladı, "allagorique" saptırmalar, sanrı bahçeleri ve de varoluşun eş zamanlı şiiri. Sanat manyetik bir alan içeriyordu, amacı estetik belki güzelin tarifinde bize sorulan bir soru gibi yanıtı doğada ara diye fısıldıyordu. Resim o çağlar bir "immaterialisme" içeriyordu. tinleri içeren, düş kurabileceğimiz bir gizem, bir büyü, bir sihir. İşte onu çizebilen, boyayabilen ressam, sözcüklerlerle sorgulayan yazar dı. Şiir bir atmosferdi her zaman müziğin eşlik ettiği. "Modern" bir sunami gibi geldiğinde "decadence" sı da beraberinde getirdi. Bu değişme isteklerinin özellikle resim sanatını bu kadar ters-yüz edeceğinden, her şeyden arınacağından tüm ağırlıklarını atıp contemporary'nin sularına gömüleceğinden kimsenin haberi olmadı.



















12 May 2015

CONTEMPLATION

Johan Chiristian Dahl

Tüm yaşantımda geceleri çıkıp dolaştığım peysajlar, o erken yıllarda beni etkileyen ressamların düş kentleri ve de "nocturn" dür. Yine büyücü ay ışığıdır, silüetlerin ve bizi çağıran "hiç gidilmeyen denizlerin" ufuk çizgisi; kaçmak, çekip gitmek, kurtulmak, bilmiyorum beni çağıran o fısıltı bugün bile kulağımda. Ne yazık dilimizde bazı sözcükler öteki dillerden çeviride anlamsız kalıyor; contemplation: bir şeyi hayranlıkla izlemek, oturup ona uzun bakmak vs. olsa da, sözcüğün "tinsel" anlamını veremiyor. Bu sözcük Victor Hugo'nun 1856 da 158 şiirini içeren kitabı " Les Contemplation " nun adıdır. kitabın çekim alanı, şiirin aşk ve genellikle ölümü çağıştıran yanı; Hugo'nun Saine nehrinde boğulan kızı Léopoldine Hugo'ya yazdığı bir "ağıttır". Bu tarifsiz acı yaşantısın yörüngesi oldu giderek.

Johan Christian Dahl

Ama niye "geceye dair" bu hesaplaşma, bu solgun ay ışığında, dalgın baktığım bu karanlık nehir,  Hugo'nun karabasanıydı, kızını alıp götüren. Tin kendi dekorunu buluyor, şiirinin ortamı ve de düş'ün çekim alanı; tam zamanıdır geceyi dinlemenin.


Carl Willhelm Kolbe

Başka bir dekor, bizi çağıran "cosmique" boşluklar, derinlikler ve perspektive. Mekanlar daha aydınlık, büyük saraylar, göz alabildiğine dek uzanan rıhtım. Sanki her şey öylece donmuş kalmış, yaşadığımız içsel "allegori", kendini o yavan gerçekten arıtarak kristalleşmiş. Sanki dingin bir boşluktayız tüm endişelerimizle. Cosmique ve uçuk.


Caspar David Friederich
Niçin hayal denizlerimiz suyunu çekti? Hiç görmediğimiz kıtalar, akıl bile edemediğimiz doğalar, farkında olmadığımız renkler sesler! Bugün başka gezegenleri düşlüyoruz ama bir "contemplation" eksik, şiir bile başını almış gitmiş!


CasparDavid Friederich
Caspar David bir "narrateur", belki Dante ile aynı işlevi yapıyor; "bakın bu peyzaja, kurgunun ve izleğin sihirbazı ışığın izinde doğa size bir şey anlatıyor, dinleyin".

Caspar David Friederich
Gece kaçışlarında genellikle yanlız değil ressam. Bir gizemi tek başına paylaşmak daha güç, onu özümlesek bile, "yorumlamak", paralel yaşanmışlıklarla bunun şiirini paylaşmak; sonsuzluğun tarifini yapmak! Zaman anlamını yitirdiğinde "paradoxal" bir uykunun beni götürdüğü bu mekan bana yabancı değildi, sanki dün gibi; herşeyi anımsıyorum. Kiminle, işte onu bir çıkartabisem!

Caspar David Frıedrich

Contemplation yalnız gecenin gizeminde değil, bizi mor ötesi hayallere götüren izleğin, pencerenin, bir cam parçasının ya da bir kokunun da içeriğindedir. İçten dışa doğru geçişte, arka peyzaj her şeyi ele veriyor, bizi kandırıyor, ayartıyor; o zaman!


Caspar David Fredrich

"Ormanı ve yolları aynı olan bir başka diyardan sanki buraya düştüm ama burada yaşamışşım gibi bir his var içimde. Belki ormanda bir çiçektim ya da akasya ağacına yuva yapmış bir böcek. "
Knut Hamsun



Caspar David Friedrich atölyesinde
Genellikle desenin işlevini pentüre dönüştürmesi 30 yaşlarında oldu, bir sanatçı dostu; David d'Angers bir gün ziyaretine gider, "..kapıyı kendi açtı, kaşlarının örttüğü içe çekik gözleri, uzun boyu, zayıflığı, solgun teniyle, gizemsi kişiliği beni etkiledi, çekingenlikle atölyesine girdik. Bir soba, resim sephası, üstünde hiç bir şey yok. Yeşile kaçan duvarlarda da asılı bir şey yok. Ufak bir masada bir kaç resim malzemesi ve palet. Ricamızı kırmayarak bir tuval gösterdi; Çıplak bir ağaca tünemiş baykuş, fonda doğa yok, solgun bir ay, bir düş gibi gizemsiydi. Sonra bir sürü desen gösterdi; naif bir yaklaşım ötesinde öyle bir şiir yakalamış ki, bence bu "doğanın trajedisi". Adam bu meditationu atölyesinde yapıyor, kendi içine bakarak. İşte bu "allegorie" 1810 da Goethe'nin gözünden kaçmıyor ve sonuçta farkına varılıyor Friedrich'in. Bir ressamın künyesi nasıl olsa bir yerde dönüşüme uğruyor, sonuçta onun resmini ne kadar etkiledi bilinmez ama zaten 1980 de Stuttgart'da ilk kez karşılaştığımda beni şaşırtan tuvalerden biri de "The Monk by the Sea" varabileceği en uç bir "iç evrilmeydi".

Caspar David Frederich


                                                            GERÇEĞE DÖNÜŞ


Geçen asırların dinginliğinden, sanatçının özgün varoluşundan ya da pentürün içeriğinden tekniğine
yaptığım bu tinsel geziden, "contemplation'dan çıkıp, gününe dönmek belki daha ürkütücü. Son kez; benim her kez uykumu kaçıran gerçeğe döndüm; yaşadığım şu çağın olağanüstü hengamesinde, yeniden aykırı bir "contemplation" yapmak, o romantik düşten bugüne dönmekle, bir narateur olarak, umutsuz, can sıkıntılarının, derdini anlatamamanın çaresizliğiyle bir kapı açıyorum size; bu kez Ünlü Alman ressamı Markus Lüpertz'in Musée D'Art Modern'deki  retrospektivi:



Markus Lüpertz






Markus Lüpertz



                                                           


Markus Lüpertz peyzaj


Benim dışımda herkes bir ön yargıyla gelmişti, sergilenen tüm tuvaller - boyutları önemli değil- büyük bir hızla sürüştürülmüş; ne bir tasarım ne de resim/ boya tekniyle ilgili bir endişe, kuşku güdülmemiş, kontur yani deseni oluşturan hiç bir öge olmadığı ya da olamadığı için kararsız bir takım "touches"lar tuvalde sanki yeni başlanmış bir taslak gibi sırıtıyor. Ressamın atölyede canının sıkıldığı çok açık, "ağzıyla kuş tutması" da gerekmiyor, oraya buraya, tuvale, beze, muşambaya bulaştırdığı resimler; kütük yontular, malzeme bronz olan bir takım figüre benzer şeyler, Almanya'nın harp sonrası bu ünlü sanatçısını zaten en ünlü müzelere kolleksiyonlara yönlendirmiş.


Marküs Lüpertz atölyesinde
Katalog bir dışavurumcu ya da "l'art abstrait prédominant" tanımlamasına karşılık, Lüpertz figüratifim diye diretiyor. Öte yandan başka birisi de "peinture dithyrambique" olarak niteliyor bu resmi. "Arcadies" serisi olarak adlandırdığı hafifce antik duygu, resmini seven, izleyen ve satın alanlara 1960 yıllarında yaptığı "Donald Duck" serisiyle nostaljik bir anımsama getirmiyor da değil!
Ne yazık bu konuda ben yalnız kalıyorum, ülkemiz de bile Lüpertz'e özenen, benzerini yapan, taklit eden o kadar ressam var ki; belki onlar haklı, kim sanatı ya da resmi tanımlıyabiliyor? Kuram ve kurallar, resim ögeleri, sanatın var oluş nedeni "modern" adına böyle ucuzlatılıp ama paraca da giderek değerlendiriliyorsa bu sığlaşmanın adını ne yazık bulamıyorum!












1 May 2015

OXYMORE / ORHAN PAMUK - ANSELME KIEFER


Böyle bir yazı yazmayı düşünmüyordum; Emin Çetin'nin bir Twitte mesajı ve  altında Hürriyet- Kelebek, konu Orhan Pamuk ve Enselme Kiefer.....ne ilgisi olabilir; iki mediatik kişinin Kelebek diye çok entellektüel bir gazete ek'inde!

60 yıllarının başı olsa gerek, ne zaman yolum Teşvikiye'den geçse; tüm binaların dışında bir lüks konut (biz apartman deriz ama yanlış, anlamı daire'dir.) beni özellikle önünde durdururdu, her kez biraz uzaklaşır tekrar kapının üstündeki yazıya "Pamuk Apartmanı" bakar, yolumu sürdürürdüm, "..


Kanımca bir Adanalı toprak ağasının, zenginin malıdır, işte Türkiye; "ne yazık, bu adamlar biraz kitap okusalar, ne bileyim Orhan Kemal'i, - Bereketli Topraklar Üstünde- , Yaşar Kemal, Orta Direk vs. kendi sömürdükleri o zavallıların gerçeklerini birazcık olsa." Yok, olur mu bunlar karikatürlerdeki tipler, hani Lüks Hayat operetinin dalga geçtiği ağa tipleri, komik ama gerçek." Böylece kendi kendimi bilerken, o yılların, ihtilal sonrası esen ılımlı özgürlük esintileri, yön dergisi, bildirisine attığım imza, İşçi Partisi, bir umut vardı havada! Parasızdık ama Akademi bizim vatanımızdı, bizi yaşatıyordu, bu zenginler Teşvikiye'de yata dursun. Sonra yıllar geçti, artık Paris'de yaşıyordum İstanbul'un sanat ortamından biraz uzak. Yeni yazarları izlemek; bana ulaşabilen kitaplar içinde üstünde en fazla konuşulan Orhan Pamuk ve ilk romanı "Cevdet Bey ve Oğulları"nı okudum, bilmiyorum ama sevmedim, herhalde Kemal Tahir'in bitmez tükenmez masa sohbetlerindeki öğretilerin sonucu mu yoksa roman seçiminde çok titiz olduğumdan mı? Bu belki doğru, benim "hayal kitaplığımda" çok az yazar vardır; eski yazarlarıma, başucu kitaplarıma dönerim her kez: İstrati, Hamsun, Çekov... Bence bir yazarın kapısınından içeriye girmek güç, bu nedenle bir yazarın portresi, kimliği, kişiliği; dış kabuğunun çekim alanı ama okumak, beraber çıkılan bir yolculuk gibi, garip bir uyumdur. Yazar yoluna devam etti. Münevver Andaç'ın evinde bir akşam, "Sessiz Ev" romanının Gallimard yayınevi tarafından fransızcaya çevrilmesi nedeniyle Paris'e gelmişti Orhan Pamuk, genç ve çekingen bir kişilik, yanında yeni evlendiği eşi de vardı, bir sergimde kullanacağım Ovide'in "métamorphose" dan bir bölümün türkçeye çevirisine de katkıda bulundu Andaç'la birlikte. Sonrası malum Nobel ve başka ödüllere uzanan bir yol; bu konuda kim ne derse desin Yaşar Kemal bence bir gözü açık öldü ( bilmeden oxymore yaptım; zaten bir gözü vardı.) Orhan Pamuk kendi autobiographie'si "İstanbul" u yayınladığında "Pamuk Apartmanı'nın" gizemi ortaya çıktı, yanılmışım bu binada oturanlar "stambouliote" bir aileymiş yani Orhan Pamuk'un ailesi. Bu burjuva ailenin inişli çıkışlı yaşantısı, anne, baba, yabancı kolejlerde, üniversitelerde okuyan iki erkek çoçuk, o günkü İstanbul ve Nişantaşı ve de bu yaşanmışlığın görselleri anlatımı güçlendiriyordu. Günlükler ve yaşanmışlıklarda doğrucu olmak zorundadır yazar, bu nedenle "İstanbul" başarılıdır. Bu kitap ister istemez yazarın çocukluğunun, gençlik yıllarının bir envanterini yaparken; "stérilisé", pamuk içinde büyütülmüş, Amerikan okullarında eğitilmiş bir kişiliğin itirafıdır.  Yaşadığı kentin gerçeklerine katılımı çok da geç oysa, bizi elimizden tutup o labirentlere, yaşamadığı, görmediği  o "alttakilerin" visionuna dokundurabilmesi çok güç, gerçekle kurgunun içiçe geçebilmesi, yaşanmışlıkla doğru orantılıdır. Son romanında bir "bozacı"yı anlatıyormuş, Teşvikiye, Pamuk Apartmanının önünden geceyarısı bağıran bir bozacı, en kısa yoldan yakındaki karakolda bulur kendini. O derin karanlıklarda, kabuslar içinde  o çarpık sokaklarda yaşamamışsanız, ne bozacının ne de ramazan davulunun size verdiği tarifsiz korkuyu, ıssızlıktaki yankıyı, köpeklerin ulumasını anlatamazsınız! Beyoğlu arka sokaklarını , barları, Abonoz sokağını, Matild Manukyanı, ne de hasnun galip sokağının mazgal deliklerinden sızan lağım kokusunu...
Nobel'i de kimse anlamış değil; niçin, kim verir, nasıl yargılar. İçlerinde çok saygın olanlar vardır, onu almadan ünlü, aldıktan sonra isim yapanlar yani çok karmaşık bir ödül. Bu alan kişiye uluslarüstü bir saygınlık, bir notoriété verir. İşte Orhan Pamuk'da Paris'de galerici Taddeus Ropac tarafından Kiefer'in atölyesine davet ediliyor. Ropac'ın ismi kadar sanata yaklaşımı da şüpheli, Pantin!deki devasa galerisinde dünyanın en önemli müze ve kolleksiyonerlerini "manupulé" ediyor, onlara sanatla


hiç bir ilgisi olmayan, tonlarca boya, kireç, çimento , zift sürtüştürülmüş, Pentüre özgü yaklaşımından çok büyük bir şantiyeden geri kalan artık malzeme toz-toprak, beton bloklar, ahşap vs. içeren bu kepazeliği pazarlıyor ve de onlar büyük paralar ödeyerek alıyorlar!



Orhan Pamuk erken yıllarındaki ressam olmak arzusunu gerçekleştiremeyince, resim bir tutku gibi kalmış onda. Kiefer'in atölyesini gezerken, resimler ona "evet önce söz vardı" diye fısıldıyorlar, resimlere bakarken onları okuyabilirmiyiz diye de soruyor yazar! "Çocukluk ve gençliğimde sandığım gibi yalnızca imgeler ve hayaller ile düşünmekten ibaret değildi. Fırçanın ve aletlerin kararlı vuruşlarının gücü..."


" Kiefer'in eserinde kitaplar, tıpkı metinleri gibi kutsal şeylerdir. Bu duyguyu Kiefer'in eserini bize hatılatması, harflerin kelimelerin     , metinlerin-Heidegger'in-deyişiyle şeyliğini hatırlatmasıyla mümkün olur. Kiefer'in bütün hayatı boyunca ürettiği çeşit çeşit kitap ve daha sonraki yıllarda kurşun, cam, başka metal ve alçı levhalarla yaptığı büyük boy kitap heykelleri.."!




"..Sanki bu büyük ressam; dağları, alman ovalarını, ormanları, alman efsaneelerini ya da unutulmuş eski demiryolu hatlarını ve yolları biz onları kitap gibi okuyalım diye resmetmektedir."



"..gene soruyordum kendime, kelimeler, harfler, ağaçlar, dağlar, bu kırılgan çiçekler ve unutulmuş yollar, hepsi aynı metnin ve aynı dokunun parçasıysı."



"..Kiefer tuğla duvarları görmeyi, tuğlaları tek tek resmetmeyi, tuğla fabrikalarını sever.."




 Anselm Kiefer'in sonsuz stüdyosunda resimler arasında sarhoş gibi yürürken "yazıyla resmin, efsane ile manzaranın kardeş olduğu ressam çok iyi gösterdiği için mi o kadar seviyorum bu resimleri" diyor Orhan pamuk!
Aynı akşam Ropac, Paris'te Saine kıyısındaki evinde bir yemek verdi. Anselm ile beni yan yana oturttuktan sonra masadaki davetli kalabalığına şöyle dedi " Biri yazar olmak istemiş, sonra ressam olmuş. Diğeri  de ressam olmak istemiş yazar olmuş"!