31 Ara 2011

mezopotamya'dan bir yazıt

Nippur 1330 iö.
   
                       
KUYUDAKİ DİNGİN SUDA BANA BAKAN BEN OLAMAM
O KANIMCA NANNA'NIN SAÇLARINI ÇÖZÜP TENİNE DOKUNAMAYAN
KRAL ENLİL'İN MECLİSİNDE SÖZ ALIP KONUŞAMAYAN
KURİGALZU'YA KARŞI SAVAŞAMAYIP , ÇALILARIN İÇİNE SAKLANAN
YALNIZCA YÜREĞİNİN SEDİR AĞACININ GÖLGESİNDE UYUYAN BİRİ OLSA GEREK .

Karşılaşmalar 3 - Dostlukların ötesinde !

"İstanbul'da geçirdiğim Aralık ayının bende bıraktığı izlenimleri , anıyla karışık , biraz da dokundurarak anlattım ve de bitmedi . Bu trafik içinde dostum Emin Çetin Girgin'in Blog'unda bana verdiği yanıtı okumamışım ; Emin Çetin bu kez "mahalle abisi" bir pozda Bedri Baykam'ı korumaya alıp ; benim anlattığım hikayeyi bir başka versiyonuyla ve daha uzun, Bedri'den dinlediğini yani benimkin de bir "dokundurmak " amacı olduğunu , giderek iyi sanatcı oluşumunu zamanın aşamasıyla eş değerde olduğunu ilave ediyor. Önce bu hikayeyi Bedri'ye anlattığımda , bu olayı katiyen anımsamadığını ve çok ilginç olduğunu söylemişti , katılsın katılmasın . Gayet normal 6 yaşında bir çocuk , Şefik Bursa'lını yaptığı Şamatayı nasıl anımsar. Benim senaryomda ; bu hikayeye girişte Bedri Baykam ve asistanları ( kanımca bir şey demediğine göre , Emin Çetin  ressamların böyle "sophistiqué" asistanları olmasında hem fikir , her ne kadar Marksist düşünceye aykırı olsa bile ) nedense bana absürt gözükmüştü , Ömer Uluç vs. bu takıma ilave edilir. Bu kosmos da  bu değil ,  tüm médiatique "orta oyunları " bana gerçekten komik geliyor ; resim satmak için bu şaklabanlıkları yapmak ; bırakın ne Emin Çetin'in " zaman Saati " ne de Faucault' nun "sarkaçlı saati "  moral düzeyinde bir ressamın rotasını yargılayamaz. Acaba gerçekten bakıyormuyuz resme ? Hadi baksak bile ; ne idüğü belirsiz " gribouillage " , sürüp sürüştürmüş , ucuz piyasa tuvallerinin zamanın öbür ucuna gideceğine mi inanacağız . Emin Çetin düşünen düşünmeyen , okuyan okumayan ya da entellectüel geçinen ressamlardan da söz ediyor  Bedri Baykam' ın öbür yanını korumak için , o zaman bir papağan hikayesi anlatayım : Adamı biri Papağan alacak , satıcı elindeki tüm papağanların marifetini sayıyor ; ..bu ıslıkla milli marşımızı çalar , yanındaki Frank Sinatray'ı taklit eder , şu yeşil kırmızı var ya akla gelmeyen küfürler eder vs. anlatırken alıcını gözü biraz uzakta , fazla albenisi olmayan bir papağana takılıyor ; ..peki bunun marifeti ne , hepsinden de pahalı ? satıcı : ..ha şu beyaz , efendim bu " düşünür " !


Gerçekte yazmak istediğim bir konu vardı , unutmuştum ; "Üstün Kabiliyetli Çoçuklar kanunu " , hemen hemen hepsini tanıdım , bizim akıl almaz Türki'yemiz neler yapmadı sanat için , yalnız çocuklara değil bizlere de burs verdi .

26 Ara 2011

Karşılaşmalar 2 ; Çağdaş Sanatın " BİZANS " Saraylarında !

Bu güne kadar bir konuyu ya da bir varoluşu kabullenmem ; bana ulaşan veriler ( argument ) , döküman, yaşanmışlıklarımın ikna edici " varsayımı " sonucu oldu . Dozuna göre yargılarımda değişikler olsa da genelde bir şok yaşamadım düne kadar. Şimdiye dek anlattığım "Nababların" özel hayatlarına girmedim hep vitrinlerinden izledim onları. Şu gün İstanbul'da yaşadığım , bana özgü "agressivité" yi , kafa tutmak ayak-üstü hesaplaşmak ve de benim Don Kişot benzeri ; karşımda da büyük bankaların çağdaş sanat adına kurdukları , benzeri az görülen " Kavramsal Sanat Değirmenlerine " saldırmaya benziyordu. Dostum Ali Hatemi'nin bu kez bizi götürdüğü yer : Garanti Bankasının , Bankalar caddesinde eski osmanlı Bankasını restore ederek kurduğu SALT GALATA ; görsel ve maddi kültürde kritik konuları değerlendiren  genelde saray görünümüne rağmen bence daha çok bir KAFKA dünyasını anımsatıyor . Bana gönderdiği mesaj absüstle fantastik karışımı, örneğin Therry Gillams'ın " Brazil " filmindeki mekandaki devasalıkla yapılmak istenen iş arasındaki terslik . Kavramsal sanat amaçlı sergilemelerin  öbür mekanı da SALT BEYOĞLU .Giderek Galata da kurgulanan Beyoğlun'da sergileniyor.


Beyoğlu'nda kavamsal sanat merkezlerinin zannererim üçüncüsü bu . Yapıla yapıla suyu çıkmış ,bıktırıcı "instillation" lara , hiç bir işe yaramayacak genellikle ingilizce başlıklı ukelalıklar , Beyoğlu'nun o sürekli akan amaçsız kalabalığıyla bağdaşmıyacak bir " anglo-saxon " kompleksinin üst düzeyde bir dışa vuruşu , kendini anlıyamamanın ışıklı bir vitrini.
Tekrar Galata'ya dönersek ; Bankalar caddesinin kendine özgü mimarisi içinde belki en mégalo binası ; eski Osmanlı bankası , kullanışa uygun çok başarılı bir restaurasyon sonucu Salt Galata adıyla kendini sanata adamış. Girişdeki devesa espace , tümüyle mermer, devasa  dekoruyla ; tinsel bir küçülme içinde hissettiriyor insanı . Neredeyim sorusuyla yukarıya çıkarken , solunuzda , binanın mimarisiyle ters oranlı çağdaş dizaynın yönettiği dekor içinde kütüphane , tüm güncel sanat yayınlarına bakabileceğiniz başka bir " alan ", arşiv , çalışma mekanları , araştırma labrotuarları ; tüm atmosfer size bu " Kafkaien " mekanın ciddiyetine  yönlendiriyor oysa Paris'deki yaşantımın - hemen hemen her hafta bir kez - ilginç alanlarından biri de "Artcurial " dır. Mekan " Hotel Marcel Dassault " olarak Champs- Elysées' nin en görkemli yerinde olması, Galeri ,  F. Tajan gibi ünlü müzayadecinin satışları dışında beni ilgilendiren yanı ; her zaman vaktinizi geçirebileceğiniz dünyanın dört bucağında yayınlanan sanat dergi ve kitaplara keyfinizce , bakmak ve dokunma özgürlüğünüzdür. Salt'ın böyle bir olanağı var mı bilmiyorum ama kanımca burada resim gibi resimi içeren kitaptan daha çok ; tanıtma yazısında dediği gibi " ..yenilikci programlar " yani  conceptuel  , bizde " kavramsal " dedikleri , bugün "sunami " misali sanatı bir  sirke dönüştüren anlayışın yayınları olması gerekiyor. Saray misali merdivenlerden üst kata çıkarken , güncel sanatı araştırma espace'larının devamı , şaşırtıcı  bir mutfakla karşılaşıyorsunuz , arı kovanı gibi çalısan personel ve şefler , sizin " gourmé " hislerinizi uyarıyor ve kendiliğinden " Süleymaniye'yi " dekor yapmış bir " restaurant " mekanı sizi karşılıyor , size ayrılan masaya oturduğunuzda ; gri bir İstanbul ama arkada ; hiç değişmeyen orientalis'lerin dokoru , bilmiyorum , binanın banka günlerinde kim bakıyordu bu manzaraya !
SALT'ın varoluşuna dönersek; amaç "conceptuel " sanatın Türkiye'deki 25 yılı , bunun derinlemesine bir envanteri, farklı disiplinlerin kesişim noktaları , aralarındaki boşluklardan yeni düşüncelerin oluşması ! Size şunu soruyorum : bu 25 yılda batının kötü taklitlerini , " kavramcı sanat " etiketiyle bıkmadan , usanmadan sırasıyla ülkenin en zengin para kaynaklarını, babasının malı gibi kullanan, acımasız , bu " CNYIQUE "kişiliğin ; SALT'ın akıl hocasının kim olduğunu merak ederseniz söyliyeyim : Vasıf Korun.


           
                                                     dikkat içinde Vasıf Kortun olabilir

Bu kişilik çok uzun bir süredir gölgeden yürüyor , belki taktik kanımca , cynique ve planlı . İnandığı diyemiyeceğim çünkü ortada inanılacak bir şey yok , empose etmek istediği de batı da yıllardır suyu çıkmış bugün tahammül sınırlarını aşmış , komik " gadget " leri sergileyip altlarına filozofik sloganlar atmak.
Süleymaniye dokoruyla Salt'ın lüks kokantasında şarabımı içerken , daha çok yabancıların olduğu, karşı masada oturan" gri adamın "Vasıf Korun olduğunu söylediler . Dikkat ettim ; masada empose edilmek istenen rahatlığa bir türlü giremiyordu , gülmek zorunda olduğunda , dudakları " Kabuki " tiyatrosundaki gülüşü andıran bir acı taşıyordu , bir eliyle de yüzündeki kızarıkları kaşıyarak, aşağıdaki sanat laboratuarında ülkemizin yenilikci programlarını nasıl tartışmaya açacağını düşünüyordu. Düş gördüğü bir gerçek; kendine bir "Star Wars " kostümü biçmiş bir aktörle ancak düello yapılır ; mekan müsait , dekor dersen daha iyisi yok , Salt Production takdim eder . Vasıf Korun kendi rolünde yani Dark Vador ve elinde bir lazer silahı ,  saldırıyor , müzeyedecilere sığınan resmin artık gideceği hiç bir yer yok , SON THE END.

Bu yazıyı bitirmeden önce  gazetelerde iki haber okudum , yaptığım eleştiriyi , endişelerimi , humour'umu kanıtlayan ; " Genç sanatcılara FULL destek " , bir akaryakıt markası olan Full , patronu Hüseyin Arslan önderliğinde koyduğu " FULL ART PRIZE " genç "conceptuel "sanatcılara ödül ve destek veriyor ve de jüride kim var : arayın ..bulamadınız ! Vasıf Korun .
İkinci haber : çok daha endişe verici : İstiklal caddesindeki tarihi " Garibaldi " binası bir " video Art  Merkezine dönüştü , Dünya çapındaki sanatcı Bill Viola'nın " The Fall Into Paradise " isimli işini burada göreceksiniz . Peki kim kiralamış burasını ? / Dirimart Özel Proje Mekanı - GARİBALDİ - /
Şimdi şaşırmak mevsimi ; Hazer Özil ve Video Art !

19 Ara 2011

Contemporary 'nin sonu ya da " Si...aşşa Kasımpaşa Ekolü " !

               
                                                                  Jeff Koons
                                                              "Balloon Dog"

Bu sözcük 1945 den bu yana sanatın yörüngesini simgeliyor. İkinci dünya harbinden kan-revan , açlıkla çıkan dünyamızın halet-i ruhuyesininden bir kurtulma simgesi ; modern olmak da yetersiz , Fransa 'da buna yeni bir katkıda bulunarak " avant-garde " ın da bir ötesine geçmek diye tanımlanmıştır ; malum olduğu üzere " avant- garde " sözcüğü askeri bir terimdir .  Zaten " Pop-Art " la modern daha önce aşılmıştı.
Peki amaç ne yapmak ?  Bunu irdelediğimizde , öteki sanatların örneğin yazı , müzik , sinema , fotoğraf vs. içerikte dokunulmazlıklarını hiçe sayarak , contemporary'ye göz alabildiğine geniş ufuklar açmak ; herhangi bir " jest " , tavır , objet , kendiliğinden sanat olma özgürlüğüne kavuşmalarıdır. Modern hiç olmazsa sanatın gününü geçmişle yargılama " tolerans"ına açıktı , bu kez geçmiş yok olduğu gibi estetik , güzel , teknik  kaygılar da yok oluyor ; sırtını "mediatique " duvara dayamış , kendi kuralarını uygulayan , sürekli pazar arayan , gerektiği zaman " üçüncü dünya ülkelerininde" sanatcı çıkarabileceğine karar veren ,sanata inançları dolayısıyla daha önce yanaşmayan zengin arap ülkelerini de kafa kola alıp , yavaş yavaş modern kaligraphie den başlayıp , Mürakami'nin pırıltılı balonlarını , ültra modern müzelerine  sokmaktı. Durmadan piyasaya " plasticien " sürmek gerekiyor ama kontrol önemli merkezlerin elinde , Saatchi'nin emposé ettikleri , daha önce önemli kolleksiyonlara , müzelere girenler sonsuz bir dokunulmazlık kazanmıştır ; kimin haddine Richard Serra' ya , Bruce Nauman'a , Donald judd'a  vs. erişebilmek , yargılamak mı asla . Şimdiye dek 12 bin - kendi dediğine göre - sanat eseri toplamış milyarder François Pinauld , Kendi müzesine Paris'de yer verilmeyince kızgın ve kırgın Venedik'e yerleşti , şöyle diyor ; "Bir kolleksiyonun yaşaması gerekli bu nedenle durmadan sanat eseri alıyorum ama aynı zamanda satabilmeliyim de , ben "rahatsız edici " sanatcıları tercih ediyorum ! " . Şimdi siz karar verin , 2005 de ki bu alış veriş , ya da elimdeki doküman bugün nereye gelmiştir : Monsieur Pinault  2000 yılında Jeff Koons'un  "Balloon dog " adındaki hafif metal - kırmızı crome, - başka renkte olanları da varmış - 5 milyon dolara satın alıyor , 2004 de Damien Hirst'in " the Fragile Truth , 1.5 milyon sterlin, 1. 8 milyon da Maurizio Cattelan'ın kafasını bir delikten çıkararak sıkıcı bir tabloya bakmasını içeren yapıtı, o yıl aldığı son eser de Paul McCarthy'nin bir anıt installationu ( 800 metrekare) : Sod and Sodie Sock ,1998 tarihli , ödediği para moralinizi bozar. 2005 yılı bu pazarın en verimli yıllarından biridir çünkü bunu monopolünde bulunduran  ülkeler daha doğrusu alıcı ; kolleksiyoner ve müze , uluslararası Bienallerle "interactive" olup , beyin yıkama adına kendi isimlerini empoze etmişlerdir . Bir sekt gibi çalışan monopole , teknotrat misyonerlerini tüm dünyaya yaymıştır . Size gösterilen bu absürt "sirk " kavramsal " alt yazılı , her durumda kendini savunacak , genellikle "gadget " yani luzumsuz oyuncak , pırıltılı göz çeken , rahatsız eden , yargılayan ki bu saldırganlık payı onun dokunmzlığını getirir. Örnek vermek gerekirse yine François Pinaut sistemini şu şekilde planlamıştır ; " Pinault fondation " nun tüm yöneticileri sırasıyla Fransa'nın kültürü yönettiği en üst düzeydeki makamlarına yönlendirilmiştir. örneğin Jean Jacques Aillagion önce Fransa kültür bakanı, sonra George Pompidou müzesi yöneticiliği daha sonra da Versaille sarayı yöneticiliğine atanmıştır. O günden bu güne bu saray Pinault'un sergi sarayı oldu ; Jeff Koons'la başlayıp Murakami'yle devam eden sergilemeler Fransa'da önemli tartışmalara neden olup yine savaşı Pinoult kazandı. Charles Saatchi'nin başlattığı bu sirk bugün dünyanın tüm zenginlerinin paralarını yatırdıkları bir oyun oldu. Yalnız Fransa'yı sayarsak Pinault'un yanı sıra ondan daha zengin Bernard Arnault ve Alain Dominique Perrin , Gilles Fuchs , Jean Marc Salomon vs . Bunlar başı çekenler eğer büyük şirket ve bankaları saymaya kalkarsam şaşırmamak elde değil. Bu akonomik güç ; 21 yüzyıl sanatını yazmıştır deriz ve burada biter. Tüm bit pazarlarını müzelere koyduktan sonra başka yerlerden bazı sesler gelmeye başladı ; LES FRAC  , 1981 de Fransa'nın tüm bölgelerinde kurulan Modern sanat merkezlerinin ismidir. Bunların görevi ; günümüz ve çağımız contemporain sanatını toplamak yani sistemli bie şekilde satın alıp sergilemek sonra depolamak yani öteki nesillere saklamak. yani devletin yönettiği bir nevi , contemporain sanatı ve onun ticaretini desteklemek amaclı. İçinde para olan herşey gibi hızlı bir şekilde amacından saptırılıp, müze teknotlarının yönetiminde , üst düzey galeri ve kolleksiyonerlerin eline geçmiştir. Her müzenin sahip olması gereken empoze büyük isimler , hiç tartışmasız vardıkları fiatların üstünde alınıp , gösteriye geçer. Arka planda isim olmayanlara da bir göz dağı vermek amaçlı satın alma komisyonları , pazarlık ederek , akıl almaz sayıda contemporary'nin içeriğinde alınan, sayısı binleri geçen görüntüsü bit pazarlarını andıran bu acınacak, perişan görünümün bilançosu her yıl gazetelere konu olur .  Son olarak verilen raporda ; depolarda toplanan eserlerin " auto-destruction " yani çoğunlukla kullanılan malzemelerin zamanla eriyip , dağılıp solup, birbirine yapışarak yanındaki işleri de beraberinde yok olmaya doğru götüren kullanılmış malzeme listesinde çoğunlukla aklınızı almıyacağı ; örneğin : şeker , yağ , un , video filmleri - yanıcı özelliği çok fazla- , sentetik, basit malzemeler ; plastik , bez vs. , moloz , kum, taş , tüm zamana aykırı aklınıza gelebilecek en absürt kurgu vasıtaları! Bu büyük sonu görmek adına yaşamak istiyorum . Daha önce söz etmiştim ; pentürde bile yanlış hazırlanmış bir satıh, tuval ya da herhangi bir bez üstüne çalışıldığında ; yağlıboyanın altındaki satıh üstüne zamanla bir  asit dönüşümü yapabileceğini Rotko'nun ve Bacon'nun yapıtlarında izlendi.
Contemporary' nin kaderi yalnız uluslarüstü bir düzeyde yargılanmıyor , bizde de dışa özgün yerini bulmuş ve de bienaller sayesinde ekonomik düzeyde en güçlü isimlerin sanat merkezlerine , zenginlere ve onların deynekcilerinin çekim alanına girmiştir. Modern kompleksinin virüsü , geleneksel beğeni ve estetik , insana dair her türlü içeriği yok ettiği gibi ters bir illision ve yanılsamayla sanatın asırlardır var olma gerekliliğini çöpe atmıştır. Amaç bir "şamata " , bir sirk , keriz silkelemekten öteye rahatsız etmeyi görsel içerik almıştır.


                                                                     Hale Tenger
                                                        Si....Aşşa Kasımpaşa Ecolü
                                                   

İstanbul Modern Müzesinde açılan "Hayal ve Hakikat" sergisi Türkiye'de kadın sanatcıların "modern ve çağdaş" içeriğinde sunulmasıyla gerçekleştirilmiş. Bu kalkanı kulladığınızda , size kimse dokunamaz ! İsterseniz domates de sergilersiniz , üzerine kılıçlar asılmıs bir " lenger " de .Size polemikler oluşturur gazetelerde ; "conceptuel" yani kavramsal attığınız sloganı , bu yerleştirmenin altında plastisiyenin ne kurguladığını , bunun " doğru bilinç olup olmadığı " ! İstanbul Modern'nin modern olmak için harcadığı bu "tahammül fersah" zulümu söz yetmez anlatmaya .

11 Ara 2011

karşılaşmalar 1 - cour de soir -

Bir kaç gün için İstanbul'dayım , ne garip, bu kent bana bir " ikinci " gün  hüzünü verir ; belki de yaşanmışlıkların " ertesi günü, pişmanlığa benzer bir şey . Aziz Çalışlar 'ın ölümüyle perdeyi kapatmıştım oysa nice dostlarımın ve yaşanmışlıkların külleriyle kaplı eski bir volkan görünümü , mekanların sanki belleğine işlemiş . Ya kalanlar diye sorarsanız ; dostlukların paradan daha önemli olduğu günleri yaşadığım için, tanıkları , eski beraberlikleri bir- fenomen fişi gibi- belleğim onları, kendi arka odasına yerleştirdi . Düşledikleri ortamı ve konforu buldular , " contemporary'nin bereketli toprağında bir compleks aşamasındalar , büyük sanatcı ve onur listelerinde , müzayedelerde çığırtganlara kendini ;  " işte yeni bir baş eser " dedirtmek mutluluğu , Sotbey's in atına binip , Dubai'yi fethe çıkmak  artık bir " illision " değil Şamata yapmak sanki gereklilik , bu absürt dışa vuruş , can sıkıntısından öte bir şey getiremiyeceği için ,  Oblamof'larını " göremiyenler , " naif " media yı da "manipule"ederek yeni bir paralı sanatsever ortamı yarattılar . Artık geriye bir dönüş yok , sanat , yaşamımızda gerçekten bir gereklilik taşıyorsa ; herkes kendi "dümen suyundan" gitmek zorunda .
Dostum Ali Hatemi'nin tümüyle kendine özgü bir sanat / espace mekanındayız ; ışık-müzik , giderek resim ve heykelin görsel amacını nasıl kotardığını ancak burada anlıyorsunuz . Şimdiye dek savunduğum " her resmin ışığı başkadır " tanımının geldiği yer ; dükkan bozması galerilerde sönük neon ışıklarıyla , hastahane koridorlarını aratmayan hüzünlü duvarlarda kaderlerine terkedilmiş , şasisi dönük tuvallerin asıldığı yaşanmış bir belleğin çığlığıydı . Hatemi'nin mekanını gezerken bu günleri anımsamamak elde değil . Dikkat elbette başımı döndüren yeni geleriler oldu ama ... örneğin Karaköy'de yine Ali'nin beni götürdüğü Ma'na Sanat Galerisi ; ne yazık bu canım mekanda sergilenen yürekler acısı ; örneğin tavanda inen bir bayrak kurgulaması ki galiba dünyadan yok olmuş cumhuriyetlerin bayrakları ve de duvara asılı dört panoda coca cola ' nın hava kabarcıklarının sonsuza dek çekilmiş bir videosunu izliyorsunuz . Beni şaşırtan böyle bir mekanı kurgulayan bir ya da iki kişinin sanat adına ; neyi niçin savunduklarının zavallı bir bilançosuydu . Böyle albenisi olan bir mimaride de bir şey sergilemek zorunda değiliz yani boşluğun da bir müziği vardır. Kendileri bilir.
Evet geriye dönersek; Ali Hatemi'nin mekanındayız ve kapı çaldı . Kapıdan giren , giderek şaşırtıcı bir biçimde Bedri Rahmi'ye -fizik- dönüşen Bedri Baykam ve başka bir gezegenden geldiklerini anımsatan iki asistanıydı. Bir süredir sanatcılarımızda "asistan " kullanmak moda oldu ; manken fiziğinde , son derece alımlı ve akıllı bu genç kızların bir ressamın atölyesinde ne işi olur anlamıyorum! neyse bunu bir gün soracağım ! Son kez Paris'de de karşılaştığımızda da aynı dekordu , demek çağımızın ya da contemporary'nin bir gerekliliği, bilmememi mazur görün! Sonuç olarak Bedri Baykam'a kendisine dair bir hikaye anlattım , olayı anımsamadığını söyledi , şaşırdı ama sevdiğini söyleyemem .
1963 yılının kanımca ekim ayı olsa gerek, Kürt Necati ile Beyoğlu'nda Hasnun Galip sokağına çıkan küçük bir sokakta, ufacık bir gişe görünüşünde yalnız esrarlı şarap dediğimiz ; dünyada içilebilecek en kötü şarap ve yanında haşlanmış yumurta satan Hiro'da , söylemeye gerek yok , iki Güzel Marmara şişesi verdiğinizde size su bardağında bir kadeh özel şarabından verir ve aniden gişenin inme pancurunu bir giyotin gibi kapatırdı , yumurta için de bir şişe ödemek gerekirdi. Sokak Yeşilcam'a gelmiş ve de umudunu yitirmiş tipler , müzmin figüranlar , üç kağıtcılar ve civar barlar de çalışan kadınların yaşadığı tipik bir Beyoğlu'ydu. Beyinlerimiz uyuşmuş Küçük Parmakkapı sokaktan Beyoğlu'na yürüyoruz derken Asaf Çiyiltepe'nin Gen-Ar tiyatrosunun altındaki resim galerisinden - tiyatro ve galeri Muhtar Kocataş' ındı -
gelen seslerden uyandık ; gözümüzün önünde iki adam Akademiden "cour de soir " hocamız Şefik Bursalı'yı kaldırıma koydular . Hoca : .. siz kimseyi kandıramazsınız , çocuk ressam , ...olamaz efendim, ne günlere kaldık , üstün kabiliyetli , gel bunu bakkala anlat , dolandırıcılık sizin yaptığınız..  kendinden geçmiş bağırıyor . Biz koşarak :".. aman hocam sakin olun n'oldu , size ne yaptılar" vaziyeti öğrenmeye çalışıyoruz ," ..ha, aman oğlum git gör , iki karış bir oğlana bir şeyle çiziktirmişler sonra bize ressamlık satıyorlar , olur mu , biz Akademi'de tere mi satıyoruz , utanmaz adamlar " diye bize anlatırken, yukarıya çocuk ressam Bedri Baykam'ın babası Suphi Baykam çıktı ; "..beyfendi çekip gitmezseniz polis çağıracağım , utanmıyormusunuz bir çocuğa bağırmaya" , Şefik Bursalı umulmaz bir çeviklikle adamlardan sıyrılıp Suphi Baykam'a sıçradı , " ben size bağırdım , siz siniz bu çoçuğu kandıran , utanmaz adam vs. " Biz olaya el koyduk ,  Neco hocayı oradan uzaklaştırırken ben de Suphi Baykam'a tartıştığı adamı kim olduğunu anlatarak galeriye indik , girdiğimizde; duvarlarda kowboy resimleri ve de olaydan korkmuş, kısa pantalonlu esmer bir hintli çocuğu anımsatan iri siyah gözleriyle Bedri Baykam bana bakıyordu.
                


O yıllarda ilk yıl, Galeri denilen desen atölyesinden sonra seçtiğiniz bir hocanın atölyesinde dört yıl pentür çalışılırdı . Bu atölyelerde sabahları canlı kadın-erkek modelden çalışmanın yanı sıra akşamları da 18 den itibaren " Cour de Soir " da  canlı modelden isteyene desen çalışma olanağı veriliyordu. Geç olduğu için pek kimse gelmezdi . Akademi de atölyeler bilek gücüyle paylaşıldığında , boyu normalden küçük olan Şafik Bursalı'ya atölye kalmayınca ona da " Cour de Soir "ı vermişler , kendisi her fırsatta bu haksızlığı anlatırdı ama kim dinler , olan olmuştu, ötekilerin gölgesinde bir hayat böyle geçti!

6 Kas 2011

dalga geçildiğinizin farkındamısınız ?



Charles Saatchi " contemporain sanatta " bugün en önemli bir isimdir. İsminden de anlaşılacağı gibi Irak'lı bir musevi aileden geliyor. Gülbenkyan gibi petrole dayanan aile zenginliği bana her zaman şu soruyu getirdi ; biz nasıl oldu da elimizin altındaki bu zenginliği anlayamadık ! 1943 doğumlu Charles Saatchi dört yaşında ailesiyle Londra'ya geliyor . 1970 yılında kardeşiyle kurduğu reklam ajansı Saatchi&Saatchi kısa bir süre sonra dünyanın an önemli ajanslarından biri oluyor . İlk eşi Amerika'lı sanat tarihci ve eleştirmen Doris Lockhard'ın etkisiyle Davit Hepher'in bir resmini alıyor ama galericiliğe başlama yılı 1985 dir. Buna galeri denemez; Londra'nın kuzeyinde St.John's Wood'da devasa " entrepot " ları , restero ederek ufak bir krallık diyebileceğimiz vakfını kuruyor. Yetenek mi diyelim ; en kısa bir sürede , bugün comtemporary'nin en önemli isimlerini : Jeff Koons , Richard Serra , John Wood's ve Swisse Cottage , o gün için genç kuşak olan şimdi çok ünlü " plasticien " ler ; örneğin Damien Hirch ' in " formol'de saklanan " köpek balığı dilimlerini " , yontucu Marc Quinn ' in dondurulmuş kafasını , kendi 9 litre kanının buz kalıbında şeffaf olarak sergiliyor ve de bu sonuncusunu 1991 de 13 000 sterline almıştı , 2005 de 1, 5 milyon sterlin'e sattı .



   


Giderek sürekli olarak basına yansıttığı " provacation "ların yanı sıra 1997 de Royal Akademiye birlikte bir sergi önerir ve serginin ismi " sensation " olacaktır. Saatchi bu kez amacına erişmiştir ; müzenin önünde sergiyi manifeste edenler örneğin şöyle bir pancart asmışlardı : ".. sanat bin yıl süreyle bizim en önemli bir varoluşumuzdu , şimdi formol'e yatırılmış koyunlarla tekrar barbarlığa dönüyoruz . " Gerçekten provocation'nun ötesinde gösterilenler , örneğin Tracy Emin'in " Everyone I have ever slept with 1963 - 1995 "bir çadırın içine dikilmiş ;  artistin çıplak fotoğrafı , yattığı dostlarınn isimleri ve düşürdüğü iki fetüs vs. Chris Ofili'ye gelince ; " Vierge Noir " , bir kadın portresi üstüne kurumuş fil bokları serpiştirilmiş.  



Chapman kardeşlerin  eseri ötekilerden daha " tahammül fersah " ; sergiledikleri mankenlerin gözler , ağız , burun , kulaklar vs . cinsel organlarla yer değiştirmiş ;


Bu içerikte oluşan Saatchi concepti , Young British Artists ismini "contemporary'e yazdı ve yazmakla kalmayıp ona bu yolda bir servet sağladı. Bugün en ünlü kolleksiyonerler onun dediklerini yaptılar, izinden yürüdüler , yarattığı pazar , yarattığı isimler hemen hemen tüm dünya müze ve kolleksiyonlarda.
Yeni galerisi , Londra , Duc d'york ' da 1801 tarihli çok klasik bir yapı . Açılışda Saathci şöyle söylüyordu ".. satın alacağım bir iş , eğer sevmişsem , fiatı üç dört misli fazlaymış , beni katiyen ilgilendirmez , hiç pazarlık yapmadım . " Kendi sergi açılışlarıma gelmediğim gibi ötekilerinkine de gitmem . 100 yıl  sonra kalacak sanatcılar : Jackson Pollock , Andy warhol , Donald Judd ve Damien Hirch dışında bütün sanatcılar ki bu söylediklerim sayfanın dip notunda belki geçebilirler. Sanat neye mi yarar : " bizim enayice televizyona değil de başka bir şeye bakmamıza. Son bir söz : " ..isim yapmanın katiyen yetenekle ilgisi yoktur , ben başka bir illision satıyorum . "













5 Kas 2011

ülkemiz " contemporain " kolleksiyoncuların dikkatine


Geçen perşembe günü beklenmedik bir kaza , çağdaş sanatın ne kadar "ephemere"olduğunu ve de gözümüz gibi sakladığımız çağdaş sanat eserlerinin de "deniz kazası " dediğimiz umulmadık belaya uğradıklarını  bize yanıtladı. Dortmund müzesinde Alman sanatcı Martin kippenberger'in  "ne zaman tavan akmaya başlamışsa " adlı eseri , fotoğrafda da görüldüğü gibi büyükce bir kova , temizleyikci kadın tarafından müdehale edilerek , sanatcının 800.000 euros fiatında bu önemli "instalattion"u yok edilmiştir. Peki diyeceksiniz ki kendisi yaşıyor , yeniden kovayı yerine koyamaz mı?
Hayır bu yerleştirme bir "jest" dir, tekrarlanamaz . Giderek müze yetkilileri tüm basına şunu tekrar ettiler :       müzemizde prensip olarak sanat eserlerine yaklaşma ölçüsünün 20 cm. olduğunu ve de buna saygı duyulmasını , bundan sonra temizliyecilerin çağdaş sanatı bilenlerden seçileyeceğini eklediler.
Belki anımsarsınız , 1986 da yine Almanya'da Düsseldrf müzesinde benzer bir " zulüm " yaşanmıştı ;  ünlü Joseph Beuys'un  bir  eseri : "eriyen tereyağı " nın dokunduğu bölüm , yani kirlettiği yer , güzelce temizlenmişti. Duyurulur.

30 Eki 2011

john martin / yiten cennet

  • Ajouter une légende


 Başlangıçta bir şey öğrenmek gerçekten şans işiydi , merak alanları da yetmiyordu buna , gözünün içine baktığımız hocalarımız da kendilerine daha önce ne verilmişse onu gösteriyorlar ama resim anlatılmaz , onların ustalarına da ne kadar saygı duysak bile , etkisinde kalmak söz konusu değildi . Akademi kütüphanesinde ne varsa, onlarla yetinmek zorundaydık . Elimizdeki yayınların çoğu Fransız sanat yayınlarıydı örneğin " l'OEIL ' dergisi , SKIRA yayınları ki roprodüksiyon olarak en başarılısı , mimari adına bir iki dergi vs. Genel olarak tipographiden ofsete geçiş yılları , harp sonrası ; dünyanın uyanması , iletişim , kültür savaşlarının da başlangıcı. Fransa bu konuda çok etkindi , sanat pazarının odak noktası , daha da önemlisi sanatı "monopol "e almış , çokca da akıl hocalığına soyunmuştu . Fransızların hala da kavrayamadıkları bir karakteri de dışa hiç bir zaman alıcı gözüyle bakmamalarıdır . ne geçmişde ne de yakın tarihde , gününün önemli sanatcılarını göremediler , oysa İngiltere ve Almanya komşu ülkeler olmasına rağmen. 1974 yılında Grand Palais' de açılan "Alman Romantikleri " sergisinde , katiyen Fransa'da hiç bir müzede olmayan ve ne yazık bilge geçinenlerin bile " es " geçtiği ,1774-1840 yıllarında yaşamış Caspar David Friedrich ve Alman romantik resminin nasıl bir şok yaptığını çok iyi anımsıyorum. Rothschild'lerin ön-ayak olmasıyla Ermitage müzesiyle bir değiş tokuş yapıldı; Louvre müzesine Caspar Friedrich'in " kargalı ağaç " tablosu asıldı. Yine aynı yıllarda Grande Palais'de bu kez yine Fransızlara çok yabancı Joseph Wrıght de Derby (1734- 1797) retrospectivi , resmi bilen geçinenlere iyi bir daha yeni bir ders oldu . Resmi öğrenme yaşlarımızda bu ressamlardan habersizdik , hocalarımız da keza . Var mı yok mu Cazanne , Matisse , Picasso vs. ama buradan resim öğrenilmez ; bu ressamlar ki belki daha önce kendi ustalarına nasıl bakmışlardı , ondan da haberi yoktu bizimkilerin . Müzeler olmayınca , kulaktan dolma sanat öğrenimi sonuçlarını vermekte geçikmedi , resim tekniği , desen , özellikle atölye kavramından yoksun , yalnız dağarcığında " çağdaş " , modern ,"contemporary ", kavramcı vs. olan bir " fuar " kuşağı türedi. Bu aşama ne kadar sürecek bilmiyorum ama burada anlatmak istediğim , genç yaşlarımda ne yazık tanıyamadığım , " gravür "ü öğrendiğimiz sürelerde de kimsenin varoluşundan haberi olmadığı bir ressam ; John Martin. Paris'de 2003 yılında " pavion des Art " da "DÜŞ YÖRÜNGESİ" - romantism'den sürrealizm'e - konulu çok önemli bir sergide ilk kez John Martin'in 12 gravürü , şaşırtıcı bir teknik olan   " maniér noire" yani " mezzotino " olarak beni çarptı . " Yiten Cennet " serisi John Milton' un eserinden esinlenmiştir ki Milton bunu yazdığında gözleri görmüyordu , kızlarına "dikte" ettirmişti . Fransa'da John Martin'in tanınmaması konusu biraz çarpışık , her ne kadar müzelere ve özel kolleksiyonlara girmemesine rağmen, Gérard de Nerval , Yiten Cennet 'i fransızcaya çevirmişti , Delacroix'nın bir tablosunun konusu ise : Milton'nun kitabını kızların dikte ettirmesidir.
Gravür tektiği basitce : çinko ya da bakır plak parlatılarak , çeşitli aletlerle deseni bu yüzeye kazımaktır, sonuçta boya rülo vasıtasıyla bu yüzeye geçtiğinde boya bu kazınan bölgede kalır , satıh temizlendiğinde yalnız desenin içerdiği boya gravür presinin basıncıyla kağıda olduğu gibi geçer , bir orjinal desenin numaralanıp ve imzalanıp çoğaltıması olanağı , bugün bile sürmektedir. John Martin'in büyük sihirbazlığı bu "maniére noire" tekniğinin seçtiği konulara olağan üstü uygulamasıdır. Siyah dediğimiz zaman bu siyah çeşitli gereçlerle plak üstüne öyle bir ustalıkla kazınıyor ki sanki bizce desenin o karanlık bölgesinin nefes aldığını duyarız . John Martin 'in ustalığını plağı direkt kazıyarak - mezzotinting-  romantik üslübunun , cennet- cehendem , iyi ve kötü , melekler ve şeytanlar , kahrolmuş dekorlarda yaşanan bu olağanüstü bir vizyon 'a mitolojik dokunuşundadır . " Babylonien " düş giderek " " Tevrat " üstüne yeni bir seri yarattı, Nerval'in " düşlerin ışığı " dediği bu "clair - obscur " ressamın gravürün yanı sıra yaptığı pentürde de bizi dekora sokar . Buradan yavaşca " Dünyanın sonu " serisine geliriz . Milton'dan Novalis'e , Nerval'dan Hugo'ya "Le Promontoire du Songe"'a dek uzanan bu "yörünge" Jorge Luis Borges " le sürdü. Borges  " Dünyanın sonu " üstüne yazdığı deneme ,  John Martin'nin  Pentürleriyle Franco Maria Ricci tarafından değerli bir kitaba dönüştü , Bilmiyorum ressam bunu görseydi ne düşünürdü?



26 Eki 2011

FİAC 2011 / contemporary FUCK




Genellikle böyle sirklere gitmemeye kararlıydım ama dostum Ali Hatemi 'nin " VİP " daveti ve de snop görmek amacıyla metrodan çıktığımda ; ekmek karnesi dağıltığı günleri anımsatan çok uzun bir kuyruk , ve bir insan "hengamesi" , pahalı giriş ücretini de göze almış, Champs Elysées ' ye doğru uzanıyordu. VİP  giriş kapısı ; insana " vatandaş " gibi davranıldığı , genellikle " contemporary " yi anlayan , alan ,  kolaylıkla heryerde karşılaşamıyacağınız bir tür " snob ", daha çok " exentrique " ve " bizarre " ( giderek bu tanımlanmalar fransızca olmuşsa, dilimizin aşamasında hala bir karşılığı olmadığı için ) insan portreleri nin en görülmesi gereken yeriydi. Bu sanat lobisi , gününü çok iyi izlediği için , paranın da kokusunu çok iyi alıyor. pompalayacakları ülkelere kapısını açmak , o ülkelerin kendi dümen suyundaki galerileri ve de onların müşterilerine hizmeti unutmamışlardı. 80 li yıllarda katıldığım Fiac , ne kadar somut ve pentürse , bu kez, anlatılması güç bir " hiç bir şey " , yani : " siz hiç bir şeysiniz " , " size beğeninizi sormuyoruz , pentür , desen , boya , teknik , güzel , estetik , bitmiştir  ayrıca sizi ürkütmemek için , asıl çöplükleri göstermiyoruz , gelecek yıl belki . Bilesiniz ki elinizin tuttuğu her objet , 100 bin euro dan başlar .







                                         
                   Gogosian galerisinin yöneticisi Costance ve Ali Hatemi ," ecza dolabı " nın
                   fiatında anlaşamadılar galiba








                                     
                             Yahşi Baraz , tanıdığımız bir ressamın tuvali diye yaklaştı ama
                             ne yazık değil !

16 Eki 2011

endişelerimizin kışı






                      ENDİŞELERİMİZİN KIŞI

                      Resim konuşmak mı  yoksa bakmak mı?  Bence her ikisi de güncelliğini yitirmek üzere, sınırların kalkması sonucu yaşanan bir kaos, öncelikle resimi vurdu, resim diyorum çünkü plastik sanatlar ve de tüm "modern" le başlayan tanımlar ne yaptığımızı açıklamaktan uzak, Bu konuda "tutucu “olmam, sanatın her şekilde yapılabileceğini bize yutturanlar, bunu uluslararası para sistemiyle  lobi olarak, bir sirk görünümü içeren MODERN’i bir geçiş parolası yaptılar! Edebiyat , müzik , sinema vs. bu tehlikeyi çok önce sezip , sanatın ancak kendi malzemesiyle varolabileceğini hemen kanıtladı ve de ne sinema ne roman hiç bir çağda bu kadar anlatımcı, içerik adına “insana dair” olmamıştı, 60 lı yıllarda yaşanan gereksiz kompleklerden arındığında; örneğin “yeni roman” , “yeni dalga”, gibi  vs. gibi arayışlar zorla anlaşılmaz olma çabaları, öteki sanat dallarında geçerli olmadı. Resim ' in çağın başından beri yaşadığı kriz; Plastik sanatlar etiketiyle sanatın her türlü bir şekilde yapılabileceği, boyanın, tuvalin gereksizliğini,  “concepte”  adına verilen tavizler, ressam - plasticien dönüşümleri, desenin ve boyanın gereksizliğini müzeleştirdi. İlk kez karşılaştığınız bir kişi size - ne gibi - resim yaptığınızı  sorduğunda, önce figüratif ya da abstre seçeniğinden haraketle bağımlı olduğu bir akım  daha sonra da etkilendiği ressam vs . açıklamalar gerekir ama bir yazara -nasıl yazıyorsun - diye sorulmaz. Buradan gelmek istediğim nokta ; resmin tarifi ve açıklamasının olmadığını kanıtlamak yani resim de bir yazıdır; içeriğiyle, anlatımıyla, tekniğiyle.Pentür, gizem duygusunun geleneksel simyasıyla bizi bir etki alanına, daha doğrusu bir çekim alanına yönelten görsel bir dışa-vuruştur, Düşe özgü bir vizyon’a varmak, kendi ışığını yeniden yaratmak, boşluğa gönderilen mesajlar gibi bizim uzaya yolladığımız  “metaforlar” dır bu. Sanat nasıl özümlenir;  önce renk ve biçim, ışık ve de eski çağların erken müziğini duymak, " Turner'in "kozmik " göklerine,  Gaspar David Friedrichin, peyzajlarına  ya da Arnold Böcklin'in "ölüm adasına”  gitmemişsek, bu müziği duyamayız . Günümüzde MODERN adına oynanan "sirk"  gerçekte bir şamata, bir kültür içermeyen kitsch bir show, paranın otoyolunda bir “banalitation”, düşünmeden çok, bir eğlence unsuru içeren mediatique bir gürültü. Blog yazılarımda kendi kültür bakış açımı; Hayal Müzelerim olarak müzeme astığım benim sanatçılarımı gösterdim, içinde 20 yüzyılda bize fazlasıyla satılan büyük isimler yok, bunlar paranın zoruyla sanata yamanmış bence bir HİÇ dir. Açıkca paranın yönettiği bu "lobi " lere baş kaldıramazsınız. Örneğin Picasso’yu sevmemek bir suçtur ya da sizin sanat kültürünüz eksiktir. Fransa’da sanatı bir kaç milyarder yönetir; devlet, sanat konusunda  onların dümen suyunda olmak zorundadır 
                      Biz ikisini de yaşadık ; ressamların o mütevazi yıllarını, paranın bir matah olmadığı günleri, sanatta alımlamak ve onunla özleşmek bir başka türlü yaşanır ve düşlenirdi. Malzeme de yoktu, genellikle Karaköy'den alınan ucuz toz boyalar bezir yağı, amerikan bezinden derme çatma yapılan şasilere gerilirdi, kötü roprodüksiyonlardan sevdiğimiz ustaları kopyalıyarak resim yapılırdı. Çekim alanları bugünkü gibi bir çeşitlilik yaşamadığı için, “hayal arzusu” bütündü . Sanatçının yeri : lüks otel salonlarında yapılan müzayedelerin snop kokteyleri değil, resim yaptığı mekan, sanatın konuşulduğu ucuz meyhanelerdi. Kimlerle karşılaşmadık; şiirimizin, yazınımızın, tiyatronun vs. en zengin yılları, bir şenlikti İstanbul. Sanatçının oluşumundaki kültüre eğilimin gerekliliği tartışılmaz , okumak ve görmek  ikilemi bir zamanlar belki bir şanstı ama bugün önümüze kendiliğinden gelen bilgi  nasıl algılanıyor, insanı nasıl biçimlendiriyor ? Zamanı nasıl kullanıyoruz ? Sanatı “modern" adına çeşitleştirerek, “contemporary” etiketini kimler kullanıyor? Anlamsızlığı diyalektik bir dönüşümde sanata uygulayamazsınız, yoksa anlamak gereksiz mi? Tüm bu soruları ben kendime yöneltiyorum ve onların “modern” hinliği benden geçmez çünkü bendeki kültür belleğe çok önce odaklandı, sanatın kendini tanımlaması için kendiliğinden bir süreç gerekir. Bugün sorun: bakıyoruz da görmüyoruz, okuyoruz ama anlamıyoruz ama yönetiliyoruz; akıl hocaları bizi yönlendiriyor. Sotheby’s, Christy’s’in aksiyonları sanatı anlamak yerine yatırımın, kolay para kazanmanın çekim alanları oluyor. Kendi beğenilerini, para güçleriyle kurumlaştıran, müzeleştiren giderek uluslarüstü tekdüze bir yargıyla çağa maledenler ve onun sanat tarihini yazanların emrindeyiz. Tanrının var olmadığını kanıtlamaktan daha güçtür onların beğenilerini eleştirmek.
                      İşte o zaman ben kendime dönüyorum, atölyeme, hayal müzelerime ve de düşlüyorum okumadığım, bakmadığım kitaplarımı, henüz gidemediğim kentleri, onların müzelerini!



15 Eki 2011

Passage


                         utku varlık - peinture / 2011
                     

14 Eki 2011

idée-noir


                   utku varlık / karton üstüne desen - karışık teknik , füzen,kalem, tempera























         
   

12 Eki 2011

kar yağıyor hayatıma

Selim İleri ' yi severim ; nostaljiden öte garip bir hüzünün yazarıdır , bu günü de yazsa ; ister istemez yaşanmışlığa dair " narrative " öge , şimdi yaşadığı anın ona bir sanrı olduğunu fısıldar,  geçmişten koptuğumuzda, ister istemez bir pişmanlık duygusu taşırız sanki ellerimizi bi türlü saklayamamak kaygısı , sürekli özür dilemek , niye niçin ? Uzak ya da yakın , bu sanrı benim de peşimi bırakmaz , çocukluğumda ve gençliğimdeki mekanlar daha huzurludur , doğa tümdür , dostluklar , aşklar , gök daha mavi , bulutlar daha beyazdır. Selim İleri'nin çocukluğundan başlıyarak yeni yetme yaşları ve sonuçta yazarlık serüvenin de katiyen yalnız değil ; onun merak alanları , sürekli ilişki kurmak , kişiliklerin çekinmeden kapılarını çalmak , onları tanımakla daha da zenginleşiyor . O yılların " Kelebek " ya da " Hafta Sonu " dergilerini karıştırsanız , sanki içinden çıkacakmış hissi veriyor.
Burada amacım bir kitap eleştirisi değil , "Kar Yağıyor Hayatıma" nın girişinde , bir dostunun yazdığı ressam Zeki Faik İzer kıtabı onu, sekiz dokuz yaşlarında Cihangir'deki Kumrulu Yokuş sokağına götürüyor ve o günleri de şöyle tanımlıyor ; " ...Chiristian Dior'lu , Hayat mecmualı , Vita Sana'lı günler , altatıcı güzel zamanlardı. ", bu arada da Türkiye de artık " küçük Amerika " olmak üzeredir Menderes'in sayesinde.  Zeki Faik 'de aynı sokakta oturuyordu ve ressam kişiliği mahallelinin dikkatini çekiyor ayrıca bir Fransız hanımla evli olması da çeşitli yorumlara yol açıyordu. Kısa bir süre sonra ressam , Selim İleri'nin de ilgi alanına girer ; bir binanın alt katındaki atölyede resim yapan adamı muhakkak tanımak merakıyla , mekana yaklaşmak , önce sephadaki  yarım kalmış resmi sonra da yavaş yavaş duvarlara asılmış resimleri , renkleri bir süre sonra da ressamın dikkatini çeker gizlice pencereden dikizleyen bu çocuk. Ressam pencereyi açıp atölyeye davet eder , resimlerini anlatır ona , " gün ışığı resmin kardeşidir "  der . Küçük çocuk birden sanata aşık oluyor. Öykü ressamın Fransız eşinin dramatik bir şekilde çekip gitmesiyle son bulur.
Selim İleri'nin bilmediği ; o yıllar, Zeki Faik İzer aynı zamanda Güzel Sanatlar Akademisi müdürüydü.
Buradan, tekrar dönmek üzere ; 60 yıllarına gelelim ki bu yıllar gerçekten Akademini en güzel yıllarıdır. Bizim yıllarımızda müdür Mimar Asım Mutlu'ydu , Akademiyi kültüre açıp bize bir " biosphére " yaratmıştı . Resim bölümünün beş atölyesi vardı , bizim Bedri Rahmi Eyüboğlu atölyesi Zeki Faik atölyesine bitişikti. Çalışmalara ara verildiğinde onun öğrencileri genellikle Zeki Faik'in resimlerini nasıl eleştirdiğinin taklidini yaparlardı ki gençliğinde Tanpınar'ın onu tarif ettiğinden hiç bir mimik değişmemiş aynen "...esmer, orta boylu , zayıf ; gözlerini kırparak konuşan " .
Bir gün Bedri Rahmi bana atölyeye gelen yeni bir öğrenci tanıştırdı , " .. reis Fuat benim eski bir öğrencim, başına gelen bir feleketten ötürü on yıl Akademiden uzaklaştı , kendisine saygı duyun , sorularınızla rahatsız etmeyin onu vs. " . Gerçekten Fuat bizden çok yaşlı oluşu ve suskunluğuyla atölyeye yerleşti.
O yıllar müzik aygıtları ; plak, çalacak hiç bir şey bulunmazdı . Bir Alman müzik şirketi , Alman Kültür Merkezinin yardımlarıyla  Akademiye bir önemli bir müzik seti bağışlamışlardı ve çıkan her plağı da gönderiyorlardı. Bir süre ben uğraştım ; cumartesileri müzik dinleme seansları vs. epey ilgi çekiyordu . Bir gün Zeki Faik bana müzik arşivimizde Beethoven'in " Missa Solemnis " plağının olup olmadığını sordu,olmadığını öğrenince de evine çağırıp , bu plağı bize ödünç verebileceğini ve de bu müziğin eşliğinde büyükce bir tuval boyadığını , onu da göstereceğini söyledi . Hocanın böyle bir atıfda bulunması şaşırtcıydı Evinde tuvali gördüğümüz gibi , Beethoven üstüne bir de konferans dinledik. Son eşi Sevim hanım,  ecza depoları olan zengin ve yaş olarak kendisinden  epey gençti, Zeki bey diye hitap ediyor , siz, efendim,yani saygı adına dışta gösteri , kendi aralarında aşk yapmağa dönüştüğünde nasıl olabileceğini katiyen kurgulamak güçtü. Plakla atölyeye döndüğümde , merak edenlere, Zeki Faik ' in taklidini yaparak anlatırken , Fuat biraz sararmış olarak bize çok merak ettiğimiz başından geçenlerin bir dökümünü çıkarttı, Zeki Faik'le ilgili olarak . 50 yıllarında genç bir öğrenciyken Zeki bey Akademi müdürü ve bir gün emniyete telefon ediyor " ...Akademiyi komünistler bastı, gelin toplayın " diyerek , gençlik kurumlarına üye olan bir sürü öğrenci  , Akademi'de sol eylem gerçekleştirmek adına , önce emniyete sonra da yargılanıp hapise atılıyorlar . Fuat, beş parasız , terkedilmiş derdini anlatamamış , uzun bir süre yattıktan sonra uzun bir yaşama savaşı veriyor ve Bedri Rahmi el uzatıyor . Biz " peki seni şimdi görmüyor mu , ne düşünüyor ? diye sorduğumuzda ;" ne yaptığının farkında bile değildi , biz öğrenciler değil, o yıllar yüzlerce üniversite profesörü işlerinden atılmış anadoluya  sürülmüştü ,veba gibi bir şeydi ,  bu " komünist avı" , ancak çeken bilir !
Ben de Selim İleri'ye Ahmet Muhip Dıranas'dan şu dörtlüğü sunuyorum :
         
                     Kardır yağan üstümüze geceden,
                     Yağmurlu, karanlık bir düşünceden,
                     Ormanın uğultusuyla birlikte
                     Ve dörtnala, dümdüz br mavilikte
                     Kar yağıyor , üstümüze inceden.
                   
                   

                     Zeki Faik İzer / desen Cevat Dereli  - Ali Hatemi kolleksiyonu
                     

10 Eki 2011

ölüme dair



Bazı dönemler nedeni bilinmez bir ölüm geçer yaşantımızdan ; beklemediğimiz , düşlemediğimiz genellikle hazırlıksız olduğumuz bir anı yakalar, sanki hep şaşırtmacılıkla olur ; inanamayız , genellikle kabullenmek istemez insanlar , sanki yaşantılarında olağanüstü bir gereklilik varmış gibi . Bilmiyorum ama hep şaşırmışım ; niçin insan doğaya gerektiği gibi bakmaz ? Baksa ; doğanın ölüm dediğimiz bu fenomeni her gün gözlerimizin önünde tekrarladığı , Behçet Necatigil'in dediği gibi : " solgun bir gül dokununca .."   kendine indirgemez bunu insan ; doğanın gözlerimizin önünde can çekiştiğini görür , aldırmaz , öldürdüğü bir sülünün önünde fotoğraf çektiren avcının aptalca pozu , ölümü insanın hala kavrayamadığının bir imgesinden başka bir şey değildir .
Son günlerde yaşadığımız , bize ulaşan bazı ölümler ; bu paradoksun kişilere göre nasıl değiştiğini gösterdi.   Öncelikle Steve Jobs ' un , bu olağanüstü kişinin ölümü. Kısa bir süre önce , öleceğini açıkladı , pankereas   kanseri onu götürecekti , bu nedenle söylediği anlamlıdır ; "ölümün, şimdiye dek insanın en önemli bulgusu olduğunu " söylüyordu . Tüm dinlerin , inançların , ölüm adına insanı nasıl yönettikleri , nasıl istismar ettikleri ve de sonuna kadar edeceklerini düşündüğümde , başkaldıramadığımız yazgının siyah bulutları tüm ışık alanlarımı karartıyor .
Durup dururken ölüme dokunmak neden ? Birkaç gün için gittiğim İstanbul'da karşılaştığım tanıdık , dost bana , uzun süredir kırgın olduğum bir ressam kişinin ölüm saatinin geldiğini , çok perişan , herkese gidip öleceğini söyleyen , orada burada ağlayarak şarap içen bu kişiliğin , cevval günlerinde dostlarını acımasız eleştirerek , kendi resmini satmak adına yaptıkları affedilemez . Ölüm daha mı beyaz yıkar , bence insanın kolay unutma zayıflığı, ölümün bir tiyatro olduğunu ve de herhangi bir perdeden sonra sahneden çıkıp bir daha dönmiyeceğinizi bilmeniz gerektiğini , bunu bize unutturmuştur.
Ölümün gizemini çözmek için biraz doğaya bakmak gerekliliğinden söz etmiştim , bilmiyorum hiç farkına vardınız mı , niçin kediler ölümlerini saklarlar ?

25 Eyl 2011

delirmemek elde değil !

Geçenlerde Roman Opalka 'nın ölüm haberini okuduğumda , aklımdan ister istemez son tuvalinin üstüne yazdığı son sayı geldi , 1965 de 1 den başladığına göre , 2011 de tuvale son olarak hangi rakkamı yazdı.





Opalka'yı tanımamak çok normal çünkü çağdaş sanat dediğimiz ve de ne olduğunu tanımlayamadığımız bir nevi " sirk " olmaktan bir yana , her türlü " marginalité " yi de artiste ya da " plasticien " tanımıyla kendi bünyesinde topladığı için , bir toplama kampı görüntüsünü andırıyor . Opalka hiç olmazsa yaptığı bu uç işi tuval üstünde yapıyordu. 1965 de  Varşova kültür ve sanat merkezini yönettiği sürelerde bir gün eşini kahvede beklerken , aklına bir " zaman manifestasyonu " yapmak , zamanın varoluşununu ; başlangıçla sonuç arasındakı değişimi , insana özgü aşınımındaki son olarak ölümü içermesi , aşınımındaki duygu alanlarının ters yüz edilememesi giderek zamanla bir hesaplaşma yapmak geliyor . Bu karar alındığında çalışma beyaz fon bir tuval karşısında , beyaz bir gömlek giyerek ilk sayı dan başlıyor ve bu ses bir banda kaydediliyor ; bir - iki - üç.... polonyaca jeden , dwa , trzy , piec , szesc , siedem , osidem , siedenarcie osiemnascie , dwadziescia , tysiac , million vs. Amaç bu önünü alamadığımız gidişin hiç olmazsa bir izini bırakmaktı. Sesinin alınmasının yanı sıra kendi fotoğrafı daha sonra da video'la kaydediliyor . günde 380 rakkam tuvale yazıyor , fırça va boyayla . 1972 1 bir milyon'a geliyor  ve o sürelerde beyaz tuval üstüne %5 beyaz renkle sürdürüyor bu önüne geçilmez aşınımı. 1977 de Fransa'ya yerleşiyor . Düsselfolf  akademisinde , Salzburg yaz akademilerinde profesör olarak görev yapan Opelka'nın gerçekten ne anlattığını çok merak ediyorum . Son olarak gördüğüm bir dökümanterde , ruhi bir beyazlığa yaklaşmış Opelka'nın çok monoton bir sesle tuvale yazışını yakın plan izliyoruz , Açıkca yazdığı değil de zamana karşı Opelka'nın da tuvalin içini girdiği ve onunla birleştiği görülüyor. 79 yaşında öldüğünde geriye 180 tuval ve 5 milyon rakkam bıraktı , darısı modern müzelerin başına !

20 Eyl 2011

perili köşk

Rumelihisarı'ndaki perili köşk diye anılan Yusuf Ziya paşa köşkü , 60 yıllarında terkedilmiş , gizemsi uğursuz , masalımsı bir görünüşdeydi . Bugünkü gibi çevresinde hiç bir yapı , tepesinde de köprü olmadığı için bizi sinemanın içeriğindeki ; vampir öyküsüne çekerdi. Özellikle kışın , iskelenin karşısındaki Osman Avcı ' nın meyhanesinden çıkınca , sisin çöktüğü boğazdan geçen tankerlerin sis alarmlarının da etkisiyle içinde birinin lambayla dolaştığını görürdük , acaba bize mi öyle gelirdi.
İşte bu sanrı'nın da etkisiyle Akademi'den kadim dostum Kürt Necati'yle köşke yerleşmeye karar verdik. Bunu Osman Avcı'ya açınca , bize belki sahibi değil de  mirascılarında biri olabilecek Vefa semtimde kasap Sıtkı 'ya danışmamızı önerdi . Kasabı bulduk ama asıl mal sahibi olmadığını , kendisinin köşkün yanında bir arsası olduğunu , arsayı da bir türlü satamadığını anlatıp bizi köşke komşu olan Ermeni kilisesinin papazına gönderdi. Bu süre içinde bizim köşke yerleşeceğimiz duyulmuş ve çevrede yankılanarak bazı öneriler de gelmeye başlamıştı ; örneğin Fransız Naci köşkü gazino olarak kullanıp para kazanmayı teklif ediyordu , özellikle şairler ve yazarlar da  kendilerine oda seçimine başlamışlardı.
O yıllarda resim satılmazdı , ya öğretim üyesi olacaksınız ya da yeni yeni başlayan iç mimariye ve duvar süsleme - mozayık , seramik - gibi teknikleri uygulayarak para kazanma olanaklarını deneyecekdiniz . Bu konuda tek isim hocamız Bedri Rahmi idi. Bir hastaneye yaptığı mozayık pano için çalışmıştık , paraya gelince Eren Eyüboğlu'nun eli o kadar sıkıydı ki bir gün çalışmamızın karşılığınından , bir şişe " güzel marmara " şarabı almak için 1 lira isteyince , vermedi , moralimiz bozgun , şantiyeden ayrıldık , tekrar dönmemek üzere. Bedri Rahmi bunu duyunca gönlümüzü almak için , kendisine gelen fakat işleri dolayısıyla vakti olmadığı için yapamıyacağı ve de teknik olarak hiç denemediği yeni bir projeyi bize önerdi ; Şişli de büyük bir giyim mağzasına " vitray " yapılacaktı . Parasızlıktan o kadar bezgindik ki , yapamıyacağımız hiç bir şey yoktu ! Kürt Necati kısa bir süre sonra tekniği çözdü ; deseni cama çizip , selülozik boyayla renklendireceğiz Otomobil boyası olarak bilinen bu boya ; hızlı kuruma özelliği , istenilen kalınlıkta kullanılması , zamana çok dayanıklığı vs. kalitesiyle işimizi görecekti . Açıkca hoca bunu bilseydi , elinden çıkartmazdı . Hızlı bir şekilde gerekeni yapıp mağaza patronuna projemizi götürdük , Patronun gözü bizi pek tutmamıştı ama mağzanın yakında açılması gerekiyordu , başka olanağı yoktu . Avans olarak aldığımız parayla Çiçek Pasajına giderken , yine çevreden duyulduğu için , saklanmamız olanaksızdı , unutulmaz bir gece oldu. Ertesi gün kazancı Yokuşunda kısa süre için kiraladığımız bir dükkanda, vitray şantiyesi kuruldu. Gelen geçen , akıl veren , bunu kutlamaya gelenle hızlı bir kaç gün geçti , avans parasının tükenmesinin farkına vardığımızda , cam almak için kahveci Ahmet'ten borç aldık. Boya püskürtecek kompresör için Kürt Necati ceketini kefil verdi , boyalara gelince daha önce kravatların üstüne aynı boyayla desen çizdiği için , kalanları vitraya kullanacaktık.
Gece gündüz hızlı bir çalışmayla camlar vitraya döndü , bir hafta sonra da mağzaya taşındı , patron monte etmediğimiz için parayı kısıtladı , beğenisi üstüne de bir şey duymadık.
Elimize biraz para  geçmişti ve de şimdi Perili köşke yerleşebilirdik ! Hasan Avcı ' da hayal kurarak içtikten sonra  kiliseye gittik . Papaz genç , çene sakallı , modern görünüşlü sempatik bir kişiydi , sanata ilgiliydi ; dostca, bize bu köşkün oturulmaz durumda , yaşanacak bir yer olmadığını yıllardır terk edildiğini , genellikle varislerinin Mısır'da olduğunu anlattı , gidip bir göz atmamızı önerdi, bizim hayal kırıklığımızdan etkilenmiş ki ; kilisenin , yokuşun başında manzarası çok güzel ama bir duvarı tepeye dayandığı için çok rutubetli bir mekanının bulunduğunu , beraberce çıkıp bakmamızı önerdi . Hiç unutmuyorum güneşli bir gündü , yokuşu çıktığımızda sağ tarafta bir bahçeye girdik , taş yapı , aydınlık ufak bir mekan , olduğu gibi boğaz ayağını altında , bizim perili köşkü de kuş bakışı görüyoruz , bir düş gibi ! Rutubeti falan boş verip , kiraladık . Öykü uzun , konuya dokunmamın nedeni ; geçende okuduğum bir haberde , Borusan bizim Perili köşkü alıp , onarıp ,  mekanı " conceptuel " sanata adamış. O zaman bizim ruhlarımızın orada gezinmesi çok doğaldır .





.

18 Eyl 2011

Babil'den anılar

Asur'lu askerlerin esir ettiği yahudilerin ezgisi   - MÖ. 7 yüzyıl -

       BABİL NEHİRLERİNİN KIYILARINDA OTURDUK VE AĞLADIK
       ZİON'U ANIMSADIKCA.
       VE HARPLERİMİZİ ÇEVREMİZDEKİ SÖĞÜT AĞAÇLARININ
       DALLARINA ASTIK.
       BİZİ ESİR EDENLER GELDİLER , HAYDİ ZİON EZGİLERİ ÇALIN
       SÖYLEYİN DEDİLER.
       TANIMADIĞIMIZ BİR ÜLKEDE TANRIMIZIN EZGİSİNİ NASIL SÖYLERİZ !


Babil kraliçesi Sibtu'nun , kocası kral Zimri-lim'e mektubu - Marı sarayı / MÖ. 18 yüzyıl -
     
        SÖYLEYİN KRALIMA , KULU SİBTU ANLATIYOR BUNLARI ,
        SARAYDA İŞLER İYİ GİDİYOR , YETER Kİ KRALIM SIHHATLİ OLSUN
        ONA İYİ BİR GİYSİ , BİR PELERİN VE ÜÇ TESTİ GÖNDERİYORUM.
     

Kral Şamsi -Adad ' ın oğluna mektubu    - Bur-Sin / MÖ. 2050 -

         DAHA NE KADAR SENİ GÖZETECEĞİM ?
         HALA BİR ÇOCUK GİBİSİN !
         ERKEK OLAMADIN , YÜZÜNDE SAKAL YOK .
         BURADA KARDEŞİN DAULİ- DUM 'U ÖLDÜRÜRKEN,
         SEN ORADA KADINLARIN ARASINDA YATIYORDUN
         ERKEK OL !



         

14 Eyl 2011

köprünün üstünde



Bir ülkede yaşıyorsunuz , sanatla ilgili ya da ilgisiz  ama bir beğininiz var , kenti daha bakımlı görmek açıkca hakkınız çünkü bir vergi ödüyorsunuz bunun için . Çöpünden tutun da parklara dikilen ağaçlara kadar herşey sizin sorumluluğunuzda. Bir gün evimin çok yakınına tüm Paris'i dolanacak - iç çevre Tramway yolu- projesi nedeniyle buna paralel bu yolu izleyecek bir sanat yolu düşünülmüş ve de ilk 12 km. nin bitimiyle tramway ve  " parcours artistique " Paris'lilere sunuldu. Başlangıç noktası Garigliano köprüsü ortasına pembe renkli metal döküm , içi bir butik görünümünde  ve telefon kabinesi işlevindeki
 bu acaip " alien " objet ; Sophie Calle ve Frank Gehry imzasını taşıyordu , adı da " La Telephone " du. İlk gördüğümde kabullendim sonra da köprüyü yürüyerek geçmediğim için de bir süre sonra varlığını unuttum . . Son günlerde İstanbul sanat çevrelerinde  Sophie Calle ismi büyük hayranlıkla anılmaya başlanınca bir süredir beni sinirlendiren  bu bayanın, Garigliano köprüsüne yaptığını anımsayıp gittim . Gördüğüm bu ne idüğü belirsiz ufak anıt yavrusu , yorgun bir metal yığını , içi dışı " grafitti ", anlatılamaz bir durumda  Bunu media'ya taşımak gerekiyor ;  öncelikle bu ve öteki " sanat yoluna yaptırılanlar "   , hanki amaçla bu projeye katılmışlardır ? kimler  , hangi yetkiyle , kimin parasıyla ? Örneğin bu " acube " kaça mal olmuştur  Kafka'ya yakışan bir yargılama gerekiyor ama yanıt alamazsınız bundan , sayıları fazla olmayan bu " conceptuel plasticien'ler " in yaptıkları tartışılmaz , istedikleri zaman müzelere , saraylara , en kutsal yerlere de girerler , onların arkasında önemli " fondation " lar , önemli isimler , bakanlar, modern müzeler , biennaler vs. Peki başka ne yapıyor bu bayan diye sorarsanın ; kendi dediğine göre 20 yıldır kendi yaşamını başkalarına uyguluyor ve buradan hareketle bir nevi " rontgencilik " ve duygu alanları yaratıyor . Örneğin Venedik Biennali için yaptığı projeye " kendinize bakınız " 107 tanınmış - tanınmamış kadın davet ediyor , aldığı bir mektupdaki son cümleden " prenez soin de vous " bu projenin "lokomotivi oluyor , buna yanıt veren 107 kadın , kendi " halet-i ruhuyeleriyle , Sophie Calle ' i sarsan bu kırılma noktasında sahneye giriyorlar , sonuç plastik sanatlardan öte psikoloji ya da psychatrie 'yi ilgilendiren bu oyunlar , bugün resmin de içinde " çağdaş sanat " adına ön planda yer alıyorlar. Sophie Calle ' in plasticien öz geçmişindeki uç projelerin içinde örneğin ; " görücüleri yatağına davet etmek " , " yatağını bir amerikalıya vermek ", " tükettiği yiyeceklerin aynı renk olması , örneğin pembe - jambon , tarama , çilekli dondurma vs. " , " doğum gününde gelen hediyeleri kabul etmemesi " , Paris'de yılın bir günü yapılan " la nuit blanche " yani bütün galerilerin ve sanat ortamının tüm gece yaşaması projesinde " kendini Eilfel kulesinin tepesinde küçük bir odaya kapatıp , çocukluğunda yaşadığı duyguları tekrar yaşamak " . Bilmiyorum siz ne düşüneceksiniz ama benim içimden kral Übü gibi bağırmak geliyor .

11 Eyl 2011

CHANGİS - 2011

                                                                             

                                                                             

21 Ağu 2011

Wermeer nasıl kopyalandı

1995 aralık ayında , Télérama dergisinde çok ilginç bir haber okudum ; Han Van Meegeren'in Wermeer adına yaptığı tablo " Cene " ,  Hotel Georges V 'de ünlü satış komiseri Jacques Tajan tarafından açık arttırmayla  satılacaktı . Uzun yıllardır her türlü detayını , simyasal gizlerini okuduğum , araştırdığım ve de bütün bu verilerden edindiğim ön yargılarımı sonuçta gözlerimle çözecektim. Dergide ayrıca benim arşivimde olan aynı roprodüksiyon " Cene " 'ye tekrar baktım ; hayır olamaz , Wermeer böyle komik bir tablo yapamaz ; figürler "menhus " ruhlar gibi rahatsız, tüm yüzler tek bir yüzü içeriyor ,biraz karikatür , detay hemen hemen yok , renk çok az ; bitüm, ocre ve kırmızı vs. Bir ressamın erken dönemini de içerse , o ressamdan hiç bir iz yok. Tablo üç gün sergilenecekti satıştan önce  gittim ve girdim sahte gazeteci kartımla . Evet  Van Meergeren'in  1940 yılında Fransa'da Nice kentinde yaptığı " A LA MANIERE " " Cene " gözümün önünde.  Bence her şeyin bir belleği vardır , madde yaşadığı süre içinde eskimişlik adına zamanı kendi bellek katmanlarına kaydeder. Bu gün ADN dediğimiz bir süre sonra renk ,ses ve koku olarak daha kolay detekte edilecektir. Ben tablonun "tinsel " romanını " okumaya başladım ; örneğin : Van Mergeren 14 Wermeer yapmış yaşamında . Cene'den önce " Le Christ et la femme Adultere  o güne göre çok büyük bir fiata satılmıştı . Giderek tüm tablolar önemli müzeler ve kolleksiyonlara alındı ama bu tablonun öyküsü çok ilginç : önce Hollanda'nın en ünlü sanat tarihcisi ; Dr Bredius  -80 yaşlarında- " Bulingto " dergisinde yazdığı yazıda , bu " başyapıtı " Hollan'da adına selamlıyor.   " La societé Rembrandt " tabloyu ülkeye mal etmek için büyük bir kampanya açıyor . ünlü Wermeer  expert'leri Dr. Martin ve Dr. Schneider , Rijk müzesinin müdürü Jonkheer Roell çok büyük bir parayı gözden çıkartmanın zamanı geldiğini vurguluyorlar. Tablo Rotterdam " Boymans " müzesine alınıp , Kraliçe Wilhelmine'nin de katıldığı açılış görkemli oluyor. Müzenin kurucusu M.Van Beuningen bu tabloyu almak için müzedeki bir Goya, bir Tintoret ve de bir Watteau'yu elden çıkartmış. Bu tablo da ötekiler gibi Wermeer'in gününe rastlayan , kolay bulunabilen ressamların tuvalleri üstüne calışılıyor. Örneğin Van Meegeren Cene için Fransız ressam Houdin'in " av sahnesi " tablosunu bir antikacıdan sayın alıyor. Unutmayalım 1932 den bu yana teknik adına epey deneyi var ; önce tuval ince bir zımpara ile üst katmandaki boyanın düzeye indirilmesiyle çalışabilir duruma getiriliyor , 17 yüzyıl da kullanılan tüm malzemeninde bulunması gerekli. Pigment , bezir yağı , damar verniği , bitüm vs. Mavi renk için Wermeer'in kullandığı Lapis- lazuli Londra'ya ısmarlanıyor. Boyanın ve verniğin kuruması,başlı başına bir sorun ; zamana bırakırsak çok uzun , Meegeren bunu fırınlayarak yapıyor , bunun için çok zahmetli denemeler yapmış , boyaların ısıya dayanabilme oranları, renklerin ışığa karşı daha çok gün ışığına karşı hassasıyet dereceleri değişik. örneğin bugün ünlü boya markaları , yaptıkları boyayı güneşe bir yıl boyu sergileyerek denerler. Bu teknik işlevler becerildiğinde iş , son olarak uzmanların eski bir tablonun kimliğini bulmak için yaptıkları çok basit teste kalıyor , bu da tablonun bir köşesine bir damla alkol damlatmak ; eğer boya taze ıse alkol boyayı eritir , üzerinden bir iki asır geçmiş bir boya buna dayanır. Meegeren bunun da çaresini bulmuş ; " bakalite ", o günlerde bulunan mücizevi bir alışım , plastik öncesi diyebiliriz. Genellikle ev eşyalarında , radyo vs  her türlü elektronik eşyayı kaplıyan sert bir alışım . Bakaliti toz haline getirip boyaya karıştırıyor , sonra tuval fırınlandığında bir bileşim oluşuyor ki kuruduğunda alkol testine eski bir boya gibi dayanıyor. Bence olağanüstü bir kişilikle karşı karsıyayız ,  " sanata her çağda bulaşan akıl hocalarına , deynekcilere" iyi bir ders . Kader onun bir resmini de Goering'in almasıyla tarihe daha iyi mal etti. Ayrıldığı eşi , çılgınca para harcaması , kendini ele vermesine neden bir takım veriler  sonucu 1947 de yargılandı , bir yıl hapis cezasını hapishanede kurduğu atölyesinde geçirdi. Dünyanın her yanından o kadar sipariş gelmişdi ki hepsini yapması olanaksızdı , çıktıktan kısa  süre sonra öldü. Paris'deki  satışda "Cene " yi kimin aldığını bilmiyorum ama Maitre Tajan 'ın şu sözleri aklımda kaldı :  " bu tuvali alacak olan bir taşla üç kuş vurmuş oluyor
1-Wermeer 2- Meegeren 3- üstüne Wermeer yapılan tuvalin asıl ressamı , wermeer'in çağdaşı , önemli bir ressam Hondius .

                                               

20 Ağu 2011

HATTUŞA' DAN MEKTUPLAR 2

M.Ö. 2000 hitit duvar kitabesi

                           YAKARI
     

TANRIM BENİ YAVAŞLAT.
SAKİNLEŞTİR AKLIMI Kİ YÜREĞİM DİNLENSİN

HIZIMI DENGELE ZAMANIN SONSUZLUĞUNA.
GÜNÜN KARMAŞASI İÇİNDE BANA ŞU ÖLÜMSÜZ TEPELERİN DİNGİNLİĞİNİ VER.

GÖRÜNTÜMDEKİ GERGİNLİĞİ , BELLEĞİMDEKİ AKARSULARIN EZGİSİYLE YIKA.
UYKUNUN BÜYÜSÜNDE ARINAYIM,

BANA AN'I , YAŞAMAYI ÖĞRET ;
BİR ÇİÇEĞE BAKMAK İÇİN YAVAŞLAMAYI,
BİR GÜZEL KEDİYİ YA DA KÖPEĞİ OKŞAMAK İÇİN DURMAYI,
BİR YAZITTAN BİR KAÇ SATIR OKUMAYI ,
BALIK TUTMAYI , HÜLYALARA DALMAYI .

HER GÜN BANA KAPLUMBAĞA İLE TAVŞANIN ÖYKÜSÜNÜ ANIMSAT
ANIMSAT Kİ YARIŞI HER ZAMAN HIZLI KOŞANIN BİTİRMEDİĞİNİ
YAŞAMDA ACELEDEN DAHA ÖNEMLİ ŞEYLER OLDUĞUNU.

GÖRKEMLİ MEŞE AĞACININ DALLARINDAN YUKARIYA , ÖTEYE BAKABİLMEYİ
GÖREYİM NEDENİNİ GÖRKEMİNİN, GÜCÜNÜ NEREDEN ALDIĞINI .

KÖKLERİMİ YAŞAM TOPRAĞININ KALICI DEĞERLERİNE DOĞRU
DERİNE GÖNDERMEME YARDIM ET.
YARDIM ET Kİ KADERİM YILDIZLARA DOĞRU SAĞLIKLA YÜKSELSİN.










15 Ağu 2011

Re adasına dönüş

Bir kaç gün de olsa , okyanusa doğru açılmak iyi geldi . Paris'e bütün yaz yağan
 yağmurların giriş kapısı diyebiliriz , zaten onsuz düşünülemez ada.
 Bağ bozumu daha yapılmamış , eylülü bekleyen bağlar üzümle yüklü .
 Göçmen kuşlar da gitmek üzere  ama asıl hüzün onlar gibi iki yıl önce çekip giden
 bir dostunuzun boşluğu , yine güzel şaraplar içerek onu andık .
Tekrar döndüğümüzde bilmiyorum bizi kim bekliyecek ?

11 Ağu 2011

tarifsiz sıkıntılar içinde

2010 yılının mayıs ayında Bodrum'dan karşıdaki Kos adasını dolaşmaya gittik.
 Yunanis'dan bir kez geçmiştim ama merakım ;  bu adalarda nasıl yaşıyor , karşı kıyıları nasıl görüyorlar vs.  Biliyordum ki haftanın belli günlerinde Bodrum'a alışverişe geliyorlar , tarihi alış veriş sürüyordu ama ne yazık bu iki toplum açıkca beraber yaşıyabilirdi , şu karanlık inançlar olmasa . Ada turistik tarihi kalıntılar ve Osmanlıdan kalan izler de silinmemiş , adadaki esnafın çoğunluğu da Türk asıllı , konuştuk biraz ,o zaman Yunanistan daha büyük ekonomik krize girmemişti.Adayı merakla dolaşırken , deniz kıyısındaki gazinonun arkasında , şimdiye dek insan dehasının böyle bir montajı biraz zor yapabilir yargısıyla karşılaştığım " makina ", adadaki bütün gördüklerimi sildi süpürdü. 60 yıllarında Kafka'nın " Ceza Sömürgesi " hikayesini sinemaya aktarmayı düşlemiştim,hikayede baş rolde işkence için kullanılan makineyi  gerçekleştirmek olanaksızdı , Kafka mekanikle insanı birbirine monte etmişti . Sonuç olarak Kos ' daki bu " Kafkayen motör " biraz da benim " halet-i ruhiyemin " bir  görüntüsüydü sanki . Ne işe yaradığını kimseye soramadım , haziran 2011 de sırf tekrar görmek için Kos'a döndüğümüzde yerinde yoktu , aradım bulamadım.



8 Ağu 2011

atölye / FRANCIS BACON

Sanat bir ayrıcalıktır . elbette bir fenomen yaşanmalı ki bu ayrıcalık bir olağanüstülük taşısın. Bu başka oluş , sanatcının da kimliğini oluşturur. "Marginalité " yapay, oynanan bir rol değildir. Kişilikte oluşur, insanın tanımıdır . Nevrose' un burada bir ölçü olması , sanat tarihinde bir çok sanatcıyı  deli kimliğine sokarak , yapıtlarındaki yargılanmayı , ruhsal sarsıntıların sonuçları olarak görmüştür. Elbette ne Boch'dan ne de Richard Datt'dan elimizde resimlerinin dışında , deli olduklarına dair bir kaynak var , olağanüstü tekniklerine baktığımızda da bir delinin yapabilmesi olanaksızdır. Van Gogh'a geldiğimizde de karşımıza "depressif" bir kişi çıkar, deli değil. 1971-72 de Paris Grand Palais ' de izlediğim Francis Bacon retropektivi , beni çok şaşırmıştı onu izliyen günler içinde, Akademinin sokağı Rue de Beaux-Arts ' da , aynı ismi tasıyan otel 'de kaldığını duymuştum , bu otelde Borges'de uzun yıllar kalmıştı. Nitekim Bacon'ı  civar kahvelerde gün boyu, çevresinde bir gurupla sürekli görüyorduk ki daha sonra öğrenecektim bunların arasında önemli bir kişilik, Bacon'ı keşfettiği söylenen ve de üstüne epey kitap yazan Michel Leiris de varmış.Bu kişilik beni ilgilendirmişti , varoluşun da hiç bir yapay , yapmacık bir tavır olmayan , nevrose ' unu bagaj gibi heryere taşıyan bu ressamın yaptıkları açıkca beni ilgilendirmeye başlamıştı. 1972 yazında Londra'da bir gazetenin hafta-sonu ekinde Bacon 'la ilgili bir skandal görmüştüm, demek başka bir kişilikle karşı karşıya idik. 1992 deki ölümüne kadar sanatı ve yaşantısıyla ilgili kitap okuyup , o meşhur " Reece mews " atölyesinin de bir kaç fotoğrafını görmüştüm . Ne zaman bu atölye ressamın doğduğu Dublin'e olduğu gibi götürülüp, montajına karar verildikten sonra bu mekana girmiş nadir kişilerin tanıklıklarını içeren bir kaç makale ve kitap yayınlandı . Richard Cork yazısında bu atölyeyi Bacon ' ın  deyimiyle ; " cinayetin işlendiği yer " olarak değerlendiriyordu. Örneğin mekana girdiğimizde Bacon'nun bu ufacık yerde nasıl bir " triptique " tuval çalıştığını kabullenmek güç , mekan bir çöplük görünümündeydi , o kadar çok objet ; dergi ,kitap , gazete küpürleri , zamanla kurumuş boya , fırça , oraya buraya saçılmıştı ki bu "accumulation " açıkca bir nevroza yani resmin çıkışına paralel malzeme olarak görmek biraz zordu. Bacon canlı modelle çalışmaktan nefret ederdi , resminin kaynakları, dergiler ve kitaplardan edindiği fotoğraflar , özellikle tıp kitaplarından gelişi-güzel kopartılmış sayfalar , Amerikalı fotoğrafcı Eadweard muybridge 'in ünlü, insan vücudunu eylem anında çektiği seriler Bacon'ın etki alanındaydı . Beraber yaşadığı arkadaşlarından Ron Belton ' un anlattığın göre ; 1959 da ilk kez atölye dışına çıkıp Cournouailles 'a üç ay için giderken Bacon çuvallara bütün bu dökümantasyonu doldurup götürmüştür . Kendi tanımıyla " evimde bir kaos içindeyim " sözü , ölümünden sonra bu evi olduğu gibi Dublin' e taşınmasına karar verildiğinde, yönetici Barbara Dawson ' un yazısında daha iyi görülür ; " arkaologlar bütün bu birikimi tek tek elden geçirip kaydettiler . 
Bu objet ve malzeme yıkıntısı yine Bacon'nın deyimiyle " cadavre exquis " , toplam 7500 toplanabilen , o kadar da zamanla  çürümeye , yokoluşa terkedilmiş resim malzemesi , fotoğraflardan görebildiklerimiz ; Rembrandt pastel seti , kutu açık , üstünde akla gelebilecek her şey , kurumuş bir boya tabağı , kahve kavonozlarında terabantine yatırılmış fırçalar , zamanla unutulmuş ve de yaşamına giren dostlarının fotoğrafları , lettraset sayfaları , bir kutu winstor marka yağlıboya renk mavi . masanın üzerinde Goebels , Baudlair , Rembrandt 'ın portreleri , eşcinsellerin ünlü dergisi Physique Pictural , yerlerlerde Velazques ' in roprodüksiyon kitabı göze çarpanlardan.
Kütüphaneye  baktığımızda , yerlerde sürünen sayfaların kitaplarını görürüz . Bu arada
Cardinal Pilippo Archianto 'nun portresini de unutmamak gerekir. 
Grand Palais retrospektivi sırasında , düşünür Gilles Deleuze ' le bir radyo konuşması yaparken kaldığı otelden gelen bir telefondan , beraber olduğu dostunun intahar haberi geldiğinde de Bacon 'nun yanıtı ; " hayatın kendisinden başka daha korkunç başka bir şey var mı ! " olmuştur.