23 Haz 2012

ART BASEL / fuar - sirk - lüks alışveriş merkezi

Geçende dostum Ali Hatemi İsviçre'den telefon etti ; Art Basel'deymiş , izlediklerinin bana görsellerini göndereceğini söyleyince ve de bu konuda kendisini şaşırtacak çok şey olmamasına rağmen bu aktüel sanatın "absürt'ün" çok ötesine geçtiğini de ilave etti  Bildiğimiz , konuştuğumuz fakat göremediğimiz , örneğin Marina abramoviç'in Newyork-MOma yaptığı performance'ı  fuarda bir galeri tarafından satılıyor. Ederi ne kadar , bilmiyorum  . Başka bir uygulama ; Marina'yı İstanbul'a davet ederek bunu, sergi mekanına çıkan asansörde yapmak gibi bir projemiz vardı. giderek bu absürt karşısında , söylenebilecek tek şey ; sürekli tekrar ettiğim , benim bilincimdeki sanatın çoktan rayından çıktığı , "psychothéraphie"nin artık kliniklerde yapılmadığı , concept'in ; sözcük , desen ,pentür vs. olarak amacından saptırılarak işin kolaylığına yani herhangi bir jest'in , gestuelle'in , göstermelik luzumsuzluğun bir anlam olabileceğini , satılabileceğinin kanıtlanmasıdır.


unponderabilia@marina abramoviç@ulay.1977
performance Basel-2012
Gördüğüm kadar  Basel'deki performation da figürler inandırıcı değil , aradan geçmemek en iyisi . Başka bir yorumda, bu fuarı bir  "kültür , pazarlama , para ve glamour " olarak tanımlanması , giderek oluşan VIP ayrıcalığı , mediatik ve basının sağladığı güç oradan oraya koşturan profesyoneller , ilk satın alanların iki saat sonra aldıklarını satmaları , amaç bu . Sanatın , götürülebilir , akıcı , pazarlığa ve her türlü dövize dönük ve de bugün yatırım için en makul bir seçenek olduğunu , fuarın  gazetesi ; " The Art News Paper " de manşet olarak atılmış.



Kanada'lı sanatçılar Edward ve Nancy Reddin Kienholz yaptığı bu eser 1.2 milyon dolara satıldığında , bunu almak istiyen ama geç kalan kolleksiyonerlerin ( epey çok ) pişmanlığını görmek için fotoğrafa iyi bakın! Sanatın Anlamı !














Bana ulaşan görseller ilk bakışta , fuarın ve günümüzün bize emposer edilen , şimdiden yorulmuş bir panoramasından başka bir özellik taşımıyor, sanatçının işlevine gelirsek : bu göz boyama ve sihir iyice kaybolur. Défoulement katiyen yaratıclık değildir , yaratma sözcüğünden önce değer ve para konuşuluyorsa ; şunu çok iyi bilmek gerekir : yalnız tinsel olan zamana dayanır , düzmece fuarları sahte müşterilerin yaptıkları alış-veriş bence " monet de singe" dir. Fuarda satılan Rothko - Untitled /1954- Marlbourg Fine Art Gallery'de 78 milyon , Stabile , Calder'in bir işi 9.5 milyon , Yves Klein'in ufak taslağı " peinture de feu , 2.75 milyon ederken benim aklım  Manuel Felisi'nin eseri ; piano tuşlarının üstüne düşen su damlaları ve onların müziği "Sinfonia 2012 " , eser 20.000 euro olarak gösteriliyor , acaba piano da bu fiatın içinde mi?







22 Haz 2012

artık gına geldi !

Artık ilgilenmiyecektim daha doğrusu yazmıyacaktım , görüyorum ki başkaldıran ya da tepki gösteren çok az, ilk kez kamu oyunda olsun , kişisel  eleştiride de odak noktası olmuştu bu tarihi mekanda şamata yapmak ! Ama yapanlar çok iyi biliyorlar , zamanla herkes alışacak ,  malum kafa yıkamak biraz zaman alır , yıkandıkdıktan sonra da acaba gelecek yıl  Chateau de Versailles'da kim bir performance yapacak diye meraklanırsınız.İşte yanıtı ,  Jeff Koons , Takashi Murakami , Xavier Veilhan ve Bernar Venet'den sonra Portekiz asıllı Joana Vasconcelos Versailles'ı şenlendiriyor. Artık KITSCH'ı yadsıyamıyacaksınız.


LİLİCOPTERE


Daha önce yazmıştım bunun  organizasyonunun nasıl yapıldığını , manupulationu ve arkasındaki kişilerin vitrini nasıl kullandıklarını . Milyarder kolleksiyoner François Pinot ve onun arka-plandaki yöneticisi Jean Jacques Aillagon herşeyi planladıktan sonra yerini , actüel yönetici Catherine Pegard'a bırakmıştı . Kimse bu gidişi önleyemez , yeni Kültür Bakanı Aurélie Flipetti'nin yapılana yorumu ise " nihayet bir kadın sanatçı Versailles'da " gibi luzumsuz bir yargı. Gelelim bu Portekiz'li sanatcının performansına : ayrıca şunu belirtmek gerekir 2007 de Santralistanbul'da " Modern Mahrem " diye bir işini sergilemiş , bizim conceptüelcilerimizin tanıması normaldir. Versailles'da inox tencerelerden yapılmış bir kadın ayakkabısı ,




sizi bahçede karşılıyor. Ben burada, bahçe - ayakkabı ama niye inox tencere , anlamadım zaten yapan da kafasından geçen bir fantaziyi gerçekleştirmiş, birden tencereleri satanı , onları kaynak edenleri , oradan buraya taşıyanları , sanatçının örneğin annesinin ne düşündüğünü anımsadım , asıl absürt burada , ve de bu inox ayakkabının bir müzede tekrar karşınıza çıkacağıdır. Bir başka objet , " Lilicopter " ; helikopter benzeri - belki bir maket - deve  kuşu tüyleriyle kaplı , kitcht'in ötesinde bir zevsizlik , mekana bir hakaret ,  öte bir anlam bulamıyorsunuz. Bunu "Lady Gaga' ya " atıf olarak yaptığı söyleniyor , bence yakışır. Yeni gerçekci olarak tanımlanan Vasconcelos , bu performansında , sergilemek istediği ve de daha önce Venedik Bienalli'nde görülen "a novia " , " thebride/genç evli kız " isimli 5 metre yüksekliğinde ve 25bin tampax'dan oluşan avizeyi Versailles'ya sansür nedeniyle asamadı , Versailles'yı Sevenler cemiyeti sanatçıyı "Tencer ve Tempax Kraliçesi "olarak adlandırdılar.





Tekstil'den oluşturulan üç devasa tavana asılmış , ne olarak tanımlanamıyacak objet de Marie- Antoinette'e ithaf edilmiş :


Yine aynı şekilde bez - kumaş la yapılan 23M2 tapisserie / patcwork cırtlak renklerin armonisinde  "contamination " , Pinot'nun Palazzo Grassi'de daha önce sergilenmişti :


Eskiden düşlerdik , bugün içinde yaşıyoruz , sanatı manupulé edenleri de tanıyoruz , gizem , sihir , hayal yok olmuş yerini bu kitsch "éphémére çılgınlığın" Disneyland misali eğlendirici , düşündürücü olamayan hafifliği kalmış. İster istemez Topor'un dediklerini anımsıyorum : " ..eğer conceptuel bir kariyer yapmak istiyorsanız , çocuk resimlerini imzalayın. "



Bu conceptüel sarayı bekliyen dantelle yapılmış iki arslan , bu etkinliğin süreceğini ve de gelecek performansı yapacak olanı da bize duyuruyor ; Giuseppe Penone , Louis14 'ün bahcıvanı André le Notre'a bir hommage yapmak üzere gelecek.

18 Haz 2012

Argumentum ad nauseam

Dostum Emin Çetin , gerçekten son kızgın adam ; gözünden kaçan hiç bir şey yok , sözlerini de gevelemediği için , bana sorduğunu , yazıma başlık olarak aldığım sözü açıklayarak gireyim ; latince , az ve öz bir tanımlama , " götürü bir haklı olmak duygusu " , " altatıcı bir kanıtlama " , " sophism " vs . çevrilebilir . Benim açıklamak istediğim ;  ister istemez kendi ön yargılamızın bizi saptırdığı bilinci bir türlü silemememiz. Şu kısa yaşantımızda - kuşak olarak- o kadar önemli sosyal ve  politik değişikliklere, kaymalara , ters-yüz ya da yok olma , dibe vurma , tüm bu fenomenleri yaşadık , izledik . Melih Çevdet Anday'ın deyimiyle , " ..kendi kendimizi geçtik " , bir gittik uz gittik . Sonuç olarak bir türlü anlayamadığım , sanatı sosyal yapıda genelleştirmek , Emin Çetin'in dediği " ...bu ülkenin insanlarıyla, toprağıyla , ruhuyla " alternative bir alışverişe sokmak. Hangi alternative , bırakın ülkemizi size yaşadığım Fransa'dan bir kaç örnek vereyim ; daha geçen gün okuduğum bir araştırmada , Erwan Desplanques'ın yazısı "Devenons-nous  incultes  ? " yani " kültürsüz mü oluyoruz ? " Fransız toplumunun giderek kültür adına sığlaştığının , genel kültürün , varoluşun en az da olsa stok etmesi gereken bilgilerin , biraz da olsa internet'den kaynaklandığını  giderek kültürü elinde tutan azınlıktaki zengin  sınıfın , onu erişelimeyen "sophistiqué " bir aşamaya getirdiği , kültürün lüks , söz gelimi kendilerinin tükettiği bir fenomen olduğunu kanıtlıyordu. Üç büyük ülkeyle de kıyaslandığında : İngiltere'de kültür , sosyal bir vernik , %2  gibi önemli üniversite diploması olanlara özgü . Amerika ise, üstün okullarda okuyanların dışında , %90 Amerikalı'nın kendi coğrafyasından haberi bile olmadığı ortada. Yıllardır ilgimi çeken , yalnız pazar günleri yayınlanan Fransa'nın önemli bir gazetesi " Journal de Dimanche " her yıl ülke çapında bir anket yapar : o yıl Fransa'nın en önemli 50 kişiliği . Diyelim izlediğim son 20 yıl içinde bu 50 kişilik listeye hiç bir zaman , bir yazar , bir düşünür , bir sanatçı , bir bilim adamı girmedi . Peki kimler diyeceksiniz ; önce futbolcular , sinema , tv , aktüel müzik , tüm şamataya açık kim varsa , bu ülkenin insanlarının gerçek bir odağı , içinde var oldukları mediatik kültür ve de onların politikacıları . Örneğin geçenlerde Sosyalist'ler tarafından kapıya konulan Sarkozy 'nin kültür seviyesini , kendisin açıklamasıyla ; okuduğu tek kitabın ; Mme de La Fayette'in gençler için yazdığı roman : La Princesse de Clévé olduğunu okuyunca , bizim algıladığımız kültür onlar için " karanlık bir İbranice " . Emin Çetin , Blog'undaki bir başka prargafta benim konuşmada söz ettiğim İstanbul'un uluslararası açılımının yanıtını , galerici Knight Landesman'nın sözleriyle doğruluyor yani sonuçta "..ulusal galeri kuralları yok oluyor. " yani başka bir deyişle " ..dünya ekonomik bir coğrafya , herşey satılık ". Sanatın toplumla "manevi kontağına" gelince ; okuldan daha çok cami yapılan , " arabesk'in bile ötesinde daha aşağılık bir beğeninin başını alıp gittiği bir ülkede daha üst düzeyde  ulusal bir kültürden söz edilemez. Bence "..halk plajlara hücum ediyor , vatandaş denize giremiyor " diyen Demirel'in , ister istemez yaptığı bu ayırımı , ünlü galerici Gogosian , Bouget hava alanının içinde bir "entre-depo'yu" ültra-lüks galeriye çevirerek ,  büyük çapta heykel- objet'leri özel uçaklarıyla gelen zenginlere sunuyor. Peki bunu niye halk -charter'lerinin kalktığı öteki hava alanına açmadı ? Sonuç olarak ne olursa olsun , hani Tophane'den aşağıya doğru inerken contemporary ya da değil ,  bir galeri , bir mekan ,bir sergi , fotoğraf , installation ; bana İstanbul'un değişimini gösteriyor , elbette bir irtibatı olacak eğer buraya kadar gelmişsek . Aradığım galeriyi bulamamıştım , bakkala sordum : " ..hemen aşağıda , solda " dedi ve " çok iyi bir açılış oldu , sonunda sokak yaşamaya başladı "

15 Haz 2012

OĞUZ ERTEN'LE SÖYLEŞİ/STAR GAZETESİ1 haziran 2012






Paris’in Modası Geçti, İstanbul’un Yıldızı Parlayabilir 
(Oğuz Erten)

Türk resminin Paris’teki sesi ve en önemli pentürcülerinden biri Utku Varlık ile Paris’i, sanat hayatını ve gündemi tartan, geleceğe projeksiyon sunmaya çalışan sanattan siyasete keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Paris öteden beri Türk aydınlarının Kabesi olmuştur. Ressamlar, yazarlar, cumhuriyetin ilk yıllarından buyana Paris’i hep sanatın merkezi, büyüleyici bir şehir olarak tarif etmiş, gıptayla bakmışlardır. Paris'in bu büyüsü hala sürüyor mu yoksa modası geçmiş bir mazi midir?

Utku Varlık: Türkiye için de dünya için de Paris eski bir moda oldu. 20. yüzyılın başından II. Dünya Savaşı sonrasına kadar sanatın dünya üzerinde temsil edildiği en üst seviyesi Paris’teydi. Sonrasında Amerikalılar Yeni Amerikan resmini CIA desteği ile ortaya çıkartarak Paris’in merkeziliğini ortadan kaldırdılar. Buradaki en önemli nokta Amerika’nın gücünü sanatla göstermek istemesidir. Gücünü silahla göstermek istese ona karşı yapabileceğiniz şeyler var ama sanatla göstermek istediğinde karşısında durabilmeniz mümkün değil. Sanata silah çekemezsiniz. Tüm bu olaylar olurken Paris hep kendine bakıyordu, dışarıda neler olduğuna hiç bakmadı. Unutmayalım ki bunlar olurken Picasso ve Dali gibi dönemin en önemli ressamları hala Paris’te yaşıyorlardı. Onlarla beraber Yves Klein, Jean Michel Atlan gibi sanatçılar da Paris’te yapıt üretiyorlardı. İşte bu dönem bizim Türk sanatçılarının Paris’te olduğu zamanı işaret ediyor. Paris elden gidiyor ama ne Parisliler ne de Türk sanatçıları bunun farkında. Savaş sonrasında Paris’e giden sanatçıların en beceriklisi Abidin Dino’dur. Abidin oraya gidince Nazım Hikmet’ten dolayı Komünist Partisi bağlantısı ile Aragon’a yanaşıyor ve bu sayede sergiler açıp resim satıyor. Shakespeare’in bir sözü vardır. Şöyle der; “Her köpeğin bir tirit günü vardır”. Abidin Dino’nun tirit günü de o günlerdir. Komünist Parti ile o günler yavaş yavaş söndü. Fransa’da o günlerde yazınsal sanatlardan tutunda plastik sanatlara kadar tüm sanatları Komünist Partisi yönetiyordu. Tüm galeriler ve dergiler onlar tarafından yönetiliyordu. Partinin “Evet” demediği bir sanatçı çıkış yapamazdı. Belki Paris’in modasının geçmesinin sebeplerinde biri de budur.        


Şu an Paris, dışarıdan gelen yabancı bir sanatçıya ne vaat ediyor?

Utku Varlık: Hiçbir şey vaat etmiyor. Biz Paris’e burslu giden son Akademi öğrencileriyiz. Ve biz gittiğimizde Hemingway’in söylediği gibi “Paris bir şenlikti”. Sergiler açılıyor, sanatçılar gelip gidiyordu ama bu atmosfer o kadar hızlı yok oldu ki inanamazsınız. Paris bugün New York’un, Berlin’in, Barcelona’nun etkisi altındadır. Bugün bir sanatçının kendi başına çözebileceği hiçbir şey yok. Bugün sanat belli grupların, belli lobilerin konuştuğu ve ilerlettiği bir unsur oldu. O yüzden Türkiye’den Paris’e gelen sanatçıların Paris’te tıklatacakları tek bir kapı bile yok. Eğer siz bienallerin içinde yer alan bir sanatçıysanız size o lobinin kapıları açılabilir. Bugün eskiden olduğu gibi sanatçı olarak tuvalini beğendirme veya satma şansın yok. Resmine baktırmak bir dert, onu satmak ayrı dert doğrusu.       

Paris’teki eğitiminiz bittiğinde Türkiye’de sizi mühim bir kariyer beklemesine rağmen neden dönmemeyi tercih ettiniz?
Utku Varlık: 1960 ile 1970 arası dünyada barış rüzgârlarının estiği bir dönemdir. Ama 1960’ların sonlarından itibaren Türkiye’de birtakım karışıklılar yaşanmaya başladı. 6. Filo’ya saldırılar, Devgenç’in eylemleri, dış provakasyonlar ile siyasi olarak kaynamalar başladı. Ben 1970 yılında Paris’e okumaya gittikten bir yıl sonra 12 Mart 1971’de muhtıra verildi ve İstanbul’da kitaplar toplatılmaya, baskınlar yapılmaya ve kötü haberler gelmeye başladı. Özellikle başkaldıran öğrencileri vurma ve öldürme veya adam kaçırma gibi eylemler gündelik şeyler haline geldi. Böylece Türkiye birden bire karardı ve beşinci belki de onuncu kez ekonomik olarak dibe vurdu. Bu dibe vurma sonrasında Paris’e burslarımız gelmemeye başladı. Biz güç bela Paris’te burssuz yaşamaya başladık. Ertesi yıl İstanbul’a gelip Akademi’yi ziyaret ettiğimde, önünde polislerin beklediğini gördüm. Sonrasında hala adam toplanıp adam arandığını öğrendim. Bu zor zamanlarda benim çok yakın dostlarım içeri alındı ve arasından intihar edenler de oldu. Türkiye’de bunlar olup biterken Türkiye’ye gelmek olası değildi. Zaten 1970’te ben giderken hocam Bedri Rahmi Eyüboğlu’na “Ben gidiyorum bir daha geri gelmeyeceğim” demiştim. 1974’te burs bitmek üzereyken dönmeme kararımı kesin bir şekilde vermiştim. Bu karardan sonra Akademi’de gravür ve litografi bölümünü bana bırakmak için bekleyen hocam Sabri Berkel’e Türkiye’nin karanlık durumunu anlatan ve dönmeyeceğimi belirten bir mektup yazdım. Cevaben yazdığı mektupta; “Utku oğlum bende senin yerinde olsam dönmezdim” diyerek beni destekledi. O yıllar Türkiye’nin çok güç yıllarıdır. Olaylar ancak 1980’den sonra duruldu o zaman da ben Paris’e artık iyice alışmıştım ve geri gelmeyi bir daha hiç düşünmedim.    

İlk resminizi kime ve ne zaman satmıştınız?
Utku Varlık: İlk resmimi Yahşi Baraz 1966 yılında satın aldı. Yahşi Baraz seramik bölümünde okumasına rağmen hep resim bölümündekilerle beraber olan dingin karakteri ile zaman içinde dostum oldu. 1966 yılında Akademi’yi bitirdiğim yıl 200 liraya benim bir resmimi aldı. O resim şu an İstanbul Modern’de asılı. Bu resim aynı zamanda Yahşi Baraz’ın da satın aldığı ilk resimdir. 

Bugünün Paris’i ile sık sık geldiğiniz İstanbul’un sanat dünyasını kıyasladığınızda son kırk yılda İstanbul’da neler değişti?
Utku Varlık: Çok rahatlıkla şunu söyleyebilirim ki Türklerin artık Fransa’ya gitmesini bırakın, Fransızlar artık Türkiye’ye geliyorlar. Tophane’de bir Fransız çok güzel bir galeri açtı. Anadolu yakasında ise bir Alman, yeni bir sanat galerisi açtı. Bu ne anlama geliyor biliyor musunuz, bu dünyadaki küresel değişikliklerin işaretidir. Nasıl New York, Paris’in elinden sanat merkeziliğini çaldı, şu anda New York’ta merkeziliğini dünyanın başka bölgelerindeki kentlere kaybediyor. İstanbul da eğer sanatı iyi yönetirse gelişmekte olan yeni sanat başkentlerinden biri haline gelecektir. Çünkü İstanbul’da para var ve o galeriler de bu yüzden buraya geliyorlar. İstanbul şu an Avrupa’nın birçok kentinden çok çok daha etkin ve sinerjik bir kent.

Dışarıdan bakan içerideki biri olarak Türk resim sanatının bugünkü sorunları neler?
Utku Varlık: Şu an Paris’in başı depolarındaki 100 bin enstalasyon objesi ile belada. İstanbul yolun başında olduğu için böyle bir sorunla karşı karşıya değil ama durum bu minvalde ilerliyor. Gelecekteki en büyük sorunlarından bir bu olacak. Otuz yıl sonra unla, şekerle, iple yapılmış enstalasyonlar erimeye, çözülmeye, kendi kendini yok etmeye başladığında depolar birden çöplüğe dönüşecek ve bu yılların sanatı hiç yaşanmamış gibi tarihe karışacak. Dikkat edilmesi gereken en büyük sorun bu. Bu bahsettiğim sanatın virüsüdür ve bugünlerde İstanbul’a da yansımaya başladı.

50 yıldır resim yapan biri olarak geldiğiniz bu noktada en çok yapmak istediği etkinlik nedir? 
Utku Varlık: Ben kendi dünyasını kurmuş bir sanatçıyım ve onu biyosfer olarak adlandırıyorum. Ben şu an İstanbul’dayım ama İstanbul’da resim yapamam. Resim yapabilmek için biyosferime dönmek zorundayım. Ben ilk önce kendim için resim yapıyorum. Sonrası beni çok ilgilendirmiyor. En çok istediğim şey ise kendim için resim yapabilmeye devam edebilmek. Bir şair diyor ki; “Şiir çevrildiği zaman buharlaşır”, resim de arttığı zaman kendi kendini yok etmeye başlar. Büyük sergiler o yüzden daha değerli olmaktan çok resmi değersizleştiren bir oluşumdur. Bir müzeye gittiğim zaman tek bir resme bakmak için giderim, eğer tüm koridorlardaki resimlere bakmaya başlarsam görmek istediğim resme ulaşamadan yorulup geri dönerim. Ben bir galeri açsam bir tek resim sergilerim. En ideali budur. Bu resmi yüceltmek anlamına gelir. Sanat, Borges’te olduğu gibi felsefe yapmaktır, orada burada ip cambazlığı yapmak değildir. Geleceğe dair projelerim var ama mega projeler bana göre değil.  

1 Haziran 2012
STAR GAZETESİ

3 Haz 2012

dalga geçildiğinizin farkında mısınız ? 2


Artist Wim Delvoye'yi uzun süredir izliyorum ; Belçika'lı olmasının yanı sıra , Jan Fabre'dan sonra Louvre'a giren bir performance sanatçı ; düşündürmüyor ama güldürüyor . Tekrar bu tür " contemporary " yi eleştirmek gibi bir amacım yoktu çünkü beni kanıtlayan hiç bir yanıt almadım ki Blog'un varoluşunun bir nedeni de dostlarımla , izleyenlerle bir dialog kurmamdı . Zorla güzellik olmaz , demek ki herkes bu şamatayayla hem-fikir . Geçen hafta aktüel sanat olaylarını izlerken gözüme şu haber ilişti : "..Delvoy'nın Louvre Müzesindeki performance'nın açılışına , kolleksiyoneri "zengin bir Türk " ve ailesi de katıldı . Burada şaşılacak birşey yok ; ülkemizdeki " conceptuel " salgınının ne boyutlara geldiğini daha önce yazmıştım . "Kediyi merak öldürür " derler , ben de bu kolleksiyoneri araştırayım derken , karşıma çıka çıka Dağhan Özil çıktı , Jan Fabre'la ilişkisini biliyordum ama bu "blageur Belçikalı "'la çalıştığından haberim yoktu ! Araştırmalarım sonucu bir habere göre Dağhan , kolleksiyonundaki Delvoy'nın yaptığı bir bronz "   crufication"'nu İstanbul'daki St. Antoin kilisesine ödünç vermiş. Buradan hareketle bilmeyenlere bu sanatçının ne yaptığını anlatayım : Delvoy dediğine göre kendisini üç konu ilgilendiriyor : vücut , göt ve inanış , buna ilaveten para da bu ilgi alanı içinde , bana güç katıyor diyor . Asıl ünü " Cloaca " adını verdiği "bok " imal eden makina :
CLOCA
Delvoye 1992 de bu makinayı çizmeye başlamış ve instalation'u 2000 yılında gerçekleştiriyor , makina , insan vücudunu misal olarak alırsak ; bir hazım makinası . Önce Anvers'de sergilendikten sonra dünyanın önemli müzelerini ziyaret ediyor . Kazandığı ün " agro-alimentaire " endüstriyi de uyarıyor , bu makinayı kendi ürünlerini denemek  ve satın almak istiyen şirketler maalesef eli boş dönüyor. Birinci makina 12 metre uzunlığunda, 2.8   eninde ve 2 metre yüksekliğinde . 6 büyük cam kavanoz, içinde pancréatique , bakteri , anzim ve asitleri içeriyor, rutubetli bir ortam içinde . Tüm kavanozlar bilgisayar yönetiminde birbirlerine bir seri tüplerle bağlı , otomatik pompaların yönetiminde. İnsan vücudunun ısısıyla aynı yani 37.2 C , gereken alimantation verildikten sonra günde iki kez hazım yapıyor , ve böylece bok imal etmiş oluyor. Önemli mühendislerin concept ve kontroluyla 200.000 dolara mal olmuş. Daha sonra sanatcı bu makinalara yenilerini ekliyor : La Cloaca Turbo , Hızlı Azim , Personelle Cloaco ve de bunlarla ilgili ürünleri satan Wim Shop , baskılı tuvalet kağıtları , çıkan boklar da havasız paketleme sonucunda ve de Coca-cola ve Fort etiketleri eşliğinde paketi 1000 dolardan satışa çıkarılıyor. Delvoye kendini etkileyen öbür sanatçıları da : Charlie Chaplin'nin "Modern Zamanları " , Manzoni'nin " Merda  d'Artista " , Marcel Ducamp , Jacques Lizene " dışkıyla Pentür ".
Louvre ' a dönersek burada dikkatimizi özellikle çeken " Tattooed Pigs " , dövmeli domuzları . 2007 de Çin'e -Beijing- giderek Art Ferm 'i kuruyor , bu sanat çifliğinde domuzlar tüm dövme yapılarak büyütülüyor ve belli bir yaşa geldiğinde domuz kesilerek derisi şasiye gerilek satışa sunuluyor . Domuzları yaşarken " Yaşayan Sanat " olarak niteliyor.


Tüm yaptıklarının yanı sıra  ; " Action Doll ", kendini kauçuktan aynen imal ettirerek , gözlükleriyle , telefonu ve de domuzları dövme yaptığı tabancayı da ilave ederek  belli bir sayıda satışa çıkarıyor . Bir dağın yamacına yazdırdığı devasa mesaj da unutulmamalıdır ; " Suzan, pizza için çıkıyorum , 5 dakika sonra döneceğim ". Louvre'daki bir sürü eser , benimkilerden daha ucuz diyerek provacation'nuna devam ediyor . Napoléon 3 ' ün salonlarını seçmesi de bu dönemin bir " kitsch " olduğunu vurgulamak. Bu ara sanatçı bir süre kendini de sergiliyor :



Demagoji belki yaptığı en önemli şey , başarılı olmuş tüm artistlerin de bir silahıydı bu , öbür tarafla ilgilenmemek. Ama yer yer de haklı , " BUGÜN YERE BİR ÇAKMAK KOY VE ALTINA DA BİRŞEYLER YAZIŞTIR TAMAM , OLMUŞTUR ; FİAC'A KABUL EDİLDİN "