23 Haz 2014

OXYMORE/ GÜNLÜKLER

NEVİN
El Greko / Toledo
Gün geçmiyor yeni bir olay sizi şaşırtmasın ya da ilgilendirmesin; bu olanaksız. Asırlar geçti bu hıza ulaşabilmemiz için, bugün haberler anında geliyor; iyi, kötü ama olağan değil. İki gün önce Ankara'dan, Şenay Yener telefon etti; üzüleceğim bir haberi ulaştırdı: "yakın dostum Nevin Ünalın beyin kanamasından ölmüştü", Internet'te okumuş ama hiç bir detay yok. Araştırırken akşam oldu ama eşi Mimar Çetin'e telefon etmeye elim varmadı. Ertesin gün Çetin beni aradı, Toledo'dan telefon ediyordu ve Nevin orada ölmüştü. Şaşırdım, iki söz söyledim ona; " Toledo biraz benim kentim, ben ölmek isterdim orada, eğer ölüm bir yazgıysa Nevin ne kadar şanslı, sonuç olarak kim çağırmıştı onu Toledo'ya? Niçin Bodrum değil ya da her hangi bir yaz kenti? Bu kez Toledo'ya gitmek için başka bir neden oluştu; El Greco'ya sahip çıkan Marquis de Villena'nın sarayını araştıracaktım, Nevin'de oralarda olur kanımca.

                                                   VERMEER'İN YENİ BİR TABLOSU

Vermeer/ Saint Praxéde 1655


1938 Rottardan Boymans Müzesi direktörü ve restaratörü sahte Vermeer'le
Daha önce anlatmıştım Han Van Meegeren'in yaptığı sahte Vermeer'in öyküsünü; nasıl oldu da o günün ünlü Vermeer expert'leri, tablo satıcıları, kolleksiyonerleri ve de Göring'e kadar  bu "komik" tabloyu gerçek diye onayladılar? Evet resim görsel bir alışveriştir, herkes onunla bir diyalog'a girebilir; alır duvarına asar ama pentürün uç noktalarındaki "resim tarihini" yazanlar için başka bir göz gerekir; o pentürü var eden boyanın serüveni çözmeye, unutmayalım "teknik bir dildir". Resimde Sahtecilik öyle boyutlara ulaştı ki bugün dünya müzelerindeki bir çok tablonun sahteliği de kabullenmiş oldu; karttan şato misali, kimse de en alttaki kartı çekmek istemez. Rubens'den Titian'a eski resim sahteciliği bir yana, ünlü İspanyol copiste ekolü, İngiliz resminin sahtecisi Tom Keating, Amerika'da zengin evlerinde ve müzelerde asılı yüzlerce Matisse, Picasso; Fernand Legro tarafından ünlü experte'lerin mühürüyle satılmıştır. Bunların içinde çok ilginç olanlar; ünlü Çin ressamı Zhang Daqıan'nın 1957 de yaptığı  Tang Dynastisine ait bir geleneksel Çin resminin bir şaheridir:
Zhang Daqian / kopya- pentür 12 yüzyıl
Newyork Metropoliten Museum of Art'da asılıdır. Unutmamak gerekir yakın bir zaman önce ölmüş bu çinli ressamın bir eseri 2011 yılında rekor fiata; 550 milyon dolara satıldı. Bu konu açıkca tartışılır ama yaptığı bu kopyada 12 yüzyıl geleneksel çin resminin malzeme değerleri de göz önüne alınıyor.Bize en yakın sahtecilik olayı daha önce Blog'da söz ettiğim Beltracchi'nin, uzun yıllar resim tekniğini ve galericiliği yakından izledikten sonra açık kapıdan girip, MoMa, Newyork modern müzesinden ünlü kolleksiyonerlere, Sotheby's ve Christies gibi resmi manupulé eden büyük şirketlere kadar resim satması ve şüphenildiğinde bile çok az bir kanıt sonucu kısa bir süre hapse atılmasına benim aklım ermiyor. Max Ernst uzmanı  Paris Modern Müzesi Beabourg' un direktörü Werner Spies'n katkılarıyla ünlü kolleksiyoner Daniel Filipacchi, Max Ernst'in "La Forét" tablosunu 7 milyon dolara satın aldığında, kimsenin Beltracchi'den haberi yoktu. Konunu Vermmer'le bağlantısı:Beltracchi'yi ele veren ufak detay; Heinrich Campendonk bir Alman ressam ressamı  1957 de ölüyor ve de Alman'yada çok aranıyor, bu da Beltracchi'i için güzel bir konu, rahatca "sahtelenir".

Heinrich Kampendonk/ Kırmızı Atlı Tablo
Beltracchi'nin ani zenginleşmesinden şüphelenen bazı ünlü tablo satıcıları, sonuçta tabloların geldiği söylenen kaynağın fictif olduğunu yakaladıktan sonra MoMa'nın sergilediği "Kırmızı Atlar" tablosunda yapılan labaratuar analizleri sonucu, tabloda kullanılan "Titan Beyazı"nın tablonun yapılış tarihinde( 1914 ) bilinmediği kanıtlanıyor ve Beltracchi hapisi boyluyor.
Vermeer'in bu tablosu " Saint Praxéde" 1655, bir süpriz değil, biliniyordu ama özel bir kolleksiyonda olduğu için saklanmıştı. Geçen nisan ayında ölen milyarder Barbara Piasecka Johnson'nun öyküsü tablo kadar ilginç; Polonya'lı bir köylü kızı, önce Wroclaw'da sanat tarihi okuyup İtalya'ya sonrada Amerika'ya göç ediyor. Güzel bir kadın olması onun kaderini yönlendiriyor, New Jersey'de Ünlü aile "eczacılıkla" tanınmış Johnson & johnson'ların residence'sına ahçı olarak girdikten bir süre sonra 1971 de, tek varis John Seward Johnson'la evleniyor, kendisi 34 , Johnson ise 76 yaşında. Sanat tarihi okuduğu için resim sevgisine bütün kapılar açılıyor, kısa zamanda çok önemli bir kolleksiyon oluşturuyor. 1983 de eşinin ölümüyle bu kolleksiyon: "Rubens, Zurberan, Cantarini, Monet, Picasso, Vinci'nin desenleriyle daha da zenginleştirip, dünya müzelerine yönlendiriyor. Ayrıca dindar yönüyle de kiliselere yaptığı bağışlar önemlidir. Bu tablo uzun yıllar tanınmamış bir İtalyan ressamı Toscan Felice Fichrelli (1607-1660) den bir kopya olarak düşünülüyordu. Tablonun altındaki imza "Meer 1655", Bilmediğimiz bazı karanlık noktalar Vermeer acaba bir İtalya gezisi yaptımı? Bilmiyoruz. La Haye müzesi tarafından repertuara alınmıştı ama müzenin expére'i bu konuda biraz şüpheliydi; .." bunu Vermeer'e atamak biraz şüpheli, bence "médiocre" bir ressamın yaptığı ikinci sınıf bir kopya" olarak yorumlamıştı. Bazı ünlü kataloglarda bu tablodan katiyen söz edilmez. Bu genel şüphe, Rijkmuseum ve Amsterdam özgür üniversitesini önemli bir teknik araştırmaya yöneltti; varılan sonuç tuvalin hazırlanmasında yapılan işlem, fondaki katmanlarda kullanılan "le blanc de Plombe" yani kurşun beyazı, Vermeer'in 30 a yakın tüm tablolarıyla aynı teknik. Ressamın gençlik dönemindeki başka bir resim;" Diane et ses compagnes " kurşun beyazı" kullanılarak aynı tekniği içeriyor.

Vermeer / Diane et ses compagnes
Resimde beyazın serüveni çok ilginçtir; ilk önce "blanc de plomb" ki "la céruze" de denir, anlaşıldığı gibi kurşun içerir. Gezegen "saturn"e ithafen "satürn beyazı" da denir. Asetik asitinin kurşun içeren katmanlara püskürtülerek -hollanda metodu-  elde edilen bu beyazın resimde örtücü olması nedeniyle tuval ya da panoyu resimden önce hazırlamak için kullanılırdı. Bir süre sonra bu boyanın toxquie, zehirli olduğu anlaşıldı, Kurşundan kaynaklanan bu hastalığın ismi "saturnisme", Kurşunun sinir sistemine ve de kemiklere yaptığı önemli etkiler bir çok ünlü ressamın ölüm nedeni oldu; Caravage, Diaz de la Pana, Goya vs. Van Gogh'u delirten de yine bu hastalıktır. Bugün Parkinson hastalığı da uzak yakın bilmeden organizmaya karışan toxquie metallerin sonucudur. 1909 da Fransa'da yasaklanıyor. Biraz önce söz ettiğim Beltracchie' ele veren "titan beyazı" piyasaya 1920 de çıkıyor. Katiyen zamanla sararmayan, opaque, çatlamayan ve günümüzde ilaçdan kozmetiğe, diş macununa kadar her yerde kullanılan bu beyaz, "tetrogana" mineralinden elde ediliyor, dioxyne de titan, oksijen ve titan içeriyor. Beyazlar genellikle topraktan çıkartıldıkları yere göre de adlandırırlar, örneğin; cassé, Meudon beyazı, İspanya beyazı, Troye beyazı vs.
Modernlik fenomeniyle resmin dilinden ve tekniğinden uzaklaştık. Amaç resim üretmek oldu, yapmak değil. Resim öğretisinde desen ve resim tekniği dersi kaldırıldı. Kolaylıkla kullandığımız hazır malzemeler zamana dayanamıyacaklar, boyayı yaratan pigmen da doğadan hızla yok oluyor. Oturup " evrendeki öteki gezegenlerde bilmediğimiz hangi pigmanlar vardır? " düşünü kuruyoruz!








18 Haz 2014

SANRI, KAFAMIZDAKİ METAFİZİK

Ne garip bu insan, bir ikilemi taşıyor ve bundan rahatsız da değil. Ortaçağı aratmayan "scolastique", tüm inançlara, dinlere özgü bir labirent'in çıkmazında ve de buna sanal bir evrim getiremiyor! Ölüme dair korku o kadar somutlanmış ki, gökbilimle ne kadar uzağa gitsek, "allah" simgesini de beraber götürüyoruz ve şu bilim çağında hala evreni bir"paienne" gözüyle görüp, bizim de onun bir parçası olduğumuzu; ışık, matiére ve kütlenin izinde bu gizemi çözmek adına, hiç olmazsa"varoluşun"a biraz ışık tutabilecek bir çözüme inanamıyan bu" insandan" gelen haberler kötü.





Uzun yıllardır merak alanımda olan kişi; Stephen Hawking'di. Evrenin çözümüne katkısından çok kendi varoluşundaki amansız bir hastalık: "motor-nöron" yani Amyotrofik Lateral Skleroz (ALS) denilen ve kasları yavaş yavaş yok aden ve bugün bile çaresi bulunamıyan jenetik bir çarpıklık onu motörlü bir arabanın üstünde çivileyip, her gün iletişim kurabileceği olanakları yavaş yavaş siliyor. Bir başka ikilemi yaşıyor Hawking, "evrenin kara deliklerini" çözmek isterken kendini kemiren evren kadar meçhul ve sonsuz nöronlarla savaş. Uzun yıllar kahrını çeken eşi Jane'nin yazdığı biographie'de Hawking, vücutca arabasının üstünde çarpılıp yok olurken tersine, beyni sürekli bir evrim içinde, evrenin ucunda dolaşıp, "quantique çekimle" "karadelikler'e" çözüm getiriyor. Çok garip, aynı çözümü bir "hayal-perest" olarak ben de getirebilirim diye düşünürdüm; "théori des mécanique'den" habersiz ya da "quantıque çekimi" bilmeden. Çok kısa bir süre sonra anladım; asıl gerçek, uzaybilim bir "science-fiction" değildir, işte o zaman bilimin anlattıklarıyla düş görmeye başladım.


İnsan, dine özgü tüm kutsal kitapların kaynağının "tevrat" olduğundan bile habersiz , ayrıca "yaratılış teolojisini" herkes kendine göre yorumlamış; bilginin yeşerdiği çağlarda varoluşla ilgili her yeni düşünce engellenmiş ve acımasız cezalandırılmış, bilginin ve bilimin parladığı ışık çağlarında ise protestanlar dışında kendi inanışına bir  reform getiren olmadığı gibi, 20 yüzyılda Marx'dan esinlenmiş toplum yönetimleri amaçlarından sapıp, "Ateism"in öğretisini bile yapamadılar, yıkıldıklarında, yatakların altına saklanan "icon"lar tekrar yerlerine asıldı. İnsanın bir türlü içinden çıkamadığı bu "idée fixe" islam'da daha da başka boyutlara ulaşıp, kendi kanunlarını uygulanmayanlarını bir ceza sömürgesine sokmak ( charia )düşünü gerçekleştirmek için din savaşlarını gündeme getiriyor.

Munch- Golgotha
Neyi özlüyoruz? Bence hiç bir şeyi,


Geçen yıllarda Paris, Espaca Electra'da James Turrell'in bir gösterisine katıldım, malum Turrell çok yönlü bir kişilik taşıyor; genç yaşta pilot, matematik, jeoloji,astronomi, ışık ve uzay vs. her şey kendi ilgi alanı içinde. Nasa ile çalışıyor çünkü konusu " ışık ve espace ". Bu gösteri ufak bir anfitiyatro'da gerçekleşmişti; önce ışıklar söndüğünde gerçek, opak bir karanlıktaydık, uzayın ta kendisi yani "obscur" , epey bir süre bize bunu alıştırdı ki kulak kontrolüne gittiğimde yapılan teste çok benzeyen, sağ-sol tınlamalar, çok uzaklardan geçen bir meteoridin sesi de olabilir, gördüğüme dair hiç bir kanıt olmayan kırmızı ve yeşil ışık çizgileri; bir karanlıktan öbür karanlığa yolculuk.


Turrell mistism'in formülünü bulmuş gibi, bu "Night Life" denemesinden sonra 1979 da Indianapolis'de bir müze açtı, daha sonra Arizona'da "Flag Staf7" volkanının "Kreter" ini satın alıp çıplak gözle uzayı izlemek için " La contemplation de phenomenes celestes " projesini gerçekleştiriyor

 James Turrell /Flag Staf 7 kreteri
Hawking'se söyletilmek istenen "... tamam evrenin başlangıcı ve sonucu üstüne bazı şüphelerimiz var, başına ya da sonuna "tanrı"yı ekleyemezmisiniz?"
Şimdiye dek Hawking hayır dedi, " tanrı'nın bununla hiç bir ilişkisi yok"!
Belki de Hawking şöyle düşünüyordur; " ..hiç bir tanrı bir insanı benim gibi çarpıtamaz, eğer varsa!"

10.000 galaxis
NASA'nın Hubble teleskopu'yla 600 saat süreyle 3003 ve 2012 yılları arasında çektiği bu sentezde 10.000 galaxi görüyoruz. İnfrarouge'dan ultraviolet'ye "camera Wide Fiel 3" le 10 milyar yıla dayanan bu topluluk evrenin ufak bir bölümü. Galiba "bir ölümlü" olarak Tanrı" yı aramak epey zor bu karmaşalıkta!

















6 Haz 2014

KARABASAN


Bazı kişilikler benim varoluşuma ya da beğenime ters de düşse, dış yargıyı hiçe sayarak, inandığını sonuna kadar götürmek, öteki ön yargılara kafa tutmak, zaman aşınımına dayanmak ve kendilerine göre bir resim düşüncesi yaratanlara, bunu başaranlara  saygı duyarım. katiyen kolay değil; ceviz gibi bir dış kabuk gerekir eleştiriye, ön yargılara dayanıp; "siyah" bir başka renktir ve de benimdir diyebilmek! Nasıl olur başlangıçta hiç bir mediatik örtüsü olmayan, fazla konuşmayan, taşradan Paris' 1948 de gelen,  orada burada zevzeklik etmeyen bu suskun ve agresif adam böyle bir dokunmazlığa ulaşabilir? Pierre Soulage, geçen 31 mayıs'da Fransa'da doğduğu Rodez kentinde açılan müzesi için 2005 yılında  kendi kolleksiyonunda ki 500 yakın vitray eskizi, desen ve de tuval bağışlamış, 2006 dönemi bazı son işleri bunun içinde. Bir ressamın sağlığında açılan en önemli müzelerden bir tanesi, oysa "..ben böyle kişisel müzelere inanmıyorum; kabul ettim se 500 metre karesi benim olur gerisinin de ötekilere açılması şartıyla" diyor.
Soulage bu kara'yı kafasına takınca, önce monochrome siyah tuvallerden başlayıp, siyahı içeren tüm malzemeleri denemeye başlıyor, boya kalınlaştıkca siyahın reflet'si onu daha başka oyunlara örneğin: çizikler, kertikler ve de her türlü tekstür. Yani Bedri Rahmi'nin tabiriyle " siyahı babasının malı gibi yemiş" belki hala yiyor, 96 yaşında olması gerek.


"Bana ne zaman renkli boyalar verdiklerinde, fırçamı hep siyaha batırıyordum, hep "abstre" düşündüm, ağaç çizdim ama  yapraksız!"



Teyzemin anlattığına göre çocukluğumda bana sorduklarında; "çini mürekkebiyle ne çiziyorsun" diye ben de "kar" diye yanıtlıyormuşum, düşünebiliyormusunuz "siyah kar".



Politikacı Michel Rocard soruyor: " niçin siyah ?",  yanıt: "çünkü", işte Soulages'ın dik kafalığının güzel bir örneği.



Siyahı keşfetmek güzel de, bu çok uzun yaşantıda onu gerektiği gibi sürdürmek biraz zor. Soulage her türlü kapıyı çalıyor; Çin'e doğru uzandığımızda karşımıza kaligrafi çıkıyor, Japon dersek siyahı belki en usta kullanan "siyah laqué", daha ötesi olabilir mi?


Soulage bu konuda fazla anlatmıyor, size bırakıyor yorumu; o zaman bana göre siyah; sanal bir duygunun rengidir , bu nedenle yadsınmaz, gelir melenkoli'ye dokunur, ölüm ülkesinin rengidir, yas'ın ne bileyim geceye ve ölüme dair, boşuna "karabasan" dememişler.


Soulage anlatıyor: ".. bir tuval üstüne çok çalışmıştım; tekrar tekrar olmadı, gittim yattım, uyudum. Ertesi gün kalktığımda baktım tuvale, siyah üstüne o kadar çalışmışşım ki, siyah kendi ışığını yansıtmış ve ona( kara ışık) dedim ve benim sevdiğim sözcük  (outrenoir) , başka siyah, daha mantıklı kılıyor bu".


1994 de Kültür Bakanlığının yönlendirmesiyle Rodez'e çok yakın Saint-Foy de Conques manastırına yaptığı 104 pano- vitray, onu bir başka deneyime soktu. Kullandığı  yarı-saydam cam, doğal ışığı sanki bir filtreden geçiriyor ve de bu 12 yüzyıl Roman mimarisinin, pür, özgün dinginliğinin ışığı oluyor.



Kendine göre bir alfabe yaratırken, müziğe özgün de "vibration" dan söz ediliyor, kendiliğinden bir takım barbar sözcüklerle de tanımlanmak isteniyor örneğin "polyluminescence" , polyphonie müzik olarak. Abstre bu, ne konuşulursa konuşulsun, siyah benim de sevdiğim bir renktir.

























2 Haz 2014

SÖZCÜKLER

Bir zamanlar en büyük keyfim telefon rehberlerinde gezinmekti.Özellikle Paris gibi kozmopolit bir kentin insan haritası; ön- adlar, soyadlar, adres vs. Gözüm büyük bir hızla sayfalarda dolaşırken, bildik bir soyadı çağrışım yapar; ne millet olursa olsun, bu mozayıkta bir renk gözünüze batar,   bir insanı simgeleyen garip bir sözcük; anlamlı ya da anlamsız, din kitaplarının "genérique" adlarına gönderi, yer yer absürt, dikkatimi çekmesi için alışılmış olmamalıydı; isimden sonra adres, nasıl ve niçin burada, ne yapıyor? Herkesin bir öyküsü vardır ve de kimse paraşütle inmemiştir bu kente, benim kurgum nereye kadar gider ama inandığım bir yazgı; uzaklardan gelip o telefon rehberine girmek! Amacım bunu somutlaştırmak değil, insanların küçük öyküleri beni ilgilendiren. Başka açıdan; nerede yaşarsanız yaşayın, sizinle dolaşan gerçek bir peyzajınız vardır, sanki bir zamanlar, iletişim araçlarının henüz yaygın olmadığı günler, bulvarlarda sırtında bir reklam panosuyla dolaşan,  adam misali;


Sandviç adam/ John Thomson 1893
 Bugün telefon rehberlerini aşıp, insanları kolayca izleyebileceğim; örneğin metro, hava alanları, bir cafe'nin terası gibi geçit yerlerinde "insan manzaraları"na  bakıp, beraberlerinde hangi peyzajı taşıyorlar ya da şimdi nereye gidiyorlar diye hayal kuruyorum, yine meçhul o insan!

Magritte
Paris telefon rehberinde daha çok Ermeni isimleri dikkatimi çekerdi; hangi ülkede olursa olsun soyadları kutsaldır, değiştirmezler kolay okunsun diye ve de  "..yan"la biter ( oğlu anlamına gelir), çoğu kez de türkçe bir sözcük vardır başlangıcında; örneğin arkadaşım Hilda Yosmayan, kuzeni Jak Kebabcıyan vs. Bir kez ilginç bir soyadı gözüme çarptı; "...Aydabiryan", karşılığını fransızlar bilmiyorlardır ama sorduklarında nasıl yanıtlıyordu? Tesadüf bu ya, bir süre sonra LeMonde gazetesinde bu soyadıyla karşılaştım:  makale, Osiatis şirketi genel müdürü Robert Aydabiryan'la ilgiliydi!

Hergün kullandığımız bir sözcüğün anotomisi; bu kez hayal gezileri sözlüklerde sürüyor, gerçekten bir sözlüğü açıp, sözcüklerin büyülü anlamlarına ve de bize ulaşan metoforlarına ayıracak zamanımız kaldı mı? Radyoda bir dilbilimci fransızca "mesquin" sözcüğünü ve kaynağını anlatırken bu sözcük fransızcaya Akad'lardan gelmiş; peki türkçe'ye nereden dokunuyor? Akad'lar mezepotamya'da yaşadığına göre bize çok daha yakın ve de türkçedeki arapca sözcük sayısını söylemeye gerek yok, Önce "mesquin"nin anlamı: Türk Dil Kurumu sözlüğünde, "cimri", mecazi: "soysuz, bayağı. İşte çok yanlış bir çeviri oysa arapca "miskin" olarak telafüz edilip, "fakir" anlamında kullanılıyor. Mosqué yani cami'de Akad'ca "muskenu/muskenum sözcüğünden gelmiştir. Arapcadan bize gelen "miskin" sözcüğünün de kaynağı aynı. Şiir çevirisi üstüne söylediğim; "..şiir bir başka dile çevrildiğinde buharlaşır" sözü sözcükler için de geçerlidir. Akad'larda bu sözcük "mediocre" yani espri olarak fazla açılımı olmayan ama bunu saklayan giderek "içsel görkemden yoksul olan"anlamında kullanılıyor. Sümer kralı Ucababa'nın baş muhasebecisi olan Sargon (mö 2350) , kralı devirip, yönemi eline alıyor,

Sargon 
Akad'lar sami asıllı olup sémitique bir dil konuşuyorlardı. Sargon Sümer'lileri yenerek Kiş kentini başkent yapıyor ve torunu Naram-sin bu görkemi sürdürüyor. Sonuç olarak bir sözcükten yola çıkıp, kent kralı Sargon'a geldiğimizde insanın hiç bir çağda değişmediğini "mesquinerie"nin de her çağda var olduğunu görüyoruz