27 Şub 2014

OXYMORE / İSTANBUL- ŞUBAT / NAHİT HANIM

Geçen kez Ahmet Arif'in Leyla Erbil'e mektuplarıydı; Issız Anadolu  kentlerinde o yıllar, nasıl olunabilirse öyle, kahrolan bir şairin mektuplarıydı; görünürde yazarın  yazara, şairin şaire olarak yansıyan bu yazışma; bilmiyorum Leyla Erbil'i ( çünkü tek yön, Leyla'nın yanıtları yok ve de üstüne bu yazışmanın ortalarında bir evlilik yapıyor ) ama Ahmet Arif'in mektupları bir aşk yangını.
Bu kez Orhan Veli'nin Nahit Hanıma mektupları, gelip yaşantımın en güzel dönemlerinin konumuna gelip oturdu. Nasıl anlatılır; geçmiş  turquioise cam bir vazo gibi artık içine çiçek bile konulmayan, bakıyorsunuz ama görmüyorsunuz, anılar köşesinde. Sırları dökülmüş antik ayna, derinliklerinde yiten ya da yaşayan en güzel dostlarımı saklıyor; dedim ya, bir akşam güneşi girer perdenin bir aralığından, dönür dolaşır ve o kendiliğinden bırakılmış -unutulmuş değil- dost portrelerine şöyle dokunur ve her kez yüreğim yanar; kaçarken kapıyı çekmiştim, dönmemek üzere; melonkolimi, iç sıkıntılarımı, parasız günlerimi yanıma almıştım, geriye çok güzel insanlar bırakarak!
Nahit hanım
60 yıllarının sonuna doğru iyi tanıdık Nahit hanımı; Edip Cansever sayesinde, kadim dostum Aziz Çalışlar'la bu çevrede fantastik bir aile oluşturduk. Onlar; Edip, eşi Mefharet hanım, Orhan Veli'nin kız kardeşi Firuzan ve eşi İbrahim Yolyapan, Muvaffak Şerif, Vedat bey, Kemal Bekir, Ercümemt Behzat Lav, Balıkcı Nuri, Fehamet hanım yıllarca Nahit hanımın meşhur cuma akşamı masasının sürekli müdavimi olurken genellikle Cemal Süreyya , Metin Eloğlu, Mazhar Leventoğlu, Behcet Necatigil, Fethi Naci, Gürdal Duyar vs. ve de nice dostlar arada bir geçerdi. Şunu açıklama fayda var; bu anlattıklarım 70 yıllarına kadar, açıkca ben gittikten sonra bu masa sürmüş; Selim İleri'nin ve Cemal Süreyya'nın  anılarından,  bu kitap yayınlandıktan sonra çıkan yazılardan ve de Zeynep Oral'ın Cumhuriyet gazetesinde çıkan makalesinden öğrendiğime göre ne sular akmış bu masanın altından, 2002 yılında ölümüyle bir üniversite kapılarını kapatmış. Nasıl anlatılır o tüm yaşanmışlıklar; Edip'in bilerek ona buna sataşmaları, şiir kavgaları, birinin yanında getirdiği davetsiz bir misafirin tadsızlığını  ancak tüm cumhuriyetin iyi ve kötü günlerini doğduğu Girit'den itibaren İstanbul, Ankara, sürüldüğü Edirne'de " ben özgür bir kadınım " diyebilecek Nahit Fıratlı'nın masasında olabilirdi.

Orhan Veli
Nahit Hanımın böyle "mediatik" anılması, Orhan Veli'nin kız kardeşi Firuzan Yolyapan'nın izniyle yayınlanan biri telgraf 64 mektup, Orhan Veli'nin yazdıkları, içinde bir tek yanıt var Nahit Hanım'dan gelen. Hepsi eski yazı. Orhan Veli tüm mektuplarda parasızlık, olanaksızlık, yer yer sansüel aşk çırpınışlarının çıkmazında, bir düşde bile zor olabilecek, varamamak, ulaşamamak fiillerinin en güzel örneklerini veriyor. Bir mektup yollayamıyacak kadar parasız ama üç kuruş bulduğu zaman çözümü at yarışlarında arayan ve her kez kaybeden; çok ilginç Dostoievskiyen bir kahroluş, menhus bir ruh.
Mektuplar, 1950 yılında Orhan Veli'nin, belediyenin kazdığı bir çukura düşmesi ve döndüğü İstanbul'da beyin kanamasından ölümüyle noktalanıyor. Ne kadar beraber olduk Nahit Hanım'ın şaheser masalarında ama hiç bir kez bu aşkdan söz edilmedi; yalnız bir akşam; Firuzan ve İbrahim Yolyapan'ların evinde bir rakı masasındayız, kanımca Şişli'de. Edip, Mefharet, Nahit Hanım, Aziz Çalışlar, Muvaffak Şerif, Kemal Bekir anımsadıklarım. Önce Edip'in morali yerindeydi; söz dönüp dolaşıp Orhan Veli'ye gelmişti, bir kaç ilginç hikaye anlatıldı, biraz güldük. Bir süre sonra aynı Edip daha dramatik bir maskeyle;

Edip Cansever
Firuzan'a dönüp; "...hani bana söz verdiğin bir şey vardı, şimdi görelim " dediğinde masada bir sessizlik oldu, herkes Firuzan'a baktı bu kez, bilmiyorum ne olabilirdi, "..ama bu saatte " diyecekti Firuzan, demedi kalktı salondan çıktı. Bu kez hepimiz Edip'e baktık ve masaya anlaşılmaz bir sessizlik çöktü. Bir süre sonra Firuzan elinde büyükce bir kutuyla girdi ve salonun bir köşesindeki yer masasına koydu. Hepimiz kalktık, ayakta yere çökmüş Firuzan'a bakıyoruz; ne vardı bu kutunun içinde ? Bir mumyayı açar gibi biraz sararmış bezler açıldıkca yeni katmanlar çıkıyordu, hava soğumuştu belki acayip sessizliğin, ne olabileceğinin şaşkınlığı, birden içime bir korku düştü.


Son katman açıldığında ilk bakışta Ramses diyebileceğimiz bir maske çıktı, hala düşünmüyordum Orhan Veli olabileceği. Bu alçı bir ölüm maskesi şairin hastahanede ölümünün hemen sonrası heykeltıraş Nusret Suman tarafından alınmıştı. Bu kez salonda hepimiz donmuştuk, hiç Nahit Hanım'a  bakmak aklıma gelmedi Edip'e bakıyordum. Firuzan bu kutuyu ilk kez açtığını ve de gördüğünü söyledi, bir gün Edip'e söz etmişti o da unutmamıştı bunu.

                  İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.
                            Başında eski alemlerin sarhoşluğu,
                           
                            Loş kayıkhaneleriyle bir yalı.

                            Dinmiş lodosların uğultusu içinde

                            İstanbul'u dinliyorum gözlerim kapalı.

























8 Şub 2014

GÜNLÜK 1 ERDAL ALANTAR'IN ÖLÜMÜ

Erdal Alantar / peinture

Erdal Alantar / mayıs 2011  Evry
Herşeyi açığa çıkartmanın zamanı mı? Ama bu kadar birikmiş yaşanmışlık anlatmazsan neye yarar, hani geçende ölen ressam dostum durmadan anlatırdı, sen de gülerdin; olamaz, gerçekten doğru muydu, evet o anlatırken karısı Sevinç'de vardı ve ikisi beraberdi Roma'ya geldiklerinde. 1950 yılları sonu, yolculuk Paris'e ama önce İtalya'yı bir deneyecekler Floransa'da bir yıl, öncelikle çok önemli biriyle karşılaşmak; Trenden iner inmez bavulları bırakıp, adresi sora sora Plazza Spagna'ya geliyorlar, hava çok sıcak, ünlü merdivenlerde turist kaynıyor , nereden bulmuşsa elindeki adres 31 Plazza Spagna, ; uzaklaşıp bakıyorlar binaya, acaba doğru mu, hayran olduğu bu ressam burada mı oturuyor?


Giorgio de Chirico
Meydana hakim büyük taş bir bina içine girdiklerinde Chiroco'nun izini nerede bulacaklar? Kapıcı belki öğlen uykusunda, merdivenlerden inen yaşlı bir kadın üst katı gösteriyor; belki gelene gidene alışık, hani İtalyan filmlerine özgü bu mekanı görmemişseniz kolay anlatılmaz. En üst kata çıktıklarında büyük kapı; acaba üstad evde mi? Zili iki kez çalıyor, sessizlik ve kapı açılıyor, evet Chirıco, ta kendisi; "... adam önce çok şaşırdı, gözlerini kırpıp bizi daha netleştirmek için bakıyor, bulamayınca ben,  biz geldik dedim, adam daha da şaşırdı ve ölgün bir sesle: ..entrée dedi."
Hiç bir zaman sormadım sonra ne oldu diye, 70 yıllarında elime bir sergi kataloğu geçmişti, Paris banliyölerinde bir kültür merkezinde karma bir sergi, karıştırırken Erdal Alantar; kataloğun sonunda öz geçmiş bölümünde Chirico'nun yakın arkadaşı olarak not düşmüştü. Hep sormak istedim, durup dururken nasıl olur da buna cesaret edilebilir? Yanıt yine Erdal Alantar'ın o kendine özgü kahkahası; " geçerken bir hatırını soralım dedik! "Ben de hep düşündüm; belki bir gün Chiroco' la karşılaşırsam! Erdal Alantar'ı sorarım diye! Çok uzun bir yaşamın, beraberliğin sırrı yine eşi Sevinç'deydi:

Sevinç-Erdal Alantar / mayıs 2011 Evry

1959 yılında Floransa'dan Paris'e geldiklerinde, elbet o yıllar ressam takımı çok kalabalıktı ama kimden umut bulacaksın, herkes kendi derdinde, resimle yaşamak bir bela. Nedense Parise gelinirdi ve de biz de geldik bilinmez! Bir "routin" dir Paris'de ilk yıl; zor şartlarla başlayan ilk aylardan sonra yavaş yavaş ilişkiler size yeni kapılar açar; kendiliğinden bir süreç sonrası alışırsınız. Rue de Seine'de   ufak bir apartmanda yaşadıktan sonra, Vitry belediyesinin ressamlar için yaptırdığı bir atölyeye yerleşip kendine bir ressam künyesi ediniyor Erdal Alantar. Yaşamaya gelince: gravür dersleri verirken, Sevinç ise Cachan konservatuarında solfej öğretmeni oluyor. İşte bir hayatın başlangıcı, sonuç olarak çocuk da yapılır, bu kez onlara gelen ikiz erkek çocuk da aile portresini tamamlıyor. Her  karşılaştığımızda eski Paris anıları çıkardı ortaya; Mübin'nin öyküleri en ilginçleri; iyi kafaya  mutfaktan zeytin yağı şişesini başından aşağıya boşaltan Mübin'nin Erdal'la yağlı güreş yapması, Paris'de adam dövmekten bıkan Akademili boksör Oktay'ın  Mübin'i maharaça gibi giydirip, Stokolm'me yine akademiden Karga Rauf'a İsveçli dövmek için yaptığı seyahat.İnanılmaz ama gerçek. Onların yakın dostu Şair Celal Sılay'ın İstanbul öyküleri vs. 50 yıl yaşanmış o kadar çok anı vardı ki son kez Sevinç'in ölümünden önce gittiğimde, "1962 de Avrupa'ya çıkacak Çağdaş Türk Sanatı sergisi  "için Büyük elçilikte verilen yemekte çıkan kavga'nın detaylarıydı, Alantar o toplantıda bulanan ve yaşayan üç dört kişiden biriydi ve belliği çok iyiydi, Sevinç'le çok ilginç anılara değindik, Blog'da anlattım bu çok ilginç geceyi ama  nedense beklediğim ilgiyi bulmadı, Niçin "demystification" gerçeğe soyundurmak kimsenin işine gelmiyor. Biliyorum bezirganlar  bunu sevmezler, onların ressamları açlık çekerek, bohem yaşayarak, herşeye göğüs gererek bu resimleri yapmışlardır. Gerçeğe gelirsek çoğu askerlik, politik nedenlerle dönemiyordu, zaten dönse; ne yapacak, hiç olmaz sa bir ortam var burada, parasızlığa da alışılıyordu bir süre sonra . Kim ne derse desin, 70 yılında geldiğimde Fikret Mualla dışında hepsi yaşıyordu ve de çok beraber olduk, çok şey gördük, "defaut" ararsak çok ama kim yazdı bunları? Tanpınar'ın "Paris Mektupları" nda çok ilginç pasajlar vardır ama kim altını çizmiştir? Paris'de yaşayanların tarihini yazan  ve de daha sonra onları pazarlayıp büyük paralar kazanan kişi de bir zamanlar resim yapıyordu, oralarda dolaşmıştır, daha sonra resimden sıyrılmış, yazı da resimden öte bir ün getirmeyince asıl yeteneği: "akıl hocalığı" yoluyla kapitalizmin yeşerdiği ülkede tek bilir kişi olup; çok para kazanmış, kazanıyor da. İşte Erdal Alantar'ın yaptığı en büyük yanlışlık Paris'den banliyöye taşınırken oturduğu küçük apartmanı burasını düşlüyen bu adama değil de Adnan Çoker'e devretmesi! Nedense aynı yıllarda bir türlü aynı abstreyi yapanlar açık arttırmalarda, müzelerde gözde olup resimleri büyük paralara satılırken Erdal Alantar'dan kimsenin haberi olmadı, herkes kendine yonttu Paris ekölü diyerek. Biliyorum tüm dostluklar sahtedir bu çevrede, standart kurmacalarla şu ressam çok büyük, çok önemli bir resim, işte tekrar bir baş yapıt diye bağıran bezirganlar kendi milli takımlarını kurup bir değer grafiği çiziyorlarsa bunun sanatla olan bir ilgisini görmüyorum, borsada olduğu gibi keriz silkelemektir amaç. Lütfen hiç olmazsa resim yaparak yaşanmış şu yarım asıra saygı.





















4 Şub 2014

OXYMOR / UFUK ÇİZGİSİ

Bruegel / İcare'ın düşüşü
Bugün pazar; dingin ve aydınlık bir gün, şubat ayının ilk günü, hava fazla soğuk değil, parktaki kuşlar yanılıp ilkbaharı müjdeleyen sesler çıkartıyor, herkes yanılabilir diyorum! Belki onlar da sıkıldılar bu monoton günlerden. Dünyadan gelen haberler de hiç iyi değil; nedense hep pazar sabahları kendinle bir iç hesaplaşma yapılır ama benimkisi daha da erken yılların bir sıkıntısıdır; 40-50 yıllarının taşra kentlerinde engizisyon misali okulların 15 günlük şubat  tatiline girdiği, karlı, soğuk, umutsuz; notların hiç de iyi olmadığı giyotin gibi başımın üstünde duran "karne", " annemin silahıydı bu "; "..babama layık olamamam ve de bu gidişle.." ama kim dinler bunu, kedilerimize bakardım; onların böyle bir derdi yok, sobanın yanında ilkbaharı düşlüyorlar. Şehir sineması - çarşamba ve cumartesi - günleri; RKO'nun 2. sınıf filmleriyle vahşi batıya, pathé'nin dünya haberleriyle dünyaya ve de cartoon'larla pek iyi yaşayamadığımız çocukluğumuza dönerdik. İşte bu can sıkıntısı şubatın okul tatilinde kendime başka bir kapı açardım; el kitaplarımın uçan dairelerine biner, çok uzaklara giderdim, dönmemek üzere!

Bruegel / Saksağan darağacının üstünde

Bugün yine şubat; karneler, notlar, matematik öğretmeni ve de annem, kimse yok ama sıkıntı aynı, uçan daire gibi Internet'e binip, bir türlü; nedense hiç bir dönem rahat olamadığımız ülkemize, kan revan götüren dünyaya bir parmak hareketiyle ulaşıp, insana özgü bu rahatsızlığa da elinizi kaldıramıyacağınızı kabullenip yine kabuğunuza çekiliyorsunuz, Kafkalaşıp; görünmeyen adam olarak gezegenimize kötülük edenleri cezalandırıyorsunuz, bu "ceza sömürgesi" o kadar dolu ki, vazgeçiyorsunuz çünkü başetmek güç; insan hiç bir çağda özlediğimiz gibi olmadı, hangi insan ? Şu kısa yaşantısını absürt inançlara adayıp kendi cehendemini kurumlaştıran zavallı yaratık mı yoksa evrenin ötesinine gitmek için füzeler yapan mı? Bu iç savaş süre dursun; kendinize özgü bir evreni kafanızda çizmek, hayal kurmak daha doğrusu düşlemek, bu da sizin kurtuluşunuz, "ufuk çizgisinin ötesine" bakmak, tarifi olanaksız uzak bir mavi var ya; işte o mavinin öbür ucu!. "En güzel deniz Henüz gidilmemiş olanıdır" diyor Nazım; işte benim ufuk çizgim.

Lucas Van Valckenborch / Babil Kulesi  1595

Kendi hayal ülkemi düşlerken, orta Avrupa ressamlarının tablolarına sığınırdım, ne ressamını ne de resmi bilmeden, bir Alman dergisinde gördüğüm, bu renkli roprodüksiyon benim hayal perdem oldu, geceleri uykuya hızlı geçiş öncesi; kulenin yapılışına yeni öneriler getiriyorum, daha ne kadar yükseleceğini hesaplıyorum, gözlem kulesi hem göğü hem de ufuk çizgisinin ötesindeki denizleri izleyecek; her şeye egemen olacağız. Kulenin biraz ötesindeki büyük nehir, cömertce aktığı büyük vadiyi sulayarak yakındaki denize ulaştığında deltanın bereketi kentimizin bereketi oluyor. Bu Turquoise evren çok uzaklarda o tarifsiz maviye ulaştığında, hayal metaphorları da o uzağa doğru çekip gidiyorlar ve uykuya doğru düşüyorum.