16 Haz 2016

UTKU VARLIK /HİÇ SERGİSİ/ MELEK CEVAHİROĞLU




3 Mayıs 2016… Bozlu Art Project’in ev sahipliğinde Nişantaşı Galerisi’nde yeni bir resim sergisinin açılışına gittim. Fransa’da yaşayan 68 kuşağının önemli temsilcilerinden Türk ressam Utku Varlık, “HİÇ: Gidilmemiş Denizler, Söylenmemiş Sözler” isimli sergisiyle piyasaların taleplerine inat, yazı yazar gibi, mermeri yontar gibi, resmin kendi öğeleriyle, boyaları ile içinden geçen düşünceleri tuvaline meşk ediyor.
Utku Varlık, geçtiğimiz yıl yine Bozlu Art Project’te “Fragmanlar” adlı bir sergi açmıştı. Bu sergisinde “Eğer bir düş giderek resme dönüşüyorsa, resim de sonuçta Düş’e dönüşür,” düşüncesinden hareketle bir “DÜŞ”ün kurgusunda yaşanılmış, düşünülmüş ‘fenomen’ tabakalarının montajından kırpılıp düşen fakat yine de bir kenara konup saklanan küçük öyküler, şiir kırıntıları ve farklı kurgulara ait eskizlere yeniden bakarak kendi sanatını ve günümüzde resmin geldiği noktayı sorguluyordu.
Varlık bu sene kaldığı yerden devam ediyor ve düş ile gerçek arasında bir yolculuğa çıkıyor. Sergiye adını da veren “HİÇ”likten çıkıp tekrar HİÇ’liğe doğru yol alıyor ve izleyiciyi gidilmemiş denizlere, söylenmemiş sözlere götürüyor. Varlık’ın kendi cümleleriyle “Renkler ve kavramlar anlamlarını kaybettiği sürece, sanat kendini yeniliyor sanıyorlar, evet sonuçta buraya geldik, varoluşlarında iğreti duranlar, bize sanatı öğretiyorlar, nasıl olur bir olguyu ters yüz etmek? Eski saflığıma geri dönmek istiyorum, hüzünlü ve esrik bir görselliğe saptanmak, bir KATHARSİS nasıl olursa! Bir HİÇ’ten tekrar başlamak, geç de olsa…” diyor serginin sunuş yazısında.
Sergiyi gezerken Utku Varlık ile karşılaştım. Beraber sergiyi gezmek ve resim hakkında bir muhabbet için sözleştik. Yeniden bir araya geldiğimizde sanki düşüncelerimi okurcasına söze sanat ve kültür arasındaki ilişkiden başlıyor Utku Varlık. “Sanat bir kültürdür” diyen Varlık sözlerine; “Bu kültür edinilmediği süre içinde yapılan tüm sanatsal işler, açılan sergiler yama gibi kalır. Toplumlar ne zaman sanat ile ilgilenmeye başladılar? Edebiyat, sinema ya da tiyatro ile ilgileri ne zaman başladı? Bütün bu süreçte sermayenin emilmesi ne kadar etkili oldu? Bugün tüm dünyada Contemporary rüzgârı var ve bir gün Contemporary hikâyesi çöktüğü zaman Jeff Koons’un balonu da patlayacak.” şeklinde devam etti.



Varlık’a göre, artık halka kültür aşılama sloganlarının zamanı geçti. Bütün açılımlar ve sanat çalışmaları orta oyunu gibi... Zorla kabul ettirilmeye çalışıyor ama resimde zorla güzellik olmaz. Geçen sene Çin’deydik diyor usta sanatçı. Çin, ülkesinin sanat piyasasındaki konumunu çok doğru konumlandıran ülkelerden biri. Eğer Batı, kendi sanat kültürünü Asya toplumuna tanıtmak istiyorsa, Asyalı sanatçıların da Batı’da tanıtılması için gerekli çabayı göstermeliydi. Bu şartın Batı tarafından yerine getirildiğini görüyoruz. Her sene Paris’te Grand Palais’de bir konuk sanatçı 13.500 metrekarelik alanda büyük hatta “monumental” bir sanat eserini sergiliyor. Bu sene Çinli bir sanatçı olan Huang Yong Ping bu büyük performans için rol aldı. Dünyanın her tarafından getirttiği toplam 305 tane konteynerin üzerine, alüminyumdan yapılmış devasa bir yılan iskeleti kurdu. Bu çalışmasıyla dünyanın ekonomik döngüsünü eleştirmeyi amaçladı. Amacına ulaştı mı bilemiyorum. Ancak görünen o ki, performans sanatı tüm dünyada öncelikli tercih olmaya başladı. Venedik Sanat Bienali de aynı şekilde. Şehircilik, mimari gibi her şey konuşuluyor ancak resim yok. Resim dışında her şey konuşuluyor. Varlık, bu akımın bir süre sonra bütün dünyayı etkisi altına alacağını dile getiriyor ve ekliyor;  “Sanat anlatım yollarını değiştirdi.”
Ben: “Resim de bu furyaya dâhil midir?”
Utku Varlık: “Resim, maalesef geçmiş zamanlarına öykünmeye devam ediyor. Çünkü sinema sinemadır. Yazı yazıdır. Şiir şiirdir. Form kendisini koruyor. Sirk bir gösteridir. Resim bir sanattır. Mağaradan gelen, boya, tuval ile yapılan bir aktivitedir. Bugün resim üstü örtülerek bazı illüzyonlar ile yapılmaya başlandı. Fotoğraf bir sanattır. İmge olmadan fotoğraf olmaz. Boya, tuval, palet gibi materyaller olmadan resim olmaz.”



Resim sanatı bugüne kadar çok yol kat etti. Yeni yaklaşımlar ve perspektifler gelişti. Özellikle büyük harplerin sonunda bazı çıkışlar oldu. Örneğin Dada. 20. yüzyılın başında yaşadığımız korkunç savaşın sonuçlarını Dada’da gördük. Bir geçiş süreci yaşandı. Resim, resim olarak kaldı ancak figür yok olmaya başladı. Figür ile ressam arasındaki bağ da kayboldu diyen Varlık, “Dünyanın en pahalı ressamlarından olan Mark Rothko’yu örnek veriyor. Rothko, intihar etmeden önce bıraktığı mektubunda;  “Ortaçağ ressamı gibi boyamak istiyorum ancak olmuyor” diye yazmıştı. “Resim ortaçağa özgü tekniğinden başka alanlara kaydığı zaman gördük ki herkes resim yapabilir, herkes performans sergileyebilir. Bir sanatçı olarak galerilere kabul edilebilir.”
Araya giriyorum ve “Resim ile ne yapacağız? Yeniden canlandırmanın bir yolu var mı?” diye soruyorum. Utku Varlık’a göre, resim bir yazıdır. Bir şairin işlevi neyse ressamın da işlevi odur diyen Varlık sözlerine şu şekilde devam ediyor; “Sanat kendi varoluşunun içinde çok manipüle ediliyor. Çok hızlı bir şekilde bir sanatçı olduğunu iddia eden bir adamı olduğu yerden alıp başka bir yere taşıyabiliyoruz. Kimse resme bakmıyor. İnsanlar sürekli fotoğraf çekip paylaşıyor. O peyzaja ve portreye çok hızlı bir şekilde bakıp geçiyor. Eskiden bir takım fotoğraflar bizi düşündürürdü. Bakmak fiili yok olmaya başladı. Önümüze çok imaj geliyor. Bugün çok kısa bir şekilde fotoğrafını yayınlayabiliyorsan, onun yayılması da çok hızlı oluyor. Orada bir fotoğraf arşivi oluşmuyor. Diyelim ki sen fotoğrafını 3 metreye 5 metreye bastırdın. Zaten fotoğrafın sanat eseri olması da böyle başladı. Basılan resimler galeriler tarafından sergilenmeye başladı ve fotoğraf da bir sanat eseri oldu. Bugün bazı fotoğraflar 3-4 milyon liraya alıcı buluyor.”




Peki, resmi nasıl sattıracağız? diye merak ediyorum. “Bugün bir karnavaldayız” diyor Varlık. “Her şeyi görüyor, her şeye bakıyoruz. Galeriler de bunun için elinden geleni yapıyor. Ancak önemli olanın kendine özgü sanat ve kültürü yaratabilmek.”
Ben: “Utku Varlık’ın resminde önemli olan nedir? Amaç nedir?”
Utku Varlık: “Resmin ve sanatın asıl amacı normal kalıbından çıkmaktır. Değişimdir. Şairin işlevi ile aynıdır. Şair ile ressamın duygu alanları aynıdır. Şairin sözcükleri neyse ressamın malzemesi de boyadır ve renklerdir. Sözcüklerin üzerinde bu kadar durmamızın nedeni varoluşumuzun kendisidir. Ben her şeye varım ama hiçbir zaman bana empoze edilen, bu sanattır denilen şeyi, kendi yargım olmadan kabullenmem. İster film isterse fotoğraf olsun benim görmem lazım. Hiçbir yargı benim kendi yargımı saptayamaz. Resim benim için yazı gibidir. Eğer resim için birinin yolunu değiştirebiliyorsanız, amaç budur. Resim birine dokunabiliyorsa, amacına ulaşmıştır.”

11 Haz 2016

OXYMORE / GÜNLÜKLER

fotoğraf / Herry Gruyaert

Yaşadığımız bu çağ, beni gün geçtikce daha da şaşırtmaya başladı; düşlerim ve sanrılarım yaptığım resimden daha öte yankılar yaparak bana geri dönmeye başladı: bir image, bir yazı, şiir, kurgu, sinema vs.
Her bana dokunanı ; yorumlamak, kısa da olsa paylaşmak, belki silkinmek bu insanın gizeminden bilinmezliğinden. Tekrar ediyorum: " evren beynimizin bir sanrı bahçesidir. "
Harry Gruyaert'e yazmakta olduğum "Ostant" anı- öyküm için Ostand'ın o gözalabildiğine Baltık denizi kıyısındaki plajının bir görselini ararken rasladım. Oysa adını bilmiyormuşum ama
fotoğraflarına iyi bakmışım; sevindim birden tanımladığıma.
Bakıp geçemiyeceğiniz bir image, önce anlamlı; yani içerik olarak içinde sizin olduğunuz ya da anlatımdaki bir olguyu net ya da soluk paylaştığınız bir fenomenin yani belleğinizin arşivine kaydolmuş bir başka görselle çakışmaktadır.

Bir sabah olsa gerek, bilmiyorum hangi kentteyim! Her yeni kente ayak bastığımda içimde bir çarpıntı olur, merak ötesi; duygusal ilintiler, öyküler geçer bu dekorla ilgili. Daha çok erkendir müzelerini, mağzalarını, anıtlarını gezmek için. İşlerine giden insanlar ne kadar kararlı, sanki benden başka boş gezen yok. Işık beni gezdiriyor; sanki bir spot gibi aydınlattığı her detayı yorumluyorum.
Biraz yorulduktan sonra bir cafe'ye oturmak, caddeyi yorumlamayı sürdürmek. Genellikle hava alanlarındaki kalabalığa bakarken içimden gelir; bu koşuşturan insanlar bir süre sonra uçaklarına binip, yaşadıkları dekora - peyzaja- dönecekler, ne yaparsak yapalım, nereye gideceksek gidelim; yaşadığımı o peyzajı da beraberimizde götürürüz. İşte şu kadın; kanımca bir 10 saat sonra, taksiye binip, hava alanından biraz uzakca, yıllardır oturduğu evine dönüyor. Tam bir ay olmuştu tatile çıkalı, sanki ev, yalnızlıktan bunalıp, biraz küçülmüştü, garip bir hüzün çöker bu yalnızlıklara. Kadın bunu iyi biliyordu ve bu nedenle kopmak istemezdi yaşadığı rutinden. Bavulunu bıraktı, perdeye rağmen soluk bir ışık sızan pencereyi açtı; işte döndüğü peyzajı karşısındaydı: iki yanı karanlık ormanların ötesinde, uzak bir maviye bürünmüş, eski resime özgü bir ufuk çizgisi.