30 Eki 2011

john martin / yiten cennet

  • Ajouter une légende


 Başlangıçta bir şey öğrenmek gerçekten şans işiydi , merak alanları da yetmiyordu buna , gözünün içine baktığımız hocalarımız da kendilerine daha önce ne verilmişse onu gösteriyorlar ama resim anlatılmaz , onların ustalarına da ne kadar saygı duysak bile , etkisinde kalmak söz konusu değildi . Akademi kütüphanesinde ne varsa, onlarla yetinmek zorundaydık . Elimizdeki yayınların çoğu Fransız sanat yayınlarıydı örneğin " l'OEIL ' dergisi , SKIRA yayınları ki roprodüksiyon olarak en başarılısı , mimari adına bir iki dergi vs. Genel olarak tipographiden ofsete geçiş yılları , harp sonrası ; dünyanın uyanması , iletişim , kültür savaşlarının da başlangıcı. Fransa bu konuda çok etkindi , sanat pazarının odak noktası , daha da önemlisi sanatı "monopol "e almış , çokca da akıl hocalığına soyunmuştu . Fransızların hala da kavrayamadıkları bir karakteri de dışa hiç bir zaman alıcı gözüyle bakmamalarıdır . ne geçmişde ne de yakın tarihde , gününün önemli sanatcılarını göremediler , oysa İngiltere ve Almanya komşu ülkeler olmasına rağmen. 1974 yılında Grand Palais' de açılan "Alman Romantikleri " sergisinde , katiyen Fransa'da hiç bir müzede olmayan ve ne yazık bilge geçinenlerin bile " es " geçtiği ,1774-1840 yıllarında yaşamış Caspar David Friedrich ve Alman romantik resminin nasıl bir şok yaptığını çok iyi anımsıyorum. Rothschild'lerin ön-ayak olmasıyla Ermitage müzesiyle bir değiş tokuş yapıldı; Louvre müzesine Caspar Friedrich'in " kargalı ağaç " tablosu asıldı. Yine aynı yıllarda Grande Palais'de bu kez yine Fransızlara çok yabancı Joseph Wrıght de Derby (1734- 1797) retrospectivi , resmi bilen geçinenlere iyi bir daha yeni bir ders oldu . Resmi öğrenme yaşlarımızda bu ressamlardan habersizdik , hocalarımız da keza . Var mı yok mu Cazanne , Matisse , Picasso vs. ama buradan resim öğrenilmez ; bu ressamlar ki belki daha önce kendi ustalarına nasıl bakmışlardı , ondan da haberi yoktu bizimkilerin . Müzeler olmayınca , kulaktan dolma sanat öğrenimi sonuçlarını vermekte geçikmedi , resim tekniği , desen , özellikle atölye kavramından yoksun , yalnız dağarcığında " çağdaş " , modern ,"contemporary ", kavramcı vs. olan bir " fuar " kuşağı türedi. Bu aşama ne kadar sürecek bilmiyorum ama burada anlatmak istediğim , genç yaşlarımda ne yazık tanıyamadığım , " gravür "ü öğrendiğimiz sürelerde de kimsenin varoluşundan haberi olmadığı bir ressam ; John Martin. Paris'de 2003 yılında " pavion des Art " da "DÜŞ YÖRÜNGESİ" - romantism'den sürrealizm'e - konulu çok önemli bir sergide ilk kez John Martin'in 12 gravürü , şaşırtıcı bir teknik olan   " maniér noire" yani " mezzotino " olarak beni çarptı . " Yiten Cennet " serisi John Milton' un eserinden esinlenmiştir ki Milton bunu yazdığında gözleri görmüyordu , kızlarına "dikte" ettirmişti . Fransa'da John Martin'in tanınmaması konusu biraz çarpışık , her ne kadar müzelere ve özel kolleksiyonlara girmemesine rağmen, Gérard de Nerval , Yiten Cennet 'i fransızcaya çevirmişti , Delacroix'nın bir tablosunun konusu ise : Milton'nun kitabını kızların dikte ettirmesidir.
Gravür tektiği basitce : çinko ya da bakır plak parlatılarak , çeşitli aletlerle deseni bu yüzeye kazımaktır, sonuçta boya rülo vasıtasıyla bu yüzeye geçtiğinde boya bu kazınan bölgede kalır , satıh temizlendiğinde yalnız desenin içerdiği boya gravür presinin basıncıyla kağıda olduğu gibi geçer , bir orjinal desenin numaralanıp ve imzalanıp çoğaltıması olanağı , bugün bile sürmektedir. John Martin'in büyük sihirbazlığı bu "maniére noire" tekniğinin seçtiği konulara olağan üstü uygulamasıdır. Siyah dediğimiz zaman bu siyah çeşitli gereçlerle plak üstüne öyle bir ustalıkla kazınıyor ki sanki bizce desenin o karanlık bölgesinin nefes aldığını duyarız . John Martin 'in ustalığını plağı direkt kazıyarak - mezzotinting-  romantik üslübunun , cennet- cehendem , iyi ve kötü , melekler ve şeytanlar , kahrolmuş dekorlarda yaşanan bu olağanüstü bir vizyon 'a mitolojik dokunuşundadır . " Babylonien " düş giderek " " Tevrat " üstüne yeni bir seri yarattı, Nerval'in " düşlerin ışığı " dediği bu "clair - obscur " ressamın gravürün yanı sıra yaptığı pentürde de bizi dekora sokar . Buradan yavaşca " Dünyanın sonu " serisine geliriz . Milton'dan Novalis'e , Nerval'dan Hugo'ya "Le Promontoire du Songe"'a dek uzanan bu "yörünge" Jorge Luis Borges " le sürdü. Borges  " Dünyanın sonu " üstüne yazdığı deneme ,  John Martin'nin  Pentürleriyle Franco Maria Ricci tarafından değerli bir kitaba dönüştü , Bilmiyorum ressam bunu görseydi ne düşünürdü?



26 Eki 2011

FİAC 2011 / contemporary FUCK




Genellikle böyle sirklere gitmemeye kararlıydım ama dostum Ali Hatemi 'nin " VİP " daveti ve de snop görmek amacıyla metrodan çıktığımda ; ekmek karnesi dağıltığı günleri anımsatan çok uzun bir kuyruk , ve bir insan "hengamesi" , pahalı giriş ücretini de göze almış, Champs Elysées ' ye doğru uzanıyordu. VİP  giriş kapısı ; insana " vatandaş " gibi davranıldığı , genellikle " contemporary " yi anlayan , alan ,  kolaylıkla heryerde karşılaşamıyacağınız bir tür " snob ", daha çok " exentrique " ve " bizarre " ( giderek bu tanımlanmalar fransızca olmuşsa, dilimizin aşamasında hala bir karşılığı olmadığı için ) insan portreleri nin en görülmesi gereken yeriydi. Bu sanat lobisi , gününü çok iyi izlediği için , paranın da kokusunu çok iyi alıyor. pompalayacakları ülkelere kapısını açmak , o ülkelerin kendi dümen suyundaki galerileri ve de onların müşterilerine hizmeti unutmamışlardı. 80 li yıllarda katıldığım Fiac , ne kadar somut ve pentürse , bu kez, anlatılması güç bir " hiç bir şey " , yani : " siz hiç bir şeysiniz " , " size beğeninizi sormuyoruz , pentür , desen , boya , teknik , güzel , estetik , bitmiştir  ayrıca sizi ürkütmemek için , asıl çöplükleri göstermiyoruz , gelecek yıl belki . Bilesiniz ki elinizin tuttuğu her objet , 100 bin euro dan başlar .







                                         
                   Gogosian galerisinin yöneticisi Costance ve Ali Hatemi ," ecza dolabı " nın
                   fiatında anlaşamadılar galiba








                                     
                             Yahşi Baraz , tanıdığımız bir ressamın tuvali diye yaklaştı ama
                             ne yazık değil !

16 Eki 2011

endişelerimizin kışı






                      ENDİŞELERİMİZİN KIŞI

                      Resim konuşmak mı  yoksa bakmak mı?  Bence her ikisi de güncelliğini yitirmek üzere, sınırların kalkması sonucu yaşanan bir kaos, öncelikle resimi vurdu, resim diyorum çünkü plastik sanatlar ve de tüm "modern" le başlayan tanımlar ne yaptığımızı açıklamaktan uzak, Bu konuda "tutucu “olmam, sanatın her şekilde yapılabileceğini bize yutturanlar, bunu uluslararası para sistemiyle  lobi olarak, bir sirk görünümü içeren MODERN’i bir geçiş parolası yaptılar! Edebiyat , müzik , sinema vs. bu tehlikeyi çok önce sezip , sanatın ancak kendi malzemesiyle varolabileceğini hemen kanıtladı ve de ne sinema ne roman hiç bir çağda bu kadar anlatımcı, içerik adına “insana dair” olmamıştı, 60 lı yıllarda yaşanan gereksiz kompleklerden arındığında; örneğin “yeni roman” , “yeni dalga”, gibi  vs. gibi arayışlar zorla anlaşılmaz olma çabaları, öteki sanat dallarında geçerli olmadı. Resim ' in çağın başından beri yaşadığı kriz; Plastik sanatlar etiketiyle sanatın her türlü bir şekilde yapılabileceği, boyanın, tuvalin gereksizliğini,  “concepte”  adına verilen tavizler, ressam - plasticien dönüşümleri, desenin ve boyanın gereksizliğini müzeleştirdi. İlk kez karşılaştığınız bir kişi size - ne gibi - resim yaptığınızı  sorduğunda, önce figüratif ya da abstre seçeniğinden haraketle bağımlı olduğu bir akım  daha sonra da etkilendiği ressam vs . açıklamalar gerekir ama bir yazara -nasıl yazıyorsun - diye sorulmaz. Buradan gelmek istediğim nokta ; resmin tarifi ve açıklamasının olmadığını kanıtlamak yani resim de bir yazıdır; içeriğiyle, anlatımıyla, tekniğiyle.Pentür, gizem duygusunun geleneksel simyasıyla bizi bir etki alanına, daha doğrusu bir çekim alanına yönelten görsel bir dışa-vuruştur, Düşe özgü bir vizyon’a varmak, kendi ışığını yeniden yaratmak, boşluğa gönderilen mesajlar gibi bizim uzaya yolladığımız  “metaforlar” dır bu. Sanat nasıl özümlenir;  önce renk ve biçim, ışık ve de eski çağların erken müziğini duymak, " Turner'in "kozmik " göklerine,  Gaspar David Friedrichin, peyzajlarına  ya da Arnold Böcklin'in "ölüm adasına”  gitmemişsek, bu müziği duyamayız . Günümüzde MODERN adına oynanan "sirk"  gerçekte bir şamata, bir kültür içermeyen kitsch bir show, paranın otoyolunda bir “banalitation”, düşünmeden çok, bir eğlence unsuru içeren mediatique bir gürültü. Blog yazılarımda kendi kültür bakış açımı; Hayal Müzelerim olarak müzeme astığım benim sanatçılarımı gösterdim, içinde 20 yüzyılda bize fazlasıyla satılan büyük isimler yok, bunlar paranın zoruyla sanata yamanmış bence bir HİÇ dir. Açıkca paranın yönettiği bu "lobi " lere baş kaldıramazsınız. Örneğin Picasso’yu sevmemek bir suçtur ya da sizin sanat kültürünüz eksiktir. Fransa’da sanatı bir kaç milyarder yönetir; devlet, sanat konusunda  onların dümen suyunda olmak zorundadır 
                      Biz ikisini de yaşadık ; ressamların o mütevazi yıllarını, paranın bir matah olmadığı günleri, sanatta alımlamak ve onunla özleşmek bir başka türlü yaşanır ve düşlenirdi. Malzeme de yoktu, genellikle Karaköy'den alınan ucuz toz boyalar bezir yağı, amerikan bezinden derme çatma yapılan şasilere gerilirdi, kötü roprodüksiyonlardan sevdiğimiz ustaları kopyalıyarak resim yapılırdı. Çekim alanları bugünkü gibi bir çeşitlilik yaşamadığı için, “hayal arzusu” bütündü . Sanatçının yeri : lüks otel salonlarında yapılan müzayedelerin snop kokteyleri değil, resim yaptığı mekan, sanatın konuşulduğu ucuz meyhanelerdi. Kimlerle karşılaşmadık; şiirimizin, yazınımızın, tiyatronun vs. en zengin yılları, bir şenlikti İstanbul. Sanatçının oluşumundaki kültüre eğilimin gerekliliği tartışılmaz , okumak ve görmek  ikilemi bir zamanlar belki bir şanstı ama bugün önümüze kendiliğinden gelen bilgi  nasıl algılanıyor, insanı nasıl biçimlendiriyor ? Zamanı nasıl kullanıyoruz ? Sanatı “modern" adına çeşitleştirerek, “contemporary” etiketini kimler kullanıyor? Anlamsızlığı diyalektik bir dönüşümde sanata uygulayamazsınız, yoksa anlamak gereksiz mi? Tüm bu soruları ben kendime yöneltiyorum ve onların “modern” hinliği benden geçmez çünkü bendeki kültür belleğe çok önce odaklandı, sanatın kendini tanımlaması için kendiliğinden bir süreç gerekir. Bugün sorun: bakıyoruz da görmüyoruz, okuyoruz ama anlamıyoruz ama yönetiliyoruz; akıl hocaları bizi yönlendiriyor. Sotheby’s, Christy’s’in aksiyonları sanatı anlamak yerine yatırımın, kolay para kazanmanın çekim alanları oluyor. Kendi beğenilerini, para güçleriyle kurumlaştıran, müzeleştiren giderek uluslarüstü tekdüze bir yargıyla çağa maledenler ve onun sanat tarihini yazanların emrindeyiz. Tanrının var olmadığını kanıtlamaktan daha güçtür onların beğenilerini eleştirmek.
                      İşte o zaman ben kendime dönüyorum, atölyeme, hayal müzelerime ve de düşlüyorum okumadığım, bakmadığım kitaplarımı, henüz gidemediğim kentleri, onların müzelerini!



15 Eki 2011

Passage


                         utku varlık - peinture / 2011
                     

14 Eki 2011

idée-noir


                   utku varlık / karton üstüne desen - karışık teknik , füzen,kalem, tempera























         
   

12 Eki 2011

kar yağıyor hayatıma

Selim İleri ' yi severim ; nostaljiden öte garip bir hüzünün yazarıdır , bu günü de yazsa ; ister istemez yaşanmışlığa dair " narrative " öge , şimdi yaşadığı anın ona bir sanrı olduğunu fısıldar,  geçmişten koptuğumuzda, ister istemez bir pişmanlık duygusu taşırız sanki ellerimizi bi türlü saklayamamak kaygısı , sürekli özür dilemek , niye niçin ? Uzak ya da yakın , bu sanrı benim de peşimi bırakmaz , çocukluğumda ve gençliğimdeki mekanlar daha huzurludur , doğa tümdür , dostluklar , aşklar , gök daha mavi , bulutlar daha beyazdır. Selim İleri'nin çocukluğundan başlıyarak yeni yetme yaşları ve sonuçta yazarlık serüvenin de katiyen yalnız değil ; onun merak alanları , sürekli ilişki kurmak , kişiliklerin çekinmeden kapılarını çalmak , onları tanımakla daha da zenginleşiyor . O yılların " Kelebek " ya da " Hafta Sonu " dergilerini karıştırsanız , sanki içinden çıkacakmış hissi veriyor.
Burada amacım bir kitap eleştirisi değil , "Kar Yağıyor Hayatıma" nın girişinde , bir dostunun yazdığı ressam Zeki Faik İzer kıtabı onu, sekiz dokuz yaşlarında Cihangir'deki Kumrulu Yokuş sokağına götürüyor ve o günleri de şöyle tanımlıyor ; " ...Chiristian Dior'lu , Hayat mecmualı , Vita Sana'lı günler , altatıcı güzel zamanlardı. ", bu arada da Türkiye de artık " küçük Amerika " olmak üzeredir Menderes'in sayesinde.  Zeki Faik 'de aynı sokakta oturuyordu ve ressam kişiliği mahallelinin dikkatini çekiyor ayrıca bir Fransız hanımla evli olması da çeşitli yorumlara yol açıyordu. Kısa bir süre sonra ressam , Selim İleri'nin de ilgi alanına girer ; bir binanın alt katındaki atölyede resim yapan adamı muhakkak tanımak merakıyla , mekana yaklaşmak , önce sephadaki  yarım kalmış resmi sonra da yavaş yavaş duvarlara asılmış resimleri , renkleri bir süre sonra da ressamın dikkatini çeker gizlice pencereden dikizleyen bu çocuk. Ressam pencereyi açıp atölyeye davet eder , resimlerini anlatır ona , " gün ışığı resmin kardeşidir "  der . Küçük çocuk birden sanata aşık oluyor. Öykü ressamın Fransız eşinin dramatik bir şekilde çekip gitmesiyle son bulur.
Selim İleri'nin bilmediği ; o yıllar, Zeki Faik İzer aynı zamanda Güzel Sanatlar Akademisi müdürüydü.
Buradan, tekrar dönmek üzere ; 60 yıllarına gelelim ki bu yıllar gerçekten Akademini en güzel yıllarıdır. Bizim yıllarımızda müdür Mimar Asım Mutlu'ydu , Akademiyi kültüre açıp bize bir " biosphére " yaratmıştı . Resim bölümünün beş atölyesi vardı , bizim Bedri Rahmi Eyüboğlu atölyesi Zeki Faik atölyesine bitişikti. Çalışmalara ara verildiğinde onun öğrencileri genellikle Zeki Faik'in resimlerini nasıl eleştirdiğinin taklidini yaparlardı ki gençliğinde Tanpınar'ın onu tarif ettiğinden hiç bir mimik değişmemiş aynen "...esmer, orta boylu , zayıf ; gözlerini kırparak konuşan " .
Bir gün Bedri Rahmi bana atölyeye gelen yeni bir öğrenci tanıştırdı , " .. reis Fuat benim eski bir öğrencim, başına gelen bir feleketten ötürü on yıl Akademiden uzaklaştı , kendisine saygı duyun , sorularınızla rahatsız etmeyin onu vs. " . Gerçekten Fuat bizden çok yaşlı oluşu ve suskunluğuyla atölyeye yerleşti.
O yıllar müzik aygıtları ; plak, çalacak hiç bir şey bulunmazdı . Bir Alman müzik şirketi , Alman Kültür Merkezinin yardımlarıyla  Akademiye bir önemli bir müzik seti bağışlamışlardı ve çıkan her plağı da gönderiyorlardı. Bir süre ben uğraştım ; cumartesileri müzik dinleme seansları vs. epey ilgi çekiyordu . Bir gün Zeki Faik bana müzik arşivimizde Beethoven'in " Missa Solemnis " plağının olup olmadığını sordu,olmadığını öğrenince de evine çağırıp , bu plağı bize ödünç verebileceğini ve de bu müziğin eşliğinde büyükce bir tuval boyadığını , onu da göstereceğini söyledi . Hocanın böyle bir atıfda bulunması şaşırtcıydı Evinde tuvali gördüğümüz gibi , Beethoven üstüne bir de konferans dinledik. Son eşi Sevim hanım,  ecza depoları olan zengin ve yaş olarak kendisinden  epey gençti, Zeki bey diye hitap ediyor , siz, efendim,yani saygı adına dışta gösteri , kendi aralarında aşk yapmağa dönüştüğünde nasıl olabileceğini katiyen kurgulamak güçtü. Plakla atölyeye döndüğümde , merak edenlere, Zeki Faik ' in taklidini yaparak anlatırken , Fuat biraz sararmış olarak bize çok merak ettiğimiz başından geçenlerin bir dökümünü çıkarttı, Zeki Faik'le ilgili olarak . 50 yıllarında genç bir öğrenciyken Zeki bey Akademi müdürü ve bir gün emniyete telefon ediyor " ...Akademiyi komünistler bastı, gelin toplayın " diyerek , gençlik kurumlarına üye olan bir sürü öğrenci  , Akademi'de sol eylem gerçekleştirmek adına , önce emniyete sonra da yargılanıp hapise atılıyorlar . Fuat, beş parasız , terkedilmiş derdini anlatamamış , uzun bir süre yattıktan sonra uzun bir yaşama savaşı veriyor ve Bedri Rahmi el uzatıyor . Biz " peki seni şimdi görmüyor mu , ne düşünüyor ? diye sorduğumuzda ;" ne yaptığının farkında bile değildi , biz öğrenciler değil, o yıllar yüzlerce üniversite profesörü işlerinden atılmış anadoluya  sürülmüştü ,veba gibi bir şeydi ,  bu " komünist avı" , ancak çeken bilir !
Ben de Selim İleri'ye Ahmet Muhip Dıranas'dan şu dörtlüğü sunuyorum :
         
                     Kardır yağan üstümüze geceden,
                     Yağmurlu, karanlık bir düşünceden,
                     Ormanın uğultusuyla birlikte
                     Ve dörtnala, dümdüz br mavilikte
                     Kar yağıyor , üstümüze inceden.
                   
                   

                     Zeki Faik İzer / desen Cevat Dereli  - Ali Hatemi kolleksiyonu
                     

10 Eki 2011

ölüme dair



Bazı dönemler nedeni bilinmez bir ölüm geçer yaşantımızdan ; beklemediğimiz , düşlemediğimiz genellikle hazırlıksız olduğumuz bir anı yakalar, sanki hep şaşırtmacılıkla olur ; inanamayız , genellikle kabullenmek istemez insanlar , sanki yaşantılarında olağanüstü bir gereklilik varmış gibi . Bilmiyorum ama hep şaşırmışım ; niçin insan doğaya gerektiği gibi bakmaz ? Baksa ; doğanın ölüm dediğimiz bu fenomeni her gün gözlerimizin önünde tekrarladığı , Behçet Necatigil'in dediği gibi : " solgun bir gül dokununca .."   kendine indirgemez bunu insan ; doğanın gözlerimizin önünde can çekiştiğini görür , aldırmaz , öldürdüğü bir sülünün önünde fotoğraf çektiren avcının aptalca pozu , ölümü insanın hala kavrayamadığının bir imgesinden başka bir şey değildir .
Son günlerde yaşadığımız , bize ulaşan bazı ölümler ; bu paradoksun kişilere göre nasıl değiştiğini gösterdi.   Öncelikle Steve Jobs ' un , bu olağanüstü kişinin ölümü. Kısa bir süre önce , öleceğini açıkladı , pankereas   kanseri onu götürecekti , bu nedenle söylediği anlamlıdır ; "ölümün, şimdiye dek insanın en önemli bulgusu olduğunu " söylüyordu . Tüm dinlerin , inançların , ölüm adına insanı nasıl yönettikleri , nasıl istismar ettikleri ve de sonuna kadar edeceklerini düşündüğümde , başkaldıramadığımız yazgının siyah bulutları tüm ışık alanlarımı karartıyor .
Durup dururken ölüme dokunmak neden ? Birkaç gün için gittiğim İstanbul'da karşılaştığım tanıdık , dost bana , uzun süredir kırgın olduğum bir ressam kişinin ölüm saatinin geldiğini , çok perişan , herkese gidip öleceğini söyleyen , orada burada ağlayarak şarap içen bu kişiliğin , cevval günlerinde dostlarını acımasız eleştirerek , kendi resmini satmak adına yaptıkları affedilemez . Ölüm daha mı beyaz yıkar , bence insanın kolay unutma zayıflığı, ölümün bir tiyatro olduğunu ve de herhangi bir perdeden sonra sahneden çıkıp bir daha dönmiyeceğinizi bilmeniz gerektiğini , bunu bize unutturmuştur.
Ölümün gizemini çözmek için biraz doğaya bakmak gerekliliğinden söz etmiştim , bilmiyorum hiç farkına vardınız mı , niçin kediler ölümlerini saklarlar ?