30 Oca 2014

GÖLGEDE KALANLAR 2 DORETHEA TANNING


Dorethea Tanning belki o kadar gölgede kalmadı ama güzelliğinin gereği Max Ernst'in üçüncü eşi olması; çok uzun yaşamında  ( 2012 de 101 yaşında öldü) onu sürekli ikinci plana attı. Biraz ' da "beraberliklerin" kanunudur bu; biri ötekini gölgeleyecek, ayrıca Max Ernst daha önce yine sürrealist ressam ve yazar Leonar Carington'la yaşamıştı, o da Tanning gibi güzel kadın, iyi bir ressam, çok önemli bir yazardı.

Max Ernst



Leonar Carington

Ama Max Ernst'in ünü,  Paggy Guggenhaim'le yaptığı ikinci evliliğinden kaynaklanır; 20 yüzyıl sanat tarihini, amcasının yolunda ve  onun mirascısı olarak, resim tutkusundan çok, ressamlara odaklanan ve de onlarla yaşayarak,  evlenerek yazan "autoditacte" Peggy Gugenheim, harp nedeniyle Avrupa'dan Amerika'ya göçen çok sayıda ressamı ekonomik kontrol altına almıştı. Bu süre içinde ressam Yves Tanguy'le beraberken onu bırakıp Max Ernst'le evlenmesi, Tanguy'i de resim tarihinde gölgede bıraktı,

Yves Tanguy


Doretha Tanning / Birthday 1942
Dorethea Tanning / Küçük bir gece müziği 1944
1936 yılında Newyork,  Museum of Modern Art'da gördüğü "surréalisme" sergisinden sonra resme başlayan Dorethea Tanning, çok ilginç bir "vision"'nun kapısını açtı; "kadına dair".  kendinle bir hesaplaşma, ya da erginlik çağına geçişdeki o kabuk değiştirmenin anlatılmaz kurgusu. Ruh çözümleme bu resimlerde kendisiyle ilgili; bilmiyorum ama güzel bir kadın ve de ressam olmak ne kadar güç, bir resim düşüncesi yaratmak, bakanı inandırmak! Ne olursa olsun  resim tarihinde kadın ressamları arayalım; niçin azdır bilinmez!

Dorethea Tanning / Voltage 1942

Dorethea Tanning / The Guest Room  1952
Oyunsu süreçlerin, genç kızlığının arka odaları, genellikle kendine saklanır bunlar, anlatmak mı katiyen, bizi sınırlıyan yasakların ya da inançlara özgü marazların dar yollarından geçmek, utanç duvarlarından kurtulmak, fiziksel dünyaya çıkmak; işte burada yasak imgeler genç ve güzel bir ressamın içeriği oluyor, tüm yaşadıklarının günlüğü diyebiliriz.

Dorethea Tanning / maternity 1954

Dorothea Tanning / Deidre 1942

Resimde bence en tehlikeli dönem, ressamın dış kontrolü elinden kaçırdığı ve kendi yaptığına inandığı dönemdir. Diken üstünde olduğu erken yılların endişesi, resmine verdiği ayırdığı vakit ve de tutku; güçtür hepsini beraberinde götürmek. Dorthea Tanning resmine ayırdığı ilk beş yılda yaptığı az sayıda tuval onu ilk plana çıkartırken, Max Ernst'le evlenmenin yanlışlığından habersizdi, çok kısa bir sürede onun çekim alanına girecek, ikinci planda bir ev kadını işlevine girdiğinin farkına varmadan resmindeki içerik, figür, teknik , gizem yavaş yavaş çekip gidecekti. Ölümüne kadar çalıştı ama yaptıkların onun ilk yıllarında yaptıklarını bilen için, bir takım ilgisiz, bulanık resimlerdir. Ressamlar çoğunlukla naif yaratıklardır, üstüne eğer biraz sivrilmiş, tanınmışsa; genelde tampéramanlarındaki düşüşün farkında olmak istemezler, birinci olarak teknik başını alıp gider, anlatmak ama neyi? Bir  ömrün envanterini yapmak çok güç; ne mutlu Vermeer'e; geride 30 başeser bıraktığı için.
























24 Oca 2014

GÖLGEDE KALANLAR 1/ MARTINE FRANK


Martine Frank'ı kanımca çok az  kişi tanır; 2012 de 70 yaşında öldüğünde, basında genellikle Henri Cartier- Bresson'nun eşi diye çıktı haber. Ünlü Magnum Foto ajansının da kurucularından olmasına rağmen, çoğu kez basında çıkan fotoğraflarını başkası sananlar çoğunlukdaydı. Oysa çok önceleri ünlü Amerikan dergileri : Time, Life'ın foto muhabiri ve de Ariane Mnouckine ve tiyatrosuyla dünyayı dolaşıp çektiği fotoğraflar katiyen Cartie-Bresson'u aratmaz.





Ressam Balthus
Utangaçlığımdan beni kurtaran fotoğraftır, makinayı tutmak bir gereklilik, bir eylem olurken; bir artist gibi değil, kendim gibi davrandım, demişti ama elindeki Leica  neler görmedi;


ressam Leonor Fini
ressam Dado 
Yaacov Agam / plasticien



Fotoğraf bir göz, ne yorum yapabiliriz üstüne? içerik o kadar uçucu ve geçiçi ki ışık hızı gerekli bir denklanşör'e basmak için.


Bir fotoğrafcı dostuma geçende söylediğim gibi: "fotoğrafa baktıran nedir?", örneğin görsel bir nostaljiyi yakalamak ama benim kendi içeriğimin özgün imajları başkasıyla nasıl çakışabilir? Martine Frank'ın fotoğrafları şiir olarak bana çok şey anlatıyor, sanki 60 yılları İtalyan sineması gibi, siyah-beyaz'ın albenisi mi, o yılları havası mı beni alıp götüren?  O karenin içinde belleğime odaklanan bir image var; Leica'nı viseur' ünden bakan göz mü, kurguyu bir başka boyuta ya da derinliğe saptıyan yoksa tesadüf mü o sihiri yakalayan?





















21 Oca 2014

KAPILARIN DIŞINDA 2

Lorenzo Ghiberti/La Porte de paradis 1452  broz-altın kaplama
Duamo'nun ikinci kapısı  yani Michel - Ange'ın deyimiyle "cennet kapısı" kuzey kapısı oluyor. 1452 de Lorenzo Gilberti, yine bas- relief ve bronz üstüne altın kaplama olarak İsa'nın yaşamından "fragment" ları sergiliyor


İkinci gün moralim yerinde, dışında uyuduğum Baptistére'in içindeyim, ünlü kapılarının anlatımına, ustalığına bakarken bugün bir türlü becerilemeyen  bronz sanatını ve de heykeli düşünüyorum, Akademi'yi anımsıyorum, beceriksiz ellerde katledilen Atatürk heykelleri ve de onların dökümü aklıma geliyor. Katedral Santa Maria Del Flore'de Philppo Brunelleschi'nin kubbesine bakarken;


İstanbul'u anımsıyorum, ne güzel Bizans'ı bunlarla paylaştığımıza seviniyorum. La Galleri des Office 'e giderken açlığım aklıma geliyor; bir çeşme bulmak için yolumu değiştiriyorum. İnsan bir "denge uzmanı"; Orhan Duru'nun o harika kitabında olduğu gibi, kendimi naif ve hafif hissediyorum, garip bir burukluk var biliyorum ki akşam kutlamıyacağım bu sanat şölenini, canım sıkılıyor, hiç bir yere bakmadan Office'den içeriye giriyorum.


Giorgio Vasari sanat tarihçi, mimar, ressam; önce Andrea del Sarto'nun öğrencisi, Michel-Ange'ın dostu ve Raphael'in resim öğrencisi, Medicis ailesinin güvencesi ve tüm bu müzelerin mimarı. Office'i 24 yaşında tasarlıyor, Palazzo Vecchio, Academie de dessin' i de1543 de bitiriyor. Vasari'yi düşündüm biraz; bugün hala yazdığı "sanat tarihi" önemini yitirmedi, yaşantısında yaptıklarının bir envanterini yaparsanız; 63 yıllık bir yaşantıya nasıl sığar tüm yaptıkları? Bu mekanlar olağan bir mimari değil, bırakın mimariyi; içinde kullandığı mermerlerin çeşitliliği ve görkemliliği bana doğanın hangi coğrafyasında olduğunu, bulduğunu, yonttuğunu, kestiğini ve de buraya getirip sizi nasıl şaşırttığını araştırmaya kalksanız bir ömür yetmez! Yorulmuştum, vazgeçtim düşünmekten.

Giorgio Vasari/ peinture
O kadar resim var ki birden karıştırmaya başladım, belki hızlı geçip önünde beni durduracak bir kaç resme iyi bakmakta fayda vardı, önce Vasari'nin tuvali ilgimi çekti, yeniden; bu kadar işin içinde bu resimlere nasıl vakit ayırdı diye düşündüm, Vasari'den kurtulmak için buradan kaçmalıydım. Üçüncü günün açlığı beni daha kötümser yapıyordu; pencereden dışa, Palais Pitti'ye bakarken bir takım vision oyunları , perspektif kaymaları bir anlamsızlığa doğru bir gidişin belirtileriydi. Daha hızlı dolaşmaya başladım; farkındaydım bazı önemli tabloları atlladığımı, sonuçta bir büyük bir tuval beni durdurdu;

Ucello / San Romano savaşı
 Ucello'nun San Romano savaşı,  sanat tarihi derslerinde incelenen nadir tablolardandır; mızrakların geometrik kullanılışı, figürlerin sıralanışı, atların geniş anlamda yüzeyi kaplayışları vs. bu resmi ünlü kılmıştır. Bilmiyorum ne kadar baktım, vakit geçmişti, kalktım gezime biraz daha bir hız vererek. Çıkmaya karar vermiştim,  uzakta bir tablo beni çağırdı;

Guiseppe Maria Crespi / Cupidon et Psych
Crespi'yi, kimse tanmaz ama nasıl anlatılır bir resmin uçarık, boyanın akıl almaz transparansı, draperie'nin ustalığı? uzun süre inceledim; kendime resim nasıl öğretilir diye sordum? Müzeden çıktım, dışarıda bir akşamüstü güneşi beni Boboli Bahçesine yöneltti; Le Palais de Pitti ve Porta Roman biraz ötede Medicis'lerin sarayı  kendi bahçesi gibi çevreliyor;


Parkın çeşmelerinden biraz su içtikten sonra havuzun kenarına oturdum. Garip bir dalgınlık içinde parkı göğüsleyen sarayın pencerelerine takılıyorum, oradan bakıldığında tüm Floransa ayağının altında, bakanı bilmiyorum ama ben umutsuzum, ne yapacağım bilmiyorum, biraz uyusam iyi ama uyurken ya parkı kapatırlarsa; karanlıkta bu heykellerin beni kovaladıklarını düşündüm, korktum ve dönüşe karar verdim. Yaşadığım sanrıyı yalnız Knut Hamsun "Açlık" romanında anlatmıştır; çok doğru, açlık bir "leitmotiv" oluyor bir süre sonra, kendi kendime konuşuyorum, birden farkına vardım ki gülüyorum, belki deli diye düşünüyorlardır, düşünsünler ne yapalım! Dönüşte Verona vardı; Aziz Zeno baziliği ve onun kapılarını görmeden Paris'e dönmek olmazdı,  İstasyona doğru yürüdüm.
Verona fazla uzak değil, burada geceyi geçirip, sabah Zeno'yu gördükten sonra Paris'e devam etmek. Trende birinden sigara istedim, üç tane verdi, Fransız diye sordu evet dedim , güldü sırtıma vurdu, teşekkür ettim, mutlu oldum. İlk nefeste sigara başımı döndürdü tekrar mutlu oldum.
Uyumuşum, Verona'ya gelmişiz haberim yok, son anda farkına vardım, saat gece on gibi, garı hızlıca geçtim; lokanta va kahveleri görmemezliğe gelerek. Elimdeki kartı gösterip San Zeno'yu sorduğum taksi şöförü müşteri olmadığımı anlayınca parmağıyla bir yönü gösterdi, bir vitrine yaklaşıp suretime bakmam gerekiyordu; beni görenlerin şaşkınlığını çözmem açısından. Güzel bir kent gibi gözüktü, akşam ışıklarıyla başka bir alımı vardı, turistler Juliet'in balkonunu görmek için gelirlermiş ben ise doğruca Zeno'ya doğru yürüyorum:

San Zeno baziliği/ Verona
Tekrar sorarak baziliği buldum aydınlık bir gece, kimse yok, kapıyı önce gördüm. önündeki merdivenler geceyi geçirmek için makuldü. Yaklaştım 12 yüzyıldan 48 bronz pano ve de kapıya bu kadar kolaylıkla dokunduğuma sevindim , büyük bir özenle sakladığım son sıgarayı yaktım; Floransa'dan iyi ki kaçmışım, çan gece yarısını çaldığında sanki gezi bitmişti, uzaktan bir köpek havladı!


Bronz kapı / San Zeno Baziliği-Verona  12 yüzyıl




























18 Oca 2014

KAPILARIN DIŞINDA 1


Baptistére Saint-Jean

Floransa'nın öbür Avrupa kentlerinden ayrıcalığını hemen anladım, eş zamanlı bir tarih sanki donup kalmıştı ama neye adanmıştı bu sanat;  kim, nasıl ? Bildiklerimizin ötesinde bir "merak" kentindeydim. Önce dışı dolaştım; açık hava müzeleriydi her yer, görkemli köprülerinden geçerken, dingin ve gururlu akan Arno nehrinin belleği hiç de düşündüğüm gibi değildi. 1966 yılında yatağından çıkıp kenti harap etmişti; müzelerden milli kütüphaneye, Cabinet Vieusseux'deki estamplardan, katedrale ve de duvara asılı Cimabue'nin eşsiz "crufication" nu, Bargello müzesindeki suların götürdüğü silah kolleksiyonuna kadar. Yine insan belleği geçmişi çok çabuk unutuyor: 1333 de yine taşmıştı ve yıkmıştı Floransa'yı. Her iki kez tüm hasar onarıldı ama suyun dokunduğu değeri ölçülemez; tabloların ve kitapların restarasyonu hemen hemen 15 yıl sürecekti.

1966 Floransa sel baskını- Les Offices

Amacım Floransa'nın sanat tarihinden çok buralarda geçirdiğim dört günde yaşadığım "hallucination" nu anlatmak. İlk gün düşündüğüm gibi geçti, ertesi günün "repair" noktalarını, öncelikle görülmesi gereken yerleri, müzeleri ve özellikle "la Galerie des offices'i " elimdeki karta işaretledim ve güneş batarken tekrar Ponte Vecchio'a döndüm:
Ponte Vecchio
Yaz akşamüstüleri hep anılarla gelir; tek başına çekilmez, böyle yüklü bir günün akşamı, hiç  de yanlızlığın gün batışı olamazdı, o zaman Toscane şarabını sığınmak için, daha önce bellediğim mütevazi bir bistro'ya oturdum, ilk yudum anlatılmaz bir mutluluk getirir hep; evet Floransa'daydım. Gece ilerlediğinde gerçeği düşünmek anı gelmişti; evet hesabı ödeyince elimde kalan para belki müzelere girişi ancak ödeyebilirdi, ama dönüş bileti cebimdeydi üstelik önce Verona'ya da uğrayacaktım; Saint Zeno baziliğinin Bronz kapılarını görmek için , ona vakit var daha, bu geceye gelelim; nerede uyumak ? Açık havada, başka hiç bir olanak yok, çıktım Duamo'ya doğru yürüdüm.
Baptistére Saint-Jean-Baptiste/Daumo

Eski bir Romaine mimarisi üstüne 4. asırda beyaz ve yeşil mermerin hakim olduğu bu ilginç yapı kubbesi pramid formunda Bizans mozayikleriyle donatılmıştır, 1419 ölen papa Jean 23'ün lahitini Donatello, Portigiani ve Michelezzo yapmıştır. Baptistére'in ünü ayrıca bas-rölief-bronz olarak yapılan kapılarından gelir; ilk kez güney kapısı 1330-38 de Andrea Pisano tarafından gerçekleştirildi

Güney Kapısı/ Andrea Pisano 1330-38
Pisano önce cire (bal mumu) hazırladığı bas-röliefleri Venedik'den gelen ustalar tarafından bronz olarak döküldü ve daha sonra figürler altın kaplandı.
Gece ılık, hafif bir esinti yürüdüğüm Ortaçağ sokaklarında bana başka bir boyutta olduğumu fısıldıyordu; biraz ürperdim. Baptistér'in güney kapısına yaklaştığımda yandaki kiliseden gelen çan sesi gece yarısını bildirdi, yorgundum, kapının yanına oturdum.


Uyumuşum; oysa son olarak anımsadığım bu kapıyı kapatmaya çalışıyordum, o kadar ağır ki olanaksız, ya elim sıkışırsa, yardım için bağırıyorum kimse yok. Bilmiyorum karabasan da değildi, düşlerle uğraşılmaz! Sabahın dört dü, birden titredim ve kalktım, bacaklarım uyuşmuştu, nasıl uyumuşum, buna sızmak denir. Tekrar köprüye doğru yürüdüm, kahve istedi canım; müze için paraya dokunmak olmazdı, bir çeşme bulup yüzümü yıkamak biraz da su içmek!
Sokak çeşmesi- Floransa

Önünde uyuduğum fakat içini görmediğim Baptistére doğru yürürken biraz ekmek aldım, sonuç olarak su ve ekmekle idare edebilirim, o zaman müzelere beleş girmek gerekiyor  bakalım! Müzelerin açılışına kadar kitapcı vitrinlerine bakarak saat 10 nu getirdim. Moralim yerine gelmişti; programda Baptistére ve Les Office müzesi öncelikteydi.