26 Şub 2012

yeni bir güne başlamak


Varoluşumuzda ne yaparsak yapalım beynimizin büyük bir ustalıkla yaptığı bir ikilem vardır ; an da yapılan hemen bir geri dönüş yapar ve daha önceki bir yaşanmışlıkla bütünleşir ki sinemeda  buna" back-graund " denir yani " geriye dönüş ". Eski , dingin günlerimizde bir pazar sabahı iştahla alınan bir kaç gazeteyi , çınar altı kahvesinde demli çay içerek okumak , sevdiğimiz köşe yazarları , karikatürlere özgün biriken merakımızı sindererek bir yaz denizine bakmak değil biraz önce yaptığım işlev ; bir tuşa bastığınızda karşınıza ülkenin tüm gazetelerini ilk sayfaları çıkıyor. Ani bir seçim yaparak alıştığınız bir gazetenin tüm manşet , haber ve fotoğraflarıyla diğer gazetelerinkiler hemen hemen aynı , haberin değerlendirmesine göre sağa sola vs. kaydırmak tek farklılık ; sanki bir tek kaynaktan iletilmiş , güne kötü başlamak için manşetler çok karamsar bugün " flaş "  manşetler :  FaceBook 'a sayfa açtırdığı için kocası tarafından öldürülen genç kadın ; haberin altında kadının türbanlı fotoğrafı ve yanında da kaçarken yakalan kocası ,  Aylardır tahammülü aşmış haberleri geçelim en ilginç haber bence : Ateist düşünür Richard Dawkins'le , Angelikan Baş Piskopos'u Rowan Williams'ın tartışması : niçin Tanrı ? , Oxfort'a yapılan bu tartışma da Dawkins'in çok akli sorularına piskopos'un toleransla katılması , kanımca bu tartışma ülkemizde olsaydı biraz " kanlı " olurdu diye düşündüm ! Başka bir fotoğraf : " ..bakım gördüğü hastahaneden yeni çıkan Başbakan Erdoğan'ın bir cami'de İmam Hatip Okulundan bir gurup kız öğrenciyle hamasi bir karşılaşma ,türbanlı kızların yüzünü de göremiyoruz , objektiv , klasik bir pencere kafesinin gerişinde , yetiştirdiği dini bütün bu gençleri görmekten mutlu bir kişiyi amaçlamış . Bu kişiler ne Oxfort'daki tartışmadan ne de gazetedeki şu haberden ilgisiz , ".. CERN - Avrupa nükleer araştıma merkezinin yaptığı bildiri de ; ışık hızını aşan " particules supraluminique " yani " neutrinos " lara ulaştıklarını bildiriyordu . Kısaca açıklanırsa : buna vardığımız an "evrenin var oluşunun nedenini " yani " matier " in gizemini çözebilecektik , Einstein teorisi geçersiz olacaktı ama gelin görün ki daha sonra yapılan bir açıklamada ; bir yanlışlık olduğunu , ışık hızının hala bir limit olduğunu , araştırmalarına devam ettikleri bildirildi. 21 yüzyıl alabildiğine meraklılarını şaşırtırken dünyada tanrı adına savaşlar , başkaldırı eylemleri , sürekli ölümler bir türlü biz ateisleri haklı çıkartmıyor , ölüm yani yok olup gitmeyi bir türlü kabul edemiyor insanlar.
Güne bu kadar karamsar başlamayalım : örneğin Çin giderek daha da "süper-star " olmakta devam ediyor ,yeni haber " Artprice " dünyanın en önemli müzayede sitesi oldu ve Çin'li ressam Zhang Daqian'ın ( 1899-1983 ) bir eseri 417 milyon euro'ya satıldı.




Bu rekor da ikinci en pahalı sanatcı yine bir başka Çin'li Qi Baishi sonra Andy Warhol ve Picasso dördüncü olarak zengin Çinli kolleksiyonerlerin duvarlarına asılıyor. Soru : inanalım mı ?
Çin'den başka bir haber : nesli tükenmekte olan Panda'ların sekse karşı ilgisizliklerini , onlara porno filmleri göstererek çözme teklifi parti tarafından inceleniyor . Bekliyoruz sonucu !

19 Şub 2012

BRUEGEL'E YOLCULUK



Zaman su gibi akıyor , sanata ilgim , imge'nin hemen hemen olmadığı , dünya harbi yıllarından , Akademi'ye gelinceye dek olan süre. Bizi sanatın çekim alanına götüren dışa dönük etkinlik çok az , imge yok gibi , başka bir nedenle anlatmıştım ; çok erken bir yaşta babamım kitaplığından epey kalınca , içinde korkuyla karışık şaşırtıcı resimli kitap, uzun yıllar beni gizemine çağırdı ; kimsenin olmadığı bir an yakalar, bu resimlerin öyküsünü kendimce yazardım . Daha sonra Hilmi yayınevinin Hamdi Varoğlu çevirisiyle ve de Gustave Doré nin resimlediği " Dante Alighıerı " - Cehennem -Araf - 1938 yılında yayınlanmış bu kitabı hala saklıyorum .Alıcı gözüyle baktığınızda , 500 sayfalık bu kitapdaki resim sayısı 0n ya da onbeş ,  baskı tekniklerinin ilkelliğini , bir roprodüksiyon basmanın güçlüğünü ,  kağıt kalitesi vs. bizi sanatanın al benisine çeken hiç bir olanak yok. Nasıl oldu da , sonuçta buralara geldik!  Gustave Doré'nin ağaç üstüne gravür tekniğiyle yaptığı bu illüstrasyonlar beni her zaman etkiledi sonuçta Dante - Doré ikilisinin  " İlahi Komedya'nın orjinal ilk baskısını satın alarak çocukluk sanrıma bir gönderi yaptım.
Bruegel ' in Viyana Kunsthistorisches Müzesindeki "Haç ve Değirmen " tablosunun içeriğinden sinemaya , bir tablonun " okunuşu " diyebileceğimiz çok ilginç bir çalışma ; yakın tanıdığım sanat eleştirmeni ve yazarı Michael Gibson'un kitabından, kendisinin yazdığı senoryadan hareketle , günümüzün image devrimine örnek bir teknikte yapılmış.Polonya'lı yönetmen Lech Majewski imzasını taşıyor Tablonun konusu 1564 yılında İspanyolların Flandre 'ı işgalinin fantastik bir anlatımı ki Bruegel ve Boch burada da çok yakın birbirlerine . Aynı konuyu işleyen bir baş-yapıt da Jacques Feyder'in " La Kermesse Heroique " filmidir. Charles Spaak'ın senaryosu bu kez oğul Jan Bruegel'den esintiyle - 16 yüzyıl - yine İspanyol işgalinin ne kadar acımasız ve absürt olduğunu anlatır. Majewski'i tabloda peyzajdan hareketle yani açıkca Bruegel'in tablosunun içindeyiz , gerçekle- hayal alışverişi, konuyu bize anlatırken tablodaki figürler gerçek aktörlerle kimliklerini buluyorlar. Bruegel'in yakın dostu ve kolleksiyoneri Nicholas Josghelinc , meryem ana ,  tüm figüranlar tablodaki anlatılan küçük hikayelerin işlevinde , tüm semboller derinlemesine bir açıklamayla olayların yalnız hayali olmadığını bize öğretiyor. Peyzajın merkezindeki değirmenin içine giriyoruz; bu fantastik mekaniğin olağanüstü anlatımı belki filmin en öğretici bölümü . İspanyol'ların ve kilisenin gücünü , baş kaldıranlara uyguladıkları cezalarla ortaçağın ne kadar acımasız olduğunu görüyoruz . Anlatacak daha çok şey var ve tüm bunlar bir tablonun içinden . Benim moral olarak geldiğim yer : bugün sanata giden otoyol , resmi öğrenmenin , bir tabloya alıcı gözüyle bakabilmenin , bir dili öğrenmek gibi aynı şey olduğu , çocukluğumdaki silik , karanlık basılmış roprodüksiyonlardan bu boyutlara girebilmenin lüksü . Sanat tarihini öğretmenin metodlarını da Alain Jaubert'in televizyon için yaptığı " Palette " serisiyle ne kadar kolay olabileceğini düşünmüştüm yıllar önce. Bu seri Fransız müzelerindeki önemli tabloların içerik ve teknik olarak sinemaya çekimimi kapsıyordu .
Majewski'nin filmini gördükten sonra geçen hafta Bruxelles'e gittim Viyana biraz uzak geldi ; içimde tekrar Bruegel'e bakmak, öteki tablolarını da "déchiffrer"etmek isteğiyle . Anlatacak çok şey var daha !

17 Şub 2012

BURN OUT






Burn out bir nevi " syndrome " ; bu ruhsal yorgunluğun giderek günlük yaşantımızı bir " sunami " misali , engel olamadığımız luzumsuz etkinliklerin birikimlerinin sonucu geldiğimiz bir halet-i ruhiyet .
Çağın gerekliliği mi diyelim yoksa bizi buraya getiren tesadüflerin birikiminden çıkan bir "addition" mu ? Doğru her şeye kolay ulaşıyoruz , "bilgi" elimizin altında , bir düğmeye bastığınızda , düşlediğiniz kitap bir gün sonra posta kutusunda . Ulatışım , iletişim , haberleşme , "virtuel " gönderi vs bilim- kurgu sinemasının bile üstüne geçti. Sokakta , metroda gördüğüm insanların kendi kendine konuşmasını ya da elindeki ufacık bir aygıtla olan ilişkisine de bir türlü alışamadım , karşı oluş değil ; asırlardır tek düze giden değişimine açıkca tanık oluyoruz , Kafka'nın Gregor Samsa misali. Oysa sanatı yapan ögelerin başında " mystique "bir kurgu vardır ; ressam atölyesinde ne kadar tekil se , tiyatro , sinema vs. o kadar çoğuldur ama yaratıcı eylem her zaman bireyseldir . Ben buna sanatın gizemi diyorum , başlangıçta olduğu gibi , bir yapıtın oluşumu sürecince yaşanan sancıları çeken bilir , kendimize saklarız bunları , sonuçta diyalektik bir dönüşüm sonucu ; resim , kitap, oyun , film olarak dışa çıktığında bile , başarılı ya da başarısız , insandan çıkan bir mesajdır , evrensellik aşamasına gelmiştir burda . Değerlendirme aşamasına geldiğimizde bence asıl sorun burada başlıyor ; neye göre değerlendiriyoruz ; daha önce yapılanlar mı , bu saatte hala "modern oynayanları mı , zevke , estetiğe uygun düşenleri mi ? Belki hiçbiri değil ; ne kadar desenden , pentürden teknikten yoksun tuvallerin günümüzün pahalı beğenisi adına kolleksiyonlara , müzelere girmesi de beni haklı çıkarıyor . Bitmez tükenmez müzeyedeler , sanata bir " boğuntu " yarattıklarından " habersiz bu işe soyunmuş , kendi varoluşlarında katiyen sanatla ilişkisi olmayanların sürekli bir " panayırı " olmuştur. İşte beni " burn out " um bu , kendime dönük yaptıklarım ister istemez buralarda yargılanıyor , bunun kendi çıkarlarına " şamata " yaparak kullananlar  , düzmece değerler adına " baş eser " ya da " ustalar " olarak bu panayırın kataloglarında " attraction " sayfalarını süslüyor . Böyle giderse öngörülemeyen bir bıkıntı yaşancağından hiç şüphem yok . Acaba bu yalnız bize mi özgü ? Şaşırtıcı ama dünyanın hiç bir yerinde her ay onlarca resim müzayedesi yapılmıyor ayrıca unutmayalım biz kendi bahçemizde oynuyoruz , yabancı çağdaş bir sanatcı göremiyoruz bu panayırda. Bu " girdap " a elimi kaldıramadığım sürece her kez kötü bir düş yaşayacağım şüphesiz , akan zaman ne gösterecek ?

7 Şub 2012

ARAP İLKBAHARI


Son haber Katar Kraliyet Ailesinin satın aldığı Cezanne'nın "kağıt oynayanlar" tablosuyla ilgiliydi . Tüm müzelerin göz diktiği bu tablonun fiatı, dediklerine göre bir rekor : 250 milyon dolar ! Tabloyu satan Yunanlı armatör George Emricos ki ismini ilk kez duyuyorum , geçenlerde ölmüş oysa armatör Niarchos bu konuda daha tanınmıştı Van Gogh ve Gaugin kolleksiyonlarıyla. Demek armatörlerde para var ama beni satandan daha çok alan ilgilendiriyordu. Tesadüfen izlediğim Hotel Drout'da çok önemli bir İznik kolleksiyon müzayedesinde , Doha müzesi telefonla en önemli parçaları almıştı , aralık ayında da İstanbul'da bir satışta Osmanlı el yazmaları aynı müzeye gitti.


Cezanne'a gelince : Geçen aylarda Palais de Luxemburg'da gördüğüm Cezanne Paris'de sergisinden de edindiğim , ilk resimlerinin gerçekten desenden ve pentürden çok uzak , karanlık , "subtilité" den yoksun acemi ve de resmin geleneğine aykırı , işte "modernizmin" tarifine yaklaşıyoruz. 19 yüzyılın can sıkıntısımıydı buna " modernizmin babası " dedirten ya da bu sanat tapınaklarında bugün araplara 250 milyon dolara resim aldıracak putları diken güçler. Katar'ın bunu bilinçli yaptığından hiç şüphem yok ;





anılarım beni 60 yıllarının başına götürüyor. O yıl annemin, benim Akademi'ye girmemem için israrları sonucu ne yapacağım konusunda kararsız dolaşıyordum . Annem belki babamın erken ölümünün nedenini onun içkiye ve sanatcı tavrına bağlıyordu . Çaresiz dolaşırken üniversite imtahanlarını da kaçırmıştım , aklım başına geldiğinde bir tek olanak İstanbul Üniversitesi Fen fakültesi ,yüksek matematik bölümüydü ,mecburen yazıldım  ve bir süre sonra Lale'lideki mekanda komşu fakülteler ; sanat tarihi bölümü , felsefe , pisikoloji vs. benim ilgili alanımı hemen çekti . Sanat tarihinde Prof.İpşiroğlu , Sabahattin Eyüboğlu 'nun derslerine ve konferanslarına katılıp ,kendileriyle tanıştım , günlerim Beyazıt'daki "Sahhaflar çarşısında geçiyordu. Sahhaf Arslan Kaynartürk'ü de bu sürede tanıdım , kitap kurdu ve çok sempatik bir kişiliği vardı. Bir gün babamın kitaplığındaki önemli el yazması kitaplardan söz edince , ilgilendi , görmek istedi ,bana da bir umut doğmuştu , sonuçta parasızlığımı belki giderecek bir mucize olabilirdi . Bulduğum dört kitabı getirdim, kitaplardan bir tanesinin yarısı yoktu ki Arslan Kaynardar görür görmez " Baytar-name " diye bağırdı , şaşırmıştım , demek mucize olmuştu ! Gerçekten içinde hayvan illüstrisyonları olan kitap daha önce benim de ilgimi çekmişti , eski yazı okuyamamak en önemli bir "handicap"tı her zaman . Anımsadığına göre Üniversite ya da Süleymaniye kitaplığında böyle bir kitap olabileceğinden söz etti ve Prof. Süheyl Ünver'i arayarak bir randevü aldı . Kitabı alıp gittik  ve çok ilginç Süheyl Ünver bizi kitabın öbür bölümüyle bekliyordu. Bir iki sayfa eksik , kitap yeniden doğmuştu . Ebu Bekr el Münzif el Baytar ın 1340 yazdığı kitabın Mehmet H .Çerkes tarafından 17 yüzyıl - 1683- deki çevirisiydi . Herkes şaşırmıştı , bana da doğan umut hemen söndü çünkü Süheyl bey bu kitabı alacak ya da değer biçecek hiç bir olanakları olmadığını , benim yapabileceğim en kutsal jest olarak bunu kütüphaneye hediye edebileceğimi söyleyince ben de babamın ismini vererek kitabı bağışladım . Arslan Kaynardağ bunu başka bir şekilde kotarmak için bana başka bir umut verdi ; bir ay sonra Katar Şeh'hinin el yazması kitap almak üzere İstanbul'a geleceğini öteki üç kitabın ona satabileceğimizi söyledi. Haziran ayı olsa gerek , Sahhaflar çarşısı önemli bir tören için hazırlanmıştı , ortaya süslü bir koltuk , Şeh oturuyor , yaşını göstermiyor , kara-kuru , bir mumya dinginliğinde , çevresinde tüm sahhaflarlarda panik , koşuşturma , kitaplarını satmak isteyenler de ben dahil ellerinde kitaplar uzun bir kuyruk oluşmuş caminin çınar altına doğru. Tören başladı ; bir tribün misali biraz yüksekte , koltukta oturan Şeh'in iki yanında bir expert ; kitapları alıyor , bakıyor , ederini biçiyor sonra  Şeh'e  takdim ediyor  , Şeh aynı dinginlikte , hiç bir mimik yapmadan alıp öbür yanındaki adama veriyor ve bu kişi kitabın değerini elindeki para tomarından seçip ödüyor . Sıra bana geldiğinde ; meraktan sanki bir sınav sonucunun listesi önündeki hal ruhuyla kitapları verdim , kitapların elden ele geçmesi bir saniye geçmedi elimde 125 lira buldum , belki beni on gün idare ederdi , Arslan Kaynardağ bu bile sana bir hediye dedi o günlerde kitap , resim  vs. hiç bir şey matah değildi . Moral olarak Katar ' ın yaptığı , parasını müzeleştirmesi katiyen " absürt " değil , islam eserlerini toplamak , müzeleştirmek bence öteki Emirliklerin petrol servetini gökdelenlere yatırmaktan daha kutsal , tek anlayamadığım durup dururken Cezanne'a ya da batıda göre göre bıktığımız bize empoze edilen tüm sanata kaymaları , kanımca kimse Goha'ya Cezanne görmeye gitmez .










2 Şub 2012

IH - L'AMOUR

                                  Bİ-HARAB-ABAD-I AŞKINDIR UNUTMA RAHM EDÜP
                                  FITNAT'I GEL EYLEME DİVANE ALLAH AŞKINA

Şair Fitnat Hanım ve Ahmet Mithad efendi 1878 de tanışıyorlar, daha doğrusu , Rodos dönüşü Tophane'deki Dilaver Paşa konağını yakınındaki evinden Kabataş'a taşınan Ahmet Mithad'ın komşusu , Bahriye mektupçusu Mehmet Ali efendi ve eşi Şair Fitnat Hanımdır. Küçük bir bahçeyle ayrılan bu iki konak ve bu bahçeye bakan iki pencere bir düş misali bir türlü varılamayan , yalnız gözgöze gelmekle oluşan bu olağan üstü bir arzu birikimi, sözcüklerin içeriğinde amacına ulaşıyor : ilk mektup Ahmet Mithad'dan şöyle başlıyor ;      " Yegane-i rüzgar , edib-i zerafet-şiar, şaire-i letafet - nisarım efendim , " 
yanıt hiç gecikmeden geliyor ;
              " Ma'ruz-ı cariyeleridir, 
                 Lutufnamenizi on dört gün , on beş gecedir okuyorum. Her okuyuşta başka bir lezzet buluyorum
                 bir başka sefa kesbediyorum..."
Pencereden pencereye süren bu ilişkiyi Ahmet Mitad bir başka mektubunda şöyle anlatıyor:
   Meleğim,
   ....Saat altılara kadar iki pencere aşırı bir mesafeden , uzaktan uzağa gelip , kaffe-i lezaiz-i dünyeviyyeyi mesamimden dimağıma ısal eyleyen sedanızla mes'ud olduktan sonra hayalinizin mesken-i daimi  ittihaz eylediğim mahallin kapısı önünden geçip ve mübaadet buyurduğunuzu meleklerde de bulunamaz diye hülya eylediğim nazik ayaklarınızın kendileri gibi olan şamatalarından anladığım zaman artık içimden gelen bir ahı bir türlü zaptedememişim.
Fitnat Hanım hemen yanıtlıyor :
   Malikim ,
 .....Midhatcığım, ben orada bulunduğum müddet zarfında, ne hallere girdim , neler düşündüm , siz de bilmezsiniz ya? Aklım katiyen başımda değildi.Aman yarabbi , o kadar kendimi bilmiyordum ki birçok şeyler için mest-i laya'kıl olanlar gene benden hüşyar bulunacaklarına yemin etsem hanis olmam . Vakit de ne çabuk geçti , keşke o gececik yüz elli saat imtidad etmiş olsaydı .
Mektuplarda platonik olarak başlayan bu ilişki giderek " sensuel " bir anlatımı getiriyor, öyle bir çağ ki hayal sığınacakları son barınak ; Ahmet Mithad bunu şöyle dile getiriyor :
    Memlukem ,
       ...Siz bana ; " Ah , niçin birbirimize bigane olalım ? Ben sizi seviyorum , Mithatım demiyor musunuz? İşte ben de istiyorum ki siz beni fimaba'd başka türlü hislerle de sevesiniz , yekdiğerimize karşı hiç bir türlü biganeliğimiz kalmasın.Artık biz fikren de , hayalen de , cismen de birbirimizin olalım. Her kar-u ahvalde yekdil ve yekvücüt olalım . Vücutlarımız bir imtizac-i maddi vüma'nevi ile birbiriyle mezc olsun .
    Malikim efendim ,
          Mithatcığım , vücudum hayalhanenizde tassavur ettiğiniz , söylediğiniz gibi midir acaba ? yoksa pek çirkin midir ? Bilmezsiniz ya? Üşüdüğünüzü yazıyorsunuz . Isınmak için beni kollarınızın arasına almaya pek ziyada ihtiyaç hissettiğinizden bahsediyorsunuz. Kollarınızın arasına yalnız beni almayı taahhüd edermisiniz ? Bakıy , arz-ı iştiyak olunur efendim.
     Malike-i kıyetdarım efendim ,
Yazmak için kalemi elime aldım ; işte kırk defadır hokkaya batırmaktayım ; fakat ne diyeceğim ? Ne yazacağım ? .....kollarınızın arasına yalnız beni almayı taahhüt eder misiniz ? diyorsunuz ve sitemi dahi  "gidildi" te'kidiyle takviye ediyorsunuz. Eğer kollarımın arasına alacağım vücut gönlümün emriyle alınacaksa , Fitnatım , geçmişten kat-ı nazarla , fakat bundan sonra yalnız sizi alacağına taahhüt her ne veçhil olrsa göze kestirebilirim....Bakıy merhamet ve şefakatinize ilticadan beni mahrum ve binaenaleyh me'yus etmeyiniz ruhum.   26 Nisan 1294 ( 1878 )  Memlukunuz Mithat 
     Efendimiz ,
 Artık sizinle başlamakta olan münasebetimiz hakkında muhaberiyi faydadan hali bularak mektup yazmamayı kurdum. Yarın yedi ile sekiz beyninde size nerede mülakıy olayım ? Emir buyurulursa bir yerde sizi göreyim de bir lahza hem arızamı hem de maruzatımı takdim edeyim , olmaz mı ? Matbaanın önüne kitap almaya gelmiş olsam münasebet alır mı ? Bu babdaki mütalaanızı ne yolda olacaksa bu akşama kadar emrinize intizarda olduğumu arzederim , efendim.
   Sevgili Fitnatım,
 Şimdi gayet yorgun bir halde buraya geldim. Mürsel tezkirenizi verdi. Hemen açıp okudum. Reviş-i ifadesi  o kadar metin ve kat'i bir şey ki adeta titredim . Artık mektup yazmamayı kurdum demek benim için zihni perişan edecek bir hal demektir ; ...Gelelim suret-i mülakata : bizim matbaanın önünde bu müyesser olamaz ; zira bir çift lakırdı edecek bile vakit bulamayız. Yarın yahut sair tensib edeceğiniz bir gün sizi bir araba Taksim önünde benim tembih edeceğim bir yerde beklese yahut küçük çiftlik veya Ihlamur daha yakındır.
  Mithatcığım, 
 Evet , efendimiz , yakınlığı hesabıyla Ihlamur her yerden daha münasiptir. Yarın saat onda lütfen havuzun başında intizarda bulununuz. Yekdeğerimize kolayca mülakıy oluruz ümidindeyim.
  Ma'budem Fitnat ,
Ihlamur'dan nasıl gaybubet ettiğimi bir kimseden ihtirazım mı olduğuna hamlediyorsun.Seni sevmek hususunda benim kimseden ihtirazım yoktur ; zira seni sevmek benim haddimin , liyakedimin fevkinde bir nimettir...... Sen arabadan çıktıktan sonra ben adeta izlerine basarak seni takip ettim ; fakat mahşerden nümune o kalabalık içinde seni kaybetmemek pek de mümkün değildi.Seni hayli aradım !
  Melek-üs-sıyanem Mithat ,
...... Mithat'ım ah, sen sevilmez misin hiç ? Bu yazdıkların nedir allahaşkına ? Katherin'e söylettiğin gibi diyeyim  bari : " bunlar sözmü dür , sen mi söylüyorsun ? Yoksa dehen'-i manevi-i üluhiyyetten mi dökülüyorlar ? Bitirdin beni artık. Ben benliğimden tamamiyle tecerrüt ettim.... Ihlamur'a ben niçin giderim inanır mısınız ? Ben bu yakınlarda Ihlamur'a ilk olarak sizin için gittim , gördüm..Mithatım ne kadirdan bir yarsın ? Benim o bir tel saçımı hala saklıyorsun öyle mi ? Ah işte bu hallerin değil mi insanı sana meftun ettiriyor.Yarın , öbür gün geçecek gene mülakata bir hayli var.Ancak salı akşamına mümkün olacak. Adiyö beni unutmazsınız değil mi ? Saçının dolaştığı yeri çok çok öper senin. Fitnatın.
 Derdimin dermanı Fitnatım !. IHLAMUR ! AH CANIM  IHLAMUR ! FİTNATIM  , BU KELİMENİN EVVELİNDEN ( IH ) HECESİNİ KALDIRIRSANIZ BAKIYSİ " LAMUR " KALMAZ MI ? FRANSIZCA SEVDA VE AŞK DEMEKTİR. AMAN YARABBİ ! SEVDAZADE OLAN BİR ADAMIN BÖYLE İKİ HECA-Yİ MÜTEEHHIRI "AŞK" DEMEK OLAN BİR YERDE İLK MÜLAKATI VUKUBULURSA KİMBİLİR NE KADAR AŞİKANE MES'UDİYETLERE NAİL OLACAĞINA DELALET EDER.

* 1948 de Hakkı Tarık Us' un derlediği bu küçük kitapcık : Ahmet Mithat Efendi ile Şair Fitnat Hanım ;
Bababım kitaplığından bugüne gelinceye dek beni hep şaşırtmıştır ; yasaklar mı bir sevgiyi yücelten yoksa aşk bir sanrı mı ? Ahmet Mithat daha sonra bu mektup paketini oğluna verirken şöyle söylüyor : ..." ha bunlar mı? Hayat-i içtimaiyyemiz bugün Avrupa'dakinin aynı olsaydı bu mektupların neşredilmesinde bir beis görmezdim...al bunları sakla,elbette neşri kabil olacak bir zaman gelecektir.