29 Haz 2017

YÖN GÖSTERGELERİ

Uzun bir süredir gazete, dergi, internet vs. gözüme ilişen, ilginç olmaktan öte beni sinirlendiren ya da gerekliliği adına kafa yorduran tüm etkinlikleri bir kenara yazarım; bazen kendiliğinden buharlaşırlar yani unuturum ama genellikle uzun bir süre sonra bulduğumda aktüalitesi geçmiş olur. Bu kez dergiden kopardığım iki sayfayı tekrar bulduğumda, sürekli kendime sorduğum; gelecek adına ürettiğim düşüncelerin belki en absürt olanı yine ortaya çıktı: “gereksizliği nasıl saklıyacağız?”. Özellikle önemli galeriler, müzeler, retrospektifler, kolleksiyonlar, tüm gördüğüm resim, pentür vs. acınacak boyamaların, önemli sanat lobilerinin kanalize ettiği "yön göstergeleri"yle müzelerde, arşivlerde, depolarda saklanıp, ileride bir "mata" olacağının küçük hesaplarını yapanlar, "bir gün belki" düşlerinin bir karabasan olduğunu çok geçmeden anlayacaklardır. Modern, çağdaş hoşgörüsü geçerli olmayacaktır beceriksizliğe. Tecim çarkları hala bu bağayılıklar için dönüyorsa, para güçleri ve bunların patronları; gerçek estetler ve yargıcılar sa, bir poloroit fotoğraf, bir kaniş balon, boş bir tuval milyonlarca dolara alınıp satılıyorsa, sanatın "idea"sı çarptırılmıştır. Çağdaş sanatta düşünseme kuramı diye ortaya atılan ve de yalnızca pandomim misali bununla yetinen, giderek Biennallerin vitrini olan "concept ", resim vs. adına yapılan fukaralıkların gözünü boyamadır. Unutmayalım bu biennalerde bir zamanlar görsel sanat sergilenirdi!



 Söz konusu: örneğin genç bir fransız ressam bayan: Clair Tabouret,  -ama buna benzer otuz, otuzbeş yaşlarında bir çok ressam var - genç kuşağın en gözde ressamlarından biri, çünkü kolleksiyoner François Pinot’nun ve de Agnes b’nin himayesinde, dünyanın en seçkin mekanlarında, Palais Grassi- Venedik, NewYork örneğin son sergisi Yoko Ono ile Villa Médicis’de 2 temmuza kadar ve sergi daha sona Shanghai’a yola çıkacak. Bu röportaj: bir süredir Los Angeles’e yerleşen sanatçının atölyesinden fotoğraflar içeriyor; devesa bir mekanda ,- 400 metrekare  -, Kalifornia ışığında boyadığı büyük tuvaller, örneğin 4, 5 metre boyutları ve de ressam bunlarla poz veriyor. Rahatca düşünebileceği boşluğu da Palm Spring yakınlarında bir çölde satın aldığı mekanda yapacakmış. özellikle oraya gidip gelmenin aracı, 4X4 süper bir jeep vs. Herşey güzel; peki ne boyuyor  bu genç ressam:

Clair Tabouret- atölye

Çağrışımlar bana diyor ki, pentüre dönüş çok acılı olacak; Paris Güzel Sanatlar Akademisi çıkışlı olanlar; Claire Tabouret gibi, bu okulun uzun bir süredir resim dışında her türlü şamataya açık, conceptuel geçinenlerin yönetiminde pentüre sırtını çevirdikten sonra yeniden tuvale beceriksiz profesörle dönen bir kuşaktır. Bunların şansı, düştükleri toprak bereketli; genç fransız resmini düşleyen mesenlerin örneğin François Pinot gibi resimden ya da sanattan anlamaları gereksiz; en acemi karalamalar: desen, aptalca boyamalar: pentür olursa, sanat giderek bir hava atmak oluyor!
Yaşadığımız 60. lı yıllarda ülkenin ekonomik çöküsü nedeniyle resim malzemesi bulmak çok güçtü; kendi yaptığımıız şasiler, üstüne gerilen bezin gesso olarak hazırlanmasından sonra çeken bezin tansiyonuna dayanamaz dönerdi, tüp boya zaten yoktu vs. Bunu konuya sokmamın nedeni yaşadığımız bugün, bu sorunlar tam tersine, bolluğa döndü; resim malzemesi hiç olmadığı kadar çeşitli, kaliteli ve de ınternet’le ısmarladığınızda, atölyenize getirilip, önünüze konuluyor! İşte sorun burada daha da derinleşiyor; ne yapıyoruz, ya da nasıl kirletiyoruz yüzeyi bu pahalı malzemelerle?

ve sanatçı



Uzun bir süredir tekrar ediyorum; “bizimle dalga geçiyorlar” dediğimde, beni yanıtlıyan kimseyi görmedim; demek “okumak”- “yazmak” bu kadar zor. Resme yaklaşmayı ben resmi okumak adına söylüyorum; eğer saçma sapan akıtılmış akrilik boyalar, çamur gibi boyanmış anlamsız tuvaller, desen olmaktan utanan içi boş, anatomik özürlü figürler çağımız resim sanatını betimliyorsa, ben iki adım geriye çekiliyorum.
Bu röportaj belleğime başka bir takıntı getirdi: geçen yıllarda Paris’e Cite İnternational des Arts’a bir süre burslu gelen genç ressam İhsan Oturmak atölyeme gelmişti, tanıştık ve getirdiği işleri, yaptığı resimleri konuşmuştuk. Belleği doğu anadolu’nun peyzajı ve yaşadığı ilkokul’da kristelleşmiş; karatahta, tebeşir, siyah önlük, beyaz plastik yaka, sınıf, sıra, bahçe vs. İhsan Oturmak’ın şansı iyi gitti; Paris’de Louis Vuitton fondasyonunun bir sergisine katıldı ve de sonra kimliğini çıkartamadığım Karavil Contemporary’nin sanatçısı oldu. İşte Paris’de sergilediği bu tuvallerin çok benzerlerini Clair Tabouret aynen kopyalamış, bence görmemiş olamaz!

İHSAN OTURMAK

CLAIR TABOURET
Conceptuel’in silip süpürdüğü ünlü galeriler artık yok. Bir süre yerini fotoğrafa bırakan, elinde kalan  tuvallerle ayakta durmaya çalışan bir kaç galeri de, para güçlerinin kendilerine dikte ettirdiği nemene bir pentürü sergiliyorlar, çünkü onlardan bu aptalca resimleri alan da yine dikte ettirenler! Öncelikle bugün resim sanatını elinde tutan, “tröst” benzeri hegomonyala öncelikle dünya modern müzelerini yöneten Gogosyan, Ropac vs. gibi galerilerin kendi beğenileri yine aynı kapıya çıkıyor. Burada değinmek istediğim bu büyük “lobi” değil; bir süredir özellikle Fransa’da moda olan “figüratif” pentürün analizi.

Gérard Garouste

Genelikle büyük boyutlar, bu nedenle içi boyanmış acemi desenin ve pentürün fukaralığı hemen kendini ele veriyor ama Gérard Gauroust öyle düşünmüyor; bilge ve mistik, genellikle şizofren, yalancı; deli olduğunu kanıtlarken öte yandan juif olmak için seçtiği konularda bu inancın övgülerini yapan, ünlü olmak adına mediatik tüm olanakları hesaplayan çok kötü bir ressam. Resim değerlerinin çok uzun bir süredir ters yüz edilmesiyle Garoust şimdi Fransa'nın en ünlü ressamı ve beraberinde genç kuşağı da pentür adına etkiliyor, örneğin son yıllarda Ronan Barrot'un adı çok duyulmaya başladı; Claude Bernard galerisi bile sergilediğine göre demek ben ayrı düşünüyormuşum!

Ronan Barrot
Tekrar sanatın İDEA sına gelirsek; söylemek istediğim bir hesaplamadan öte, ileriye dönük önemli bir kaygı ve buna düşünerek, sınayarak ve nesnel bir inceleme sonucu varıyorum. Bu tekdüze, pentür diye önümüze sürülen çirkinlikler; 20 yüzyılda pentürün yatağını değiştirerek "modern" histerisini yaratanlar ve onların mirascılarının bir sürecinden başka bir şey değildir. Hergün Picasso'nun başka bir marifetini sergileyip, bu milyonları yemekten usanmayan deynekcileri miğdemi bulandırıyor ama tüm çirkinlikleri kıyılara vuracağı gün uzak değil, yeter ki bir ekonomik kriz olmaya görsün!



















3 Haz 2017

HİÇ BİR YERDE

                                Bu sanrıyı tekrar yaşıyorum; belki bu kez derdimi anlatırım:

Utku varlık / Iıntemporel peinture- detay/ 113x93/ 2000



Işığın kırıldığı o çizginin ötesini gösteriyorum, gitmek istediğimi, düşlediğimi, bir kurtuluşu bence; olabilirlilik nasıl tanımlanır? Hani seni çağıran, kulağına fısıldayan, sana gitmen gerekiyor diyen ses! Belki diye yanıt veriyorlar; "..mutlu değil misin? Korku bir "yalnızlığın" uzantısıdır; ne yalnızlığımı ne de korkumu anlatabilirim; kafamda akıp giden bir nehir var, tüm anılarımı da beraber götüren; belki onlarla beraber. Ariake gibi hani gün ağarırken solup giden ay misali, silinmek bu yalnızlıktan.
Antik kentler, yıkık saraylar, yaşanmış parklar; belleğimde gezindiğim o kadar mekan, bana hep ölümü çağırıştırır. Akşamüstüleri o hüzünle buluşma anlarıdır; alkolü özletir nedense, esrik, suskun. Yıllar sonra oraya döndüğümde yağmur yağıyordu. Gri, puslu bu büyük parkta Villa Borghese doğru yürürken Kardinal Scipine Borghese'nin bir ağacın arkasından karşısına çıkacağını, hiç bir mekanın boş olmadığını düşünüyordum. Birden o grinin içinden onlarca yeşil papağan çığlıklar atarak geçince, Ovide'in söyledikleri geldi aklıma; "ruhun bir bedenden öbürüne geçişi, insandan hayvana örneğin",  düşünürken yolumu yitirdim, seslerin geldiği yöne, epey yürüdükten sonra önüme Giardino Zoologico çıktı, biliyordum bu parkta bir hayvanat bahçesi olduğunu, kader mi beni buraya çağıran? Biraz önce geçen yeşil papağanlar ağaçlara tünemiş, bahçenin içindeki tüm kuşların ve de yine yeşil papağanların olduğu büyük kafese bakıyorlardı, belki oradan kaçmış olabilirlerdi.
Düşümde yine aynı kentteyim, bir türlü kaçamıyorum; korkumu ürkütmek için aradığım ışık alanı da beni aldatıyor, bir labirent, çıkmaz sokaklar ama bu bir gerçekti, Floransa'da açlığımım ikinci günü
parkta kapalı kaldığım geceyi, karabasanı; çıkamamak adına ama hangi labirent bu, sanki üstüme geliyor, beni kovalıyor mermer yontular; gölgeler daha beter; bir ağaca sığındım, korkudan açlığımı da unutmuştum, yavaş yavaş ışığa alışarak korku silüetlerini tanımladım, ta uzakta tepede Medicis'lerin sarayında, en üstteki bir salonun ışıklarını sezdim, peki ne olabilir bu saatte orada, müze bekçisi olabilir, gece yalnız tüm yaşanmışlıkların dirildiği, karanlık uzun koridorların duvarlarında asılı portreler, gözler onu izliyor; müzelerin gece bekçilerine özgü bir korku vardır, tanımlanması güç,
Geceye dair çok öyküm var; anlatılacak korkularım bitmez; dedemin evinde uyuduğum gecelerde beni korkutan duvar saati, geceyarısı çalacağını bilerek direnirdim uyumamak için. Bilerek onu sakladım, şimdi atölyemin duvarında, suskun!
Düş mü bilmiyorum; kentin silüetinden kaçmıştım, gecenin ışıkları "fictif" dir, ne kadar uzaklaşırsan o kadar yanılırsın. Bu kez tekrar kendimi bulduğumda, hesaplaşma acımasız oldu. Biliyorum yalnızlığın bir gezisiydi bu, çantam tüm yapamadıklarımla dolu, her gün daha ağır, dönüşü yok biliyorum; uzaklaşmalıyım!
Bu kez karar verdim, Arko adasına gidecek bir tekneyi bekliyorum; gece yarısı demişti teknenin sahibi. Rıhtımda dolaşanlar biraz sonra çekip gidecekler, hava serin, yelkenlerden tekneyi bulmaya çalışıyorum; birtanesinde kıpırdamalar var, buluşacağımız yer bu merdivenlerdi, yanılmış olmayayım, tedirgindim, belki ay ışığı tüm bu gizemi yapan, bir balıkçı teknesi sessizce denize açıldı.
Ben yitmiştim, hep ışığın çekimine inanıp, serseri bir metafor gibi dolaştım. Amaç bir seçimdi biliyorum, ama hangisinin doğru olduğunu bilmeden yitmek; sen hep yüzeyde kaldın diyordu içimdeki his, bir sürü dostun şimdi yok, belki gitmek istediğin, düşlediğin o ada mı senin barışın olacak?
Eski asırlarda ışığı arayan kuzeyli ressamlar gibi, hayallerinin peşine takılıp buraya geldiğimde önce şaşırmıştım; sonuçta buldum kendimi diyordum, biraz dinlenip, beni çağıran denize doğru yürümeliyim. Ravenna'yı bulacağıma inanmıştım
Bir tutkuydu beni yönlendiren ama yine içimde bir kuşku var, yol soruyorum ama o uçuk maviliğe doğru yürümemi, bulamazsam bile kurtulayacağımı söylüyorlardı.

Her şey tek tek yiterken bir pişmanlığı götürüyorum bilerek; yaşanmışlılar biraz uzakta duruyor, sevdiğim bir kadını bırakıyorum uzakta kalan bir yaz denizine.